30 Kasım 2016 Çarşamba

CEPHEDEN UZAKTA - 2 / PARİS NOTLARI

... hiçbir pişmanlığa yer yok, tam “şurada” yaşamadığım için.
Her yeni şehir henüz labirenttir konuk için. Kuşkucu konuklar için her sokağın başı tedirginlik demek: Bu sokak bizi nereye yaklaştıracak?
Gördüğü her şeye sahip olmayı diler çoğu konuk. Şu köprüyü eve götürebilse ‘hayır’ demez.
Bense ‘dünyayı benim için ne güzel süslemişsiniz sevgili eski insanlar’ diye seviniyorum.

Bana doğru sancı çeken, büyüyen, bende doğmayı dileyen, kendisini okumama arzu duyan, yorumumu özleyen imgeleri düşlüyorum.
...
Paris’te her binanın zenci korumaları, her meydanın bir azınlık dilencisi var.
...
Güpgüzel bir adamla Versailles’ın bahçesinde çocuklar gibi şeniz.

"... deha sahibi insanların yaratmasından çok, sancı çeken ulusların doğurduğu varlıklar olduğunu; bir ulusun bıraktığı tortu olduğunu; yüzyılların oluşturduğu yığılmalar; insan toplumunun artlarda gelen buharlaşmalarının kalıntısı olduğunu; kısacası oluşum çeşitleri olduğunu hissettirir.”

İşte mum yakıyor, belki de kalbi bir kötülüğü dileyecek.


(Notların tümü Hece dergisi Aralık 2016 sayısında yer alıyor)
(Fotoğraf Rasim Özdenören ve eşi Ayşe Özdenören'leyiz) 

28 Ekim 2016 Cuma

AÇIK ADRES / Hayriye Ünal - Yasin Koç


    
uzak, iki sincap hâlinde dağılıyor dünyaya
cebimde sirkeci’den aldığım çin malı bıçak
seni arıyorum haberin olsun
bir oturuşta bunu sana yazdım, askerden dönüyordun
mürvetini görmek istiyordu en yakın uzak
ablan ateş, annen kendi gölgesini beğeniyordu sana
babanla bir sefere gidiyordun, sefer sayısız bir sefere
küfre bata çıka gidiyordunuz
kamyonetti, değildi, belki kamyon, tır bile olabilir
beni mahcupça cezbediyordun
kâğıttan bir uçağı aklından geçirme
zülfikar gibi ciddi ciddi
alev alev gezerken ben beberuhi
akşamları yargıç cübbesi giyip
satranç mı oynuyorsun

senin de bir yaşamın olduğuna iyi kötü inandın…
kesikleri diktin… ilaç aldın…
bazı kötü huylu ağrıları dindirdin…
yaşadığın şeylerin bazılarından çok da kötü olmadığına…
eve, manzaraya baktın… rehberden birini seçtin…
birkaç filmde birkaç sahnede görünmekle…
sana en iyi gelen kişiyi… biraz konuştun… evet tuşladın…
bazen içine attın…
iki elin parmakları sayısınca erkek kardeşin
saçları bellerinde kız kardeşlerin sana ihanet etmemiş gibi
aşktan koklamışsın gibi, bir tutam şehvet eklemişsin gibi
biraz almışsın gibi numara 13’teki yaşamdan
bense cinai rüyaları esrarengiz kitaplarıyla inceleyen
varlığı şüpheli bir loncanın
yaşayan son azasıyım
...

(Bir atölye şiir bu. Şiirin tamamı Hece Kasım 2016'da. Resim: Gabriel Pacheco)

18 Ekim 2016 Salı

YENİ KİTABIM: BAŞKASININ SINIRLARINDA ŞAİR

Şiir yazdığım ilk günden bugüne bir yandan da ‘bir şiiri niçin güzel buluruz’ sorusu üzerinde de düşündüm. 

Düşüncelerim geliştikçe ortaya çıkan kuramsal çalışmalarımı ilk kez Eşikteki Özgürlük Çoksesli Şiir kitabımda dillendirdim. Kuramsal olan “muhtemel güzel”i aramak demekti. Şiirin eşikteki belirsiz güzelliğini arayan kitap kuramsal inceleme olarak 2011 yılında, beş yıl önce bu aylarda okurla karşılaştı.

Düzyazı çabalarımın bir yönü de başka şairlere dönük olmaktır. Bu doğrultuda eskilerin tenkit dediği eleştirme işine eğildim. Kırk yazıyla Türk şiirinde bir iz bırakmış veya günümüze tesir etmiş şairleri eleştirdiğim, incelediğim Tahlil Tahrip İnşa kitabı ise “mümkün kılınmış güzel”e yöneldi. İyi ve kötünün arasındaki çizgi üzerinde gezindim başka şair pratiklerinde. Kitap tam iki yıl önce bu aylarda okura sunuldu. Tahlil Tahrip İnşa’nın ikinci cildi için hazırlıklarım sürüyor. İkinci ciltte ilk kitaplarıyla genç şairler de eleştiriye konu olacak. 

Bu süreçte kuramsal fikir oluşturmak ve eleştiriyi pratize etmekle başka büyük bir açığın farkına vardım: Eleştirinin muhtemel yüzleri! Daha genel söylersem düzyazının kaderi, akıbeti neydi, muhatabı kimdi? Bu kitap kendini adeta bana dayattı; çünkü o olmasa fikirlerimin zemini eksik kalacaktı.

Şu anda matbaaya gitmek üzere ve bu ayın sonunda okura ulaşacak inceleme kitabımın konusu: eleştiriyi eleştirmek, eleştirmen olarak yazarın neleri göze aldığı, düzyazının istenmeyen nesne olarak konumlanışı, cesaretini düzyazısına koymuş eleştirmenler. Bu kitapta 28 yazı var. Editörümle birlikte kitabın ismini Başkasının Sınırlarında Şair diye belirledik. Kitabın öznesi/özneleri başlıkta geçen şairden ziyade “o başka(ları)” olarak beliriyor. 

Başkaları kim diye merak edene devrilen domino taşlarının geldiği yere doğru bakmalarını öneriyorum. Fiskeyi kim vuruyor?

