15 Mayıs 2010 Cumartesi

DERİN AŞK / HAYRİYE ÜNAL

( resim: age of innocence filminden)

artık seni sevmiyorum çok açık!
-jüride bir gülümseme! hayır istemiyorum
olsaydı terden başka bir kanıt daha
eski bir gün, bir gün hatırlanacağına
inanılmış, koparılmış bir gün bütünden
kanıt yok, olmasın bir gece, diğerine ulanmamışsa

bir kez daha “denemeye değer bir kepazelik”
merdivenlerde kan ter koştuğum garlarda galatada
yazık kuldan yas miras yaralar senden
nicedir yara sergisi açmıyorum gitmiyorum açana
şiirle açıyorum oruçsam öpüşerek bir senden
bir benden kopacaksa al bendeki ilk
kıyametten bir gün önceyse bile değil delilik

ben aşkı, göğümde kurşun gibi hızla
vursun diye kuşları, taşımıyor taşımıyor
ben aşkı soğukta bekletiyor buzla alıyor ama
sana mesaj yazarken parmaklarım titriyor

aşkım öyle güçlü ki aşkım ateşli silahlardan
yakıcı diye kardan şömineden çakmaktan
çıkardım ana karakterimize yazılan mektuptan
bütün imaların şüphelerin jestlerin yerle bir
ettiği inançtan sonra gözden
çıkarabilsem seni bir an bile gün saymam

saydım ama günleri saatleri
azgın sular içeri dalar gibi
aşk yara mı açarmış ömür uzatmaz denmişti
sürgüleri bozulmuş pas tutmuş menteşesi biraz çabalasam
belki olasıdır kanatları yeni açılan kuşun korkusunu azaltmam

seni kuracağım tuzakla
başka bir şey olmadığıma inandırmam gerekli
şahidim senin inandığın hangi tanrıysa
gördüğümde senden bir hayvan çıkarmam
ve bağlamam gerekince savaşmam
aşkım öyle derin ki aşkım günde üç kez gerekiyor dağlamam

beni kimse bu aynanın önünden
bu trafikte bu şeritten çıkarmayacak kimse
bu kapıdan adım bu adımdan bir harfi attırmayacak
bir harfi başka bir harfin yanına
koymayacak kimse bu çulu çaputu kapının önüne
istifi bana kimse bozulmadan dur bakalım orda
kimse diyemeyecek ölümümü de işle bu takvime

bana bir kalem getirin bir parşömen hatırı sayılır kalınlıkta
kağıdın icadına var daha bana bir tablet verin
yazmak değil kazımak gerekir bir aşk belaysa
kaldır bir ayağını çöp kovasının yanında bekle birkaç
yıl birkaç on yıl, belki bir beş, kurtarır bu ceza

dövmelerim var benim şimdi sana çok gelebilir
şok eder seni işaretlerim
yorgunsan tedbirliysen durulmuşsan
bana gözlerini kısarak bakmalısın
hayra yorulmaz kıskaçlarım olur ya bir tedbir de ben almalıyım
hiç itiraf edilmemiş bir kasta bir kasıt da sen ekle
pis gagalarına dağılıveririm çaşıt kuşların

unutabilsem -utançtan kalkmıyor başım- unutabilsem…
bir su bir toprak, arıtır utancı
ben oysa suya ve toprağa gömülmekten
düşlerimde sudan gerçeğimde topraktan kaçtım
şeytandan kaçması gibi bir müminin
gibi suretten kaçması keremin
en kalabalık eğlencenin ortasında
sustalı gibi ete gömülü kaldım

