31 Aralık 2010 Cuma

LIKE THIS ITEM

Eski sınıf arkadaşlarım, edebiyatçı arkadaşlarım zaman zaman Facebook’ta neden yokum, soruyor. Daha gençlerse Twitter’i tercih ediyor. Verdiğim yanıtlarla tatmin olmadıklarını.

Gerekli Açıklama dolayısıyla bir söyleşi (tamamı yakında) bahanesiyle verdiğim yanıtta aklıma gelen gerekçeleri söyledim. Geçiştirdiklerimin kazası olsun. Soru şuydu:

“GEÇ KALDIN REİS GEÇ KALDIN/ VERMEYECEĞİM TEYEMMÜM EDECEK KADAR TOPRAK” “kırkı devirmiş korkuya” burayı biraz açar mısınız? Yoksa Facebook duvarında mı teyemmüm alacağız. Daha doğrusu arınacak hiçbir yer kalmadı mı?

Amcamın karısına babasından çok toprak kalmıştı. Ege sahil şeridinde toprak çok değerlidir. Metre metre İngilizlere satıyor insanlar şimdi. Bir de ağabeyi var. Zorba. Yengem, hep kendi payını isterdi ağabeyinden. Adam sonunda patlayıp haber gönderiyor kız kardeşine: “Ona söyleyin, yormasın boşuna kendini, teyemmüm edecek kadar bile toprak vermeyeceğim ”. Şu da var ki bu adam, onca mala mülke rağmen, sineklerin uçuştuğu, yemeklere konduğu bir evde, topal bacağını sürükleyerek yaşadı ve şimdi de toprağın altında. Ben bu lafı duyduğumda bütün o sahiplenme türü tutkulara nefretimi bir kez daha anladım. Hele bunu aşk ilişkilerinde kadın bedenine karşı işleten mantık için bu söz çok uygun düşüyordu. İlişkinin gidişatında tarafların alış verişi, bu alış verişin nesneleri bana hep tuhaf gelmiştir. Yani kadının birlikteliğe kattığı anlam, karşılık almasını gerektirir mesela, ama erkeğin varlığı sanki beleş olmalıdır filan gibi.

Sahiplenme ile zulüm arasında çok sıkı bağ var. Zulmedenler, mesela o adam, tüketebileceğinden çok fazlasını kendi sulbünden gelenlere ayırmayı uygun buluyordu. Bu durumda öz kız kardeş bile bir yabancı olmuştu. Bu da insanoğlunun türünü sürdürmekteki ısrarından kaynaklanıyor. Her iki duyguyu da –sahiplenme ve türünü sürdürme gayreti- çok ilkel çok yabancılaştırıcı buluyorum.

Facebook’taki edebiyatçı arkadaşlara buradan hayırlı işler diliyorum. Katılması biraz uğraştıracak olsaydı bir ara bu hazzı tatmak isterdim, ama fazla kolay, zaman alıcı ve de nasıl desem… ben babamı özlüyorum sadece. Okey oynayarak vakit öldüren bazı şairler şimdi facebook sayesinde okurlarından kaçının kendisi için “like this item”e bastığını biliyor. Item olmakta beis görmüyor. Sayısal hırsın daha kötüsünü Twitter’da görmek mümkün. Şairler hiçbir zaman, halktan çocuklarla bile yarışamayacaklarını da bu sayede anlayacaklar, çok iyi o açıdan. Bu konuda bir yazı yazacağım yazabilirsem, edebiyatçıların foyasını ve “teşhirci”liklerini bu tip siteler kadar açık eden bir buluş daha yoktur. Hem nasıl bir enerji gerekir ki günün her saati yüzlerce kişiyle yazış, cevapla, alıntıla, oku et, tabii birbirlerini okuyorlarsa. Twitter’da ve Facebook’ta gerçek anlamda terlemeden matah bir şey olmuşsun gibi hissetmek çok mümkün. İnsanımızın TV, araba veya cep telefonu kullanma şekli nasıl tuhafsa olan şey aynı. Düz mantıkla yanlış anlaşılmak istemem; ben böyle şeylere karşı filan değilim, hiç mümkün mü? Bireysel olarak gereksinim duymuyorum ve zaten asosyalim. Şimdilik böyle. Biraz daha yaşlanınca gereksinim duyabilirim de. Bilemem.

Facebook veya Twitter sadece birer site. İnteraktif bir yaratma türü geliştirdiğini bile söyleyebilirim, küçük zekâ kullanarak yaratılabilecek her türden lafı, aykırısı, düzü, esprilisi vb. yazıyla, işaretle bilinen anlamda tanışık olmayan insanların hayatlarına değer katma yolu oldu, -edebiyatçıları kastetmiyorum elbette, onlar çoğu pek sakil duruyor be-. “Belirtmek” ihtiyacı. 50 yıl sonra içine atmaktan ötürü deliren olmayacak, ne güzel! Tiyatro sahnesinde olan bir şey vardır, sahneyi gerçekle ölçer, hayat da sahneyi taklit eder. Edebiyatçıların herkes gibi, herkesin de edebiyatçı gibi konuşmaya başlaması aslında ilgimi çekiyor. Buradan bir sınıfsızlaşmanın ipucunu yakalamak mümkün müdür bilmiyorum; ama hâlihazırda bu tip yerlerde ortaya çıkan şey, yani edebiyatçılar açısından bakarsak, bir edebiyatçı olarak bulundukları sürece, insanların yaptıkları işler, yazdıkları eserler konusunda geri bildirim almayı çok istemeleri. Buna tümüyle masum gözüyle bakamayız. Masumiyetin zıddı itham içermiyor ama. Bu tip şeyler yeterince kuvvetli olmamakla yani acizlikle ve daha önemlisi eserine güvenmemekle ilgilidir. Eserine güvenmiyor ve zaaflı bir adam; ama eser iyidir, adam da sıkı, bu da olur, olmaz demem.

Arınmak… ısrar ediyorsanız, konumuz edebiyatsa, isminizi koymayacaksınız. Egonun olduğu yerde arınmak diye bir şey yok.

26 Aralık 2010 Pazar

SARIŞIN FAKAT

Bunu Takip Mesafesi’nde alıntılamıştım. Genel olarak her şeyin izahsız bir şekilde duyulduğu an anlaşıldığı, yer ettiği, o harika noktaya ulaşmış bir zihnin üstüne hemen tuğlaların konuluvereceği saflığını taşıyorum. Alıntı yaparken orada görece bile olsa güncel hayata dair bir hakikatin söylenmesi önemlidir benim için. Ama bu hakikat sürece vurgu yapmalı ve insanı herhangi bir halinde yakalamalıdır. Aşağıdaki parçayı okuduğum anda aklıma Sezai Karakoç ve onun küskünlüğünden ilham alan alelade kişiler geldi. Küskünlüğün kendisi tek başına ne zamandan beri bir veri, bir değer olmuş, ve her cümlesine titizlikle katıldığımı, alıntıyı kendi alacağım zavallı haz uğruna değil, yaygın ve dağınık bir olguyu açıklıkla formüle ettikleri için alırım, ayrıca bir de hisse: Yaptığı alıntıdaki harika, anlaşılmamış adamın kendisi olduğunu ima eden alıntı sahiplerini görünce ordan uzayalım, bak orda alelade de diyor.

ben susuyorum Hanne konuşuyor:

Başkalarından tecrit halde yaşayan, takatini sadece kendinde bulan “güçlü insan”a duyulan popüler inanç, ya insanî meselelerin oluşturduğu alanda –örneğin masa ve iskemle yapar gibi kurumlar ve yasalar veya insanları “daha iyi” ya da “daha kötü” “yapmakta” olduğu gibi*- “yapmada” bulunabileceğimiz yanılsamasına dayanan salt bir hurafedir ya da insanların birbirlerini birer “malzeme” olarak görmelerinin mümkün olabileceği şeklinde ütopik bir umutla perçinlenmiş, siyasal olsun olmasın bütün eylemlere duyulan bilinçli bir umutsuzluğu anlatır.** Bu takat ister entellektüel isterse salt maddi güçle ilgili olsun, eylem sözkonusu olduğunda, bireyin her üretim sürecinde ihtiyaç duyduğu kudretin burada hiçbir hükmü kalmaz. Tarih, hemcinslerinin yardımlarını ve eylem ortaklığını nasıl sağlayacağını bilmeyen üstün ve güçlü insanların basiretsizlik örnekleriyle doludur. [Oysa] başarısızlıkları genellikle yığının vahim düşkünlüğüne yorulur ve mümtaz kişilerin yaşadıkları bu küskünlük, alelâde kişilere ilham kaynağı olur.

* Platon da Atinalılar Perikles’ten sonra öncekinden daha da kötü duruma düştükleri için Perikles’i, “yurttaşlarını daha iyi yapma”makla kınamıştır.

** Yakın dönem siyaset teorisi, “insan malzemesi” tabirinin zararsız bir metafor olmadığını gösteren örneklerle doludur. Aynı şey, hepsi de insan malzemesini herhangi bir madde gibi yoğurmak ve değiştirmek eğiliminde olan toplumsal mühendislik, biyokimya, beyin cerrahisi vs.deki modern bilimsel deneyimlerin külliyatı için de doğrudur. Bu mekanistik yaklaşım modern çağa özgü bir durumdur; benzer amaçları izlediğinde Antikite [de] insanları evcilleştirmeye ve terbiyeye muhtaç vahşi hayvanlar olarak görme eğilimindeydi. Her iki durumda da sağlanan tek başarı, insanı, canlı bir organizma olarak değil, insan sıfatıyla katletmektir.

