27 Şubat 2017 Pazartesi

UNUTULMA HAKKI / Hayriye Ünal


...

Hatırlarsan o günlerde
sen bir sualtı avcısıyken ben mercandım

İyi gel bana, durma karıştır balına
ben asfaltta tüyden adımlarla koşayım
atlaslarda kırmızı çizgilerde akandın, yeşillerde sürat yapan
koştukça bacakların -işte damardayım!

Ermeni yokuşundan kara bir çocuk gölgesi geçer
henüz gelişmemiş onca hafif taş varken elimde hangi su beni dibe çeker?
şimdi seni özledim, şimdi seçtim seni, şimdi sıramı verdim
yener miydin beni olmasaydı hazırladığım zayıf kareler?

(Şiirin hepsi Hece mart sayısında, sayı 243)

Heykel: Ernst Barlach, Alman heykeltıraş (1870-1938)

KARL KRAUS, MÜCADELESİ, ŞİİRLERİ

(Aşağıda Karl Kraus’un özgün bir biyografisi yer alıyor. Yazarı Thomas Szasz. Bu biyografi Szasz’ın Anti-Freud kitabından alındı. Parçanın çevirmeni Çağatay Koparal. Koparal’ın tamamını İngilizceden çevirdiği ve benim editörü olduğum bu kitap Hece Yayınları arasında mart ayı içinde yayımlanacak. Kitaptaki ilgiye değer parçalardan biri de Thomas Szasz’ın soylu retorikçi ve soysuz retorikçi ayrımını yaptığı makale. Makalenin bir kısmı Hece dergisinin mart sayısında okunabilir. Ülkemizde daha önce yalnızca aforizmaları ile bilinen Kraus, iyi bir polemikçi olduğu kadar iyi bir şair de. Dergideki bölüm için Kraus’un şiirlerini Almanca aslından Burak Ş.Çelik çevirdi. Şiirlerden biri de aşağıda orijinal diliyle birlikte yer alıyor. H.Ü.)