Başkasının Sınırlarında Şair, ekim ayı içinde Hece Yayınlarından çıkacak. 

YENİ ÇEVİRİ KİTAP: İRONİNİN RETORİĞİ

Şans, matematiksel formül ya da makinelerle üretilen şiirler okuru anlam yaratmaya zorlar, varsa tabii. Bu tür eserler lehinde ya da aleyhinde ne söylenirse söylensin yorumlama için bizim kastettiğimiz anlamda ya da rakip yorumlamalar arasındaki bir tartışmada tutunacak hiçbir şey sunmuyorlar. Kasıtlı olarak belirsizdirler ve kültürel şok veya terapi değerleri ne olursa olsun okumalarında hiçbir sanat yoktur. (Yapılan yorumlamalarının okumalarında bir sanat olabilir.) Elbette onlardan yaratım anından sonra var olmayan eserlere atılan; yalnızca bir kez olan “happening”lere; John Cage’in “4½” adı verilen, dört buçuk dakika süren sessizlikten oluşan kompozisyonuna; Modern Sanat Müzesinde sergilenen yalnızca bir kez açılan ve sistematik olarak kendini yok eden makineye ve sonunda ironik kararsızlıkta son nokta olan “ironik” aşklara varan doğal bir adımdır.
Bu tür anti-sanat eserleri bizi yüzeylerinde barındırdıklarından daha derin veya daha gerçek bir şeyi yeniden kurgulamaya davet etmedikleri için ilk yedi bölümde kullandığım tanıma göre net bir şekilde ironik değillerdir. Eğer zerre kadar ironik iseler ve yaratıcıları en azından böyle bir şey söylediyse yalnızca içinde somutlaştıkları geleneksel sanatın kendilerinden yansıması anlamında ironiktirler, yapan kişi “Bir sanat eseri yapıyormuş gibi yapıyorum; bunu yüzeysel anlamım olarak alın. Ama daha yakından bakınca bir sanat eseri üretmediğimi ve aslında eserimin sanatı çürüttüğünü göreceksiniz; illa bir anlam bulmak zorundaysanız bunu da derin anlamı olarak alın.” demiş gibidir.
Sanatla ilgili bu iki varsayım da genellikle insanın varoluşunun özündeki ironik yapısı ve içinde yaşadığı tamamen anlamsızlık kaosuyla ilgili ileri bir varsayım tarafından desteklenir ya da ikinciyi beraberinde getirir. Farklı türde bir kitapta bir tür geleneksel ifadeyi tehdit ve yeni anti-ifade türlerine ya da sessizliğe çağrı olarak görülen düşünsel ve entelektüel yok oluş çeşitlerinin birkaçını incelemeyi isterdim. Onlarca kitap ve binlerce makale çeşitli nihilizmlerle, “Tanrı’nın ölümü”yle; anlamsızlıkla, olumsuzlamayla, inkârla, hiçbir şeylikle, boşlukla, cehennemle, insanda ve evrendeki karanlık tarafla yazınsal olarak başa çıkmayı konu edindi.[1] Ancak bizim amaçlarımıza göre bu kadarı insanın şüphelerinin derinleştikçe altta yatan gerçek bir ifade için ironilerin aşılması gerektiği niyetiyle ironik şekilde yazmasının zorlaştığını görmek için yeterli. En uç şüphe durumunda bütün ifadeler sanığa dönüşür.







[1] Örneğin, J. Hillis Miller, The Disappearence of God: Five Nineteenth-Century Writers (Cambridge, Mass., 1963); Robert Martin Adams, Nil: Episodes in the Literary Conquest of Void during the 19th Century (New York, 1966); editörler Tom F. Driver ve Robert Pack, Poems of Doubt and Belief: An Anthology of Modern Religious Poetry ( New York, 1964). Modern Dogma and the Rhetoric of Assent (Notre Dame ve Şikago, 1974) kitabındaki sınırsız olumsuzluk kafası retoriğini karşılamaya çalıştım.


Wayne Booth, Türkçeye Suzan Sarı tarafından çevrilen ve bugünlerde Hece Yayınlarından çıkacak olan İroninin Retoriği kitabından. 
Bu kitap Margaret Rose'un Parodi'siyle birlikte edebiyatın ciğerine nüfuz ediyor. İkisi peşpeşe Hece'den çıkıyor. 

7 Ekim 2016 Cuma

GENÇ GÖZÜYLE ŞİİRİMİZİN ÖNEMLİ SORUNLARI VE BAŞKA ŞEYLER

2012’den bu yana yaptığımız genç şair oturumlarının konusu ısrarla şiir oldu. Üstelik 2012’den beri durulmayan ve tanıdığımız bildiğimiz şairleri de kavrayıp çoğu zaman yutan siyasete rağmen. Şu da var ki siyasetin güncel hayata tesiri ve çalkantılı hâl bitmez, şiir hep aradan sıyrılıp çıkar. Çıkamıyor gibi görünüyorsa bu sadece iyi şiirlerin çalkantılı ortamda görülemiyor olmasındandır. Bu yıl beşincisini yaptığımız genç şair oturumundaki konuşmalarımızın akışından şiir sorunlarının giderek kök saldığı, derinleştiği anlaşılıyor. 

Şiire dair hepsi de oldukça bilinçli genç şair dostlarımızla olan söyleşi 2016 yazında Ankara’da Turgut Reis Caddesi’nde gerçekleşti. Burak Ş. Çelik Trabzon’dan uzaktan erişimle bize katıldı. Fotoğraflarımızı Merve Yeğin çekti. Onur Ocak Mersin’den, Yasin Koç Balıkesir’den, Alptuğ Topaktaş Kayseri’den, Sena Çelik Eskişehir’den geldi.
Beşincisiyle birlikte kitaplaşma sürecine giren bu projede tüm genç kuşaktan seçtiğim şiirlerle birlikte isimlere dair yorumlarım da yer alacak.