Ayşe Hanne Arendt

AHMET CEMİL BAUDRILLARD

bir ara bir yerde alıntılamıştım bunu, ama kendini ölmeden müzeye koymaya kalkanları, bırakın insanın kendisi hakkında başkası adına bile yapmaya utanç duyacağı dilencilikleri gördükçe bir kez daha alayım istedim. ahmet cemil baudrillard diye bir yazar var o yazmış:

“Eğer anma töreni ölüseverliğin (nekrofili) yumuşak şekliyse, kesin otopsi amaçlı zoraki mezardan çıkarma bunun sert şeklidir. İstemediği halde bir yazarın tüm yazılarının ardına düşüp bunları yeniden ortaya çıkaran yandaşları da böyledir. Metne aşırı düşkünlük tedaviye aşırı düşkünlüğün bir başka şeklidir. Bu ölüyeme işlemini ölüler üzerinde uygulayanlar canlılarsa, haydi neyse. Ama en kötüsü, önceden kendi en ufak kalıntılarını göklere çıkarıp, ölümünden sonra benimsenmesini sağlayarak bu ölüyeme (nekrofaji) işlemini hayatta iken kendi üstünde uygulayan, leş kargasıdır.”

23 Aralık 2010 Perşembe

O MUHTEŞEM TESLİM KABİLİYETİNDEN MAHRUMUM


Cihad Şahinoğlu: Yeni çıkan şiir kitabınızın adı “Gerekli Açıklama”…Önceki kitaplarınızın adları ile karşılaştırdığımızda bir farklılık göze çarpıyor… Şiirsel olmayan... Keskin ve paylaşıma kapalı bir başlık… “bir sözcük bile kalmamalıdır söylenmedik ölmeden önce”… Ortaya çıkan bir durum tespiti mi?


H.Ünal: Başlığın şiirsel olmamasını istedim. Bu kitapta bir ifşa faaliyeti var. Alıntıladığın dizenin hikâyesi ise bambaşka. Açığa çıkması gereken fakat açığa vurulamayan bir şeyin etrafını örmekti bu kitaptaki şiirlerin yazılma nedenleri. Muhatabın duymadım, anlamamıştım, bu ben değildim, o ben değildim vb. kaçamayacağı kadar açık olsun istedim. O sensin! demek istedim. Gerekli açıklama, gerek gördüğüm mecbur hissettiğim bir şey değil, borcunu hissettiğim, hatta güzelliğini acısını minnetini kiriyle pasıyla taşıdığım bir şeydi. Bir kişi ile aranda ne varsa tüm insanlarla aranda olan odur. Çünkü orada benliğin kuruluyor. Yazdım ben bunu, başkası bize ben olma şansı veriyor. İkinci bir benlik katarak. Onları bütün katmanlarından soyarak içlerini dışlaştırmak, onları anlatarak güçsüzleştirmek gerekiyor. Ne kadar seversek sevelim, olabildikleri ve görünebildiklerinden de beter olduklarını görmek, işte beni özgürleştiren bu. Tek bir sözcük bile söylenmeden kalırsa, -bu mizacım gereği böyle, bazısı öylece anlar-, ben anlamıyorum, benim için karanlıktır o. Ben karanlıktan, karanlıkçılıktan başka bir şeyden korkmam. Açmak, açıklamak, açık etmek; açıkta kalmak pahasına da olsa gereklidir. Şiirin doğasından dolayı böyle bu. Açıkta dımdızlak kalmayı göze almayan, kendini bir şair olarak peydahlamak için savaşan kişi hep gizler, örter ve ifade etmese de birileri gibi olmayı diler. Birilerinde boğulur kalır. İyi bir okuyucu sayabiliriz onu, ama kaçınılmaz kenosisten çekip çıkaramayız. Bana göre ancak her şeyi açıklıkla, açabildiğimiz kadar açarak, bedeni, ruhu, zihni ikiye bölen bir psikozun, kapıldığımız selin büyüklüğü oranında –boğulmayı o kadar arzu ederken boğulamayıp- yaratıma dönüşmesini an an müşahede etme şansımız olur.

13 Aralık 2010 Pazartesi

ONSUZ OLAMAYANLAR İÇİN MALİNA'DAN PARÇALAR

Malina, bana insanın insana mülk olamayacağını öğretmiştir. Unutmuşum bunu, hatırlamak için baktım yeniden. Alıntılar ordan. Mülkleşmenin aşağılık zevki bir kenara, Dogville’de miydi o, köleler köle kalabilmek için, başka türlüsünü bilmedikleri için yani, efendiye baskı yapıyorlardı. Benziyorum o kölelere. Köleliğimin sürmesi için çalışıyorum. Hafızam da bana yardımcı olmuyor. Köleleştiğimde hiçbir seçeneğim olmaz. Özgürlükten, “- evet efendim -sanırım ben köle doğmuşum”, kaçmak doğal akış gereği. Böyle. O arada bir şey var, berzah diyelim mesela. Çocukça bir ürperti. Kalsın diyorsun, o durumda. Sanki her şeye müdahale edecek bir şey var hissi. Daha etkili bir şey. Bunun için simgelere yükleniyor insanlar. Ben de gülüyorum. “-efendim bir parça utanmakla birlikte kendimden bahsetmeme kızmazsanız-” dediğimi. Sıkılıyorum. Ve bu değişiyor sanmıştım. Şimdi herkesin yerine de utanıyorum. Şahsımda insanlığın yerin dibine geçtiğini. Gördüm bunu. Şu anda bile. Kimseden bir şey istememiş olmakla birlikte, her şeyi umut edebilmiş olmanın zımni isteyiciliği.

“İnsanın gerçek ölümü, hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.”

“İvan her ne kadar hiç kuşkusuz benim için yaratılmışsa da, onun üzerinde asla tek başıma hak ileri süremem. Çünkü o, sessiz harfleri yeniden sabit ve anlaşılır kılmak, sesli harfleri, eksiksiz yankılanabilmeleri için, yeniden açmak, sözcüklerin yeniden dudaklarıma yükselmesini sağlamak, parçalanmış ilk bağlamları yeniden kurmak ve problemleri yeniden çözmek için geldi, ve ben İvan’ın yanından bir santim bile ayrılmayacağım.”

“Aşk, bir sanat yapıtıdır.”

“Bir çatı altında başkalarıyla birlikte yaşamak bile, tek başına korkmak için yeterli.”

“Tüm zamanlarda egemenliklerini sürdürenler, yalnızca dilsiz olanlardır… dil ceza demektir. Her şey dile geçmek zorundadır ve her şey, suçuna ve bu suçun kapsamına göre, yine dil içersinde yitip gitmek zorundadır.”

“Kalıcı nitelikteki dağınık monologlar, geceleri ve yalnızken oluşur, çünkü insanoğlu karanlık bir yaratıktır, yalnızca karanlıklarda kendisinin efendisidir ve gün ışığında yeniden köleliğine döner.”

“Bir insan çok yürekli ve akıllıysa, ama bu niteliklere yine de yeterince sahip değilse, o zaman o insanın kendisini uğrattığı düş kırıklığı, onun aracılığıyla bir başka insanın uğradığı düş kırıklığından daha kötüdür.”

“Aslında yalnızca tek yeminleri olan tüm insanların işi zordur. Birkaç yemini bozabilir insan rahatlıkla, ama tek bir yemin etmişse eğer, onu bozamaz.”

(Bachmann, çev. Ahmet Cemal, B/F/S 1985)

7 Aralık 2010 Salı

ŞİİRE DUYULAN ÖZEL HİSLERİ ANLAYAMIYORUM

Şiir de sanatlardan bir sanat işte. Sinema gibi izleyicisi, roman kadar okuru olmayan, tiyatro gibi dans gibi havası yok, para getirmiyor. Ama çok özel hisler besliyor insanlar. On parmağında on hüner denebilecek kızlarımızdan birine soruyorlar, neyinle anılmak istersin diye. Oyunculuk var, her bir şeyle ilgili. Şair olarak anılmak isterim diyor.

Değerli bir öykücü yıllar evvel eğer şiir yazabilseydi öykü yazmayacağını söylemişti; o zaman da şiirin kuyruğunda boncuk mu var diye düşünmüştüm. Ne güzel öyküler yazabildiği hâlde şiiri üstün daha doğrusu “özel” görüyordu.


Şiir özel midir? Üstün müdür? Şiir bir nedir?


Yeniyazı’da (sayı 8), yönetmen Semih Kaplanoğlu da bu özel hisleri besleyenlerden. Şiiri “boşluk kabuk etmeyen” bir şey olarak tanımlıyor. Müstesna bir yere koyuyor şiiri. Her şeyin altında, içinde, özünde, her bir yerinde olan şeyi şiir olarak. Şiire acaba yüklediği anlam fazla mı şiirsel? Bilemedim şimdi. Diyor ki ayrıca: Adalet bağlantısına dikkat: “[Ş]iir bize ne yapar? Dünyanın zulmüne son verir. Hayatın zulmüne son verir. Dilin zulmüne son verir. Her şeyi yerli yerine oturtur ve adaleti getirir. (…) görüntünün zulmüne son verir.” Böyle şeylere inanabilmek güzel haddizatında. İnançlı olmak güzel başlı başına. Bir dünya cennetinde olmak gibi bir şey. Ama adaleti en çok telaffuz edip aynı anda ihlal edenlerin şairler arasında oluşu. Bunu açıklayamıyorum.

xxxxxxxxxxx xxxxxxx xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx xxxxxxx xxxxxxxxxxxxxxxx

Yeteneksizlerden etkilenen yetenekli insanlar kadar beni üzüntüye boğan –düşünsel bir üzüntü çeşidi bu, ayırıyorum- başka bir şey yok şu dünyada. Ama bunu her zaman kontrol edemezsin. Çünkü ortam dediğimiz şey yanıltıyor insanı. Kendisi hakkında bile. Ama yanılmaklar da insanın o kendisi dediğimiz şeye dahil mecburen. Aynı hakkı herkes kadar taşıyorum.


Üslup / retorik ayrımı, değişmeyen bir sabite değildir, her geçen gün içinde değişikliğe uğrayacaktır. Kaçınılmaz olan bu. Kaypak olan bu ayrımın kendisi olabilir mi, emin değilim, değişmenin süratine ayak uyduramayan ve her an zihinsel olarak kendini doğuramayan bir kafa mesela kaypak diye nitelenebilir. Tutarlı gibi görünen her zihin aslında kaypaklıkla sorgulanabilir. Bunun için, mesela fanzinlerin kurumsal dergilerden daha zinde olduğu. Fakat bu da nihai gerçeğimiz değil. Nihai gerçek, zaten formüle edilemiyor. Bu konuda düşünmeye devam.