Karl Kraus: Ruh Doktorlarının Karşısında bir Hicivci / Thomas Szasz

Karl Kraus 1874’te o zamanlar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun bir parçası olan Jicin Bohemia’da doğdu. Üç yaşındayken zengin bir kâğıt imalatçısı olan babası aileyi Viyana’ya taşıdı. Kraus Viyana’da liseye ve sonrasında hukuk okumak için üniversiteye girdi. Çoğunlukla edebiyat ve felsefe derslerine katıldı fakat kısa bir süre sonra üniversite çalışmalarını yarıda bıraktı. Onun ilgisini tiyatro, oyunculuk ve yazmak çekiyordu. On sekizindeyken Avusturyalı ve Alman gazete ve mecmualarda çıkmaya başladı. İlk zamanlar genellikle hicivli bir ton kullandı ve çoğunlukla kitap ve tiyatro üzerine yazdı. Çok geçmeden bütün odağı yaşadığı toplumun ahlaki ve sosyal başarısızlıklarını gün yüzüne çıkarmaya kaydı. Bu amaçla 1899’da, yalnızca yirmi beş yaşındayken yeni bir dergi kurdu, Die Fackel [Meşale]. O andan itibaren Kraus ömrünü, kendisini takdir edilen, korkulan ve ünlü biri yapan, büyük bir sanatsal ve entelektüel başarı olan Fackel’e adadı.
Kraus bir yazar olarak olağanüstü yeteneklere sahipti ve bunları hayatı boyunca gayretle geliştirdi. İngilizcede yalnızca küçük bir kısmı olan çalışmaları -ki onlar da son zamanlarda ortaya çıktı[i]- ona hemen eleştirel övgü getirdi. Liseden mezun olduğu 1893 yılında adı çoktan Das Geistige Wien’e [Entelektüel Viyana] -Viyanalı sanatçıların ve yazarların bir “Kim Kimdir”i- “drama, eleştiri ve hiciv alanlarında faal” olarak listelenmişti. Edebiyatta böyle erken bir tanınma o zaman da şimdiki gibi nadirdi.
Kraus’un 1899’da aldığı bir karar aynı zamanda o zamanki kişiliğini yansıtır ve sonraki kariyerine ışık tutar. O sene Neue Freie Presse[ii] Kraus’a düzenli bir yazar pozisyonu teklif etti. O ise kabul etmedi. Sonra: “Dünyada iki iyi şey vardır: Neue Freie Presse’nin bir parçası olmak ya da onu hakir görmek. Tercihimin ne olması gerektiğine dair bir saniye bile düşünmedim.” diyecekti. Bir bakıma Kraus’un başka seçeneği yoktu: O kendini çoktan dili yüceltmeye, onun saflığını ve onurunu korumaya ve tanıtmaya adamıştı. Bu yüzden ticaretin, mesleklerin ve özellikle devletin “resmî dili” ile basın onun hedefleriydi ve bunlar onun kendi araçları olamazdı. Sonuç ise Kraus’un kısa zamanda basın tarafından nefret edilir hâle gelmesiydi. Kraus’un favori hedeflerinden biri olan Neue Freie Presse’nin başını çektiği ve birçok Avusturya ve Alman gazetesinin katıldığı basın, Kraus’a onu göz ardı ederek, kitaplarını nadiren inceleyerek ve son olarak adından hiç bahsetmeyerek cevap verdi. Kraus buna Totschweigetaktik dedi - kelimenin tam anlamıyla sessiz kalarak ya da görmezden gelerek öldürme taktiği veya “sessiz muamele”[iii]. Bu yöntem Kraus’un şerefine icat edilmedi tabii fakat daha önce önde gelen bir sanatçı ve halk figürü olan birine ona karşı uygulandığı kadar sürekli ve etkili uygulanmadı. O dönemin tanınmış Viyanalı şairlerinden biri olan Peter Altenberg (1859-1919) öldüğünde Neue Freie Presse’nin, Kraus’un mezar başında bir konuşma yaptığını belirtmek zorunda kalmamak için olaydan bahsetmemesi bu ölçünün vardığı uç noktalara bir örnektir.
Kraus’un başlıca faaliyeti tartışmacı ve hicivli yazılar yazmak olsa da o aynı zamanda kendine has bir sanat tarzını icra eden bir oyuncu-eğitmendi. Sözde “ders akşamları”nda Fackel’in gelecek sayılarında yer alacak şeyleri okur; ya da bir piyanist eşliğinde Offenbach operetlerini; ya da tek başına Goethe’nin Faust’unu veya Shakespeare ve diğer büyük yazarların oyunlarını “oynardı”. Bu gösteriler oldukça başarılıydı ve onu Avrupa’nın Almanca konuşulan tüm yerlerine götürdü.
Kraus’un hayatı işi olmuştu. Zohn’a göre onun özel hayatı “yapmaya çalıştığı işe hizmet etmek ve tamamen ona uygun yaşamak... Belirsiz ahlak keşmekeşinde doğruluğun parlayan ışığı, sahtelik denizinde gerçekliğin feneri olmaya çabalamak üzerineydi.” Yalnızca çabalamadı, aynı zamanda -büyük şeylere mal olsa da- bu hedeflere ulaştı.
Kendi hicvinde acımasız ve zehir zemberek olsa da özel hayatında bütün yanlarıyla merhametli, cana yakın ve geçinmesi kolay biriydi. Birçok arkadaşı ve sayısız sadık hayranı vardı. Hiç evlenmedi. 1913’ten ölümüne kadar, oldukça güzel ve zengin olan Barones Sidonie Nádherny von Borutin ile yakın ve sevgi dolu bir ilişkisi vardı. Onun şaşaalı konağında birçok kez tatil yaptı, onunla seyahat etti ve ona bine yakın mektup, posta kartı ve telgraf yolladı.
Böylece Kraus dilin değerini düşürerek ölümcül bir tehlike yarattığını düşündüğü insana onurlu ve ruhsal bir varlık olarak, neredeyse geri kalan her şeyi dışlayarak hayatını adadı.
1934 yazında Kraus, sağlığının akabinde yavaş yavaş kötüleşeceği ilk kalp krizini geçirdi. Fackel’in son sayısı Şubat 1936’da yayımlandı. Aynı ay, karanlıkta bir bisikletli ona çarptı; bunun sonucu olarak küçük bir şok geçirdi ve şiddetli bir kalp krizi yaşadı. Kalbinin iflas etmesi sonucu 21 Haziran 1936’da vefat etti. Masasında Die Dritte Walpurgisnacht’ın [St. Walpurgis’te Üçüncü Gece] düzeltilmiş ilk dizgisi duruyordu. 1933’te yazılan bu başyapıtı belki masum insanlar zarar görebilir diye yayımlatmadı.    


[i] 1973’te onun kurumsal psikiyatrinin “suiistimallerine” saldırdığı iki kısa eleştirisini yayımladım. Frederick Ungar 1974’te The Last Days of Mankind’ın [İnsanlığın Son Günleri] kısaltılmış bir versiyonunu yayımladı. Ek olarak Kraus’un bazı aforizmaları Iggers ve Zohn tarafından tercüme edildi, fakat bu yazarlar asıl metne karşı edebî sadakati yakalamaya çalıştılar ve bunu Kraus’un uğruna yaşadığı bütün estetik ve dil değerlerini yok ederek başardılar.
[ii] Neue Freie Presse [Yeni Özgür Basın] o zamanlar yalnızca Viyana’daki en saygın günlük gazete değil, aynı zamanda Avrupa’daki en önemli Almaca gazetelerden biriydi - 1938’de Avusturya’nın İlhakına kadar da öyle kaldı. Bu gazete Londra’daki Times ya da New York Times gibi değil, hakiki bir kültürel oluşumdu.
[iii] Daha sonra da göstereceğim gibi şu anda bu Totschweigetaktik hayatının ve çalışmalarının üzerine büyük ve genişlemekte olan İkinci Dünya Savaşı sonrası edebiyatında Kraus’un psikiyatri ile psikanaliz hakkındaki görüşlerine uygulanıyor. 