Neler söylediler? 
Burak: Zamandan besleniyor benim şiirim. Yani günümüzde ne var ise şiirimde o vardır.
Mağazalar, restoranlar, gençlik, yani her şey konu olarak şiirimde yer alabilir. Özellikle ilgili olduğum ülkelerin önemli yerleri şiirimde soluklanır. Örneğin Almanya’daysam Wienerplatz Meydanı, İtalya’daysam Tiber Nehri, Danimarka’daysam Nyhan Kanalı şiirime girmelidir. Girmiştir de. İzlediklerimden çok okuduklarım ve gezip gördüklerim dâhil olur şiirime. Mesleğim ile alakalı okuduğum kitaplarda Chomsky’nin, Saussure’ün, Freud’un kuramları ve kavramları da şiirime nüfuz eder. Tüm bu malzemeleri titizlikle işler, öyle sunarım okuyucuya.

Onur: Babamla seyahat ederken bir çeşmede durduk. Babam suyu içmeden önce onunla konuşup methiyeler dizdi ve sonra suyu saygıyla içti. Beni çok etkilemişti o olay. Dünyanın sahibi olmadığımızı, var olan her nesneye duyulan saygının bir insanı nasıl da güzelleştirdiğini öğrendiğim o günden sonra eşyaların ve kavramların yeniden yorumlanması gerektiği ihtiyacını hissettim. Fiziğe olan ilgim de o zamandan başlamıştır.

Alptuğ: e-kitabın ve e-dergilerin yaygınlaşıyor olması, bence şiirin dolaşımını ve göz önündeliğini artıran bir durum. Şiir adına bunca karamsar tablo çizebilirken bir de insanlara tabletten şiir okunmaz demek bence çağın argümanını tanımamakla ilişkili. Belki söyleşiyi okuyan bir bilgisayar mühendisi selüloz kokan bir tablet icat etmek ister ve bu bahis de yaratıcı bir şekilde kapanır.

Yasin: Şiirimizin önemli bir sorunu da şairlerle ilgili. Şiirle ilgilenen, şiir yazan çoğu kişi antolojiyi bilmiyor. Şairin, Türk şiirine nasıl bir ses katacağını bilmesi için antolojiyi bilmesi şart. Bir şairi Türk şiirinin zirvesi kabul ederek diğer şairleri okumamak büyük bir sorun çünkü içinde yaşadığımız dilin en önemli ve en yoğun edebî türü şiir.

Semih: Entelektüel bir şey şiir, “soylu” bir sezgi ve duyuş. Buradaki soyluluk kıymet olarak anlaşılmalı elbette. Bazı şairlerce hor görülen idil ve egloglar dahi doğru okunduğunda soylu bir duyuş görülecektir. Cervantes, borçlarından dolayı hapse girmiştir ama dünyaya Don Kişot’u hediye etmiştir. Süleyman Nazif’in zatürreeden vefatından sonra cebinden sadece üç nikel kuruş çıkmıştır, Halil Cibran, Âkif, Orhan Veli hepsi yoksuldur. Fakat dünyadan göç etseler bile yazdıklarıyla büyük bir etki alanına sahipler.

Rahime: Farklı yerden bakmak, sözün birinci değil yedinci anlamını kafaya takmak ve “herkes” anlayışının dışında bir algılama mekanizmasıyla yaşamaya gayret etmek de bu çalışmalara dâhildir.

Çağatay: Duygu sömürüsü yapmayan, mağduru oynamayan, herhangi bir etnik, politik, dinî ya da cinsel tercihin arkasına saklanmayan bir şiir kurmaya çalışıyorum ve yazmaya devam ettiğim sürece temel amacım bu olacak. İnsanları şiirimle şaşırtmak niyetindeyim.

Gülsen: Kafamda henüz şiir olmamış hamlıkta dizeler var. Onları düşürmeden taşıyorum. İncitmeden. Gecenin kör vakti, uyanmama sebep oluyorlar. İşte o zaman yağmam gerekiyor. Susturamadığım seslerin kâğıda nasıl döküldüğüne şahitlik ediyorum. Çünkü şair olmak, şahitlik biraz da. Şairin neyi tahayyül ettiğine, kelimenin hangi kumaşı seçtiğine şahit ise, şiir oluyor.

Sena: Bana “şiirin olmamış” diyip nedenlerini sıralayan herkesi can kulağıyla dinliyorum. Ve yeni şeyler denemeyi, her şiirimde aynı olmama hâlini de seviyorum. Gerçeğin peşinden giderek, gözlem yapmaya çalışarak ve insanların sorunlarını göz ardı etmeden kendime özgü bir şiir oluşturmaya çalışıyorum.








2016 genç şair oturumundan seçilip alınmıştır. Oturumun tamamı Hece dergisi Kasım sayısında yer alacak. 

YIRTIK / Hayriye Ünal


Onu ilk gördüğümde, bir resepsiyonda, sakalsızdı. Gördüğüm en güzel yüzlerden birine sahipti. Kardeşim olur musun, dedim, içimden. Tamam, dedi Kmehmet, içimden duydum. O gün kırık beyaz renkte trençkotumun kuşağının bir ucu yerlerde sürünüyormuş. Fark etmemişim. Toplayıp gülümseyerek uzattı bana. Böyle güzel gülünür müydü? Kanım kaynayıverdi. Serin bahar akşamıydı. Hafifçe üşünebilinen günlerdi. Bazı objektiflere birlikte gülümsedik, onunla birbirimize benziyorduk. 