5 Aralık 2010 Pazar

GEREKLİ AÇIKLAMA[i] ÜZERİNE GEREKSİZ(!) AÇIKLAMALAR / Gökhan Arslan

İnsan neden açıklama yapma gereği duyar? Özellikle de niye şiir yoluyla yapar bunu? Peki açıklama, açıklamayı yapan kişi için mi ‘gerekli’dir, yoksa yapılan kişi için mi? Hayriye Ünal son kitabında, tüm bu soruların etrafında dolanırken, ‘açıklama’ kavramının sınırlarını da çiziyor bir bakıma. Açıklama; çoğu sözlükte, genellikle ‘bir terim, kavram ya da başka dilsel olgunun daha iyi anlaşılması için yapılan ek bilgi’ olarak tanımlanıyor ve ekleniyor; ‘söz konusu bilgi, açıklanacak sözcükten daha uzun olur’. Ünal, bu durumun o kadar farkında ki, kitabın başından itibaren kendince gerekli gördüğü açıklamalara başvururken, kitaba adını veren şiiri sonlara yerleştiriyor ve daha önce yazdıklarını sanki bir ön açıklamaymış gibi getiriyor okurun karşısına. Fakat yaptığı bu ‘gerekli açıklama’ya ‘surkontr’ yaparak, bir yandan da karşı açıklamalarda bulunuyor.
Gerekli Açıklama’yı Ünal’ın daha önce yayımladığı Âdemin Kızlarından Biri[ii] ve Sert Geçecek Bu Kış[iii] kitaplarının bir devamı olarak okumak mümkün. Ünal, hâlâ âdemin kızlarından biri ve kış hâlâ çok sert geçiyor onun için. Üstelik bu sefer şiddetini iyice arttırmış vaziyette. Fakat aynı kitabı diğer kitaplardan çok farklı, bağımsız olarak okumak da mümkün. Hatta bazı noktalardan bakıldığında Gerekli Açıklama’nın dobra dobra çıkmış bir ilk kitap, ya da ölmeden (belki de şiiri bırakmadan) önce yayımlanmış bir vasiyet kitabı olduğu da söylenebilir. Daha ileri gidip, bu kitabın, Ünal’ın yukarı da saydığım iki kitabıyla beraber Saçları Vardır Aşkın[iv] kitabının bir tür inkârı olduğunu da belirtebilirim. Ama burada inkâr sözcüğünü Türkçedeki birebir anlamıyla kullanmadığımı, tıpkı Ünal’ın yaptığı gibi sözcüklerle oynamayı sevdiğim için bu sözcüğü kullanmayı tercih ettiğimi vurgulamak isterim. Kısacası, bu kitap için çok şey söylenebilir. Söylenmelidir de.

3 Aralık 2010 Cuma

MAJÖR ŞİİRE KARŞI, SONAT DERGİSİ / Hayriye Ünal

Hece 2010 Eylül sayısında birkaç küçük değişiklikle yayımlanan bu yazı, Ege Üniversitesi Şiir Topluluğu Odası’nın yayını olan Sonat dergisinin Bahar 2010 sayısını konu ediyor.

“Eşit” imzalı giriş yazısına büyük anlatıların bitişi ve bir sürekli kriz durumu kabul edilerek başlanıyor. Postmodernizmin edebiyata dolaylı ve zamana yayılmış müdahalesi hem kabul edilmiş hem de kriz olarak tanımlanmış oluyor. Bu yazının çekirdek sorunlara değindiğini düşünüyorum. Önemli, fakat hedefi tutturamamış bir yazı. Derginin geneline dair fikir de verdiği için üzerinde durmaya değer. Hedef tutturamamak ise derinleştirmemeyle ilgili olsa gerek. Örneğin; “sürekli yapılan sürek”in hikâyesi kesinlikle okumaya değer olacakmış giriş yazısında.

Bu yazıda özellikle “Majör bir şiirin temsil sorunları” ibaresi dikkate değer. Majör sözcüğü büyük, belirgin, ana akım olarak çevrilebilir Türkçeye. Majör şiir tanımı da Deleuze’ün majör edebiyat tabirine paralel olarak düşünülmelidir. Böyle düşündüğümüzde Sonat bize daha sıcak geliyor. Sonat’ın genel karakteri akla getirildiğinde böyle düşünmekte bir sakınca olmadığı görülür. Deleuze, minör edebiyatı tanımlarken majör edebiyatı da tanımlamış olur; bazı benzerliklerle devam ederek majör şiir kavramını tanımlamaya çalışalım, daha sonra da Sonat’ın majör şiire hangi yaklaşımla eleştiri getirebildiğine veya getirip getiremediğine bakalım.

Yerleşik bir şiir olan majör şiir, bir şeyi kendi sınırlarından çıkarıp temsil haline getirme eğilimindedir. Majör bir şiir, kendisini üslubun üzerinde ve ötesinde bir ses olarak sunar. Genel kuralları ve karakteri saptanabilmiş, aslında yakalanabilmiş bir şiir anlayışı kuvvetle muhtemel majör şiirdir.

Majör şiir, sürekli bir şeyin –şiirin- aslı olduğunu, gerçeği olduğunu, sahih veya sahici olduğunu deklare ederek sahte addettiklerine gönderme yapar. Bu terminoloji, bazen şiirin aslı, bazen anlamın aslı olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla kadim kavramlara gönderme yaparak, sık sık da inanç eksenli düşüncelere bağlayarak -bu bazen güncel politika, bazen soyut bir inanç olabilir- şiir dışı metafizik dayanaklar arar. Kutupsallaştırmak da majör şiirin kendi yerini berkitme yöntemlerinden biridir. Sahte-gerçek, iyi-kötü, sanal-hakiki, geçici-kalıcı, hatta gelenekçilik-öncülük gibi ilk anda zıt görünen kavram ikilileri bu kutupsallığın başlıca çeşnileridir. Fakat bundan majör şiirin diyalektik veya polilektik bir düşünme tarzı olduğu çıkarılmamalıdır. Bu ikililer, Yüzüklerin Efendisi’ndeki kadar kötülerine ve iyilerine en semboliğinden ayrıştırılmıştır. Ancak tuhaf şekilde nihai sentez mantığını geliştiren de majör şiirdir. Örneğin bir majör edebiyat sakini, bu yazıyı okuduktan sonra hafif bir rahatsızlık duyacak; fakat derhal yazara bir kulp bulmak veya yazarın zihnini okumak ve kişisel bir neden yakıştırmak suretiyle bu sıkıntıyı üstünden atmaya çalışacaktır. Bu arada görünürde hiç üstüne alınmamak gibi alışkanlığı olduğunu, majör edebiyatın bütün nimetlerinden yararlandığı halde gelmiş geçmiş bütün minör edebiyatçıların bir artçısı gibi rol kestiğini ekleyelim.[i] Ancak bu onun edebiyat zevkinden değil, yerleşmiş portrelere sadakat sunma yoluyla sağlam gelenekle sağlam bağlarını bir kez daha vurgulama ihtiyacından kaynaklanır. Böylelikle sahte olanın –yani ona eklemlenmeyenin, onu yadsıyanın- piçliğini de / kiçliğini de bir kez daha vurgulamış olur.

Minör olan şiirse, majörü karşısına alıp deformasyon yoluyla yeniden üreten şiir demek değildir. Sık sık öyle sanılsa bile. Minör olan, bir şeyi başat kabul edip kendisini ona göre konumlamaz. Minör şiir yerleşik biçimleri ve ritimleri yeniden üretmez. Ancak onda yinelenen şey sadece edebî oluştur. Bu edebî oluşun belli kuralları veya önceden belirlenmiş vektörel ilerleme yönleri yoktur. Dolayısıyla aynı metotlarla denenen ve üretilmeye başlanan şiirlerin –majör şiire karşıyız havasında bile olunsa- tek bir dergi kapsamında bile olsa majörlüğünden bahsetmek gerekecektir. Buna klişeleri perdelediği ve şiir ortamını oyaladığı sürece dekadanlık da denebilir.

Bu noktada Sonat’ın yerleşik biçimleri yeniden üretmediği söylenebilir; belli bir noktaya kadar, ayrıca klişe karşısına apaçık bir tavırla çıkması da yeterince doğrudur. Barış Çetinkol’un yazısının başlığı bu bağlama cuk diye oturmaktadır: “Lütfen Okura Klişe Vermeyin, Yiyor”; fakat “edebi olmak” konusunda majör edebiyata karşı neyin üretildiği önemli bir sorudur. Üretilmeye bu yolla çabalanan değer hangisidir? Barış Çetinkol’un denemesinden bir değer çıkarmak mümkün: leke. Örneğin diyelim. “Leke henüz klişeye indirgenememiştir.” (Çetinkol) Bu kadarı majör şiire karşı hiçbir zaman yeterli değildir. Görsel şiirin surda açtığı gedik bile ivedilikle onarılmışken. Majör şiirin kendisini o yanılsamalı aynada “metinden bağımsız bir yasanın veya anlamın aslına sadık tasviri” olarak görüp endam etmesine daha çetin ve saldırganlığını yitirmeden uzun vadeli olabilen yöntemler gerekmektedir.

Şu da var ki, şiirsel açıdan majör şiire pes demek, başta sivri çıkışlara sahip dergilerin bile kaderi olmuş. Pes demek ne demektir? Majör şiirin ilişkide ve çıkar alışverişinde bulunduğu medyatik olanaklara zamanla açık ve daha kötüsü istekli hale gelmek. Bu süreç tıpkı yaşlanma süreci gibi insanın kendi tarafından fark edilmeyen fakat dış gözlemcilerin rahatlıkla fark ettiği bir süreçtir.