IN DIESEM LAND / Karl Kraus

In diesem Land wird niemand lächerlich,
als der die Wahrheit sagte. Völig wehrlos
zieht er den grinsend flachen Hohn auf sich.
Nichts macht in diesem Lande ehrlos.

In diesem Land münzt jede Schlechtigkeit,
die anderswo der Haft verfallen wäre,
das purste Gold und wirkt ein Würdenkleid
und scheffelt immer neue Ehre.

In diesem Land gehst du durch ein Spalier
von Beutelschneidern, die dich tief verachten
und mindestens nach deinem Beutel dir,
wenn nicht nach deinem Gruße trachten.

In diesem Land schließt du dich nicht aus,
fliehst du gleich ängstlich die verseuchten Räume.
Es kommt die Pest dir auch per Post ins Haus
und sie erwürgt dir deine Träume.

In diesem Land triffst du in leer Luft,
willst treffen du die ausgefeimte Bande,
und es begrinst gemütlich jeder Schuft
als Landsmann dich in diesem Lande.

BU ÜLKEDE / Karl Kraus
Komik olmayacak hiç kimse bu ülkede,
doğruyu söylediğinde. Büsbütün çaresiz
çeker gülünç alçakça istihzayı üzerine.
Bu ülkede hiçbir şey yapmaz adamı haysiyetsiz.
Her türlü nikbet basılır bu ülkede,
ki bu başka bir yerde hapis gerektirir,
saf altın, haysiyet elbisesi etkilidir ve
biteviye yeni şerefler biriktirir.
Bir espaliyeden geçersin bu ülkede
seni derince aşağılayan kese terzilerinden
ve şahsını en azından keseni,
bir de selamını istemediklerinde.
Çıkıp gitmezsin ki bu ülkede,
aynı endişeyle geçersin pislenmiş bölgeleri.
Veba uğrar sana üstelik postayla ta evinin içine
ve boğazlar o kurduğun bütün hayalleri.


Boş havaya rastlarsın bu ülkede,
kurnaz çetelerle istersin karşılaşmak,
ve sırıtır her alçak herif içten içe
şahsına bu ülkede yurttaş olarak.

31 Ocak 2017 Salı

YÜCEL KAYIRAN'LA SÖYLEŞİ

Yücel Kayıran ne yaptığını bilen bir yazar, şair. Şaire sıradan insandan ayrı bir yer ve değer biçiyor. Kendi olmayı, poetik anlamda doğruları söylemeyi önemsiyor. Tam da bu zeminde buluşuyoruz onunla. Poetik dürüstlüğün ve sahiciliğin zemini. Kayıran, eleştiri, poetika ve şiir… bu üçünü bir arada götüren nadir kalemlerden. Felsefi Şiir kitabını okuduğumda şiire dair “başka” yolları görebilmiştim. Kitap bana böyle bir fırsat sundu. Kayıran’ın dört şiir kitabının [Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu, 1997; Beni Hiç Göremezsin, 2004; Çalgın, 2006; Son Akşam Yemeği, 2014] yanı sıra inceleme/eleştiri alanında Felsefi Şiir, Kritiğin Toprağında ve Şiirimin Çeyrek Yüzyılı kitapları var. Hece Şubat sayısındaki söyleşimizde 2016 yılında basılan Şiirimin Çeyrek Yüzyılı – Günümüz Türk Şiiri Üzerine Makaleler kitabını odağa alarak konuştuk. Kitapta 61 şair ve 12 eleştirmen bağımsız yazılarla kritize ediliyor. Eleştirinin bu kadar safdışı edilmeye çalışıldığı bir zamanda Kayıran büyük bir sorumluluk üstlenerek şiiri ve eleştiriyi gündemde tutmaya çalışıyor. Kitabın söyleşi bölümünde ise Yücel Kayıran’ın poetik duruşuna dair önemli veriler bulunuyor. 

Kayıran Zahrad gibi, Halit Asım gibi yaygın olarak herkesin bilmediği isimleri de kritiğe konu ediyor. Bunun yanında kendi zamanında konuşulmuş ancak bugün pek anılmayan şairlerin tüm eserleri, yapıp etmeleri onun biliş alanında. Kayıran'a konu şairi seçerken neye dikkat ettiğini ve eleştiri yaparken bir tür yitik olanı çağırma/geri kazanma/ misyonu/sorumluluk duygusu da taşıyıp taşımadığını sordum.

