18 Temmuz 2016 Pazartesi

15 TEMMUZ-18 TEMMUZ 2016 NOTU / Hayriye Ünal

DARBE GİRİŞİMİ HAKKINDA DÜŞÜNCELERİM
-İlaveten 2004 Tarihli Bir Yazımdan Alıntı-

Kızılay’da coşkulu kalabalık arasında ve evde kesintisiz TV başında olmak dışında yaşamı hissedemediğimiz üç gün geçirdik. İlk gece evim her patlamada temelinden sarsılıyordu. Yeğenimin okul arkadaşı Külliye önünde ayağına ve göğsüne denk gelen şarapnel yüzünden önce hastaneye kaldırıldı, sonra yazık ki kurtarılamayarak şehit oldu. Arkadaşlarının tesellisi delikanlının hiç fiziksel acı hissetmediğini söylemesi olmuş.
Ankara’da ölümle bir yıldır temas ve karşılıklı kur yapar hâldeyiz. Gardaki patlama olmadan hemen yirmi dakika evvel ordan geçmiştim küçük kızımla birlikte. Son patlama, Güvenpark’ta, Hece’den 200 metre ileride, bir önceki patlama Anıttepe’deki ofisimden 600 metre ileride oldu. Mesaime, çalışmama ara vermedim, yas içinde üretmeye çalıştım. Üzülmedim mi, çok üzüldüm. Dehşete kapıldım. Kaygı duydum. Yaşamı çalışarak sürdürmeye inandım. Annesinin bedeninin bir torbaya konan parçaları babası tarafından günlerce aranan, sonra bir araya getirilip adli tıpça yakınlarına teslim edilen kızımın arkadaşı, tüm okulun katıldığı cenaze töreninde bayılıp durmuş. Bunları duyup üzüntüyü derinden hissetmemek nasıl mümkün olabilir? Bu yıl Ankara’da sokakta herhangi birini durdursanız o bir yakınını kaybetmiştir, bir şiddet öyküsü vardır tanık olduğu.  
Korkuyor muyum? Hayır. Korkmam beklenir, ama korkuyu hissetmiyorum. Sadece o an doğruyu yapmak istiyorum. Sinmek, yılmak, tembelleşmek, ümitsizliğe kapılmak istemiyorum. Saatlerce yürüyorum veya o an elimden bir şey gelmiyorsa daha önce yarım bıraktığım bir iş varsa onu tamamlıyorum.     
80 darbesinde sürgün edilmiş bir babanın çocuğuyum. Hayatımdaki ilk büyük korkuyu 6 yaşını bitirip 7 yaşıma girmek üzere olduğum günlerde annem telaşla eşyalarımızı toplarken, babam ev aramaya önden gittiği için panik hâlde ve ağlayan anneme ben “ağlama” derken, sırf kızlardan oluşan bir ailede birinin korkmaması gerektiği için korkmamış görünerek yaşadım. O zaman bizi ordan oraya sürükleyen, sonraki günlerde hep korku içinde tutan 80 darbesiydi. Babamın dövülmüş olarak eve geldiği ve bunu bizden saklamaya çalıştığı günleri unutmadım.

Kötülük, yoksulluk, hastalık, tekinsizlik… darbe sonrasında o kadar görünürleşir ki küçük ve saf bir çocuk bile onları kolayca görebilir. Kötülük, elle tutulur bir katılığa ulaşır.

Evet, darbelere karşıyım. Bu kadar gözü dönmüş olmayı anlayamıyorum, lanetliyorum. Örneğin Turgut Uyar’ın pek yücelttiği o 27 Mayıs darbesi dâhil buna.

15 Temmuz gecesi TRT’de korkudan heykel gibi taşlaşarak korsan bildiriyi okuyan mavi ceketli kadını gördüğümde ve onun ağzından “sıkıyönetim ilan edilmiştir”, “sokağa çıkma yasağı başlamıştır” ibarelerini duyduğumda bir yıldır mayın tarlasına dönmüş Ankara’da korkmayan ben, 6 yaşımdaki o korkuyu (kaybolma, çekip alınma, yersiz yurtsuz kalma, evinden sürülme, babadan ayrılma, vatanında yabancı olma… gibi birçok şeyi aynı anda içeren korkuyu) derinden hissettim. Sanki Domuz Napolyon’un ele geçirdiği Hayvan Çiftliği’ndeymişiz gibi keskin gübre kokusu geldi burnuma. 

İnsanda korkuyu gideren tek şey, bir şeyler yapabilme imkânıdır. Medyadan ve kulaktan kulağa gelen fısıltılardan başka bilgi sahibi olmasak da Türkiye’ye yönelik tehdidin ağırlaşarak süreceği açık. Uyanık durmaya devam. 

Yürümeyi, koşmayı, daha önce olduğu gibi yazmayı sürdüreceğim. Ve her zamankinden fazla sokakta olacağım, sivil iradenin yanında. Hem belki susayan birine su veririm, bir düşeni kaldırırım.

Ancak sokaklardan sonrasını, bir adım ötesini, sivil olmanın anlamını geliştirmeyi, örgütlü ve toplumla el ele sivilliği edimselleştirmeyi, üretkenliğin anlamını, özgür irade olmanın kültür ve sanatla birlikte kalıcı değer kazanacağını düşünmeye başlamamız ve hazırlık yapılması gerektiğine inanıyorum. (Sözgelimi, "sanatçılar nerede, niye susuyor" diye sormak yerine kendi sanatçılarını yaratmak). Bir toplumun silahlı darbeye direnci, şiddete dayalı darbeyi püskürtme gücü birkaç günle değil uzun süreli şekilde sınanabilir, ancak ve ancak kalıcılaştığı zaman anlamlı olur. 