Sonuçta bir üniversite bülteninden söz ediyoruz. Dolayısıyla hiç pes aşamasına gelmeden yazarların peyderpey değişmesi sayesinde diri kalabilir de. Pekçok genç / olumlu anlamda amatör derginin, daha 10 sayıyı geçer geçmez majör edebiyatla flörtü gibi pek de edebi üretimle ilgili olmayan bir durum gözlenmiyor henüz Sonat’ta. Bu bile kutlamaya değer. Birilerinin başka birilerini olumlaması herhangi bir değer üretmiyor. Hiç üretmemiş. Belki zaten varılacak bir noktaya varışı hızlandırıyor. Başlangıçta bir çıkış, aykırı bir şiirsel tutum alan hemen herkeste hoşumuza giden o pervasızlık biyolojik bir gençliğin göstergesi olarak belirip kaybolunca üzücü, hep süren bir gençlik ise zihinsel diriliğin göstergesidir, bu işte şairliğin bir alameti.

Liman Mehmetcihat, Denge Esentürk gibi bazı isimlerin özgün ve pervasız şiirsel tutumları ortaya ilgiye değer boşluklar çıkartıyor; fakat bunun, dili/malzemeyi etkin bir oluşum olarak kullanmanın yanı sıra, ayırt edilebilen üsluplar yaratıp yaratmadığı konusunda yeterli veriye ve şiir çeşitliliğine sahip değiliz. Halbuki Sonat, hâlâ dil aracılığıyla kendisini ifade eden bir dergi. Dolayısıyla edebiyatın geçerli düzgüleri ile okunmaya devam edilecek, hiç değilse bir nesil daha. Bu süre içerisinde, Sonat’ın her bir ferdi, mevcut edebiyatta yinelenen biçimlerin ifade ettiği o tümel kimliğe tabi olmazsa, onların deyimiyle “homojen bilinçler”e katılmazsa gelecek daha güzel olacak demektir.



[i] Yoksa insanların –sözgelimi- Ece Ayhan veya Cahit Zarifoğlu ilgisi nasıl açıklanabilir. Dersi derste dinlemek mi deniyordu buna? Bu şairler, şiirlerinin içeriğinden bağımsız olarak kültleşmekle, majör edebiyat tarafından da şehvetle yutulmak ve afrodizyak etkili parçacıklar halinde tweetlenmek, beğen’ilmek, paylaş’ılmak gibi bir kadere doğru gitmektedirler. Havuç göze yararlıdır denir, doğrudur.

29 Kasım 2010 Pazartesi

HER ŞEY KÖPEKLER YÜZÜNDEN

-Bir motosiklet sonatı-

2006’da gözümü karartıp A2 ehliyetimi aldım

Ama pusuya yatmam gerekti c.ş.

başından beri itiraz ediyor, c.ş. bu sonu “d” ile yazılan

ona köpekler saldırdı motosikletle giderken

köpeklerden biri yaralanınca diğer köpekler kaçar

çok tehlikeli olduğunu ileri sürüyor motosikletin canı yandı haklı

k. de düzenli olarak motosiklet kazalarının arşivini yapıyor

ve sunuyor bana -bak bu kafası kopan

burada ise beş genç nasıl anında öldüler

23 yaşındakini motorundan 300 m ileride buldular

şurada da tamamen tali yoldan ana yola dikkatsiz çıkan sürücünün hatası

sonucu motorlu çocuk bilmem kaç metre havalanıyor, görüyor musun?

Ben de “ölümden korkup da gününü sayan” diyorum, “yar koynuna” şiirle yıkanmışım gece gece gene paçalarımda s., köpekten korkuyorsan binmeyeceksin bu merete deyip kesiyor önümü, iyi, ne biçim hocasın diyorum şeyine göre hoca, bulamam deyu, olmaz mı, her şeye göre bir laf

Aylarca japon olsun çin olmasın, race zaten olmaz, bari naked olsun, bütün forumları okuyarak, scoteer hayatta olmaz, ilk gördüğüm anda cbr 600’e bayıldım, fakat seviye meselesi, bazıları “hayatın tadı enduroda doğaya dönüştür enduro ormanların kokusu nehir sesleri kuş ötüşleri ... Bir başka deyişle özüne dönmektir enduro...” gibi laflarla mevzuu etkileyici bile yapmaya çalışır, önce crusierdan soğuyup sonra shadowun rs 750sini görünce, beyaz olanı nefis mmmmm, ülkemize teşrif ederse yeni sevgilim o olacak, o yapısal alçaklığına da ayrı hayranım (bk. resim), ne fazerdan ne gs’den geçemeyenler aklı çelmez mi, çeldi, bacakların yetişmemesi de ayrı bir meseleymiş meğerse çaylakken, hey rabbim bir yedi cm filan daha versen n’olurdu herkese, komplekslerimizi bir çırpıda aşardık, “hayallerimi altüst ettiler”, bütün marka ve tiplerden birer imaj alıyorum, resim arşivim şiştikçe şişer. gözünün biri kaymış, ayağı aksıyor ve kafasının arkasında o kutsal izleri taşıyan m. ustanın tamirhanesinden çıkasım gelmiyor. ikiteker.org, motordelisi.com gediklisi olarak, önüme gelen her şeyi okuyorum, benden aylarca haber alınamıyor, bir şiire başlıyorum gaza gelip, şiirini yazınca atarım içimden sanarak, dört el bedenimi ordan kalma, iki el yeter delik deşik etmeye beni, fakat çok yenileyici oluyor “hayatta kalmak” gibi terimlerle düşünmeye başlamak. Hangi şeritte hangi otoyolda olduğum fark etmez; dümen hâlâ Senin gözlerindir.[i]

Neyse ben, kawasaki olsun çamurdan olsun diyenlerden değilim, kimseciklere duyurmadan alıyorum hondayı. Daha hondanın otomobili sayemde pert olup giderken motosikletim gelip kuruluyor bahçeme. Bir şeyden korktuğumda üstüne üstüne gidişimden dolayı başıma gelen her şey. Korkuyor musun çek git, korkuyor musun gözünü kapat, hedefe kitlenme[ii] işte, şapşal, kaç, uzaklaş ordan, poetikasını yazıyorsun kaçmanın, yap şunu, yardım iste, güçlü olana sığın, dua et, sessiz kal, bağır çağır veya. Köpekler konusunda haklı çıktı c. ş., batıkentin istanbul çıkışında dört tane birden karşımda görünce, evet köpeklerin de üstüne git, işe yarıyor. köpek bildiğin köpek dört bacaklı havlayan, motor da bildiğin motor hani o mükemmel şey. “Herkese kazasız belasız günler diliyorum”



[i] “savunma hattının en önündeki askerlerimiz gözlerimizdir” Amerikan Motosiklet Güvenlik Vakfı

[ii]İkinci dünya savaşında hava çatışmalarına katılan havacıların başlıca dertlerinden biri pilotların ateş etmekte oldukları uçaktan gözlerini ayıramaması ve gidip o uçağa ya da uçuşan enkazına çarpmasıydı. Sonradan bu sendromun adı konulmuş (hedefe kitlenme sendromu) ve avcı uçağı eğitiminde hedef vurulduğu anda pilotun gözlerini başka bir yere, tercihan kaçış rotasına çevirmesi eğitimi verilmeye başlanmıştır.”


26 Kasım 2010 Cuma

SESİNİ ARAMAYAN ŞİİR / Deniz Barışta

Sesini Aramayan Şiir, 1979 İzmir doğumlu Serhat Uyurkulak’ın ilk kitabı.

(...) Nabız hızlandıran bir şiir değil bu; politik veya yüksek tansiyonlu bir şiir değil, bir alçalmanın şiiri de değil, bir yücelik arzusunun şiiri olmadığı kadar. Sadece şiir başlıklarına bile bakarak kurgulanan nötr ve yarı metafizik dünyanın etkisiyle sonsuzlukla bitişin birbirine yakın bir heyecanla karşılanabileceği ileri sürülebilir. Bu şiirde sonsuzluk sadece bir kelimedir. Fakat ölüm gerçeği bir kelimeden fazlası olarak daha keskin şekilde yerini alır. Çırpınmak, içerdeki nesnenin şairi zorlamasıyla dışa taşmak, taşkınlık vb. gibi işaretleri taşımayan, müphemden güç alan, karşıtını kavgaya çekmeyen, soyut bir tekillik inşa eden bir şiirle karşı karşıyayız. Zamana kayıtsızlığın ve bunun sonucu olan politiklikten uzaklığın getirdiği bir tekillik denebilir buna. Fakat hayattan kopuk diyemem; daha çok bildiğimiz türden olmayan bir hayata bağlılık denebilir buna. Bu meçhul evrende öfkeye, evrensel bir misyona veya küresel ya da yerel olabilen bir vizyona yer yok mesela. Çağdaş sanatın verimlerini bir önkabul olarak aldığına dair bir veriye de rastlayamıyoruz.

Şairin malzemesine karşı görece dikkatli olduğu ve kitabın da bana göre iyi kısmı tek şiirden oluşan “küçük ölüm”. Burada malzeme çoğul şekilde değerlendiriliyor. Baştan beri süren eminlik bu şiirde bozuluyor, kuşku bu şiirde doğuyor: “önce eşikten başımı uzattım avluya / sallanan sandalyede sanki biri vardı / sanki sallanan bir sandalye vardı”. Paranoid ve sakıngan şüphe: “bu sözler galiba banaydı”, “ama beni bu savaşa / ne olur bulaştırmayın” Terk edilmiş bir parkta, büyümüş ama küçük kalmış bir çocuk gibi “ben sallanmayı seviyorum”; ama bu sallanma aslında ölümle zehirlenmiş olduğu için, yani oyalanmayı imlediği için her diride olduğu gibi bu çocuk da ölüm artığı olduğunu bilir: “artık hiç sallanasım yok”.

(Hece, Aralık 2010)

KARGACIK MÜFREDAT / Suzan Sarı

(...) Sözde pazarlamaya çalışmayan, markanın marka değerine yönelik reklamlara benzer bir “şair şiiri” toplamından söz edilebilir. Kitaptaki adlandırmaların çoğu keyfi, metinlerin başlıklarını değiştirdiğimizde yine aynı zorunsuz ilişkiler kurulabiliyor. Metin başlığı ve kendisi içinde küçük gösterge deneyleri denebilir bunlar için.