Yücel Kayıran: Bu soru için teşekkür ederim; hem önemli bir duruma dikkat çektiği için hem de eleştirel düşünmenin temel işlevi bakımından. Eleştirel düşünmenin temel işlerinden biri de, egemen poetik iktidarın bir kenara ittiği, gündemden düşürdüğü şairleri ve yapıtları tarihsel düzleme tekrar getirmek ve bunun mücadelesini vermektir. Aslında “kimsenin bilmediği” veya “bugün pek anılmayan şairler” değil, egemen poetik iktidarın gündemden düşürdüğü veya unutturduğu şairler vardır. Kaldı ki “kimsenin bilmediği” veya “bugün pek anılmayan şairler” ifadelerinin dile getirdiği durum, bir kriter durumunu dile getirmez. Her şeyden önce rey çoğunluğu hakikati belirleyemez. Bilmemek durumu, alkışlanması değil, ayıplanması gereken bir durumdur. Bu bakımdan eleştirel düşünmenin temel işlerinden biri, poetik tarih bilincinden yoksunluğa, ve bu yoksunluğun oluşmasına sağlayan egemen poetik iktidara karşı mücadele etmektir.
Ben, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin, Tevfik Fikret’ten başlamak üzere, günümüze değin determine bir şekilde geliştiği kanısındayım. 

(Söyleşinin ana metni Hece dergisinin 2017 Şubat sayısında yer alıyor. Ayrıca söyleşinin dergide yer alandan daha geniş hâli daha sonra "söyleşilerim"e dair kitabımda yer alacak) 

TAHAYYÜLAT'A DAİR / Hayriye Ünal

...
Şairin hayali ile hakikati arasında teselli farkı var, sözgelimi baş edemediği bir dünyanın gerçekliğinden şiire kaçıyor değil. Hakikatin şiddetli vuruşlarını hayalden bir yastıkla hafifletiyor değil. Hakikatin karşısında çıplak ve elemli. Güzel rüyaların hatırlanması bile söz konusu değil şiirdeki bilgiye göre. Tahayyülat’ta bilakis, son mısrada da belirtildiği üzere, en sevgilinin gözü önünde yenilginin/ölüm gerçeğinin kâbusu görülüyor.  
Tahayyülat’ın arka kapağına aldığı üç mısralık bölümde Ali Berkay’ın poetikasını bulmak mümkün. Haşim soyundan gelen şairlerden biri olduğunu deklare ediyor böylece Berkay: “Ülke olarak büyük çaresizliğimizin / Kitabını yazacak değilim” Böylece edebiyatını metafora dönüştürmeme talebini ilan ediyor. Bu deklarasyon, şairden o büyük beklentinin, kurtarıcılık beklentisinin şairdeki baskısını da gösteriyor. Daha ilk kitabında şair bunu ifşa ederek “böyle bir yükü” şairin üstlenmesindeki garabeti sergilemiş oluyor. Ülkemiz şairinin toplumsal kimliği, zorunlulukları ve bireysel arzuları zemininde ortaya çıkan kimlik karmaşasına da belli belirsiz işaret ediyor. Bu karmaşa “yeni kanserler” üretmektedir. Oğuz Atay’ın ortaya attığı ama yazmadan gittiği “Türkiye’nin ruhu”nu bir cümlede özetliyor. Yazacak değiliz, ama yazmadığımızda bile bahsettiğimiz şey o “büyük çaresizliğimiz”. Tahayyülat’ın poetikasının tamamlayıcı cümlesi şudur: “biliyorsun ben seyirci için çalmam” 
...

(Yazının tamamı Hece Şubat 2017 sayısında yer alıyor)

29 Ocak 2017 Pazar

HUGO BALL'DAN BİR ŞİİR / Burak Ş. Çelik

1886 yılında  Almanya’nın Pirmasens kasabasında doğup 1927 yılında İsviçre’nin Abbondio kentinde hayatını kaybetmiş olan Hugo Ball Almanya’nın önemli şairlerindendir. Yazarlığın yanında müzik ve tiyatro ile de ilgilenmiştir. Sert toplum eleştirileriyle bilinir. En önemli yapıtı, Alman romancı Hermann Hesse'nin ilk eleştirel yaşam öykülerinden olan Hermann Hesse, sein Leben und sein Werk'tir. 
Münih ve Heidelberg üniversitelerinde sosyoloji ve felsefe eğitimi gördükten (1906-1907) sonra oyuncu olmak üzere 1910'da Berlin'e gitmiştir. Kararlı bir barış yanlısı olan Ball, I. Dünya Savaşı sırasında Almanya'yı terk ederek 1916'da tarafsız İsviçre'ye yerleşmiştir. Aynı yıl Zürih'te açtığı Cabaret Voltaire, dönemin ünlü sanatçılarının toplandığı bir kafe olmuştur. Dadaizm akımı bu kafe toplantıları ortamında oluşur. Ball 1917'de Bern'e gitmiş, bir süre burada gazetecilik yaptıktan sonra Ticino'ya yerleşmiştir.
Diğer önemli yapıtları, Kritik der deutschen Intelligenz (1919; Alman Aydınlarının Eleştirisi) ve Die Flucht aus der Zeit 'tır (1927; Zamandan Kaçış). Resimde sağdan ikinci. 