*
Aşağıdaki yazı bölümü, 2004 yılında yazılmış ve Hece’nin Hayat-Edebiyat-Siyaset sayısında yayımlanmıştır. Yazım küresel iktidara oyuncak olan kimseler ve bu tür gruplardan edebiyat sanatın niçin çıkmadığına dairdi. Giriş kısmında hükmetme hırsının, Gülen cemaati örneğinde,  Müslümanlığın arkasına sığınarak iş çevirdiğini çıkarsamıştım. Bugün Fetö/PDY habis urunu doğuran kafayı, bu kadar ileri gideceklerini sanmasam da, görebiliyordum.
Yazım yayımlandığında yazarçizer takımından birçok çokbilirkişi “Hocaefendi”ye [o zaman öyle diyorlardı] o kadar kızmamın yanlış olduğunu filan söyledi. Güya haksızlık ediyormuşum. Bugün gördüklerim o zaman da apaçık gördüğüme denk düşüyor. Filistin için yaptığı karaçalmalar da hatırlansın istediğim için aşağıda yazının küçük bir kısmını paylaşıyorum.

*   
2004 tarihli yazıdan kesit (köşeli parantez içindeki notlar, ilaveler bugün eklenmiştir)

İmparatorluk kitabı, dünya üzerinde egemenliğin aldığı biçimlerle ilgili bir dizi tezi, tezlerin içerdiği umutsuzluğa rağmen, heyecanlı bir umutla sunar. Kitabın yazarları Hardt ve Negri’ye göre, egemenliğin son biçimi olan İmparatorluk, hükmetme mantığına göre birleşmiş bir dizi ulusal ve ulus-üstü organdan oluşmuştur. Karma bir kuruluş yapısı olan bu yeni egemenlik biçimi, iktidar merkezinin yokluğuyla ve bir dışarısının olmayışıyla tanımlanır. Temel niteliği şu hâlde, sınırların yokluğudur. Bu niteliğin sonucu olarak, İmparatorluk kavramı, dünyayı bir mekân olarak aşmış bir rejimi kasteder. Fetihlerle ele geçirilen topraklar değil, bir başka deyişle mekâna hâkimiyet değil; tarihi kuşatmak, zamana hâkimiyet söz konusu olacaktır İmparatorluğun hükümranlığında. Toprak temelli bir iktidar merkezi olmadığı için, sınırları ve engelleri tanımıyordur İmparatorluk. Oysa emperyalizm, Avrupa merkezli ve toprak temelli bir egemenliğin kendi sınırlarının ötesine taşmasıydı. “Modern egemenlik kök saldığı her yerde, toplumsal alanı baştan sona kuşatan ve hem kendi kimliğinin arılığını korumak hem de öteki olan herkesi dışlamak için hiyerarşik toprak sınırları dayatan bir Leviathan dayattı.” (Hardt & Negri, 19) İmparatorluksa, “değişken komuta ağları yoluyla melez kimlikleri, esnek hiyerarşileri ve çoklu mübadeleyi idare ediyor.” (Hardt & Negri, 19)
Bu, tahakkümü dünyanın her yerinde iyice hissedilir olan yönetim mantığının Avrupa ve ABD kaynaklı oluşundan ötürü, Hardt ve Negri, modernlikle koşut gittiğine inandıkları emperyalizmden, postmodern bir sınırsızlığa koşut olan İmparatorluğa geçişi, bu kavramın önce Avrupalı sonra da Avro-Amerikan soykütüğünü izlemek suretiyle analiz ederler. Analiz boyunca, yazarların Marksist bakış açılarından dolayı (revizyonistlikle ve gericilikle suçlansalar da, sonuçta Marksist bakış eksenini muhafaza ederler) hep şu hissedilir: Sisteminde aşkınlık bulunan her felsefe -muhtemelen idealizmle malul görüldüğünden ötürü-, egemenliğe yer açıyor, en azından tolerans tanıyordur. Yazarların Hegel’den “Tanrının dünyaya ayak basması için devletin varlığı esastır” cümlesini alıntılamaları boşuna değildir. “Kendi için ve kendinde devlet etik bir bütündür” demişti Hegel ve etik bu yeni İmparatorluğun hiç de ihmal edeceği bir şey değildi. O, kisvesi barış olsa da, ‘evrensel’ doğrular oluşturup tedavüle koysa da, kendi pratiğini yaparken, Negri’nin iddiasının aksine,  kansız değildi. Atatürk’ün söylediği, “hiçbir devrim kansız yapılmaz” cümlesinde somutlaşan, kanın değişme pratiğinin değişmez öğesi oluşu, burada da yürürlüktedir. Dünya üzerindeki her ülkenin bir kanlı çarşafı vardır, İmparatorluğa “namus” teslim ettiğini gösterir. Teslim edilmediği durumlarda zorbalıkla yine kanlıdır süreç. Irak en güncel örnektir. Tam bu satırları yazarken ben, gazetelerin dış haber sayfalarındaki, Iraklı askerlere yapılan işkence resimleri halka ulaşmıştı. [2004 yılından söz ediyorum]
Kitabın yazarları, betimledikleri, bu yerküreyi kaplayan dışsız, merkezsiz ve neredeyse zaafsız güce karşı oldukça şiirsel ve biraz da küllerden doğmayı anımsatan beylik bir umutla karşılık verecekler: “İmparatorluğun içinde oluş gerçeğimiz umutsuzluğa neden olmamalıdır. İmparatorluğun hem içinde hem de karşısında olabiliriz ve aslında en güçlü muhalif hareketler ve en verimli alternatifler, eskinin kabuğu altında yeni bir toplum yaratarak, içerden doğacaktır.” (Hardt & Negri, 14) Elbette, Hz. Muhammed de Kureyşlilerin içinden çıkmıştı, o zamandan bugüne değişen toplam sermaye birikiminin aşırı artışı değil sadece, ihtirasların sınırları yok artık.
Ben İmparatorluk’u okuduğum günlerde, Zaman gazetesinde bir röportaj dizisi yayımlanmaya başladı. Beş yıldır Amerika’da ikamet eden bir cemaat lideriyle konuşmuştu Nuriye Akman. Aslında tekil bir örnek olarak neden özellikle bunu seçtiğimi açıklamam gerekir. Peşinden binlerce insanı manevi bir güçle sürükleyebilen birinin bence kritik bir zamanda politik bir konudaki açıklaması kesinlikle tesadüfi değildir.
“Üsame Bin Ladin’den nefret ediyorum” diyor “Hoca” bahsi geçen röportajda; çünkü hakiki bir Müslüman’ın terörist olması düşünülemezdi ona göre, Bin Ladin’se hevesine göre davranıyordur.[i]
İsrail devleti, Hamas’ın lideri Şeyh Ahmet Yasin’i 22 Mart 2004 tarihinde, suikastla şehit etti. -Bu suikastların ardı gelecekti üstelik-. Cemaat lideri 23 Mart 2004 tarihli gazetede [yani Şeyh Yasin’in şehit edilmesinin ertesi günü ve muhtemelen Müslümanlarda oluşan infial duygusunu bastırmak için] bir anısını aktarıyor: “Bir arkadaşımız İsrail’e gitmişti. Biraz Filistin’de de kaldı. Orada doktora yapan çok akıllı bir arkadaş. ‘Beş altı ay kaldım İsrail’de. Bir barış organizasyonunun yönetim kuruluna girmem için bana teklifte bulundular’ dedi. ‘İsrailliler tarafından teklif edildim’ diyor. ‘Orda bir Filistinli mani oldu buna. Gördüm ki o Filistinli bir silah tüccarı. Bu kavganın devamını istiyor. Alış verişi var bu işte. Belki başa yakın çok insanlar da aynı şeyi düşünüyorlar.’ dedi. Dolayısıyla birileri bu türlü hadiseleri hep canlı tutmak suretiyle bir yere varmak istiyor.” 23 Mart tarihli Zaman gazetesinin ilk sayfasının en üstünde cemaat liderinin ağzından “Bin Ladin İslamiyet’in aydınlık çehresini karartmıştır” manşeti var. Hemen altındaki manşet şu: “İsrail Yasin’i vurdu dünya ayağa kalktı”. Muhafazakârlığın artık nesnesini bu derece şaşırmış oluşu, neyin muhafaza edilip edilmeyeceğiyle ilgili bir sorun olmayı aşmış, insanın kendi fıtratına [bugün de kendi insanına] yeniden ve yeniden ihanetine dönüşmüştür.
Bu cemaat liderinin, Filistinlilerin sırf silahtan kazanacakları para yüzünden savaşı sürdürdüklerine inandığını sanmıyorum. Bu tarz ticaret her savaşın kaçınılmaz sonucudur. Büyük makine, ne de olsa, toprak için savaşmıyor. Ama İsrail halkının genlerine işlemiş olan tutuculuk, burada emperyalizme kadar geriliyor ve İmparatorluğun kanlı pratiğini, ona kansız kısmını armağan ederek devralıyor. Bana ilgiye değer gelen, bir cemaat liderinin ağır hastayken, üstelik kendisine hiç de sorulmamış bir soruyu, bu kadar sıcak bir gündem öncesinde neden bu şekilde yanıtladığı. [Niçin İsrail korunurken Filistin feda ediliyor? İsrail’i barış sevdalısı gösterme aşkı nereden ileri geliyor?]
Bu defa, nicelik bakımından gittikçe büyüyen cemaate çevirmek gerekiyor gözlerimizi. Yeni bir birey tipi yaratmış bu cemaat; büyümeye inanan, parasal özveriler konusunda aşırı, kendisine hiyerarşinin bir üst basamağından yöneltilen talebi asla sorgulamayan bir birey. Bu bireyler, dergi ve gazeteleri yaygınlaştırmak için tutkuyla çalışıyorlar. [Olası hastalıkları bakımından] incelemeye değer bir toplumsal birim, bir prototip.
Bir merkeze doğru toplanan oluşumun direkt büyük makineye bağlandığını seziyorum.