Anı anlatmanın postmodern bir yolu olmalı; olmalı ancak Zeka’nın metinlerindeki anı parçalarında zaman-mekan yoktur ya da şiirsellik uğruna söze konu olamamıştır.

Zeka’nınki neredeyse ekşisözlük’ten ödünç bir ifadeyle “ne yaptığını duyurma merakı”. Yazılarda ve şiirlerde kurgu gereği değişen özne ya da tarif edilen yabancılar ya şairin negatifidir ya da onu olumlamaya hizmet etmektedirler. Kimliksiz, “bir arkadaş”ın hep şairin kendisi olduğundan, öyle olmasa bile öyle olduğundan eminiz. “farz etmeye tuhaf bakan sayılar gibi”deki gibi sözü ötekine gerçekten verebildiği özel yerler dışında. Bu ve diğer nedenlerle şair hakkındaki edineceğimiz bilgiler şairin görüşleri silikleşmekte. Parçalar arasındaki ilişkisizlik, nedensizlik bile panaroma genişledikçe görünmez oluyor, terslikler görünmüyor. Yine de bir öğrenciden bir küçük burjuva yaratma hikayesindeki derinlemesine değilse de zaman yayılmış gözlemleri, havada uçuşan anlık, anlamsız ve sahipsiz söz parçalarından yakaladığı naif açımlamalar ve sadece edebiyatla yatıp kalkan ve edebiyat dahil bütün sanatlarla ilgilenen ideal “gönül adamı” arasındaki farka birçok katkısı var özellikle yazıların.

Tam da böyle bir toplamdan beklenecek şekilde metinlerde şairin sinemadan mimariye nerdeyse bütün sanat dalları ile ilgili parça parça yorumlarını okuyabiliyoruz. Sanatsal sorunlar ve cevaplamaya çalıştığı sorularda yatay bir çeşitlenme var. Bahsi açılan konular hakkında şairin derinlemesine incelemesine rastlamıyoruz. Ancak sanat eserleri ve sanatçılarla ilgili yorumlarla ortaya çıkan belirsiz bir sanatçı profili var. Sanatçının sahip olması gereken özellikler var Zeka’ya göre. Bu açıdan hiç de modern olmayan tutumuyla sanatçının sahip olması gereken özellikleri, sahip olması gereken tutumu çağdaş meselelerle ele aldığında aşmış olmuyor. Modernlik bu kadar basit bir yerine koyma işlemi olmamalı.

“Yere tükürmek yasak. Dayatmalarda bulunmak da yasak” cümlesindeki ikilemde olduğu gibi.

(Hece Aralık 2010)

KUMAŞ / Ali Kozan

(...) Kumaş’ın ruhunu, kırılganlık, öfke ve yabancılaşmanın şekillendirdiğini görüyoruz. “Ben” merkezli özne, bu ruhu genellemelere gitmeden, sunuyor. Kitabın ilk bölümü ‘kumaş’ta, öfkesini gizlemeyen, hatta “çok gecikmiş öfkem” (s. 31) diyerek yer yer, gecikmiş olmanın telaşıyla, şiirin nabzını yükselten bir ruh hakim. Şiirler bu öfkenin altında, kırılganlıkları ile, cebinde kırık misket elinde ustura bileklerini kesen, kendini piç ve kambur bir terzi olarak gören öznenin yaşadığı yabancılaşmanın ve varolmanın sıkıntısının olduğunu okuyucunun gözüne sokmadan, sezgiyle iletiyor. Özellikle ilk bölümde ama kitabın genelinde varoluşçuluk göndermeleri ile, yalın kelimeler ve vurgulu söyleyiş yakalanmaya çalışılmış, ancak varoluş meseleleri derinlemesine felsefi bir irdelemenin sonucu olmaktan çok, yoğun bir duygu hali olarak aktarılmış. Duygu yoğunluğu “ağrı geziniyor bilmediğin yerinde gövdenin” (s.48), “eksikliğim alnımda yazı/çocukları uyardım, ben yenik/yaylada bir gül kokusu” ( s.26) gibi yer yer çağrışımlı/vurucu dizelerle aktarılarak okuyucunun boğulması da önlenmiş. Ancak özneden hareketle çevreye yayılan bu duygu yoğunluğunun, çoğu zaman bir derinliği, başkalığı veya bir meseleyi işaret ederek okuyucuyu sürüklememesi şiirin ve şairin söylediğinin ötesine geçmeye çalışan okuyucuyu üzüyor.

Kitabın “Kent ve Doğu” isimli ikinci bölümünde Şair, kendi durduğu yeri ve yaşadığı mekânı imliyor. Aslında ilk bölümde, “anne, elimi tut, tut elimi bu neyin muştusudur/batıya değil doğuya, daha da doğuya yürüyorum” (s.15) dizeleriyle Şair, bir yandan doğu trenine bindiğini açıklarken, öte yandan kitabın iki bölümü arasında ve gelenekle bağlantı kuruyor. Bu bölümde doğunun kumaşını betimleyen, asl, suret, ayna, çöl, simya, bilgelik, nargile gibi kelimeler şairin durakları olurken, doğu–batı denklemi ve bu denklem çerçevesindeki ötekileştirmeler şiirlerin genel teması haline dönüşüyor. Türk, Doğu’nun gizlerini keşfeden/sergileyen, derinliği içinde gezinen bir şair edası ile değil, bizzat göbeğini Doğu’ya bağlayan, yönünü daha da doğuya çeviren, Batı ile Doğu arasında gidip gelen, içerden konuşmaya çalışan bir şair olarak gözüküyor. İlk bölümden farklı olarak Şair, bu bölümde Doğu’yu üzerinde durulması gereken bir mesele olarak ortaya koyarken, “Şiiri doğuran Doğu’dur, sancıdır.” (S.52) diyerek şiirinin durduğu ya da durması gerektiği yeri de belirtiyor. Ancak okuyucuya meselenin aslından çok, doğulu bir mahcubiyetle öfkesini bastıran, içinde yar ve yara olan bir sızıyla/kırılganlıkla doğuya, çöle doğru hüzünle yol alan; aynı zamanda umudunu Haliç’in dibinden yükselecek ışığa bağlayan suret yansıyor. (...)

(Hece, Aralık 2010)

23 Kasım 2010 Salı

İNSAN KÖRÜ

Monte Kristo Kontu var TV’de. Son sahnelerde düşman, silahı doğrultmuş konta. “Tek kurşunun var” diyor kont, “o da beni durdurmaya yetmez”. Düşman: “o halde canının en çok yanacağı yere ateş ederim” dedi ve kontun sevdiği kadına bastı kurşunu. O iki saniyelik zamanda acaba en çok neresi acır insanın diye düşündüm, dizkapağı, ciğer, kalp, mide, göz vb. ama aklıma kadın gelmedi ha. Yozsun işte diyor Koç bana dönüp. Filmlerdeki filmselliğe hayranım; yozluk moda bak, ama yoz değilim, bitki örtüsü o. Seksen seneyi 2 saate sığdırınca her şey daha eğlenceli geliyor. İntikam filan da. Yani intikama hayran çok insan gördüm, filmlerden hep. Filmler bizi 900 yaşına filan getiriyor. Ben zaten 1115 yaşındayım sanki. Her şey aşırı tanıdık. Ama yaşımı göstermiyorum, infazı bekliyorum. Filmlerdeki intikamı çok şık buluyor olmalılar, ama intikam alan kimse görmedim hiç. Yakından görmedim dokunmadım mesela. Elini sıktığım hiç kimsenin.. Yani hiç değilse kendimden biliyorum, canını yaktığım kişiler hesap bile soramıyor, naptın sen, neden, niçin vb. Sen de yakacaksın, yakabiliyorsan. Ya tabii intikam almamak daha yüce filan biliyoruz, e o zaman niye -bak bak yüreğin kabarmış, yücelik sana mı kalmış, buna basbayağı şuur yetmezliği deniyor. Tıpkı silahlardan bahsedip dokunmaya bile korktukları gibi intikamın da adı var kendisi yok. Şimdi bu '80'li yıllarda doğan kızların adıdır genelde duygu, '90’larda duyguyu küfür sanan çocuklar doğdu. Bu toplumu yazılı ifadelerinden tanımaya kalkışırsak toptan çuvallarız ha. Sanırsın, alaycılık kanımızda var, sportmenlik her tarafta, centilmenler dizi dizi, humorla yatılıp özeleştiri ile kalkılıyor. Edebiyatın hasını gözünden tanıyor bu güruh ve geleceği de görüyor ha. Bak sen. Bu ne ödünç bir üsluptur. Herkes nasıl herkes gibi konuşabilir, yoksa bu herkes o herkes mi? Sokakta gördüklerim kim oluyor peki? Kimseyi tanıyamıyorum, ayırt edemiyorum. Capgras sendromuna yakalanmış olabilirim. Ben bir körüm. Korkuyorum.

22 Kasım 2010 Pazartesi

ACIMIYCAK!

resim: edvard munch

Ruhsal hastalıkların sıfır noktasına göre derecelendirilmediğini düşünürsek, ruhsal açıdan herkesin bir parça sağlıksız olduğunu düşünmemiz de anormal sayılmayacaktır. Ruhsal sağlık, tamamen bir hareketsizlik durumu olsa gerek. Trafiğe sürücü olarak çıkan herkesin peşinen tali kusurlu oluşu gibi hayat sahnesine çıkan herkesi hareketliliğinden ötürü tali kusurlu sayabiliriz, biz saymasak olur; fakat sayan biri olacaktır. Hareket insanı hasta etmektedir. Ne tarafa doğru yönelirse yönelsin, hatalıdır ve bir bedel öder. Bedel vardır, hata varsayılır. Varsayılan hata, gerçek bedel. Başka türlü bakana da mütevekkil filan denir. Bu tür durumlar için dilimizde çok kelime var. Zizek de öznenin histerikleşerek kurulduğunu iddia etmektedir. Bu, muhatabın sorusu karşısında olmaktadır. Ve ancak da böylelikle yani bölünerek o nesneden kurtulmaktadır. Bu nesneye “travmatik çekirdek” adını veriyor Zizek.