İLKBAHAR
İşte böyle ihtiyatla sen
Kameriyelerle ve dallar
İle gecelerimin bahçelerini sardın
Şimdi düşünceler gülümsüyorlar

Şimdi şakıyor bana kafeste
Tatlı bülbüller
Ve hep kulak kabartmak istediğim yerde
Aklıma bir şarkı düşer

Güneş senin bakışlarında parıldıyor
Ve batıyor benimkiler de
Böyle bahşediyorsun bana güzel günü
Bir narin yıldız tahayyürü

Böylece benim kâbuslarımı
Aydınlatıverdin her yerde
Ve hep adım atmak istediğim yerde
Karşılaşıyorum ellerinle


FRÜHLİNG
So hast du in Behutsamkeit
Mit Lauben und mit Ranken
Den Garten meiner Nacht umsäumt
Jetzt lächeln die Gedanken.

Nun singen mir im Gitterwerk
Die süßen Nachtigallen
Und wo ich immer lauschen mag
Will mir ein Lied einfallen.

Die Sonne strahlt in deinem Blick
Und geht in meinem unter.
So schenkst du mir den schönen Tag
Ein mildes Sternenwunder.

So hast du meinen dunklen Traum
Durchleuchtet aller Enden
Und wo ich immer schreiten mag,
Begegne ich deinen Händen.

(Hece'de bu ay yer alacak Hugo Ball sayfalarından bir kesit bu. Hugo Ball'a dair kapsamlı bir makale ve iki şiirin de çevirisi yer alıyor Hece çeviri sayfalarında. Fotoğraf: Burak Ş. Çelik)  

25 Ocak 2017 Çarşamba

JAMES JOYCE / EZRA POUND

(...)
Edebiyatta temiz, abartılmamış ve gerçekçi eserler verilmesi ve nesirde iyi örneklerin bulunması çok önemlidir. Modern Avrupa’nın içinde bulunduğu cehennemin sebebi, Almanya’da örnek olabilecek bir hükümetin ve Almancada saygın nesir örneklerinin bulunmamasıdır. Temiz düşünce ve aklıselim temiz nesre bağlıdır. Bunlar birbirinden ayrılamaz. İlki ikincisini üretir. İkincisi ilkini koruyarak ona dönüşür.

Almancanın lapa gibi cümle yapısı, fiilin cümlenin sonuna binmesi gibi şeyler kültürün parçası olmakla birlikte sebep olduğu cehennemin de bir parçasıdır; bu tıpkı Roma’nın sonraki dönemlerindeki retoriğin tüm Roma İmparatorluğu’nun gerilemesi ve çökmesine zemin hazırlaması gibidir. Düzgün yazı yazmayı beceremeyen bir milletin ne yönetimine ne de düşüncelerine güvenilebilir.

Almanya’nın iki iyi nesir yazarı olmuştur, Muhteşem Frederick ve Heine - biri Voltaire’den eğitim almış, diğeri de Fransızca ve Paris’ten beslenmiştir. Ancak kasvetli bir edebiyata aşina bir millet meraklılar ve üçkâğıtçılar tarafından yönlendirilebilirdi, tıpkı Almanların kendi kontrolcüleri tarafından yönetilmeleri gibi.

Anlaşılır olma terörü hiç kimseye mahsus değildir. Zorluk çıkaranlar ve görgüsüzler her yerdeler ve içlerinde medeniyete karşı en kalıcı tehlikeyi barındırıyorlar. Net ve yoğun nesir bunlara karşı bir koruyucu niteliğindedir ve o şekilde değer görmelidir. Bu tarz bir üsluba aşina olan zihinler ulusal söylemlerle ve kamu duygusallıklarıyla kandırılamayacak veya korkutulamayacaktır.
Bu hakikatler edebiyat düşmanları için bile tamamen doğrudur. Kaliteli edebiyat sevenler için tartışmaya gerek bile yoktur.