(Hepsi Dünyadan Çıkış Yolları'nda 1. sayıda)
(resim: Zdzisław Beksiński 1929-2005, Polonyalı ressam, fotoğrafçı)



18 Temmuz 2016 Pazartesi

15 TEMMUZ-18 TEMMUZ 2016 NOTU / Hayriye Ünal

DARBE GİRİŞİMİ HAKKINDA DÜŞÜNCELERİM
-İlaveten 2004 Tarihli Bir Yazımdan Alıntı-

Kızılay’da coşkulu kalabalık arasında ve evde kesintisiz TV başında olmak dışında yaşamı hissedemediğimiz üç gün geçirdik. İlk gece evim her patlamada temelinden sarsılıyordu. Yeğenimin okul arkadaşı Külliye önünde ayağına ve göğsüne denk gelen şarapnel yüzünden önce hastaneye kaldırıldı, sonra yazık ki kurtarılamayarak şehit oldu. Arkadaşlarının tesellisi delikanlının hiç fiziksel acı hissetmediğini söylemesi olmuş.
Ankara’da ölümle bir yıldır temas ve karşılıklı kur yapar hâldeyiz. Gardaki patlama olmadan hemen yirmi dakika evvel ordan geçmiştim küçük kızımla birlikte. Son patlama, Güvenpark’ta, Hece’den 200 metre ileride, bir önceki patlama Anıttepe’deki ofisimden 600 metre ileride oldu. Mesaime, çalışmama ara vermedim, yas içinde üretmeye çalıştım. Üzülmedim mi, çok üzüldüm. Dehşete kapıldım. Kaygı duydum. Yaşamı çalışarak sürdürmeye inandım. Annesinin bedeninin bir torbaya konan parçaları babası tarafından günlerce aranan, sonra bir araya getirilip adli tıpça yakınlarına teslim edilen kızımın arkadaşı, tüm okulun katıldığı cenaze töreninde bayılıp durmuş. Bunları duyup üzüntüyü derinden hissetmemek nasıl mümkün olabilir? Bu yıl Ankara’da sokakta herhangi birini durdursanız o bir yakınını kaybetmiştir, bir şiddet öyküsü vardır tanık olduğu.  
Korkuyor muyum? Hayır. Korkmam beklenir, ama korkuyu hissetmiyorum. Sadece o an doğruyu yapmak istiyorum. Sinmek, yılmak, tembelleşmek, ümitsizliğe kapılmak istemiyorum. Saatlerce yürüyorum veya o an elimden bir şey gelmiyorsa daha önce yarım bıraktığım bir iş varsa onu tamamlıyorum.     
80 darbesinde sürgün edilmiş bir babanın çocuğuyum. Hayatımdaki ilk büyük korkuyu 6 yaşını bitirip 7 yaşıma girmek üzere olduğum günlerde annem telaşla eşyalarımızı toplarken, babam ev aramaya önden gittiği için panik hâlde ve ağlayan anneme ben “ağlama” derken, sırf kızlardan oluşan bir ailede birinin korkmaması gerektiği için korkmamış görünerek yaşadım. O zaman bizi ordan oraya sürükleyen, sonraki günlerde hep korku içinde tutan 80 darbesiydi. Babamın dövülmüş olarak eve geldiği ve bunu bizden saklamaya çalıştığı günleri unutmadım.

Kötülük, yoksulluk, hastalık, tekinsizlik… darbe sonrasında o kadar görünürleşir ki küçük ve saf bir çocuk bile onları kolayca görebilir. Kötülük, elle tutulur bir katılığa ulaşır.

Evet, darbelere karşıyım. Bu kadar gözü dönmüş olmayı anlayamıyorum, lanetliyorum. Örneğin Turgut Uyar’ın pek yücelttiği o 27 Mayıs darbesi dâhil buna.

15 Temmuz gecesi TRT’de korkudan heykel gibi taşlaşarak korsan bildiriyi okuyan mavi ceketli kadını gördüğümde ve onun ağzından “sıkıyönetim ilan edilmiştir”, “sokağa çıkma yasağı başlamıştır” ibarelerini duyduğumda bir yıldır mayın tarlasına dönmüş Ankara’da korkmayan ben, 6 yaşımdaki o korkuyu (kaybolma, çekip alınma, yersiz yurtsuz kalma, evinden sürülme, babadan ayrılma, vatanında yabancı olma… gibi birçok şeyi aynı anda içeren korkuyu) derinden hissettim. Sanki Domuz Napolyon’un ele geçirdiği Hayvan Çiftliği’ndeymişiz gibi keskin gübre kokusu geldi burnuma. 

İnsanda korkuyu gideren tek şey, bir şeyler yapabilme imkânıdır. Medyadan ve kulaktan kulağa gelen fısıltılardan başka bilgi sahibi olmasak da Türkiye’ye yönelik tehdidin ağırlaşarak süreceği açık. Uyanık durmaya devam. 

Yürümeyi, koşmayı, daha önce olduğu gibi yazmayı sürdüreceğim. Ve her zamankinden fazla sokakta olacağım, sivil iradenin yanında. Hem belki susayan birine su veririm, bir düşeni kaldırırım.

Ancak sokaklardan sonrasını, bir adım ötesini, sivil olmanın anlamını geliştirmeyi, örgütlü ve toplumla el ele sivilliği edimselleştirmeyi, üretkenliğin anlamını, özgür irade olmanın kültür ve sanatla birlikte kalıcı değer kazanacağını düşünmeye başlamamız ve hazırlık yapılması gerektiğine inanıyorum. (Sözgelimi, "sanatçılar nerede, niye susuyor" diye sormak yerine kendi sanatçılarını yaratmak). Bir toplumun silahlı darbeye direnci, şiddete dayalı darbeyi püskürtme gücü birkaç günle değil uzun süreli şekilde sınanabilir, ancak ve ancak kalıcılaştığı zaman anlamlı olur. 

*
Aşağıdaki yazı bölümü, 2004 yılında yazılmış ve Hece’nin Hayat-Edebiyat-Siyaset sayısında yayımlanmıştır. Yazım küresel iktidara oyuncak olan kimseler ve bu tür gruplardan edebiyat sanatın niçin çıkmadığına dairdi. Giriş kısmında hükmetme hırsının, Gülen cemaati örneğinde,  Müslümanlığın arkasına sığınarak iş çevirdiğini çıkarsamıştım. Bugün Fetö/PDY habis urunu doğuran kafayı, bu kadar ileri gideceklerini sanmasam da, görebiliyordum.
Yazım yayımlandığında yazarçizer takımından birçok çokbilirkişi “Hocaefendi”ye [o zaman öyle diyorlardı] o kadar kızmamın yanlış olduğunu filan söyledi. Güya haksızlık ediyormuşum. Bugün gördüklerim o zaman da apaçık gördüğüme denk düşüyor. Filistin için yaptığı karaçalmalar da hatırlansın istediğim için aşağıda yazının küçük bir kısmını paylaşıyorum.