“İnsan ‘ölümcül hasta doğa’dır”

“İnsan ölümcül bir Şey’e kafayı taktığı için raydan çıkmıştır.”

Sezai Karakoç’un saf ve eşsiz şekilde, sadelikle dile getirdiği şey budur, “Tahta At” şiirinde tam bu nokta işaretlenmektedir: “İç dünyamı ikili susmalarla bölme / Şiir günlük konuşma dilimiz / Kıskançlığımdan örülme bir perde”

Karakoç’un bu şiirdeki kıskançlığı da Lacancı Jouissance kavramıyla daha net açıklanabilir gibime geliyor. Obsesif bir şiirsel dilde Jouissance öteki kişide dayanılmaz ve sınırsız bir keyif alma potansiyeli varsaymaktadır. Travmayı yani ifade edilemeyecek boyutta büyük bir kıskançlığı yaratan da budur. Bizi dışlayan, bizim dışımızda, tam da bizim dışımızda olduğu için bize özel gelen o yaşantı canımızı sıkar. Bu sıra dışı can sıkıntısı kıskançlıktır. Perde, bu hakikati kapatmaktadır. Şair, Zizek’in Kant için kurduğu önermeden yararlanarak yorum yaparsak, görünüşte bir hakikat özlemini (“Gel mesut odalar içinde çözül güzel bulmaca / Güzel ve mağrur ve katil”) ifade eder; fakat hakikatle karşılaşmaktan ne pahasına olursa olsun kaçma arzusu gösterir. Dağ yanlış, su yanlıştır. Bütün bilgi çarpıktır: “Yanlış bir dağın altından yanlış bir su çıkarsa / Kaybolursa taşlar içinde taşlar getiren taş bir bulut / Eşkiya heybesinde çizgili kayığa asıl / Merhametin bildik kaynağı eşkiyalar / Kıldan ince çarpık bilgileri unut”

Oysa “en köklü yanılsama, aslında sadece aldatıcı bir yanılsama olan şeyi Hakikat olarak ‘kendinde-Şey’ olarak kabul etmekte değil, Hakikat’in mevcudiyetini görmeyi reddetmekte –Hakikat çoktan orada olduğu hâlde, hâlâ kurgusal bir görünüşle uğraşıyormuşuz gibi yapmakta –yatar.” (Zizek, s.205) Çünkü âşık, acıyacak sandığı yerini kaçırmak istemektedir. Buna basitçe sevilmediğini duymak korkusu, daha karmaşık şekilde ise, içerideki nesnenin o olmadığı –ta kendisi olmadığı- önsezisi ile karşılaşmayı erteleme, “insanla peygamber arası” bir konum biçerek yırtma diyebiliriz. Böylelikle o hiçbir zaman itiraf edemeyecektir “sedef gurur ve inat içinde” bir gerekçeyi her zaman bulabilerek.

(değişerek Takip Mesafesi'nde Aralık)

20 Kasım 2010 Cumartesi

ŞİMDİDEN UZAKTA: BANG BANG! / Hayriye Ünal

(...) Pan yayınlarından bu yıl çıkan iki şiir kitabını beraber okuyorum. Ömer Şişman ve Ömer Aygün. Kendisini “deneysel” kategoride şiirsel bağlama dahil ettiği söylenebilir bu yayınevinden çıkan kitapların. Bu kategorinin sınırları açık ve tartışmalı olması kitapların başka anlayışlar tarafından değerlendirilmesini de engelledi. Değerlendirildiyse bile ben görmemiş olabilirim.

İyi bir eserin ortaya çıkması esnasında bir takım yabancılaştırma unsurlarından dolayı suçlanması çok eski çağlardan beri olagelmiştir. Bu olur. Ama sırf bir şeylerle suçlanmak bir eserin müstakbel iyiliği anlamına gelemez. Basbayağı kötü olduğu için de suçlanıyor olabilir. Şahsi diller yığınından ne kadarı üsluplaşacaktır, önemli olan tek şey budur.

Ömer Şişman’ın Bitkiben kitabındaki şiirsel girişim saldırgan sayılabilecek bir doğaya sahipken Ömer Aygün’ün Koro kitabı zaten açılmış bir kapıdan geçmekten başka bir şey yapmıyor, hatta şiirsel herhangi bir jestini göremiyoruz kitabın. Deneyselliğin geniş kapsamı bile, Aygün’ün kitabı boyunca süren yinelemenin şiire herhangi bir biçimsel katkı –başkaldırı! yok, ironi yok, öneri yok, siyaset yok, şiir yok- yaptığını kanıtlamıyor. Sözgelimi akademik yavaşlığın, şiirde birikmiş anlamsal ataletlerin, şiirsel muhafazakarlığın önüne geçecek şey bu mudur, elbette ki hayır. Örneğin Ömer Şişman’ın yinelemesi ve Ömer Aygün’ün yinelemesi arasındaki farkı düşünelim. Şişman, görünüşte biçimsel birlik içinde olan bir metni birçok kod halinde parçalıyor. Yineleme de habere öylesine iliştirilivermiş bir parçayı metinden tekilleştirme amacıyla koparmayı amaçlıyor. Hedef metin dilbilgisi araçları ile bir arada tutuluyor değil, fakat şair metni, içerikteki ardışıklığın mantıksızlığını fark ettirecek şekilde yeniden tanzim ediyor. Bu açıdan Şişman’ın şiir kültürüne üslup sahibi olarak –ilk kitabı da bu yargımızı destekliyor- katkıda bulunduğu söylenebilir.

Aygün’ün kitabındaysa, deneyciliğin iyi bir şey olduğuna kanaat getirilerek oluşturulmuş, deneyci olma hevesini yansıtan bir yineleme girişimi var. Yinelemenin tek başına şiire bir şey getirmediğini anlamak için bu kitaba bakmak gerekir. Burada çözülen bir kod yok. Herhangi bir töz, bir hedef metin deneye sokulmuyor. Herhangi bir töz veya metin de oluşturulmuyor, sayfalar boyunca yinelenen sayı ve işaretlerin dekoratifliği sadece ve sadece kenar süsü mahiyeti taşıyor. Burada sorun şiir-tarihsel açıdan geçmişi barındırmıyor / anıştırmıyor olması değil, herhangi bir şeyi barındırmıyor / anıştırmıyor olması. Epik bir formdaki gibi tarihi barındırmak veya somut şiirsel formlardaki gibi biçimleri anıştırmak veya Dadaist formlardaki gibi yıkmak çözmek veya görsel şiir formlarındaki gibi tanınabilir olmadığı durumlarda bile kaotik hissi verebilmek… Koro aslında yok. Monolitik bir tezyinat bu. Şiire, şiir tarihine her şekilde dil çıkarılabilir, buna itirazım olamaz, eleştiri tabancasının neyle doldurulduğu şairlerin kendi sorunları, boşlukla bile doldurup ateş edenlerin etkili olabildiği oluyor. Ama ateş edecek, bang bang! Oyunda maksat salt ütmek değilse!

(yazının tamamı Hece Aralık sayısında)

29 Ekim 2010 Cuma

SÜRSÜN / Hayriye Ünal



(…)

bütün gemiler kalkmıştı limanlardan

kesikti ışıklar

banklar o kadar tozluydu ki hiç oturulmamış denebilirdi

eski olmasalar

sis çökmüş çıkışsızdı yollar

ilerliyor mu duruyor mu yaslı bir toyota

ağlanır mı katılarak, görünce çöpte kırık bir gitar

gece ve ben ölüme gaza bastık

belli ki boş vermiştik senle doğrulanmayan cana

muhakkak çıkışı bulurduk son’a gelseydik

(…)

Bu kitap, “aşk şiirleri” başlığı altında yazdığım şiirlerden oluşan yani, kilitlenmiş bir dil ve mühürlenmiş dudaklarla, yok şu an yazmıyorum şiiri, edebiyat kokuyorum sadece, böyle şeyler edebiyatla yatıp kalkınca yan etkisi, bu tuzdan arınsın mı, zahmete değer, kucağında tabletler dağdan inerken Musa biraz serinlemiş miydi, balığın karnından çıktığında Yunus Rabbinin ne istediğini anlamış mıydı, Tanrı sadece elçileriyle ve delilerle mi konuşur, kitap bittiğinde sorular da bitecek mi, meşum güne kadar kitap bitebilecek mi. Kitap vita vita kısa aşk longa testament baki. Bari .lm şeklim de görünebiliyor mu ordan bakınca. Paraları mütemadiyen yıkadığım gibi pantolon ceplerimde, kitapları da yıkamak geldi aklıma, üç gündür kitap yıkıyorum. 100 kadarı hallettim. Hamurlaşıyor. 15 yaşından büyük ve temyiz kudretine sahip oluşum bana bu hakkı veriyormuş. El yazısıyla da bir yerlere kaydettim.

Bu kitap, bu, bu bir ilik olacak, bir iyilik olmayacak.

Kitabın iki ‘dizginsiz’ şiirinden biri “Sürsün”. Diğeri üzerinde çalışıyor kadın.