Ezra Pound’un “James Joyce” adlı yazısından, The Egoist, IV, 2 (Şubat 1917), ss. 21-22. İngilizceden çeviren Merve Yalçın. Bu yazının da yer aldığı ve editörlüğünü yaptığım Pound/Joyce adlı yazışmalar kitabı önümüzdeki ay Cümle Yayınlarından çıkacak. Hece dergisinin Şubat sayısında da Pound'un Joyce'a yazdığı özel bir mektup yer alıyor. 

Fotoğrafta Pound ve Joyce'tan başka mektuplarda sıkça geçen Ford Madox ve Quinn de yer alıyor.

26 Aralık 2016 Pazartesi

HAŞİM İÇİN

Ahmet Haşim hakkında Hece özel sayısına iki yazı yazdım. Birinci yazı "Akşamlarım" adlı, şairin kitaplarına almadığı bir şiire dair. Diğeri "Eleştirmen Haşim". Ayrıca özel sayıda "Avcıya" şiirim de yer alıyor. Haşim'li. Sayı 2017 Ocak başında çıkıyor. 

Haşim’in şiiri anladıklarına teslimiyetinin ifadesidir. Teslimiyet bizim bağlamımızda hiç şüphesiz “kişinin kalbinin arzusu hakkında düşünmekten vazgeçmesi değildir. Aksine teslim olmak eski ilgiyi korumayı, ancak yeryüzünde hiçbir şeyin bu arzuyu tatmin etmeye yetmeyeceğini kabul etmek demektir.”[i] Korunan ilgi, birbirini yok eden zıt kavramlarda açığa vurulur. Geleceği kapatan bir karanlık şiirin asıl karakteridir. Hep taşkın, kapatıcı, saldırgan, istilacı, derin, soğuk, büyük olan karanlık; fitili hiç sönmeyen arzunun -sanıldığı gibi- düşmanı değil -sanıldığının aksine- körükleyicisidir.

Zulmet o kadar doldu ki âfâk silindi; [ii]

Denebilir ki şair “özün karanlık tapınağında” (Shelley), eşyanın ardındaki karanlığı, esasen yegâne hakikati, açılıp saçılan “karanlık tohum”u (hubûb-ı târ) şiirinde istimlak etmiştir. Hissedilir ki şair o anda tüm sancılı varolma talepleriyle birlikte etine yerleşiyor ve yıkımı talep ediyor.  

Emellerimde bu dem bir hubûb-ı târ uyanır.

Yaşar Nabi 1954 yılında hazırladığı Ahmet Haşim - Hayatı Sanatı Eserleri kitapçığına[iii] yazdığı nefis önsözde Haşim’in kendi mıntıkasıyla ilişkisini birkaç cümlede saptamıştır: Bizim de kuşkusuz görmekten uzak olmadığımız Haşim’in bu şiirsel duruşu belki bugün herkesçe de malum: Onun Millî Edebiyat akımına uymadığı, hece vezni saltanat sürerken hece vezniyle yazmadığı, dilde özleşme hareketini takip etmediği ve en önemlisi de “dert teşhir eden” şiirden uzak durduğu. Bunun belki halk içinde şöhret sahibi olmaya en uzak duruş olmakla birlikte şair duruşlar içinde en kıymetlisi olduğunu vurgulamak isterim. Şiirden kaytarmadan ve müsadereye hep direnerek salt şiirle kendini ayakta tutan bir duruş.


[i] S. Kierkegaard, Korku ve Titreme, çev., İbrahim Kapaklıkaya, 2. bas. (İstanbul: Anka Yayınları, 2002), 21.
[ii] Ahmet Haşim, Bütün Kitapları içinde “Hasta İken”, haz., Raşit Çavaş (İstanbul: Oğlak Yayınları, 2004), 60.
[iii] Ahmet Haşim, Hayatı Sanatı Eserleri, haz., Yaşar Nabi Nayır, 2. bas. (İstanbul: Varlık Yayınları, 1954).

  

30 Kasım 2016 Çarşamba

CEPHEDEN UZAKTA - 2 / PARİS NOTLARI

... hiçbir pişmanlığa yer yok, tam “şurada” yaşamadığım için.
Her yeni şehir henüz labirenttir konuk için. Kuşkucu konuklar için her sokağın başı tedirginlik demek: Bu sokak bizi nereye yaklaştıracak?
Gördüğü her şeye sahip olmayı diler çoğu konuk. Şu köprüyü eve götürebilse ‘hayır’ demez.
Bense ‘dünyayı benim için ne güzel süslemişsiniz sevgili eski insanlar’ diye seviniyorum.

Bana doğru sancı çeken, büyüyen, bende doğmayı dileyen, kendisini okumama arzu duyan, yorumumu özleyen imgeleri düşlüyorum.
...
Paris’te her binanın zenci korumaları, her meydanın bir azınlık dilencisi var.
...
Güpgüzel bir adamla Versailles’ın bahçesinde çocuklar gibi şeniz.

