26 Haziran 2010 Cumartesi

HERKEZ YANLIZ MUĞŞAFA


olsaydı mümkün
seni çıkarmak
çıkarmazdım seçerek
… belki…
seni çıkarmak günah çıkarır gibi
kendisi de aciz olan bir insan karşısında
şeytan çıkarır gibi çıkarmak seni
bir deliden ıstırapla
çıkarıp bir yeleği fırlatır gibi karşı koltuğa

Dilersem böyle gidebilir “lekeli humma” adını koyacağım şiir, biz böyle yapıyoruz burada, ama çok karanlık. Anahtar sözcük, çıkarmak. Kirlilerden bir dağ oluştuğunda kirliler kendini hatırlatıyor ve onları beyaz mavi pembe yeşil siyaha yakın kırmızı lacivert yünlüler kotlar pamuklular ipekliler filan diye ayırırken matematiksel bir kesinlikle ayrılmıyor kirliler bazıları çok kirli ve bazıları daha az kirli olabilir bazıları terden bazıları yemek bazıları makine yağı olabiliyor söylenmez lekeler çıkmıyor. Çıkmamak, çıkmıyor olmak, çıkmaz, çok kızar annen dil çıkarırsan, zaten hakaretmiş karşındakine İtalyan yargıyatına göre.
facebook’a feys diyen, ostimde sanayide çalışan bir çocukla ve kaportacı başka bi’tanesiyle arkadaş ilan ettik birbirimizi değişiklik olsun, parmakları hep kara, kaporta işini ciddiye alırım öteden beri kaporta sizsiniz çoluk çocuk var heyo diyenlere iki el bedenimi taşır dört tanesi cesedimi diyebilmişim ruhumu asla yük etmem kendime taşınmazlardan olduğundan değil yok ruhum ruhi bey kıyak gövdem var fakat ne yalan söyleyeyim yerçekimi de hep benim aleyhimde gövdem de
ilkokul dörde kadar r’leri ğg olarak söyleyişime alışmışlar fakat bir gün yalnız okutunca istiklal marşını “koğkma sönmez muğşafa” deyip ben basmışlar kahkahayı ve murşafa diye yanan bir şey tasarlayışım bir meşale gibi biğşeydi muğşafa o zaman dil hakkında hiç iyi şeyler düşünmemiştim ha sanki sanıldığı kadar sağlam pabuç değildi dil bütün sınıf dilini uzun süre titreterek rrrrrrrrrrrrr diyebiliyordu da yani bir hançere sesi olan r’yi söylemek için dilin ucu diş etlerinin geri kısmına uzanmalıdır dilin arkası da damağa doğru kalkmalıdır r sesi önde ve yumuşaktır fakat o zaman bilemiyordum sonra Fransız kültüre giderken bütün r’lere ğg dedirtmek Türklere zor olmuştu bir defa re demişsen r’ye hep re dersin Türkler bütün h’leri de he diye okur noktalı ve noktasız ve güzel olan bütün h’ler yani aslında he ha ve khı olanların hepsini he diye okurlar latürkler
ve onlar ki’leri mi’leri ve de’leri kelimeden ayırmaya kıymazlar onlara de ki çarpacak sizi bu dil herkez ayağını denk alsın.

17 Haziran 2010 Perşembe

SAVUNMA TARAFI / Hayriye Ünal

seninle her dilde konuşuyorum

I
...................AÇIK

değişmiş buldum seni
sana anlatmadığım bir şey… kendime sakladığımdan değildi
güçlerinden korkuyordum bu güçleri
sende gören benmişim birden anımsadım her şeyi
bir tanrı vardı benimle her dilde konuşan
sarı kemerli uzun saçlı zayıf buğday benizli
beni hep böyle görmeye gelirdi