şimdi hangi kuleye doğru ateş açsam
şimdi hangi fetih için hangi şehri almaya değer bulsam
oradan yeniden başlasam en baştan ne kandan ne sudan
en uzak topraktan
biraz geçebilir belki zonklamam

biraz korkmayı öğrenseydim
belki işler daha kolay olurdu
belki korkardım ama faka bastım gidişata bakarsan
karılmaktaydı herkesin harcı aynı hamurdan
harcın mıydı ben istemesem bu şiirden bir muhatap çıkarman
istersen yakarız başımızı başımızla bir

yakalım eski kitapları şu müsveddeleri
şu kolilerde bekleyen hiç okunmamış fotoromanlar
kokusu güzeldir karbon, simgesi
bir orak kadar kıvrıktır zayıf ve midesini tutan biri
yanıcıdır hidrojen evrenin temel enerji kaynağı, simgesi
h iki kolunu kullanabilir cenk ederken yani ben planck sabiti
süreksizliğin uykusuzluğun birimi
hep eloğludur e perec boşuna sürgün etmedi
epsilon kan kusarak ihmal edilebilir
“henüz dünya harflerden yaratılmış değil”
fakat harflerin kurumuna bakılırsa
onlar olmadan olmaz gibidir
alfabe sırtından oklanmış bir kadın gibi yavaşça devrilir

ne ben burada oturur ve hafif kambur
ve kırık mısralarımı çatarım kaşına gözüne inat
-rakım sıfır-