"... deha sahibi insanların yaratmasından çok, sancı çeken ulusların doğurduğu varlıklar olduğunu; bir ulusun bıraktığı tortu olduğunu; yüzyılların oluşturduğu yığılmalar; insan toplumunun artlarda gelen buharlaşmalarının kalıntısı olduğunu; kısacası oluşum çeşitleri olduğunu hissettirir.”

İşte mum yakıyor, belki de kalbi bir kötülüğü dileyecek.


(Notların tümü Hece dergisi Aralık 2016 sayısında yer alıyor)
(Fotoğraf Rasim Özdenören ve eşi Ayşe Özdenören'leyiz) 

28 Ekim 2016 Cuma

AÇIK ADRES / Hayriye Ünal - Yasin Koç


    
uzak, iki sincap hâlinde dağılıyor dünyaya
cebimde sirkeci’den aldığım çin malı bıçak
seni arıyorum haberin olsun
bir oturuşta bunu sana yazdım, askerden dönüyordun
mürvetini görmek istiyordu en yakın uzak
ablan ateş, annen kendi gölgesini beğeniyordu sana
babanla bir sefere gidiyordun, sefer sayısız bir sefere
küfre bata çıka gidiyordunuz
kamyonetti, değildi, belki kamyon, tır bile olabilir
beni mahcupça cezbediyordun
kâğıttan bir uçağı aklından geçirme
zülfikar gibi ciddi ciddi
alev alev gezerken ben beberuhi
akşamları yargıç cübbesi giyip
satranç mı oynuyorsun

senin de bir yaşamın olduğuna iyi kötü inandın…
kesikleri diktin… ilaç aldın…
bazı kötü huylu ağrıları dindirdin…
yaşadığın şeylerin bazılarından çok da kötü olmadığına…
eve, manzaraya baktın… rehberden birini seçtin…
birkaç filmde birkaç sahnede görünmekle…
sana en iyi gelen kişiyi… biraz konuştun… evet tuşladın…
bazen içine attın…
iki elin parmakları sayısınca erkek kardeşin
saçları bellerinde kız kardeşlerin sana ihanet etmemiş gibi
aşktan koklamışsın gibi, bir tutam şehvet eklemişsin gibi
biraz almışsın gibi numara 13’teki yaşamdan
bense cinai rüyaları esrarengiz kitaplarıyla inceleyen
varlığı şüpheli bir loncanın
yaşayan son azasıyım
...

(Bir atölye şiir bu. Şiirin tamamı Hece Kasım 2016'da. Resim: Gabriel Pacheco)

18 Ekim 2016 Salı

YENİ KİTABIM: BAŞKASININ SINIRLARINDA ŞAİR

Şiir yazdığım ilk günden bugüne bir yandan da ‘bir şiiri niçin güzel buluruz’ sorusu üzerinde de düşündüm. 

Düşüncelerim geliştikçe ortaya çıkan kuramsal çalışmalarımı ilk kez Eşikteki Özgürlük Çoksesli Şiir kitabımda dillendirdim. Kuramsal olan “muhtemel güzel”i aramak demekti. Şiirin eşikteki belirsiz güzelliğini arayan kitap kuramsal inceleme olarak 2011 yılında, beş yıl önce bu aylarda okurla karşılaştı.

Düzyazı çabalarımın bir yönü de başka şairlere dönük olmaktır. Bu doğrultuda eskilerin tenkit dediği eleştirme işine eğildim. Kırk yazıyla Türk şiirinde bir iz bırakmış veya günümüze tesir etmiş şairleri eleştirdiğim, incelediğim Tahlil Tahrip İnşa kitabı ise “mümkün kılınmış güzel”e yöneldi. İyi ve kötünün arasındaki çizgi üzerinde gezindim başka şair pratiklerinde. Kitap tam iki yıl önce bu aylarda okura sunuldu. Tahlil Tahrip İnşa’nın ikinci cildi için hazırlıklarım sürüyor. İkinci ciltte ilk kitaplarıyla genç şairler de eleştiriye konu olacak. 

Bu süreçte kuramsal fikir oluşturmak ve eleştiriyi pratize etmekle başka büyük bir açığın farkına vardım: Eleştirinin muhtemel yüzleri! Daha genel söylersem düzyazının kaderi, akıbeti neydi, muhatabı kimdi? Bu kitap kendini adeta bana dayattı; çünkü o olmasa fikirlerimin zemini eksik kalacaktı.