“Sürsün”, Beyaz Manto 15. sayıda yayımlanıyor, şurdan okunabilir: http://www.beyazmanto.com/bm15.pdf

SHAKESPEARE VE AMERİKAN ARGOSU1 / Frederic S. Marquardt


Ar­go ifa­de­ler, or­ta­ya çı­kış­la­rı açı­sın­dan kla­sik de­yiş­ler­den, bir baş­ka ifa­dey­le alın­tı­lar­dan bü­yük oran­da fark­lı­lık gös­te­rir. En çok bi­li­nen de­yiş­ler, top­lu­mun en­te­lek­tü­el üst ta­ba­ka­sın­dan alt ta­ba­ka­la­ra iner. Bi­lin­di­ği üze­re, Sha­kes­pea­re’den alın­tı ya­pan her­kes onun eser­le­ri­ni gör­müş ya da oku­muş de­ğil­dir. Sha­kes­pea­re kay­nak­lı ol­du­ğu tar­tı­şıl­maz öz tüm­ce­ler ve alın­tı me­tin­ler, an­cak uzun ve eze­li bir ge­çiş sü­re­cin­den son­ra en­te­lek­tü­el kat­man­lar ara­sın­dan ge­çe­rek or­tak de­ğer ha­li­ne gel­miş­tir. Öte yan­dan ar­go, ço­ğun­luk­la Sha­kes­pea­re’in ge­nel­lik­le İn­cil’e at­fe­di­len tür­de bir say­gı ve hür­me­ti hak eden bir ef­sa­ne ol­du­ğu­nu dü­şü­nen eği­tim­siz­ler ara­sın­da do­ğar. En iyi İn­gi­liz­ce’den baş­ka­sı­nı ka­bul­le­ne­me­yen aka­de­mis­yen­le­rin ise ye­ni ve il­ginç de­yiş­le­ri ya­ka­la­mak ko­nu­sun­da sa­hip ola­bi­le­ce­ği muh­te­mel bir ka­bi­li­ye­ti kay­be­de­ce­ği mu­hak­kak­tır. Eği­tim­siz­le­rin ko­nuş­ma di­lin­de ka­bul gör­müş dik­ta­la­ra bu tür­den bir bağ­lı­lı­ğı bu­lun­ma­dı­ğı için; kı­sa za­man­da ko­nuş­ma di­li­mi­zin bir par­ça­sı ha­li­ne ge­len ol­duk­ça şa­ta­fat­lı bir de­yi­şe rast­la­ma­la­rı hay­li muh­te­mel­dir.

Bi­li­nen çok sa­yı­da­ki de­yi­şi­nin ya­nı sı­ra Sha­kes­pea­re’in bi­ze ay­rı­ca çok sa­yı­da ar­go ifa­de bı­rak­mış ol­du­ğu ger­çe­ği, bu se­bep­le ev­ren­sel­li­ği­nin bir ka­nı­tı­dır. Şa­ir, duy­gu­la­rı­nı sa­de­ce eği­tim­li­le­rin aris­tok­rat di­li­ni kul­la­na­rak dil­len­dir­me­di, ay­rı­ca eği­tim­siz­le­rin renk­li ifa­de­le­ri­ne de ha­kim­di. Ben de bu­na uy­gun ola­rak Sha­kes­pea­re’de gö­rü­le­bi­len ve bü­yük ola­sı­lık­la kay­na­ğı Sha­kes­pea­re olan çağ­daş ar­go ifa­de­le­ri bir ara­ya ge­tir­dim. Bu lis­te­nin tam ol­du­ğu id­di­a edi­le­mez; da­ha zi­ya­de, as­lın­da bü­yük İn­gi­liz ya­za­ra çağ­daş ar­go kul­la­nım­la­rı ne den­li borç­lu ol­du­ğu­mu­zun bir gös­ter­ge­si­dir.
Ho­lo­fer­nes’in Lo­ve’s La­bors Lost’2ta (Aş­kın Ça­ba­sı Bo­şu­na) yer alan “When he was a child, a ba­be, a shrimp” (bir ço­cuk, bir be­bek, bir bü­cür­ken) ifa­de­si, Çağ­daş ar­go­da­ki “shrimp” (bü­cür) ke­li­me­si­nin Sha­kes­pea­re ta­ra­fın­dan tü­re­til­di­ği­nin açık bir gös­ter­ge­si­dir. An­cak yi­ne de, ke­li­me­nin sa­de­ce kü­çült­me an­lam­lı kul­la­nıl­mış ol­ma­sı ve ya­zar ta­ra­fın­dan ke­li­me­ye bu­gün­kü kü­çüm­se­me an­la­mı­nı ka­zan­dır­ma­nın amaç­lan­ma­mış ol­ma­sı muh­te­mel­dir.
Üni­ver­si­te­li genç­le­rin kul­lan­dı­ğı çağ­daş ar­go­ya gö­re ise, “le­mon” (de­ğer­siz kim­se) çe­ken bi­ri, bek­le­me­di­ği kö­tü bir olay­la kar­şı­la­şan; ör­ne­ğin bir ran­de­vu­da hoş gö­rü­nüm­lü ve na­zik bir genç ba­yan bek­ler­ken kar­şı­sın­da­ki­nin bir “pill” (sı­kı­cı ki­şi) ol­du­ğu­nu fark eden bi­ri­dir. Sha­kes­pea­re “le­mon” ke­li­me­si­ni he­men he­men ben­zer bir an­lam­da kul­la­nır; Lo­ve’s La­bors Lost’ta3 Ar­ma­do “The ar­mi­po­tent Mars, of lan­ces the al­mighty, ga­ve Hec­tor a gift” (Kud­ret­li Mars, yü­ce mız­rak sa­vaş­çı­sı, Hec­tor’a bir he­di­ye ver­di) de­di­ğin­de, Bi­ron ka­ba bir şe­kil­de “a le­mon” tah­mi­nin­de bu­lu­nur.
Bir­çok sert emir cüm­le­si de Sha­kes­pea­re’den ge­lir. Yak­la­şan bir teh­li­ke için ak­ran­la­rı­nı uyar­mak ama­cıy­la muh­te­me­len her gen­cin bir şe­kil­de kul­lan­dı­ğı emir cüm­le­si “Be­at it!” (Toz ol!), The Co­medy of Er­rors’ta4 (Yan­lış­lık­lar Ko­me­di­si) yer alır. Bel­ki de “Go on” (De­vam et) şek­lin­de bo­zul­muş olan “Go to”, en az iki yer­de; bir kez Ham­let5’te ve bir kez de King Henry IV, Part 1’de6 (VI. Henry, Bö­lüm 1) gö­rü­lür. Ça­ğı­mız­da ha­re­ket­li­li­ğin ve can­lı­lı­ğın bir sim­ge­si ha­li­ne ge­len “Let’s go” (Ha­di gi­de­lim) ifa­de­si, he­men he­men “iler­le­ye­lim” an­la­mı­na ge­len bir öne­ri şek­lin­de The Ta­ming of the Shrew’de7 (Hır­çın Kız) kul­la­nıl­mış­tır.

27 Ekim 2010 Çarşamba

GEREKLİ AÇIKLAMA'DAKİ ŞİDDETE DAİR

Gerekli Açıklama’yı ilk okuyanlardan biri Cihad Şahinoğlu oldu. Bir de söyleşi yaptık. Kasım'da yayımlanıyor. Cihad’ın kitaptaki şiddeti sorması ile fark ettim ki ben şiddetin bir kayıp veya kazanç olması ile ilgili değilim, bizatihi kendisi ile ilgiliyim, hatta varlığımı bir çivi gibi duyumsuyorum, neyse… kaynaklarını pek de bilemiyorum. Sohbette de söyledim. Şiddet, hep ilgi alanımda olan bir şeydi. Çok genç fakat hakşinas bir şair arkadaşım bana “bize acımalısın veya kılıçtan geçirmeli, arada kalınca zor oluyor” dedi kitabı okuyunca. Kısas şiirini kastediyor. Kısas zaten böyle bir şey, intikam gibi duygusal bile değil tamamen adaleti tesis için var, aşırıya kaçmak yok mesela, hak ettiği kadar şiddet. Fakat şiddetten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Şiddet karşısında daima bakiriz. Şiddet kişinin kendi etkisini elle dokunulabilir olarak sınadığı şeydir. Sözlerle yaşayan, şiirle, yazıyla oynayanın söze ve yazıya inançsızlığı zirvededir; onunla kanmayı kandırmayı iyi bildiği için dile saygısı en az olan da odur. Ben şiddetin dönüştürücü ve yıkıcı gücünü önemsiyorum. Ama denetimsizliği değil. Benden bağımsız nesnel bir olgu olarak bakarsak, modern sanatı güzel kılan, neredeyse tamamen içerdiği şiddettir. Sanat ve edebiyat, 19. yüzyılın sonundan bu yana şiddetin açtığı yaraları hem sağaltarak hem de iyice kanatarak hem malzeme sağlamış hem de kendisine varlık gerekçesi hazırlamıştır. Fakat hep imha da ederek.

Fütürist manifestodan 7. madde, yıl 1909: “Artık kavga hariç güzellik mevcut değil. Bir eser yoktur ki saldırgan bir vasfı olmaksızın şaheser olabilsin. Şiir, bilinmeyen güçlere karşı, onları indirgeyip zaptedebilen şiddetli bir saldırı olarak düşünülmeli.”

Bana gelince; suç, suçlanma, suçluluk duygusu hep ilgi alanımda oldu, bunun poetikasını bile geliştirdiğimi söyleyebilirim. Bu, utançla birleşince, bir şekilde aklanarak kendisinden kaçılabilen bir duygu değil, sökülüp atılamıyor, onu şiirselleştirmekten başka bir yol bulamadım ben. Kafka’yı ilk okuduğumda kayıp erkek kardeşimi bulduğumu anladım. Onda soğukluk da vardı ayrıca, ben frijit değilim, hem de hiç, fakat her yerde alelade herkeste her yaşta olabilen o muhteşem teslim kabiliyetinden mahrumum. Selim olmakla ilintili teslim. Teslim olamıyorsan suçlu olmaya bile gerek kalmadan müebbet cezalısındır. Tecritte.

ADYALAYICI



Adyalayıcı neyin iyi olduğunu bilir, bin km uzaktan kokusunu alır ve yalamayı tasarladığı adın yanına yaklaşmak için elinden geleni ardına koymaz. Günümüzde, bu iş otomobil ya da uçak sayesinde iş olmaktan çıkmıştır, pek öyle zahmetli değildir, ama şunu da söylemek gerekir ki, zahmetli olsaydı da adam her türlü cefayı göze almaya dünden hazır olacaktı. İştahı, gazeteleri okuduğunda kabarır, gazeteye geçmemiş şeyler, bu adamı hiç mi hiç ilgilendirmez. Bir isim gazetelerde sıkça görüldüğünde, ya da hatta diyelim manşete çıktığında, dayanılmaz bir açlık nöbetine tutulur ve ardına bakmadan işe koyulur. Bu seyahat için yeterli parası varsa, mesele yoktur; ama cebi boşsa, ödünç alır, ve borcunu muazzam amacının utkusuyla öder. O konuda konuşurken, müthiş bir izlenim bırakır. “N.N.’yi yalamak zorundaydım,” dediğinde, keşiften dönmüş bir Kuzey Kutbu kaşifi konuşuyor sanırsınız.