[i] Bu hevesin ardında hevesten daha derin, daha rahatsız edici duygular bulunduğu kesin. Hevesten çok, intikam hırsının sözü edilebilir. Bu, zayıf olan açısından çok anlaşılır bir şeydir. Scheler “intikamın özü her zaman ‘kısasa kısas’ bilinci içermesidir; bu yüzden intikam asla bir duygusal tepkiden ibaret değildir.” der (Scheler, 8). Scheler’in, S. R. Steinmetz’in intikamın soy kütüğüne dair yaptığı çalışmalardan esinle yaptığı açıklama, Ladin’in sivillere de yönelen bir eylem içinde oluşunu açıklar: “Tahrip edilen nesne intikam nesnesiyle gerçek ya da farazi bir mülkiyet ilişkisi içinde olabilir ya da o nesneyle geçici olabilen ve daimî olması da gerekmeyen simgesel bir işlevle bağlantılı olabilir (…) Ya da intikam belli tikel bir nesneye değil, haksızlığın yapıldığı bütün bir bölgeye –bir mahalle, bir kent ya da hatta bütün ‘ötekiliğiyle’ dünyaya yöneltilmiş olabilir.” (Scheler, 126) Gerçekte çok az bulunur olan nefret duygularını Üsame bin Ladin’e yöneltmek, tam bir hedef saptırmadır.  

7 Haziran 2016 Salı

Nefes Nefese Bir Aşk Baladı: “Şimdi Aşk Ebediyyen Değişir” / Elçin Sevgi Suçin




(...)
Hayriye Ünal’ın “Şimdi Aşk Ebediyyen Değişir” kitabı, bir kadının incelmiş bilgeliğiyle güçlendirilmiş ve aşkın hallerini anlatan nefes nefese bir aşk baladıdır. Coşku, öfke, arzu, kaybediş, kaybedişin deliliği, deliliğin ateşinde bir başına döneniş, pişme, olgunlaşma ve uzlaşma olmak üzere aşkın tüm safhalarını içerir.
Mekânı, toplumu ve oluşu-olmayışı ile hayatı sorgulayan, tanımlayan ve bu tuhaf kaypaklığın içine aşkı ve kendini yerleştirme deliliği taşıyan “Pirus” şiiri ile başlar kitap ve gençliğin dinamik dimağı ile sorar:


“saçımdan süpürge senden adam
benden madam olur mu bovary filan değil burası şanzelize diyorsam
anna da öldü gitti pis işler bunlar aşktan ölür mü insan
kahırdan mı yoksa, laf!”

diyerek ardı ardına dizer soruları ve gençliğin toy, ürkek yüreğiyle kendinden şüphe duymasına engel olamaz:

“kız olur mu hiç afyon kaymağından, ben olmuşum
en son kızıla boyadım ama saçımdan
süpürge sütümden yarar ummam”


dizeleriyle içinde yaşadığı toplumun kuşkucu gözlerinde gizlenen ve kıyılarda, köşelerde, tenhalarda onluk bir enjektörle bütün genç kadınların savunmasız yüreğine acımasızca zerk ediliveren soruları, diri bir görsellikle afişe eder.
(...)