Şu anda matbaaya gitmek üzere ve bu ayın sonunda okura ulaşacak inceleme kitabımın konusu: eleştiriyi eleştirmek, eleştirmen olarak yazarın neleri göze aldığı, düzyazının istenmeyen nesne olarak konumlanışı, cesaretini düzyazısına koymuş eleştirmenler. Bu kitapta 28 yazı var. Editörümle birlikte kitabın ismini Başkasının Sınırlarında Şair diye belirledik. Kitabın öznesi/özneleri başlıkta geçen şairden ziyade “o başka(ları)” olarak beliriyor. 

Başkaları kim diye merak edene devrilen domino taşlarının geldiği yere doğru bakmalarını öneriyorum. Fiskeyi kim vuruyor?

Başkasının Sınırlarında Şair, ekim ayı içinde Hece Yayınlarından çıkacak. 

YENİ ÇEVİRİ KİTAP: İRONİNİN RETORİĞİ

Şans, matematiksel formül ya da makinelerle üretilen şiirler okuru anlam yaratmaya zorlar, varsa tabii. Bu tür eserler lehinde ya da aleyhinde ne söylenirse söylensin yorumlama için bizim kastettiğimiz anlamda ya da rakip yorumlamalar arasındaki bir tartışmada tutunacak hiçbir şey sunmuyorlar. Kasıtlı olarak belirsizdirler ve kültürel şok veya terapi değerleri ne olursa olsun okumalarında hiçbir sanat yoktur. (Yapılan yorumlamalarının okumalarında bir sanat olabilir.) Elbette onlardan yaratım anından sonra var olmayan eserlere atılan; yalnızca bir kez olan “happening”lere; John Cage’in “4½” adı verilen, dört buçuk dakika süren sessizlikten oluşan kompozisyonuna; Modern Sanat Müzesinde sergilenen yalnızca bir kez açılan ve sistematik olarak kendini yok eden makineye ve sonunda ironik kararsızlıkta son nokta olan “ironik” aşklara varan doğal bir adımdır.
Bu tür anti-sanat eserleri bizi yüzeylerinde barındırdıklarından daha derin veya daha gerçek bir şeyi yeniden kurgulamaya davet etmedikleri için ilk yedi bölümde kullandığım tanıma göre net bir şekilde ironik değillerdir. Eğer zerre kadar ironik iseler ve yaratıcıları en azından böyle bir şey söylediyse yalnızca içinde somutlaştıkları geleneksel sanatın kendilerinden yansıması anlamında ironiktirler, yapan kişi “Bir sanat eseri yapıyormuş gibi yapıyorum; bunu yüzeysel anlamım olarak alın. Ama daha yakından bakınca bir sanat eseri üretmediğimi ve aslında eserimin sanatı çürüttüğünü göreceksiniz; illa bir anlam bulmak zorundaysanız bunu da derin anlamı olarak alın.” demiş gibidir.
Sanatla ilgili bu iki varsayım da genellikle insanın varoluşunun özündeki ironik yapısı ve içinde yaşadığı tamamen anlamsızlık kaosuyla ilgili ileri bir varsayım tarafından desteklenir ya da ikinciyi beraberinde getirir. Farklı türde bir kitapta bir tür geleneksel ifadeyi tehdit ve yeni anti-ifade türlerine ya da sessizliğe çağrı olarak görülen düşünsel ve entelektüel yok oluş çeşitlerinin birkaçını incelemeyi isterdim. Onlarca kitap ve binlerce makale çeşitli nihilizmlerle, “Tanrı’nın ölümü”yle; anlamsızlıkla, olumsuzlamayla, inkârla, hiçbir şeylikle, boşlukla, cehennemle, insanda ve evrendeki karanlık tarafla yazınsal olarak başa çıkmayı konu edindi.[1] Ancak bizim amaçlarımıza göre bu kadarı insanın şüphelerinin derinleştikçe altta yatan gerçek bir ifade için ironilerin aşılması gerektiği niyetiyle ironik şekilde yazmasının zorlaştığını görmek için yeterli. En uç şüphe durumunda bütün ifadeler sanığa dönüşür.







[1] Örneğin, J. Hillis Miller, The Disappearence of God: Five Nineteenth-Century Writers (Cambridge, Mass., 1963); Robert Martin Adams, Nil: Episodes in the Literary Conquest of Void during the 19th Century (New York, 1966); editörler Tom F. Driver ve Robert Pack, Poems of Doubt and Belief: An Anthology of Modern Religious Poetry ( New York, 1964). Modern Dogma and the Rhetoric of Assent (Notre Dame ve Şikago, 1974) kitabındaki sınırsız olumsuzluk kafası retoriğini karşılamaya çalıştım.


Wayne Booth, Türkçeye Suzan Sarı tarafından çevrilen ve bugünlerde Hece Yayınlarından çıkacak olan İroninin Retoriği kitabından. 
Bu kitap Margaret Rose'un Parodi'siyle birlikte edebiyatın ciğerine nüfuz ediyor. İkisi peşpeşe Hece'den çıkıyor.