Ani baskınlar yapmayı iyi becerir, ister başkasının sözlerini aktarıyor, ister kendisi bir şeyler söylüyor olsun, sanki, o anda ortadan yok oluverecekmiş havasıyla konuşur. Adları öyle bir pohpohlar ki, onlara ulaşma isteğinin insanı susuzluktan öldüreceği izlenimini verir, bütün dünya bir çöl ve bu adlar çöldeki kuyulardır sanki. Bu durumda, önce zamanlarının olmadığından uzun uzun yakınsalar da adyalayıcıyı kabul etmeye razı olurlar. Hatta belki, bu adların adamı biraz da sabırsızlıkla bekledikleri bile söylenebilir. En iyi parçalarını önüne sererler, onları –yalnızca onları- iyicene yıkarlar, cilalar, pırıl pırıl yaparlar. Adyalayıcı ortaya çıkar, anında gözleri kamaşır. Bu arada şehveti artmıştır, adam bunu gizlemez. Küstahça yürür, ve adı yakalar. Her bir köşe bucağını güzelce yalar, yalar; sonra bir de resmini çeker. Söyleyecek hiçbir şeyi yoktur, belki kulağa saygı sözleri gibi gelen bir şeyler kekeler, ama kimse ciddiye almaz sözlerini. Adamın yalnız ve yalnız dilinin temasıyla ilgilendiğini, başka hiçbir şeyi umursamadığını bilirler çünkü. Sonradan dilini koskocaman sarkıtarak “Bizzat kendi dilimle…” diye açıklar ve daha önce hiçbir ada nasip olmamış bir huşu ile karşılanır.


(Canetti)

BARIŞ, KASTRASYON VE ŞİİRDE EVRİM


(...) Daha altta bulunan Ş i i r gruplarının tarzları değişkenlik gösterse de edebiyat sosyolojisi açısından vardıkları yer tek bir şekilde yorumlanabilir. Kastrasyon. Burada dayanışma uğruna feda edilen şey bireysel yetenektir. Dinî bir kült şekli olan kastrasyon, Ş i i r’e sızmıştır. Alt grup kendi arasında açıkça sözünü etmeden bireyleri birbirine eşitleyecek kuralları dikte eder. Cennette hak iddia eden ve melekleşen küçük cemaat bireyleri gibi bu Ş i i r c i’ler de kendilerini gönüllü olarak kastre etmekle gruba bağlılığını kanıtlar ve şiir toprağında hak sahibi olur. Örneği somutlaştıralım. Bir Rus mezhebi olan Skopsi’lerin kurucusu Selivanov, vaaz vererek binlerce kişiyi etkilemiş, bu rüzgarla erkekler kendilerini iğdiş etmiş, kadınlar göğüslerini kesmiştir. Kastrasyon edimlerini her şeyin üstünde tutup buna “aklama” adını verirler. Bu kendini sakatlama, edimin sonuçları açısından Ş i i r üyelerinin gönüllü sakatlanmalarının hemen hemen aynısıdır. Skopsilerin –sakatlanma benzerliği nedeniyle- birbirlerine gösterdikleri törensel saygı ve tapınma edimleri de şiirsel övgü yazılarının ve şiir tabanlı arkadaşlıkların ve dayanışmaların psikolojisini açıklar niteliktedir. Aynı eksik insanları birleştirmektedir. O ne acınası bir nikahtır! Fakat Ş i i r’e kötü haberim var: tür, örnekleri sınırlandırmakta, çerçevelemekte hiçbir zaman tümüyle başarılı olamaz. Çünkü tür; üretim, akış ve alımlanma esnasında tamamen işlevsel değildir. Türün sınırlarını korumak amacıyla medya, güç odakları ve yaşlı otoriteler taşları sürekli yerinde tutmaya çalışabilirler. İngilizce edebiyatların mucizevi icadı –ama kimin için mucizevi- olan kanonu acemice uygulama çalışmaları. Peh! Fakat sızıntılar daima birilerine ulaşır. Bir yangın her zaman ihtimal dahilindedir. Ne barış ne kastrasyon, bir diğer ifadeyle kurtuluş için icat edilen birliktelik çeşitleri yapayalnız üretilmiş bir şiirin verdiği öz-inancı verebilecektir.



(Hece, Kasım 2010)

16 Ekim 2010 Cumartesi

KIZ MESELESİ

Gerekli Açıklama evvelki dün ulaştı elime. Dördünü yanyana koyup bir süre izledim. Sevinmem lazım sanırım. 2000’den 2010’a on yıl boyunca bir sürü anı elenirken kapaklarla ilgili olanların canlılığı. İlki Saçları Vardır Aşkın için yayınevine siyah beyaz bir resim göndermiştim. Mustafa Kutlu beğenmeyip kendi seçtiği resmi koymuş. Telefonda bana ilk Edibe söylemişti resmi. Çocukça biraz da dert ettim. Birkaç gün sonra geldi kitaplar. İlk tepkimi hatırlamıyorum şimdi, ama sonradan sonraya kapaktaki renk hoşuma gitmeye başladı. Munch. Hiç fena değildir hazret. Hele bugün elimde bir tanecik hariç kalmamış olması. Duyurmuş olayım: Elinde bu kitaptan olan varsa satın alabilirim. Ankara’da Murat’la mutad yürüyüşlerimizden birinde ona anlatıyordum kapak meselesini, bu söylediğin şiirdir, dedi, o ara “garnizonbahar” üzerinde duruyorduk sürekli. Babası ölmüştü onun. Garnizonbahar’da bahsediyorum. İfsada uğramadığı günlerdi. Kendini doğuruyordu, postnatal günler yani. Dizeleri şak ekledim: “-Parçalanmış oyuncak bir bebek göndermiştim kutluya / Siyah-beyaz / Köprüde dikilen üç kadın vardı / Kitabım postadan çıktığında kapağında-“ Çok kafa yormayınız biyografik bilgilerin şiirdeki yerine. Böyle şeylerin kuralı kurgusu olmaz. Şiir konuşma mıydı, kimden öğrendiniz? Harbiden. Ama kız bebek ve parçalanmak nere, yüzü olmayan kadınlar nere. Feminizm filan mı diyorsunuz o şeye? Komik. Ben bunlardan aslında herbişeyden çok sıkıldım.

İkincisi Âdemin Kızlarından Biri. Bu kapağı Edibe’lerde onunla birlikte seçmiştik. Tereddütlerim vardı fakat onu da sonradan çok sevdim. Frida Kahlo lezbiyen eğilimlerini hayata geçirebilmiş, deneyimden korkmayan bir ressam. Meksikalı ve devrimci. Kapaktaki kadına değil dinamitlere yoğunlaşmak gerekiyor yorumlarken. Di. Edibe’de terazi burçlarına has çekingen kibarlık ve ince sanat zevki vardı. Şiiri sürdürse eminim şiire asılan birçok kişinin üstünde bir yeri olurdu şiirde.

Sert Geçecek Bu Kış’ın kapağı hakkında duyduğum en güzel –karamsar fakat hakikati gören- yorumu Furkan yazdı. Niye almayalım: “Sert Geçecek Bu Kış’ın ruhunu anlayabilmemiz için henüz şiirlere girmeden kapakta seçilen resme bakarak bir ön hazırlık yapabiliriz. Kapakta Albin Egger’in ‘Anno Neun’un ölüm dansı’ var, Albin Egger Avusturyalı bir savaş dönemi ressamı. Savaşa katılmış, ölümü ve acıyı yakından tanımış bir ressam. Canını korumak çabası insan ruhunu çıplak bırakır. Ölüme yakınlık insanının bütün emin olma duygusunu yok eder, tedirginlik yükselir, irade en canlı halini yaşar. Gerçekten tam anlamıyla kendisi olur insan. Egger tabloları bu ruh halinin fırça darbeleridir. Kahverengi ve grinin ressamıdır. Şimdi, bu ressamdan ve kapakta ki tablodan bahsetmemin nedeni bu ruh halinin Hayriye Ünal şiiri ile birebir örtüşmesidir. Ünal’ın şiiri de kahverengi ve gri, ve onun şiirine girmek savaştan sonra yakılmış yıkılmış dumanı tüten bir köye girmek gibi. Şiir sizi sardıkça köyün intikam saatini beklediğini anlarsınız.”

Gerekli Açıklama’nın kapağı ise bir şaire ait. Serkan Işın. Bu defa, içimizden biri :) sakıncası yoksa.

Dördünü birden elime alınca bunları düşündüm işte. Bizde kitap kapakları önemsenmiyor. Bunun için sözünün edilmesine bile tuhaf gözle bakanları gördüm. Kapak konusu kız meselesi gibi bir şey bizde. Yokmuş gibi yapıp gerçekte önemsediğimiz. Soyut bir görseli ortaya atıp risksiz bir kapağa fit herkes. Mecburen. Yayınevleri kitaba özel tasarım yapmıyor. Bomboş kapakların prestijli filan sanıldığına şahidim ya. Gerçi prestijin ne olduğunu bilen var da, konuşuyorum işte. Google’a “excellent book cover” yazıp aratınca güzel ve tuhaf edebiyatçıların sıkça kullandığı bir sıfatla söylersem “çarpıcı” kapakları birarada görmek mümkün. İçeriğe uygun kapak tasarlamak kulağıma hoş gelmiyor fakat sonuçlar güzel. Fazla önemsemeden yapacaksın yani. Akla ziyan kapaklar çıkıyor diyebilirim. Çarpılmadan tavsiye ederim.