Yazının tamamı Şiiri Özlüyorum dergisinin 71. sayısında yayımlanmaktadır.

TAHLİL TAHRİP İNŞA / Yakup Altıyaprak

(Yakup Altıyaprak imzalı bu yazı, Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı 2015'te, "2014'te Eleştiri" başlıklı yazının Tahlil Tahrip İnşa'ya ayrılan bölümünde yer alıyor.) 

Tahlil Tahrip İnşa, Hayriye Ünal'ın Hece Yayınlarından çıkan kitabının adı. Otuz dört şair hakkında kırk yazıdan oluşan kitap oldukça geniş hacimli ve bir boşluğu dolduruyor muhakkak. Hayriye Ünal, kitabı için: "Bu kitap on beş yıla yayılmış şiir eleştirilerimin kaydıdır" diyor. Her ne kadar gözden geçirilmiş olsa da on beş yıllık bir sürecin ürünü olduğu için olsa gerek, kitabın bir merkezden yola çıkılarak yazılan metinler olmadığı hemen göze çarpıyor. Yazıların ağırlıkları birbirinden farklı. Fakat yazar yazılarını bir araya getirirken oldukça sistematik bir bütünlük kurmuş ve birbirinden çok farklı tarzlarda yazılan bu yazılar kitap sistematiği içinde bir bütünlük oluşturmuşlar. İlk yazı olan "Şiir Alesta"yla âdeta bir "önsöz" gibi kitabına giriş yapan yazar bu yazısında modern şiir anlayışını açıklayarak son dönem şiirimizin geçirdiği evrelere değiniyor. Otuz dört şair hakkındaki yazılar; Mehmed Âkif, Nâzım Hikmet, Necip Fazıl, Asaf Hâlet Çelebi üzerinden Orhan Veli ve "Garip"e uzanıyor. Oradan İkinci Yeni üzerinden seksen kuşağı şairlerine değinen yazar günümüze gelen bir kronolojik sırayı takip ediyor. Bu arada İslamcı akımın şairleri, bazı bağımsız ve sosyalist şairler ve döneminde anılsa da sonradan unutulmuş şairlerden de söz ediyor. Kronolojik olarak oluşturulan bu bütünselliği şairlerin işlenmesinde göremiyoruz. Yazılar genellikle dönemsel ve tek izlekten yola çıkılarak yazılmış. Bununla birlikte müstakil yazılar da var. Cahit Zarifoğlu, İkinci Yeni şairleri ve seksen kuşağı şairleri için ayrılan bölümler daha hacimli ve kitabın ana omurgasını oluşturuyor. 
"Şiir eleştirisi, seçmeyi, ayıklamayı, yok edilebileni yok etmeyi hedeflemeli. Öncü olanı vurgulamayı, zengin kaynağı işaretleyip şiire emek verenlerin oraya yönelişlerini sağlamalı" diyen yazarın ön plana aldıkları elbette bu anlayışın bir ürünü. Kitabında kasten dönülebilir boşluklar bıraktığını söyleyen yazara göre eleştirinin cazip tarafı bu tamamlanmamışlığı. Belki bu tamamlanmamışlığı, tüm yazı türleri için genişletip yazının doğal bir parçası olarak da düşünebiliriz. Tahlil Tahrip İnşa'ya, süren bir çalışmanın ilk cildi denilebileceğini söyleyen yazar devamı olan kitapta farklı eğilimlerdeki örneklerle günümüzün ve yaşayan şiirimizin değerlendirmesini yapacağının müjdesini veriyor. Muhakkak, yapılacak böyle bir çalışma Tahlil Tahrip İnşa'nın değerini daha da artıracak. 

22 Mayıs 2016 Pazar

GÜRKAN MIHÇI İLE SES PEYZAJI VE GENEL OLARAK SESE DAİR KONUŞTUK / Hayriye Ünal

Gürkan Mıhçı'nın ses çalışmaları http://www.gurkanmihci.com adresinde dinlenebilir. Mıhçı, Kadir Has Üniversitesi İletişim Tasarımı Bölümünde öğretim üyesi. Onunla dilin işitsel etkilerini, işlerinin anlamla ilişkisini, Cinnet sergisi dolayısıyla dehşeti, sessel özneyi... konuştuk. Söyleşimizin tamamı Hece Dijital/Sayısal Kültür Özel Sayısında yayımlanıyor. 
  
H.Ünal: Ses ve mekân arasındaki bağlantıyı nasıl yorumluyorsunuz? Bu bağlamda okurlarımıza “soundscape” hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Belki bize bu bağlamda ilginç bir çalışmanız olan “Eminönü” işinizden bahsetmek istersiniz…   