aşkım öyle baki ki aşkım benden bir o kalır

6 Mayıs 2010 Perşembe

MODERNİZMİN AÇIĞINDA: TAŞKIN ŞİİR / Hayriye Ünal

Postmodernizm dalgasıyla birlikte, azınlık olana söz hakkı veren, mikro dikkatleri iş başına çağıran, anlamın tekelinin hiçbir söylemin elinde olmadığını ilan eden medyaların gelişimi şiir söz konusu iken çelişkili bir durumun ortaya çıkışına neden olur. Şairin biricikliği, özgünlüğü, dehası gibi inanışlara fazlasıyla itibar edilen ülkemizde şairin görünmez –uzunca süredir de hükmü ve yaptırım gücü olmayan- tahtına yönelik bir tehdidi içeren bu gelişme, batılı avangard gibi ara aşamaları bilfiil yaşamamış olmanın da getirdiği şaşkınlıkla birleştiğinde şiirle ilgili insanların arasında derin ayrımlara neden olur. Bu ayrımın taraflarından biri, postmodernizmi gerçekten hiç anlayamamaktan zihniyet olarak modernizme bile gelemeyişin yol açtığı darkafalılığa değişen bir spektrumda yer alanlardır. Onlar sakince “bu felaket”in geçmesini, “bu sirk”in dağılmasını, “bu şirk”in son bulmasını, kendi numaralarının sırasının gelmesini bekleyedurur. Bundaki saf inanç grotesk olmakla birlikte modernizmi bile öteleyen “kabile kültürü”[1] kalıntısı olmak açısından saygıyı hak ediyor. Anakronik bir şey yani. Zamanda yolculuk yapıp bugüne kazara düşmüşler sanki. Ancak bunlar bu yazı itibariyle konumuz dışıdır. Diğer tarafta ise yine kendi arasında bölünmüş olan açık zihinlerle tereddütlüler vardır. Konunun hakkıyla konuşulması da böylelikle mümkün olmaktadır, postmodernizm edebiyat bağlamında –uluslara arası medyaların da katkısıyla- ülkemizde muhatap bulabilmiştir. Örneğin Hece dergisinin 2008’de çıkardığı Modernizmden Postmodernizme özel sayısında yazarların hiç değilse yüzde yetmişi konuya dair doğru/kullanılabilir/pratik çıkarımlarda bulunabilmiştir.
Bütün toplumsal katmanlarda etkili olan, “artan bir dil ve im tüketimiyle” (Touraine) postmodern göstergelerin tasavvur ettiği dünyayı “basit inançsızlıklarımızı gizleyen bir şehvet kalıntısı” olarak algılamak mümkün görünüyor Ihab Hassan gibi; fakat bu algı “sorun”la baş etmeyi kolaylaştırmıyor, bilakis postmodernizmin sunduğu sanatsal zenginliği ve sağladığı zihinsel açılımı inkâra yol açıyor. Bu inkâr, homojenleşmeye direnmenin yolunu kapatmak anlamına da gelmektedir.
Postmodern şiir diye bir sıfat kullanmak için aceleden yana değilim; ama postmodernliğin şiire sağladığı açılımla çok ilgiliyim. Postmodernliğin sonuçlarının şiire –şiir eleştirisinde sonuçları daha net görülen- bir dağınıklık, ölçüsüzlük, bir “disiplinsizlik” olarak yansıdığının farkındayım. “Postmodern şiir” ismi altında çeşitli web sitelerinde “serbest atışlar”ın alıp yürümesi bunun açık bir örneği. Ancak homojenleşme, tekbencilik, şiirde totaliter tutumların baskınlaşmasını sağlayacağı için o kadar büyük bir tehlike ki, üstünde uzlaşmaya varılmamış bir disiplinsizliğin nihayetinde şairlerin elinde son şeklini bulacağına nasılsa güvenebileceğimizden dolayı, şiiri emniyete alma gereği duymamalıyız. Şiirin koruyucu kanatlara ihtiyacı yoktur.
Postmodernizmin edebiyata getirdiği açıklık, yenilik ve geriye bakış yöntemleri şiirimizde henüz dolaşıma girmediğinden şiirde postmodernliğin ancak “sızıntı”larından söz edilebilir. Sözgelimi romanda öyle değildir. Roman dergiler –ve kapalı bir topluluk- aracılığıyla değil de okur üzerinden edebiyata dahil olduğu için, postmodernizmle daha sorunsuz –tartışmasız- şekilde karşılaşmıştır. Örneğin; kimse Oğuz Atay’ı “yoz” bulma cesareti gösteremezken, birilerinin görsel şiire kafadan atıp tutabilmesi, şiir ve romanın postmodernlik karşısında zamandaş olmayışının kanıtıdır. Ertelenmiş anlamları öne süren postmodernizmin şiirimizdeki “ölçülü” yansıması, bu ertelenmişlikten duyulan yersiz korkuyu da bu yansımalara aşırı tepkilerde açığa çıkarır. Postmodernizmin kültürel bir olgu olarak bir “yozlaşma” olarak algılanması da, şiirdeki başka türden bir yozlaşmanın postmodernliğe atfedilmesine yol açmaktadır ki sağlıklı bir yaklaşım olduğu söylenemez. Hem böyle yekpare bir heyula ile karşı karşıya değiliz hem de şiirdeki yozlaşma tam da klasik tutuma taraftar olanın klişe dilinden kaynaklanmaktadır. Ne var ki bu da apayrı bir yazı konusudur.