*   
2004 tarihli yazıdan kesit (köşeli parantez içindeki notlar, ilaveler bugün eklenmiştir)

İmparatorluk kitabı, dünya üzerinde egemenliğin aldığı biçimlerle ilgili bir dizi tezi, tezlerin içerdiği umutsuzluğa rağmen, heyecanlı bir umutla sunar. Kitabın yazarları Hardt ve Negri’ye göre, egemenliğin son biçimi olan İmparatorluk, hükmetme mantığına göre birleşmiş bir dizi ulusal ve ulus-üstü organdan oluşmuştur. Karma bir kuruluş yapısı olan bu yeni egemenlik biçimi, iktidar merkezinin yokluğuyla ve bir dışarısının olmayışıyla tanımlanır. Temel niteliği şu hâlde, sınırların yokluğudur. Bu niteliğin sonucu olarak, İmparatorluk kavramı, dünyayı bir mekân olarak aşmış bir rejimi kasteder. Fetihlerle ele geçirilen topraklar değil, bir başka deyişle mekâna hâkimiyet değil; tarihi kuşatmak, zamana hâkimiyet söz konusu olacaktır İmparatorluğun hükümranlığında. Toprak temelli bir iktidar merkezi olmadığı için, sınırları ve engelleri tanımıyordur İmparatorluk. Oysa emperyalizm, Avrupa merkezli ve toprak temelli bir egemenliğin kendi sınırlarının ötesine taşmasıydı. “Modern egemenlik kök saldığı her yerde, toplumsal alanı baştan sona kuşatan ve hem kendi kimliğinin arılığını korumak hem de öteki olan herkesi dışlamak için hiyerarşik toprak sınırları dayatan bir Leviathan dayattı.” (Hardt & Negri, 19) İmparatorluksa, “değişken komuta ağları yoluyla melez kimlikleri, esnek hiyerarşileri ve çoklu mübadeleyi idare ediyor.” (Hardt & Negri, 19)
Bu, tahakkümü dünyanın her yerinde iyice hissedilir olan yönetim mantığının Avrupa ve ABD kaynaklı oluşundan ötürü, Hardt ve Negri, modernlikle koşut gittiğine inandıkları emperyalizmden, postmodern bir sınırsızlığa koşut olan İmparatorluğa geçişi, bu kavramın önce Avrupalı sonra da Avro-Amerikan soykütüğünü izlemek suretiyle analiz ederler. Analiz boyunca, yazarların Marksist bakış açılarından dolayı (revizyonistlikle ve gericilikle suçlansalar da, sonuçta Marksist bakış eksenini muhafaza ederler) hep şu hissedilir: Sisteminde aşkınlık bulunan her felsefe -muhtemelen idealizmle malul görüldüğünden ötürü-, egemenliğe yer açıyor, en azından tolerans tanıyordur. Yazarların Hegel’den “Tanrının dünyaya ayak basması için devletin varlığı esastır” cümlesini alıntılamaları boşuna değildir. “Kendi için ve kendinde devlet etik bir bütündür” demişti Hegel ve etik bu yeni İmparatorluğun hiç de ihmal edeceği bir şey değildi. O, kisvesi barış olsa da, ‘evrensel’ doğrular oluşturup tedavüle koysa da, kendi pratiğini yaparken, Negri’nin iddiasının aksine,  kansız değildi. Atatürk’ün söylediği, “hiçbir devrim kansız yapılmaz” cümlesinde somutlaşan, kanın değişme pratiğinin değişmez öğesi oluşu, burada da yürürlüktedir. Dünya üzerindeki her ülkenin bir kanlı çarşafı vardır, İmparatorluğa “namus” teslim ettiğini gösterir. Teslim edilmediği durumlarda zorbalıkla yine kanlıdır süreç. Irak en güncel örnektir. Tam bu satırları yazarken ben, gazetelerin dış haber sayfalarındaki, Iraklı askerlere yapılan işkence resimleri halka ulaşmıştı. [2004 yılından söz ediyorum]
Kitabın yazarları, betimledikleri, bu yerküreyi kaplayan dışsız, merkezsiz ve neredeyse zaafsız güce karşı oldukça şiirsel ve biraz da küllerden doğmayı anımsatan beylik bir umutla karşılık verecekler: “İmparatorluğun içinde oluş gerçeğimiz umutsuzluğa neden olmamalıdır. İmparatorluğun hem içinde hem de karşısında olabiliriz ve aslında en güçlü muhalif hareketler ve en verimli alternatifler, eskinin kabuğu altında yeni bir toplum yaratarak, içerden doğacaktır.” (Hardt & Negri, 14) Elbette, Hz. Muhammed de Kureyşlilerin içinden çıkmıştı, o zamandan bugüne değişen toplam sermaye birikiminin aşırı artışı değil sadece, ihtirasların sınırları yok artık.
Ben İmparatorluk’u okuduğum günlerde, Zaman gazetesinde bir röportaj dizisi yayımlanmaya başladı. Beş yıldır Amerika’da ikamet eden bir cemaat lideriyle konuşmuştu Nuriye Akman. Aslında tekil bir örnek olarak neden özellikle bunu seçtiğimi açıklamam gerekir. Peşinden binlerce insanı manevi bir güçle sürükleyebilen birinin bence kritik bir zamanda politik bir konudaki açıklaması kesinlikle tesadüfi değildir.
“Üsame Bin Ladin’den nefret ediyorum” diyor “Hoca” bahsi geçen röportajda; çünkü hakiki bir Müslüman’ın terörist olması düşünülemezdi ona göre, Bin Ladin’se hevesine göre davranıyordur.[i]
İsrail devleti, Hamas’ın lideri Şeyh Ahmet Yasin’i 22 Mart 2004 tarihinde, suikastla şehit etti. -Bu suikastların ardı gelecekti üstelik-. Cemaat lideri 23 Mart 2004 tarihli gazetede [yani Şeyh Yasin’in şehit edilmesinin ertesi günü ve muhtemelen Müslümanlarda oluşan infial duygusunu bastırmak için] bir anısını aktarıyor: “Bir arkadaşımız İsrail’e gitmişti. Biraz Filistin’de de kaldı. Orada doktora yapan çok akıllı bir arkadaş. ‘Beş altı ay kaldım İsrail’de. Bir barış organizasyonunun yönetim kuruluna girmem için bana teklifte bulundular’ dedi. ‘İsrailliler tarafından teklif edildim’ diyor. ‘Orda bir Filistinli mani oldu buna. Gördüm ki o Filistinli bir silah tüccarı. Bu kavganın devamını istiyor. Alış verişi var bu işte. Belki başa yakın çok insanlar da aynı şeyi düşünüyorlar.’ dedi. Dolayısıyla birileri bu türlü hadiseleri hep canlı tutmak suretiyle bir yere varmak istiyor.” 23 Mart tarihli Zaman gazetesinin ilk sayfasının en üstünde cemaat liderinin ağzından “Bin Ladin İslamiyet’in aydınlık çehresini karartmıştır” manşeti var. Hemen altındaki manşet şu: “İsrail Yasin’i vurdu dünya ayağa kalktı”. Muhafazakârlığın artık nesnesini bu derece şaşırmış oluşu, neyin muhafaza edilip edilmeyeceğiyle ilgili bir sorun olmayı aşmış, insanın kendi fıtratına [bugün de kendi insanına] yeniden ve yeniden ihanetine dönüşmüştür.
Bu cemaat liderinin, Filistinlilerin sırf silahtan kazanacakları para yüzünden savaşı sürdürdüklerine inandığını sanmıyorum. Bu tarz ticaret her savaşın kaçınılmaz sonucudur. Büyük makine, ne de olsa, toprak için savaşmıyor. Ama İsrail halkının genlerine işlemiş olan tutuculuk, burada emperyalizme kadar geriliyor ve İmparatorluğun kanlı pratiğini, ona kansız kısmını armağan ederek devralıyor. Bana ilgiye değer gelen, bir cemaat liderinin ağır hastayken, üstelik kendisine hiç de sorulmamış bir soruyu, bu kadar sıcak bir gündem öncesinde neden bu şekilde yanıtladığı. [Niçin İsrail korunurken Filistin feda ediliyor? İsrail’i barış sevdalısı gösterme aşkı nereden ileri geliyor?]
Bu defa, nicelik bakımından gittikçe büyüyen cemaate çevirmek gerekiyor gözlerimizi. Yeni bir birey tipi yaratmış bu cemaat; büyümeye inanan, parasal özveriler konusunda aşırı, kendisine hiyerarşinin bir üst basamağından yöneltilen talebi asla sorgulamayan bir birey. Bu bireyler, dergi ve gazeteleri yaygınlaştırmak için tutkuyla çalışıyorlar. [Olası hastalıkları bakımından] incelemeye değer bir toplumsal birim, bir prototip.
Bir merkeze doğru toplanan oluşumun direkt büyük makineye bağlandığını seziyorum.