Gürkan Mıhçı: Ses peyzajı (Soundscape) 70’lerde Kanada’da Simon Frazer Üniversitesi İletişim Fakültesinde profesör olan R. Murray Schafer tarafından ortaya atılmış bir terim. Ses peyzajı kısaca akustik çevremizin bir elemanıdır. Etrafımızdaki ses veya seslerin bir kombinasyonudur. Bunu doğal bir ses kompozisyonu olarak da düşünebiliriz. Ekolojik bir hareket olarak doğan ses peyzajı Akustik Ekoloji çalışmaları olarak kavramlaşmıştır. Ses peyzajı terimi günümüzde sadece ekolojik sesleri değil şehirler, insan yapımı mekânlar gibi insan ve makine üretimi ses peyzajlarını da araştırıp özellikle “gürültü” üretimi ve bunların canlılar üstündeki politik, kültürel, coğrafi ve psikolojik etkilerini disiplinler arası bir çalışma alanı olarak araştırır. Mekân da bu kavramın önemli bir çalışma alanıdır. Özellikle insan yapımı alanlar akustik olarak insanı etkilemektedir. 2015 sonunda, uluslar arası Archeoacoustic (arkeoloji ve akustik çalışmalarını birleştiren yeni bir disiplin) konferansı için Konca Şaher ile araştırdığımız “Derinkuyu Yeraltı Şehri Ses Peyzajı Araştırması” buna bir örnek sayılabilir. Şaher, mimarlık ve akustik olarak Derinkuyu’yu incelerken ben de Derinkuyu’yu ses peyzajı, kültür, tarih alanlarında çözümlemeye çalıştım. Yüzyıllarca kullanılan bu yeraltı şehrinde insanlar haberleşmede hep ses kullanmışlar.

Buradan kaynakla mekân ses peyzajı üstüne bir çalışma olan Eminönü Alt Geçidi projesi bir çok alanda bana şehir ile ilgili ipuçları veriyordu. Her gün işe giderken kullandığım alt geçit, “gürültü yapısı” ile şehrin küçük bir kopyası gibi. Bu dar, alçak ve kalabalık alt geçitte, oyuncakçılar ve diğer dükkânlardan gelen müzik ve oyuncak seslerine insanların sesleri ekleniyor ve ortaya eşi benzeri olmayan bir ses peyzajı çıkıyor. Özellikle hafta sonları kalabalıktan yürümekte zorlandığınız Eminönü Alt Geçidi kaotik ve klostrofobik ortamı aslında İstanbul’un mikro ölçekli bir kopyası. Alt geçidi kullanan insanların demografik yapısı İstanbul’da yaşayan insanların çoğunluğunu yansıtıyor. Sanki dinamik ve sürekli değişen bir ses yerleştirmesi gibi. İçeride Luigi Russolo’nun Intonarumori’leri ile taklit etmeyi uğraştığı gürültülerin akraba sesler var. Orada beni etkileyen en önemli şey, kendine özgü dinamik bir ses yapısı olması. Alt geçitteki oyuncakçıların tezgâhlarına kurdukları düzenekle hareket eden ve ses çıkartan birçok oyuncak aynı anda âdeta bir kompozisyon oluşturuyorlar. Tavana iple bağlanmış ve daireler çizerek uçan helikopterler ve uçaklar, ateş eden silahlar, arabalar ve ağlayan bebek oyuncakların sesleri yan dükkândan gelen Türkçe pop ile karışıyor. Burası, küçük bir İstanbul. Görsel ve işitsel bir kaos var. Konuştuğum dükkân çalışanları “gürültü buranın bir parçası” diyorlardı. Sadece çalışanların değil oraya alış verişe gelenlerin de bu kaotik ortama bu kadar alışkın olmaları beni çok etkiledi ve o yüzden ses kaydı alıp bir kompozisyon yaptım.

21 Mayıs 2016 Cumartesi

AŞK VE BAŞKA TEKNOLOJİLER / Dominic Pettman

Bu makale şu kitabın 17-25. sayfalarını içeriyor. Pettman, Dominic. Love and Other Technologies: Retrofitting Eros for the Information Age. Fordham University Press, 2006. Buraya küçük bir kesitini aldığım makaleyi Pettman'ın izniyle Cansu Dikme Hece dergisi Dijital/Sayısal Kültür Özel Sayısı için İngilizceden dilimize çevirdi. 1 Haziran'da raflarda olacak.

Aşk, taraflardan birinin söylemini değiştirdiğine işarettir.
Jacques Lacan, On Feminine Sexuality

İlk tokalaşmayı bir düşünelim. Batıda sıklıkla karşılaşılan ve bu sebeple tüm dünyada gitgide yaygınlaşan bu el hareketi, ticaret ve topluluğun puslu mitolojik geçmişine kadar uzanır. Tokalaşma selamlama işaretidir, girizgâhtır, iletişim kurmaktır, uzlaşmaktır. Sistine Chapel’in tavanındaki Mikelanjelo’nun, Tanrı ve Âdem’i parmak uçlarıyla birbirlerine dokunurken resmettiği tabloda biri diğeri ile karşılaşır ve temas kurar. Sınır (iki kişiyi birbirinden ayıran boşluk) aşılır ve eş zamanlı olarak olumlanır (çünkü birbirini sıkan iki avuç, birinin diğerinden ayrıldığı noktayı işaret etmeye devam eder.) Bu yüzden tokalaşma, iki öznenin de kendisini bağımsız olarak algıladığı ve bu boşluğu kapatmaya çalıştığı bir ters ayna evresidir.
            Aynı şeyi, kendini karşındakine yaklaştırma istenci açısından tokalaşmanın daha tutkulu hâli olan öpüşme için de söylemek mümkündür. Aşk “bizzat” bu iletişim kurma, yakınlaşma ve birleşme istencinin harekete geçirilmesine dayanır – belki de bu hareketin kendisidir. Bu daimî iletişim kurma istenciyle diğer tüm dilleri mümkün kılan sosyal tabanın bir dilidir aşk. Dil, bir etkileşim tekniğidir ve bu yüzden bir tür teknik[i] olarak nitelendirilir. Fakat burada anlatılmak isteneni –aşkteknoloji ve topluluğun aslında aynı olgu ya da süreci işaret eden terimler olduğunu– anlamak için, kavramsal araçlarımız[ii] açısından daha açık sözlü olmalıyız.
            Burada karikatürize edilen bu tokalaşmayı, Bernard Stiegler’ın Technics and Time (1988) adlı kitabındaki insanlığın tarihine dayandırıyorum. (...)