Kaçınılmaz olarak “başımıza gelen”, kaçınılmaz olarak uğradığımız postmodernin eşlikçisi olan epistemik ve ontik koşullara şiirle yanıt verilebilir mi? sorusu olmalıdır yanıtlamamız gereken. Şiir elbette herhangi bir yarışa sokulacak, zamanına karşı borçlandırılacak bir magazin malzemesi değildir. Hiçbir şairin zamanına dahil olma adına, çağının şairi olma adına güncelle sıkı fıkı olmak zorunda olduğunu veya içtiği suyun markasını şiirine dahil etme gibi gereklilikleri olduğunu düşünmüyorum. Tıpkı bunların şiire dahil olmaması gerektiğini düşünmediğim gibi. Hiç şüphesiz başka türlü bir ilişki biçimi de kurgulanabilirdir. Her zaman.
Bizim bu yazıda öncelikli sorumluluğumuz, postmodernizmin bir tür “uygulamalı şiir” doğurduğu yanılgısını beslemeden şiir anlayışımıza ne tür katkısı olabiliri tartışmak olacak. Dolayısıyla özellikle romanda uygulanan postmodern teknik, yöntem ve stratejiler
[2], şiirin deneysel başlığı altında incelenebilecek her türü[3] bu yazının konusu dışındadır. Bunun için ilk elde değinmek istediğim ve şiirde sağlayacağı kendi kendini doğrulama gücünü pekiştiren kavram heterodoksluk. Heterodoks sözcüğü “farklı” anlamındaki “hetero” ve “kanaat”, “öğreti” anlamına gelen “doxa” sözcüklerinin birleşiminden oluşur. Dinî literatürdeki anlamı bir tarafa bırakılırsa, ideolojik açıdan merkezî iktidarın diliyle konuşmayan, kültürel bakımdan azınlık olan, farklılıklara açılan düşünme biçimi anlamına gelir. Bunun ikinci önemli kavram yapısökümle yakından ilgisi vardır. Yapısöküm bir metin çözümleme yöntemi olmaktan fazla olarak ve Derrida’nın niyetine uygun olarak “totaliter tehlikeyi ayrımsayarak ona karşı savaşmak” anlamını içerir. Heterodoksluğun yapısökümle ortak amacı azınlık olanın, farklı olanın, marjinal olanın yaşama hakkının savunulmasını kapsar. Şiirin her zaman ilgili olduğu başkaldırı, muhalefet ve özgürlük gibi konularla yakından ilgili olan bu tutum şairin politik anlamda bigâne kalamayacağı bir tutum olmaktan başka, şairin bireysel oluş’unu tüm uçlarıyla beraber ben’inin şiirdeki meşru ifadesi olarak kavramasını da sağlar. Lyotard’ın “ihtilaf”, Deleuze’ün “ve”, “yersizyurtsuzlaşma”, Eco’nun “açık yapıt” (bitmiş bir yapıtın bütüncül anlamını red, açık olmanın getirdiği belirsizlik ile) kavramları aslında hep azınlıktaki farklılığa vurgu yapar.
Postmodernizme Marksist kanattan çok etkili eleştirilerin getirildiğini biliyoruz. Bunlardan biri de Eagleton’ın eleştirisi olan “dünyanın nasıl olduğunu betimleme olasılığını” ısrarla yadsırken “kendisini bunu yapar durumda”
[4] bulmasıdır. Yerinde bir eleştiri denebilir. Postmodernizmin de bir “varlık iddiası” olacağını göz ardı etmeksizin yukarıdaki kavramların şiir algımızda yapacağı genişleme önemlidir. Her kavrama “buldum, ötesi yok” diyerek yapışmak değil elbette.
Bizim yukarıdaki kavramsal ağa ilgimizin altında yatan neden hem bireysel oluşlardaki ince farkların ifade edilmeye değer zenginlik içerdiğine inanmamız hem de sanat yoluyla insanîliğin ancak bu kavramlarda da ifadesini bulan ötekinin ifade özgürlüğünü duyumsamak, kendini ilişki içinde oluşturmak, benzerlikler üzerine kurulan her grubun zamanla zulüm aracına dönüşebileceğini öngörmek ile belirebileceğini düşünmemizdir.