[i] Bu hevesin ardında hevesten daha derin, daha rahatsız edici duygular bulunduğu kesin. Hevesten çok, intikam hırsının sözü edilebilir. Bu, zayıf olan açısından çok anlaşılır bir şeydir. Scheler “intikamın özü her zaman ‘kısasa kısas’ bilinci içermesidir; bu yüzden intikam asla bir duygusal tepkiden ibaret değildir.” der (Scheler, 8). Scheler’in, S. R. Steinmetz’in intikamın soy kütüğüne dair yaptığı çalışmalardan esinle yaptığı açıklama, Ladin’in sivillere de yönelen bir eylem içinde oluşunu açıklar: “Tahrip edilen nesne intikam nesnesiyle gerçek ya da farazi bir mülkiyet ilişkisi içinde olabilir ya da o nesneyle geçici olabilen ve daimî olması da gerekmeyen simgesel bir işlevle bağlantılı olabilir (…) Ya da intikam belli tikel bir nesneye değil, haksızlığın yapıldığı bütün bir bölgeye –bir mahalle, bir kent ya da hatta bütün ‘ötekiliğiyle’ dünyaya yöneltilmiş olabilir.” (Scheler, 126) Gerçekte çok az bulunur olan nefret duygularını Üsame bin Ladin’e yöneltmek, tam bir hedef saptırmadır.  

7 Haziran 2016 Salı

Nefes Nefese Bir Aşk Baladı: “Şimdi Aşk Ebediyyen Değişir” / Elçin Sevgi Suçin




(...)
Hayriye Ünal’ın “Şimdi Aşk Ebediyyen Değişir” kitabı, bir kadının incelmiş bilgeliğiyle güçlendirilmiş ve aşkın hallerini anlatan nefes nefese bir aşk baladıdır. Coşku, öfke, arzu, kaybediş, kaybedişin deliliği, deliliğin ateşinde bir başına döneniş, pişme, olgunlaşma ve uzlaşma olmak üzere aşkın tüm safhalarını içerir.
Mekânı, toplumu ve oluşu-olmayışı ile hayatı sorgulayan, tanımlayan ve bu tuhaf kaypaklığın içine aşkı ve kendini yerleştirme deliliği taşıyan “Pirus” şiiri ile başlar kitap ve gençliğin dinamik dimağı ile sorar:


“saçımdan süpürge senden adam
benden madam olur mu bovary filan değil burası şanzelize diyorsam
anna da öldü gitti pis işler bunlar aşktan ölür mü insan
kahırdan mı yoksa, laf!”

diyerek ardı ardına dizer soruları ve gençliğin toy, ürkek yüreğiyle kendinden şüphe duymasına engel olamaz:

“kız olur mu hiç afyon kaymağından, ben olmuşum
en son kızıla boyadım ama saçımdan
süpürge sütümden yarar ummam”


dizeleriyle içinde yaşadığı toplumun kuşkucu gözlerinde gizlenen ve kıyılarda, köşelerde, tenhalarda onluk bir enjektörle bütün genç kadınların savunmasız yüreğine acımasızca zerk ediliveren soruları, diri bir görsellikle afişe eder.
(...)