[i] Friedrich Kittler biraz daha ileriye gider ve “Eğer ki kitle iletişim araçları insanbilimsel öncüllerse o hâlde insanların sıfırdan yaratılmış bir dile sahip olması mümkün değildir; dili evcil hayvanları, kurbanları ya da denekleri gibi yavaş yavaş geliştirmiş olmaları gerekir.” der (1999, 109).
[ii] Varlıkbilimin amaçları gereği, fazlasıyla kapsayıcı bir teknoloji tanımı ile çalışmak pek mümkün değildir. Bana kalırsa, ekmek bir teknolojidir. Aynı şekilde posta güvercini, şantaj ve baştan çıkartıcılık da. Lacan’ın jouissance’ı “aparat” olarak tanımladığını hatırlayalım; tıpkı Foucault’nun “özün teknolojileri”ni tartışmasını ve Deleuze’ün arzunun “makineselliğinin” izini sürmesini. Bu her şeyi kapsayan teknik tanımı, ileriki bölümlerde masaya yatırılacaktır.

17 Mayıs 2016 Salı

AYDIN KÖKSAL İLE KONUŞTUK / Hayriye Ünal - Dilek Tuna Memişoğlu

Hece'nin Dijital/Sayısal Kültür Özel Sayısı için Türkiye Bilişim Derneği kurucusu ve onursal başkanı Prof. Dr. Aydın Köksal'la konuştuk. Dilek Tuna ile birlikte Bilkent Cyberpark'taki Bilişim LTD'de görüşmeyi yaptık. Bilhassa dil konusunda yönelttiğimiz sorularımızı hiperaktif bir enerjiyle saatlerce yanıtladı Köksal. Kayıtların önemli bir bölümünü 1 Haziran'da çıkacak olan özel sayımızda yayımlıyoruz. 

Günlük hayatta her an elimizin altında olan “Bilgisayar”larımızın isim babası… Bilgisayar ismini Türkçeye kazandıran kişi Aydın Köksal…
Birçok ülkede bilgisayar için İngilizce computer kelimesi kullanılırken, ülkemizde kendi dilimizde bir kelimenin, “bilgisayarın” kullanılması onun sayesinde olmuştur.
Dilimize kazandırdığı Türkçe terim sadece bu değildir elbette. Türkçe âşığı bu bilgisayar mühendisi, bugün dilimize yer etmiş iletişim, bilişim, yazılım, bilgi işlem, girdi, çıktı, çevrimiçi, yazıcı, bellek, komut, donanım, yazılım gibi 2500’den fazla sözcüğü de Türkçeye armağan etmiştir.
Bu kelimeleri Türkçeye kazandırırken, Türkçenin ülkemizde bilim dili olması için de mücadele vermiştir. Aydın Köksal, bu mücadelesinde gençlerin ve halktan kişilerin kendisine büyük destek verdiklerini özellikle belirtir.

Aydın Köksal: 68 Öğrenci Devrimi Paris’te Cartier Latin’den Avrupa’ya yayılırken, Ankara’dan geçmiş çağlara gönderdiğim bir saygı selamıyla, Dedem Korkut’tan öğrendiğim üzere “adı bilgisayar olsun” deyip kendi anadilimden ad koyacağım bu olağanüstü makinanın ipine sıkı sıkıya sarıldım. Kendime doğru çektikçe bana hep kopacak gibi gelen bu incecik ipe onu koparmadan sabırla ustaca eğirerek tutundum, çeksem kopacak incecik ip. İncelikle bütün gücümle asıldım. Ne kadar sürdü bu asılma, 51 yıl. Ne denli zorlanırsam zorlanayım, aç kaldım, uykusuz kaldım onları anlatmıyorum, gücümün son pahasına da olsa yakaladığım ipucunu bir daha bırakmadım.
Atlası gördüğümden beri dünya vatandaşıyım, onu da okuyayım mı, etkileniyorum, kendimden etkileniyorum. Bakın coğrafya sevgisi diye bir şey, 3. sınıfa başlarken satın almamız gereken kitaplar arasında bir de atlas vardı, 15-20 sayfalık bir ilk atlas. Parlak kağıt, öbür şeyler saman kağıt, iğreniyorum kitaplardan hiç okumak gelmiyor, bu pırıl pırıl ve renkler var, bayıldım, hemen Avrupa ülkelerin adlarını öğrendim, biz İsveç, Norveç, Danimarka diye saklambaç oynardık, kukalı saklambaç, ben İsveç, Norveç, Danimarka nedir bilmiyorum meğerse İsveç yeşilmiş, Danimarka, Norveç sarıymış, Amerika mormuş, Türkiye kırmızıymış, bilmiyordum o renk olduklarını ben bayıldım. Tabii çok büyük bir keşif oldu; benim için her şey atlasa vurulmakla başladı, harita sevgisiyle başladı. Atlasta bir beyaz çocuk resmi, yanında bir Çinli resmi, yanında bir zenci resmi, -demek böyleymiş insanlar- onların güler yüzlü resimleri de var atlasta. Benim için her şey atlasa vurulmakla, harita sevgisiyle başladı, bütün bu insanlar, doğuda ve batıda,  bu güzel ülkelerde ne yer ne içerlerdi, nasıl yaşarlardı, ne yaparlardı bu sorular olmasa bu dilleri öğrenmezdim ben. Sırf bunun için öğrendim ve her yere gittim baktım, o insanlarla konuşmak için öğrendim, öyle olunca tabii öğrencilerimi de çok seviyorum ama bütün dünyadaki bütün öğrencileri de çok seviyorum. Çin’de yaşasam Çin’i kalkındırmaya çalışırdım.
Krasnoyarsk, orada bir ağır sıklet güreşçi çıktı herkesi yeniyor ve ilk kez Demirperde aralandı ve Krasnoyarsk 1.5 milyon nüfuslu Yenisey nehri kıyısında bir şehir. Gece aklıma geldi, biliyorum ki Yenisey nehri biliyorum ki bizim boğazın 4-5 misli genişliğinde bir nehir, dev gibi bir nehir, üzerinde köprü olamaz, şehir demek ki ya akış yönüne göre ya sağında ya solunda acaba neresinde yaşım 50 filan, 55 belki de, ansiklopedide yazmıyor, atlasa baktım küçük harita sağında mı solunda mı şehir, sabaha kadar uykum kaçtı ve iyice araştırıp buldum tabii, sadece adını biliyorum Krasnoyarsk, duymamışsınızdır siz, bütün nehirlerin uzunlukları ezberimdedir, 1151 km’dir Kızılırmak.
Çiz derseniz şimdi bile çizerim bütün dünya ülkelerinin hepsini nehirlerinin de dağlarının da yükseltilerini yazarım, nüfusları 70’te kaç, 90’da kaç, şimdi kaç 2050’de kaç olacak size söyleyebilirim. Belli başlı dünya şehirlerinin. Ne yüklenir o şeylerden hangi ürünler ihraç edilir, ne gelir, esir pazarı 1000 yıldır hangi Zengibar Limanında…