Bunun edebî üsluba ilişkin yansıması en yerinde ifadesini Deleuze’de bulur. “Kaçış çizgisi yapmak” diye tanımladığı “ana dilinde kekelemek”. Kekelemek, edebî üslubun düzenlenmesine dair –aslında klişe edebiyatseverlerin üslupsuz bulacağı- Deleuze’ün geliştirdiği bir tanımlama biçimidir. Üslupsuzluğun üslubu diyebiliriz buna. Ana dilinde yabancı gibi olmak diyerek tanımladığı duruma Kafka, Beckett, Godard ve Luca’yı
[5] örnek verir Deleuze. “[K]endi dilimizde bile ergin olmayan bir dilimiz olmalı”dır, “kendi dilimizden azınlık bir dil yaratmalıyız. Çok dillilik, her biri kendi içinde bağdaşık (homojen) olan bir çok sistemin sahip olduğu şey değildir; kaçış çizgisi veya değişim çizgisi her sisteme bulaşır ve onun bağdaşık olmasını önler. Başka bir dilde bir Rumen gibi, bir İrlandalı gibi, konuşmak değil, ama kendi anadilinde yabancıymış gibi konuşmak demektir.” Üsluba dair bu tanımların şiirde veya başka bir eserde bir dizi yabancılaştırma işlemi sonucu ortaya çıktığı açıktır. “Sorun azınlık olmaktır: onun gibi olmak, çocuğu taklit etmek, çocuk gibi yapmak, davranmak, deli, kadın, hayvan, kekeme veya yabancı gibi olmak değil, ama yeni güçler yaratmak veya yeni silahlar bulmak için bütün bunları oluşmak.”[6]
Şiirin de bağdaşma içinde olmaksızın böylesi güçler ve yeni silahlar yaratmak işlevine inanan biri olarak, azınlık tercihinin şairi modernin sonrasına taşıdığı söyleyebilirim. Burada söz konusu olan buna yürekten inanan ve bir disiplinle değil belki ama bir yaşama biçimi olarak bunu derinden duyumsayan kişidir. Bir oluş biçimi. Modernist öznenin
[7] kavramakta güçlük çekeceği biri.
Bu bağlamdaki en önemli ilk örnek Ece Ayhan’dır. Onun gecikmiş kavranması da bunu gösterir. Üstelik bu kavrayışta İkinci Yeni’nin yeniden ve yeniden gündeme sokulmasının büyük yardımı vardır. Şairin okunma şansı akımın yükselişe geçmesiyle
[8] olmuştur. Ece Ayhan’ın dil içinde ayrı bir dil –yabancı bir dil- bulguladığı söylenmelidir. Erken postmodern denebilir mi veya gerek var mı bilmiyorum, ama postmodernin açılımlarını şiirinde öncelemiştir Ayhan. Ancak bu dilin geçen zaman içinde kazandığı meşruiyet bu dile artık yabancı olmadığımız anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla Ece Ayhan diline öykünücülüğün azınlık tercihi olmadığı da açıktır. Şüphesiz o bir başlangıç olmakla önemlidir ve bunu üslup olarak değil ama kendi azınlık değerlerini bulgulamış olmakla sürdüren diğer şairler de tespit edilmeli ve incelenmelidir. Ancak bu yazının hacmi sadece ilk örneğin açtığı yola bir ışık tutmamıza izin veriyor.
Üslupsuzluğunu üsluba çevirirken başka bir heterodoksluğu da sergiler Ece Ayhan ki bu da zayıf öteki ile karşılaşma ve bizi karşılaştırma biçimidir. İki kapılı bir evde çalışan Çanakkaleli Melahat, -aktörel açıdan yanlışlığı, dışlanmışlığı veya gayriahlâkîliği bir yana- köksüzlüğün simgesidir. Orada bulunan hiç kimse aslında oradan geçmemektedir. Orda geçici olarak bulunan hiç kimsenin yaşamöyküsünde Melahat yoktur. Onun evi bütün merkezlerin dışındadır. Melahat de her şeyin ortasında ama hiç yok gibidir. Onun bir tarihi yoktur, sadece yüzeyde bir bulunuşu vardır. Bu bulunuş noktasal değil çizgiseldir. Ece Ayhan’da atlas açıktır. Taşkınlık temel dürtüdür. “Açık kalmış atlası, deniz taşmıştır”. Ece Ayhan suçlu ve iyi bir haritacıdır.
Haritacılık önemlidir bir şair için. Bütün çıkış yollarını işaretlemeye adar kendini Ece Ayhan da. Kaçıp kurtulmak isteği onda sürekli “kent kurma” arzusuyla dile gelir. Alternatif kent adları icat eder.