Yazının tamamı Şiiri Özlüyorum dergisinin 71. sayısında yayımlanmaktadır.

TAHLİL TAHRİP İNŞA / Yakup Altıyaprak

(Yakup Altıyaprak imzalı bu yazı, Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı 2015'te, "2014'te Eleştiri" başlıklı yazının Tahlil Tahrip İnşa'ya ayrılan bölümünde yer alıyor.) 

Tahlil Tahrip İnşa, Hayriye Ünal'ın Hece Yayınlarından çıkan kitabının adı. Otuz dört şair hakkında kırk yazıdan oluşan kitap oldukça geniş hacimli ve bir boşluğu dolduruyor muhakkak. Hayriye Ünal, kitabı için: "Bu kitap on beş yıla yayılmış şiir eleştirilerimin kaydıdır" diyor. Her ne kadar gözden geçirilmiş olsa da on beş yıllık bir sürecin ürünü olduğu için olsa gerek, kitabın bir merkezden yola çıkılarak yazılan metinler olmadığı hemen göze çarpıyor. Yazıların ağırlıkları birbirinden farklı. Fakat yazar yazılarını bir araya getirirken oldukça sistematik bir bütünlük kurmuş ve birbirinden çok farklı tarzlarda yazılan bu yazılar kitap sistematiği içinde bir bütünlük oluşturmuşlar. İlk yazı olan "Şiir Alesta"yla âdeta bir "önsöz" gibi kitabına giriş yapan yazar bu yazısında modern şiir anlayışını açıklayarak son dönem şiirimizin geçirdiği evrelere değiniyor. Otuz dört şair hakkındaki yazılar; Mehmed Âkif, Nâzım Hikmet, Necip Fazıl, Asaf Hâlet Çelebi üzerinden Orhan Veli ve "Garip"e uzanıyor. Oradan İkinci Yeni üzerinden seksen kuşağı şairlerine değinen yazar günümüze gelen bir kronolojik sırayı takip ediyor. Bu arada İslamcı akımın şairleri, bazı bağımsız ve sosyalist şairler ve döneminde anılsa da sonradan unutulmuş şairlerden de söz ediyor. Kronolojik olarak oluşturulan bu bütünselliği şairlerin işlenmesinde göremiyoruz. Yazılar genellikle dönemsel ve tek izlekten yola çıkılarak yazılmış. Bununla birlikte müstakil yazılar da var. Cahit Zarifoğlu, İkinci Yeni şairleri ve seksen kuşağı şairleri için ayrılan bölümler daha hacimli ve kitabın ana omurgasını oluşturuyor. 
"Şiir eleştirisi, seçmeyi, ayıklamayı, yok edilebileni yok etmeyi hedeflemeli. Öncü olanı vurgulamayı, zengin kaynağı işaretleyip şiire emek verenlerin oraya yönelişlerini sağlamalı" diyen yazarın ön plana aldıkları elbette bu anlayışın bir ürünü. Kitabında kasten dönülebilir boşluklar bıraktığını söyleyen yazara göre eleştirinin cazip tarafı bu tamamlanmamışlığı. Belki bu tamamlanmamışlığı, tüm yazı türleri için genişletip yazının doğal bir parçası olarak da düşünebiliriz. Tahlil Tahrip İnşa'ya, süren bir çalışmanın ilk cildi denilebileceğini söyleyen yazar devamı olan kitapta farklı eğilimlerdeki örneklerle günümüzün ve yaşayan şiirimizin değerlendirmesini yapacağının müjdesini veriyor. Muhakkak, yapılacak böyle bir çalışma Tahlil Tahrip İnşa'nın değerini daha da artıracak. 

22 Mayıs 2016 Pazar

GÜRKAN MIHÇI İLE SES PEYZAJI VE GENEL OLARAK SESE DAİR KONUŞTUK / Hayriye Ünal

Gürkan Mıhçı'nın ses çalışmaları http://www.gurkanmihci.com adresinde dinlenebilir. Mıhçı, Kadir Has Üniversitesi İletişim Tasarımı Bölümünde öğretim üyesi. Onunla dilin işitsel etkilerini, işlerinin anlamla ilişkisini, Cinnet sergisi dolayısıyla dehşeti, sessel özneyi... konuştuk. Söyleşimizin tamamı Hece Dijital/Sayısal Kültür Özel Sayısında yayımlanıyor. 
  
H.Ünal: Ses ve mekân arasındaki bağlantıyı nasıl yorumluyorsunuz? Bu bağlamda okurlarımıza “soundscape” hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Belki bize bu bağlamda ilginç bir çalışmanız olan “Eminönü” işinizden bahsetmek istersiniz…   

Gürkan Mıhçı: Ses peyzajı (Soundscape) 70’lerde Kanada’da Simon Frazer Üniversitesi İletişim Fakültesinde profesör olan R. Murray Schafer tarafından ortaya atılmış bir terim. Ses peyzajı kısaca akustik çevremizin bir elemanıdır. Etrafımızdaki ses veya seslerin bir kombinasyonudur. Bunu doğal bir ses kompozisyonu olarak da düşünebiliriz. Ekolojik bir hareket olarak doğan ses peyzajı Akustik Ekoloji çalışmaları olarak kavramlaşmıştır. Ses peyzajı terimi günümüzde sadece ekolojik sesleri değil şehirler, insan yapımı mekânlar gibi insan ve makine üretimi ses peyzajlarını da araştırıp özellikle “gürültü” üretimi ve bunların canlılar üstündeki politik, kültürel, coğrafi ve psikolojik etkilerini disiplinler arası bir çalışma alanı olarak araştırır. Mekân da bu kavramın önemli bir çalışma alanıdır. Özellikle insan yapımı alanlar akustik olarak insanı etkilemektedir. 2015 sonunda, uluslar arası Archeoacoustic (arkeoloji ve akustik çalışmalarını birleştiren yeni bir disiplin) konferansı için Konca Şaher ile araştırdığımız “Derinkuyu Yeraltı Şehri Ses Peyzajı Araştırması” buna bir örnek sayılabilir. Şaher, mimarlık ve akustik olarak Derinkuyu’yu incelerken ben de Derinkuyu’yu ses peyzajı, kültür, tarih alanlarında çözümlemeye çalıştım. Yüzyıllarca kullanılan bu yeraltı şehrinde insanlar haberleşmede hep ses kullanmışlar.