5 Mayıs 2016 Perşembe

AŞK GELİCEK CÜMLE EKSİKLER BİTER / YUNUS EMRE

Nolur ise ko ki olsun nolusar 
Tek gönül Mevlâyı bulsun nolusar 
Aşk denizi gene taşmış kan akar 
Âşık-ı bi çare dalsın nolusar 

Bir denize düşen ölür dediler 
Ölür ise ko ki ölsün nolusar 
Aşk gelicek cümle eksikler biter 
Bitmez ise ko ki kalsın nolusar 

Âkıbet şol göze toprak dolusar 
Bir gün öndün, ko ki dolsun nolusar 
Dünyanın mansıplariyle izzetin 
Yunus kodu alan alsın nolusar

(kaynak: Burhan Toprak'ın hazırladığı Yunus Emre Divanı, 2006 baskısı)

4 Mayıs 2016 Çarşamba

TARİHİN SEÇİLMİŞLERİ / ALİ A. MAZRUİ

(...)
Genç kuşak, bu Üçüncü Dünya’da bazen tarihsel bir rol oynamıştır. 1974 yılında Etiyopya’da öğrenciler yalnızca Haile Selassie yönetimindeki eski bir emperyal hanedanlığı devirmekle kalmamış, aynı zamanda iktidarı ele geçiren askerlerin radikalleşmesinde de belirleyici rol üstlenmiştir. Aslında öğrencilerin askerî rejimi sola kaydırmada oynadıkları rol, Haile Selassie’yi devirmede oynadıkları rolden daha esaslıydı.
Gençler, Şah yönetimindeki İran’da Pehlevi hanedanını devirmek için 1978 ve 1979’da Tahran sokaklarında canlarını veren göstericilerin büyük bir bölümünü oluşturuyordu. Bu, Mahatma Gandhi’nin yaklaşık kırk sene önce Hindistan’ı ateşlemesinden sonra görülen en etkileyici şiddete başvurmayan gösteriydi.
1985 yılında Hartum sokaklarında gençler Başkan Cafer Muhammed en-Numeyri karşıtı gösteriler yaptı ve orduyu müdahale edip on beş yıldan sonra Numeyri’yi iktidardan indirmeye zorladı. Sivil idare daha sonra yeniden tesis edildi.
Güney Kore’de öğrenciler demokrasi mücadelesinin mutlak liderleriydi. Daha açık bir toplum istenen bu mücadelelerde zaman zaman çok sayıda öğrenci hayatını kaybetti. Bu öğrenciler 1987 ve 1988 yıllarında Kore’nin demokratikleştirilmesinde önemli kazanç elde etti.
Ardından Aralık 1987’de işgal altındaki Arap topraklarında patlak veren Filistin İntifadası geldi. Araplar 1948’den beri İsrail’e karşı beş büyük savaş vermiş ve hepsini kaybetmişti. İntifada, İsrail askerî gücü için yeni bir şeydi. İsrailliler ilk defa askerî anlamda Arap ordularından bile zayıf olan bir düşmanla karşı karşıyaydı ama daha genç olan bu düşman çok daha başka boyutta bir manevi kararlılıkla donanmıştı. Kayıplar her ay arttı fakat gençlerin manevi azmi sarsılmadı.
Uzaklardaki Pekin’de bir başka genç insan grubu 1989 baharında kendi Sino-İntifadalarını başlattı. Bir süreliğine dünyanın dikkatini Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki daha fazla açıklık ihtiyacına çekerek moral üstünlüğünü ellerinde tuttular. Ardından Haziran 1989’un o yıkıcı ilk hafta sonu geldi. Çinli öğrenciler bir tür kolektif Alexander Dubcek hâline gelmişti. Dubcek 1968 baharında Çekoslovakya’da sosyalizme bir çehre kazandırmak istedi. Sonrasında proleter enternasyonalizm adına Varşova Paktı’nın tankları geldi. 1968 Prag Baharı vahşi şekilde sonlandı.
Benzer şekilde, Pekin’deki kolektif Dubcek de Çin’e yeni bir sosyalist çehre kazandırmaya çalıştı. 27. Ordu tankları Pekin Baharı’nı benzer bir vahşetle sonlandırdı.
Hem Çin’in hem de Filistin’in gençlerinin seçilmiş halk, seçilmiş ırk, seçilmiş sınıf olarak değil ama seçilmiş yaş grubu, tarihin seçilmiş kuşağı olarak temel bir öncü rolleri vardır.
Fakat gençlerin zaman zaman temel öncü rollerden ziyade işlevsel öncü roller üstlendiklerini unutmamak gerekir. İşlevsel roller üstlendiklerinde, bunu başkalarının belirlediği daha büyük bir planın uygulanmasını sağlamak için yaparlar. 1966’dan 1969’a kadar Çin’deki öğrenciler Mao Zedong’un kültürel devrimini uygulamaya geçirmede büyük rol oynamıştır. 
(...)


(Tercümesi tamamlanan, bu ay sonunda Hece Yayınlarından çıkacak olan Dünya Siyasetinde Kültürel Etkenler [Cultural Forces in World Politics, 1990] kitabından kesit.)

22 Şubat 2016 Pazartesi

KURGAN DERGİSİNDE TAHLİL TAHRİP İNŞA BAHSİ

Semih Diri, Kurgan dergisinin Mart-Nisan (30 nolu) sayısı için benimle şiir ve eleştiri eksenli bir söyleşi yaptı. Tanzimat’tan günümüze hatta daha öncesini düşünürsek divan geleneğinden şimdiye kadar Türk edebiyatında eleştirinin nasıl bir dönüşüm yaşadığına da değindik. 