Onun kişileri de modernin anladığı anlamda birer özne/fail değildir. Hemen hepsi de yaşadıklarından ayrılması imkânsız olan uğradıkları şiddetle sıkıştırılmış bir yığının parçasıdır. Hiçbirisi de –bir yığının içindeki mülevves unsur olarak- diğerinden keskin sınırlarla ayrılmaz. Onların üstben gibi bir problemi yoktur. Yaşamsal bir tözün çerçevesi değildirler. Bu nedenle ağırlık merkezleri içlerinde değil, onları birbirlerine bağlayan “kirli” ilişkilerin görünmez ipleri üzerindedir. “Varolabilmek içindir bir kambur”. Onlar alternatif kentlerin datum noktalarıdır. Taşkınlıkları kendileri için taşkınlık olarak tanımlanmış değildir. Onlardaki saklı skandal gücü modernizmin sınırlarını aşındırmıştır, hiç değilse Türk şiiri açısından bu böyledir. Bunun sonraki sözde aşırılıklarla –örneğin küçük İskender şiirleriyle-örneğin sözde deneyci şairlerle- uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.
Ece Ayhan’ın şiirlerinde arzu, akışkandır. Arzunun bir salgının yayılması gibi bir yayılma biçimi vardır. Bir başka deyişle, çizgisel ama aynı zamanda değişken, bir yerden başka bir yere atlar arzunun yolu. Salgın hastalığın yolunun asla tahmin edilemez olması gibi arzu da dizginlenebilir veya önceden yönlendirilebilir bir şey olarak tanımlanmaz. Taşkınlık ve ölçüsüz yayılma arzunun da vasfıdır. Şiirin yazılma yöntemi de –tuhaf ama teknik anlamda- bu yolu izler. Bir amaca yönelmemiş, belli biçimlere girmeye çalışmamış, hiçbir teleolojik niyetle gölgelenmemiş, rüzgârın içinde kımıldayan ve uçuşan hafif nesneler gibi yönsüz ve havaya asılmış sözler olarak kâğıda adeta dökülmüşlerdir. Aktörel açıdan daima bir fazlalık olarak nitelenebilecek herhangi bir arzu şair için norm’a dönüşebilir. Neredeyse onda bir bilinçdışı olmadığını, bilinçdışının cesurca –başkaları buna ahlaksızca diyecektir belki- bilince dâhil edildiğini söyleyebiliriz cüretkâr davranarak. Bu önemli bir noktadır, birçokları için –hele psikanalizden sonra- bilinçdışı bilinçle bir noktada buluşan, sanki bilincin bir uzantısıdır ve bir tür içgörü olmaksızın kapıları sımsıkı kapalıdır. Ece Ayhan içinse çoğu zaman bilincin bile bir öznesi yoktur. Bilinç adeta nesnel bir şekilde zuhur eder şiirde ve insaf denen bir ölçü kendiliğinden serpilir. Böylece örneğin bir yerde bir deli dövüldükçe şiir bir yerde acıyı –yine öznesiz bir acıyı- yakalar ve dil’e rapteder.
Bu şiirlerde tabiat eleştirilemezdir. “Kendisi yeryüzünden yanadır hayatta”. Yeryüzünü kendi anlayışınca hızlı hızlı çizerken “yerleşecek toprak arayan halklar”la kendini bir duyumsar. Bütün denizler birbirine geçebilir bu şiirde, bütün akarsular denize ulaşır. İmgelemi tamamen bu akışkanlıkla biçimlenmiştir. “1. Uç doğu. Anadolu’yu anlatacaktır öğretmen. Haritayı asar. / 2. Bütün sınıf korkmuştur; göller, ırmaklar dökülecekler!”
İnsan bedeninin bütünlüğüne ve haysiyetine de inanmadığı söylenebilir şairin. Ayrıca onun bu yönlerini toplumsal konsensüslere karşı kuşkuculuğu beslemektedir, o, ilk haklı paranoyayı hissetmiş şairdir: “Temelde bir kuşku duyuyordum, insan ilişkilerinin bu toplumda (dilde de) göründüğü gösterildiği gibi olmadığı üzre; kısacası derin kuyu kuşkularım vardı…”
[9] Kuşkularının peşinden giden Ayhan kendi kodlarının geçerli olacağı kendi bölgesini oluşturur, şiirin bölgesidir bu. Tüm parçaları partiküller düzeyinde ayrı ayrı kodlamış olan üstanlatıyı şiirle şiirde kendi kodlamasını geçerli kılarak çökertir. Aksi hâlde şair iktidarın kodlarını kabul etmiş olup, totolojiden başka bir şey olmayacaktı yazdıkları. Bunu farkında olarak mı yaptı, sonradan fark edip sahip mi çıktı, çok emin değilim. Ama emin olduğum bir şey var; bu doğrultuda ve yukarıdaki belirtilerle birlikte kendi “gösterge rejimi”[10]ni de yaratabilmiş olmasıyla “anonimleşmese” bile kendi üslubunca taşarak kolektifleşmiş bir şairdir Ece Ayhan. Tam da modern öznenin iflasına paralel şekilde.. Modernizmin de açığında.