Buradan kaynakla mekân ses peyzajı üstüne bir çalışma olan Eminönü Alt Geçidi projesi bir çok alanda bana şehir ile ilgili ipuçları veriyordu. Her gün işe giderken kullandığım alt geçit, “gürültü yapısı” ile şehrin küçük bir kopyası gibi. Bu dar, alçak ve kalabalık alt geçitte, oyuncakçılar ve diğer dükkânlardan gelen müzik ve oyuncak seslerine insanların sesleri ekleniyor ve ortaya eşi benzeri olmayan bir ses peyzajı çıkıyor. Özellikle hafta sonları kalabalıktan yürümekte zorlandığınız Eminönü Alt Geçidi kaotik ve klostrofobik ortamı aslında İstanbul’un mikro ölçekli bir kopyası. Alt geçidi kullanan insanların demografik yapısı İstanbul’da yaşayan insanların çoğunluğunu yansıtıyor. Sanki dinamik ve sürekli değişen bir ses yerleştirmesi gibi. İçeride Luigi Russolo’nun Intonarumori’leri ile taklit etmeyi uğraştığı gürültülerin akraba sesler var. Orada beni etkileyen en önemli şey, kendine özgü dinamik bir ses yapısı olması. Alt geçitteki oyuncakçıların tezgâhlarına kurdukları düzenekle hareket eden ve ses çıkartan birçok oyuncak aynı anda âdeta bir kompozisyon oluşturuyorlar. Tavana iple bağlanmış ve daireler çizerek uçan helikopterler ve uçaklar, ateş eden silahlar, arabalar ve ağlayan bebek oyuncakların sesleri yan dükkândan gelen Türkçe pop ile karışıyor. Burası, küçük bir İstanbul. Görsel ve işitsel bir kaos var. Konuştuğum dükkân çalışanları “gürültü buranın bir parçası” diyorlardı. Sadece çalışanların değil oraya alış verişe gelenlerin de bu kaotik ortama bu kadar alışkın olmaları beni çok etkiledi ve o yüzden ses kaydı alıp bir kompozisyon yaptım.

21 Mayıs 2016 Cumartesi

AŞK VE BAŞKA TEKNOLOJİLER / Dominic Pettman

Bu makale şu kitabın 17-25. sayfalarını içeriyor. Pettman, Dominic. Love and Other Technologies: Retrofitting Eros for the Information Age. Fordham University Press, 2006. Buraya küçük bir kesitini aldığım makaleyi Pettman'ın izniyle Cansu Dikme Hece dergisi Dijital/Sayısal Kültür Özel Sayısı için İngilizceden dilimize çevirdi. 1 Haziran'da raflarda olacak.

Aşk, taraflardan birinin söylemini değiştirdiğine işarettir.
Jacques Lacan, On Feminine Sexuality

İlk tokalaşmayı bir düşünelim. Batıda sıklıkla karşılaşılan ve bu sebeple tüm dünyada gitgide yaygınlaşan bu el hareketi, ticaret ve topluluğun puslu mitolojik geçmişine kadar uzanır. Tokalaşma selamlama işaretidir, girizgâhtır, iletişim kurmaktır, uzlaşmaktır. Sistine Chapel’in tavanındaki Mikelanjelo’nun, Tanrı ve Âdem’i parmak uçlarıyla birbirlerine dokunurken resmettiği tabloda biri diğeri ile karşılaşır ve temas kurar. Sınır (iki kişiyi birbirinden ayıran boşluk) aşılır ve eş zamanlı olarak olumlanır (çünkü birbirini sıkan iki avuç, birinin diğerinden ayrıldığı noktayı işaret etmeye devam eder.) Bu yüzden tokalaşma, iki öznenin de kendisini bağımsız olarak algıladığı ve bu boşluğu kapatmaya çalıştığı bir ters ayna evresidir.
            Aynı şeyi, kendini karşındakine yaklaştırma istenci açısından tokalaşmanın daha tutkulu hâli olan öpüşme için de söylemek mümkündür. Aşk “bizzat” bu iletişim kurma, yakınlaşma ve birleşme istencinin harekete geçirilmesine dayanır – belki de bu hareketin kendisidir. Bu daimî iletişim kurma istenciyle diğer tüm dilleri mümkün kılan sosyal tabanın bir dilidir aşk. Dil, bir etkileşim tekniğidir ve bu yüzden bir tür teknik[i] olarak nitelendirilir. Fakat burada anlatılmak isteneni –aşkteknoloji ve topluluğun aslında aynı olgu ya da süreci işaret eden terimler olduğunu– anlamak için, kavramsal araçlarımız[ii] açısından daha açık sözlü olmalıyız.
            Burada karikatürize edilen bu tokalaşmayı, Bernard Stiegler’ın Technics and Time (1988) adlı kitabındaki insanlığın tarihine dayandırıyorum. (...)


[i] Friedrich Kittler biraz daha ileriye gider ve “Eğer ki kitle iletişim araçları insanbilimsel öncüllerse o hâlde insanların sıfırdan yaratılmış bir dile sahip olması mümkün değildir; dili evcil hayvanları, kurbanları ya da denekleri gibi yavaş yavaş geliştirmiş olmaları gerekir.” der (1999, 109).
[ii] Varlıkbilimin amaçları gereği, fazlasıyla kapsayıcı bir teknoloji tanımı ile çalışmak pek mümkün değildir. Bana kalırsa, ekmek bir teknolojidir. Aynı şekilde posta güvercini, şantaj ve baştan çıkartıcılık da. Lacan’ın jouissance’ı “aparat” olarak tanımladığını hatırlayalım; tıpkı Foucault’nun “özün teknolojileri”ni tartışmasını ve Deleuze’ün arzunun “makineselliğinin” izini sürmesini. Bu her şeyi kapsayan teknik tanımı, ileriki bölümlerde masaya yatırılacaktır.