Bu söyleşi yanıtına sığmayacak boyutta, çok hacimli bir konu. Birkaç madde söyleyebilirim ancak. Tezkirelerde eleştirel bakış açısı var. Divan şiirine dair hemen söyleyebileceğim örnek Harun Tolasa’nın kitabı: Sehî, Lâtîfi ve Âşık Çelebi Tezkirelerine Göre 16. Yüzyılda Edebiyat Araştırma ve Eleştirisi (Ankara: Akçağ Yayınları, 2002). Buna göre Latîfî, Sehî ve Âşık Çelebi gibi önemli tezkirecilerin bu konuya yaklaşan ayırt edici ölçütleri vardır. Her şairi birer birer bu ölçütlere vururlar: mucid, müteferrid, muhterî’, mûsid, mübdî, müdekkik, pür-gû, cevelân-ı tab, nekkâd vb. gibi. Yani sanıldığı gibi divan şiirinde bir eseri eleştirirken sadece usule ve teamüle uygunluğu göz önüne alınmıyor. Teamüller ve usuller getirme kapasitesine de bakılıyor: 16. yüzyılda icat kabiliyetine bakmış adam işte, yaratıcı gücüne bakmış, dili yeterince kıvrak mı bakmış… Tezkireler sadece eleştirel hükümleri aktarmakla kalmıyor, o zamanın değerler dünyasını, edebî anlayışını ve işleyişi de bize aktarıyor. Divan şiirini statik bir şiir gibi algılamak büyük hata olur; çok dinamik, güncel hayatla güncel olgularla ilişkili ve dilin tüm imkânlarını deniyor şairler. Dolayısıyla şiir-içi eleştiri diyebileceğimiz bir tarz da gelişiyor. Bu konuda da Dursun Ali Tökel’in Deneysel Edebiyat Yönüyle Divan Şiiri kitabını tavsiye ederim. Bunları ders konusu, akademik konular gibi düşünmekle şairler hata ediyor. Ciddi bir birikim var orada. Deneysel şiirlerde parodi yöntemleriyle, nazirelerle şiir eleştirisi gerçekleşiyor.   
Sonra, Tanzimat’ta Batı giriyor, aktarma alışkanlıklar. Düzyazı zayıf. Namık Kemal, Recaizade, daha sonra Beşir Fuat, Mizancı var, Muallim Naci apayrı bir parantezi hak ediyor. Belki yaygınca değil ama başlıklar hâlinde biliniyor bunlar hep. Eleştiriyi bir tür olarak öne çıkaran Servetifünun’dur, nesnelci olup izlenimci eleştiriye karşı olan duruşuyla Ahmet Şuayb dikkate değer. Garip olan şu ki tüm bu aşamalar ve sonrasındaki (Millî edebiyat, Garip, İkinci Yeni vs.) kazanımlardan sonra eleştirinin aslında bugün benimsenmediğini tespit edebiliyoruz. Bu noktada da Prof. Bilge Ercilasun’un “tenkit” konulu bir dizi eseri var, kuvvetle tavsiye ederim.

Bugün düzyazı düşmanlığı edebiyat dergilerinde, şairler arasında bile yaygın. Yazı yazdım ben “Bir Edebiyat Hurafesi: Düzyazı Düşmanlığı” diye. Orda da anlattım. Keynes, iktisatta kuramdan hoşlanmayan ve kuramsız daha rahat ettiklerini söyleyenlerin daha eski bir kuramın etkisinde olduklarını söylemiş. Edebiyatta da böyle olduğunu rahatça iddia edebilirim. 
(...)

BİR SÖYLEŞİ: MESAJIM VAR EVET, ŞİİRİN KENDİSİ

Öykücü Suzan Nur Başarslan'ın sevgili öğrencileri bir dergi çıkaracaklar Tuzla Halil Türkkan Anadolu İmam Hatip Lisesi olarak. Gençlerin şiire, editörlüğe dair sorularını yanıtladım bu derginin ilk sayısı için. Yazarken, "böyle yazarsam okunmaz" gibi endişelerin beni etkileyip etkilemediğini sordular, bu kaygıyla metni değiştirme yoluna gittiğim hiç olmuş muydu?


Sıklıkla olmadı. Okuyucuyu dert ederseniz şiir şiir olmaktan çıkar. Okuyucu şairi belirleyecek güçte kabul edilemez. Metni hiç okunmayacakmış gibi yazarım. Bazen bu nedenle okunacağını düşünüp utandığım olur. Bir şiiri bitirdiğimde, genelde geceyarısını geçmiştir, bir yakınıma gönderirim. Sabah olunca mahcup olurum o durumdan. Ama metni buna göre uyarlamayı aklımdan bile geçirmedim. Metne maruz kalacakları düşünecek olursak tüccarlaşırız, okuru memnun etmeye çalışan her şair, sirkte çalışan sevimli bir canlıya benzemekten korkmalı.

(Söyleşi derginin ilk sayısında yer alacak, ismine henüz karar verilmemiş. Çıkınca paylaşacağım.)


TAHLİL TAHRİP İNŞA / MUSTAFA ORAL / Yolcu 78



29 Ocak 2016 Cuma

KASIT / H.Ü.


(...)
sana baktım acıyı gördüm 
insan kütlesinden ayrılır gibi bir parçası, koparıldım  
kopmuş bir birim duvarda iz tarlada çıkmamış tohum 
olarak sana baktım 
yarı saydamdın
iyi ruhların çağrılmasında çalıştırılmıştın
biraz ısındığında reçine kokusu duyulurdu ortamda
hafif maddeleri –bencileyin,
kendine çektiğin gözlenmişti
ve sakinleştiriciydin boynumda takılıysa kolların

(Şiirin tamamı Türk Dili dergisinde Şubat 2016 sayısında)
(görsel: Lilibeth Cuenca, performans "A Void" kaynak: http://lilibethcuenca.com/)