[1] Şairler cemaati, kapalı toplum, ayrıksı insanlar grubu vb. çağrışımları olan.
[2] Başka bir yazıda genişçe değindim. Bkz. Hece sayı 138-139-140.
[3] Neo-avangard dönem akımları, görsel, ses şiir, multimedya şiirler vb. postmodern dönemin yol açtığı semptomlar gibi algılanmakta olduğu için zikretme ihtiyacı duydum.
[4] Marksizm ve Postmodern Gündem içinde “Postmodernizm ve Entelektüeller” T. Eagleton, Haz. Ellen M. Wood – John B. Foster, çev. Ahmet Fethi, Ütopya Y., 2001, s. 37.
[5] Gherasim Luca (1913-1994) Türkçeye çevrilmiş herhangi bir şiirine hiçbir dergide rastlayamadım. Romanyalı sürrealist. Massumi’nin çevirdiği Bin Yayla’nın İngilizce metninde “the creative stammering” diye geçiyor “yaratıcı kekemelik”.
[6] Gilles Deleuze-Claire Parnet, Diyaloglar, çev. Ali Akay, Bağlam y., 1990, s. 19.
[7] Özneyi hiç değilse şu pasajdaki anlamıyla alıyorum: “Özne birbirinden ayrılmaz biçimde hem ruh hem bedendir; ancak aşırı dar bir modernlik yaklaşımı modernliği bedene karşı tinle, geçmişe karşı gelecekle özdeşleştirmiştir. Halbuki modernlik bedenle tinin geçmişle geleceğin bütünleşmesiyle oluşur.” Alaine Touraine, Modernliğin Eleştirisi, çev. Hülya Tufan, YKY, 5. bas. 2004, s. 331.
[8] Bu yükselişin onu gene de müfredata şiiriyle sokmadığını anımsatmak gerekir. 12. Sınıf ders kitabında İkinci Yeni bahsinde Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever ve Sezai Karakoç’tan örnek şiirler vardır. İlhan Berk ve Ece Ayhan’ınsa sadece testlerde adı geçmektedir.
[9] Ece Ayhan, Dipyazılar, YKY, 1996, s. 63.
[10] Gösterge rejimlerinin kolektifleşmeye katkısı bahsi önemlidir. Kişisel üslubun yaratılmasında marjinal oldukça kolektifleşmenin daha görünür ve daha hızlı gerçekleşmesi Ece Ayhan örneğinde izlenebilir. Ve tam tersi klişe bir dili yineledikçe de o denli vasıfsız ve yaygın bir “aşırı özne”nin boy göstermesi kaçınılmaz olmalı. Parnet, Diyaloglar’da ilk durumu oldukça öz şekilde açıklar: “Ne kadar fazla kendi gösterge rejiminizi yaparsanız, o kadar az bir kişi, bir özne olursunuz, o kadar fazla diğerlerini de taşıyan, diğerleri ile kesişen, icat eden, ileriyi gören, kişi olmayan bireysellikler meydana getiren bir ‘kolektif’ olursunuz.” Age, s. 162.

(Karagöz - Şiir ve Temaşa, Ocak 2010, sayı 10.)