-doğrult gövdeni bir sülün değilsen de bir ölüden
oldukça uzak halin uzun günler yaz günleri bitmeyen
günler sıcak günler mektupsuz günler genç günler
haşin azarlayıcı derleyip toplamayıcı ezici günler
afyonla kararmış ağzım yeni buluşum lamı cimi yok
iki ünite kan! boş yok! neden olsun? kan oturmuş dediler ama sormadı kimse
kan böyle çepeçevre kuşatmış gözleri görmüştük bu filmi üç kez gören
ölür filan bile dediler elma likörleri ikram ettiler
klimalar hep serin tutuyordu ışıklar beyazdı
yüzlerde müstehzi bir gülüş hep vardı ortada hata yoktu
uluorta kalabalıkta hem güpegündüz ayan beyandı her şey
ben saklanmıyordum apaçıktı diye
zaten kapalı her şeyin ağzını da açmıştık
dolap kapakları söküldü sandıklar açıldı -yak bi sigara, iyi gelir, açıktı dediler
kibrit kutusuna varana değin yemin filan vermiştik her şey açıkta ortada aşikardı
-ey artık halka mâl olmuş suçlar dediler hakimler
konuşanlar hakim miydi bilmiyoruz ama kapılar açıktı
bütün saçmalıklara açıldı bunca açıklığın ortasında
kulaklarım burun deliklerim ağzım açık mıydı
bütün deliklerden içeri sızan bir küstah ışık vardı
öylece ortada bekliyordum damarlara varana değin açıldı
bu kadar açık olanın bir içi var mıdır
ben bir yüzeyden ibaret.. yüzeysel demiyorum
-lütfen! funda ersönmez için yüzeysel denebilir
ben yüzey diyorum komşuların en hayırlısı susuyordu
Allah sınırlara doğru gidene hey dikkat!
demiyordu dediğini söyleyenler var ama demiyordu
ben duymuyordum kararmış yüreğin filan diyerek duyduklarını söylemişlerdi
kulaklarım gayet iyi duyuyordu -esasen hayri bey gibi tipler
için de sınırlar açıktı birden ani dönüşlerde filan DUR!
denmesi gerekmiyordu -yakup keskin gibi kişiler içinse
hendese işiydi sanırım enstitü gibi şeylere bağlanarak
açıklarını kapatmışlardı ben ne yapıyordum asıl ona bakmalı
ben kan içinde kalmıştım ya bir kez o kanı her sabah bir daha yıkıyordum

II
.....................SERT

beni kan içinde bırakan o idi, güzel konuşan kibar konuşan
insanları hafif cakayla selamlayıp bir koltuğa küçük bir jestle oturtan

ben ağır konuşurum ağır konuşmaktan gelir başıma ne gelirse
ağır konuştuğumda birden mesela harun her şeyi anlayacak
durumun ağırlığını kavrayacak sanırım ama öyle olmaz ağır konuşmam
konuşmam birden benim aslında ne kadar çığırımdan çıkmış olduğumun delili olur
delisi olurum alemin
-kafası bozuk dokunmayın bir süre filan!

ilk kez çığırımdan çıktığımda
duvarlar çok sertti yumruklarım küçüktü
kanayan yumruklarımdı duvar sağlamdı
kapıların buzlu camları hızla inmişti yere
kapıların kontrplağı ortasından çökmüştü
sapları elimde kalmıştı çiviler ellerime batmıştı
kapılar hızla kilitleniyordu klik klik
dövüyordum ama kapının ne suçu vardı
aşısızdım on beş gün ölümü beklemiştim
önce her yerim kasılacak demişlerdi
peyderpey donacaktı damarlarımda kanım

III
....................UZUN

ben çığırımdan çıkmış mıyımdır
sakinim bekliyorum sıçramak için birinin boğazına
bir ad bulmalıydım eylemim için
küsmüşken dünya bana
merkezkaç çekimimden ürkmüşken dünya
bir ad bulmalıydım
bambaşka sırtlan duvarlarda
yapılanları unutmamak adına
derine kazı gözlerinde çakı
etinde kıymık kıymık batıyorken genlerinin uğursuz hatırası
hava kaçar benden toprak titrer ayaklarımın altında
hiçbir şey güzel olamaz bundan sonra
hiçbir dil ötekine değmez hiçbir
kalem bir duvara
çizebilmez bir kız ağlamayan bir canı
benim ayaklarım kesilmez nasıl kesilsin
kimse görmedi zaten ağlamak duvarsız olmaz
sensiz kefilsiz hesapsız hizipsiz olmaz
şu da var yağmur ya hiç durmazsa?!
sen bilmiyorsun bazı kızlar duvarsız ağlamaz
şu dakika şu saat
ya gerçek onu ilgilendirmiyorsa?
ya son soluğunu sana saklamamışsa?

işte her şeyin başladığı yer
bulantılar bastırılmaz sigara külleri uzar burada
sakallar uzatılır buraya varınca
uzar günler yağmur sicime benzer
uzundur elleri ölülerin de hep kararınca
hiç işlenmemiş olabilir mi acaba isnat edilen suçlar
ne kadar söylesem az
yoksa değil midir hain hükmeden çağsa?

IV
.........................YARARSIZ

her şey aniden oldu
ayşen çelik karşısında bir çil horoz kadar bile dik tutamıyorum başımı
tahta balkonun altında idik o an
ahşap yıllara dayanmayıp hafiften eğilmişti
biz her yıl onarıp otururduk balkonda
her yıl onarırız kapıları balkonu ahşap masayı
(travmalar filan için kendimi fazla yaşlı buluyordum
depresyon tipi hastalıklar ilgimi çekmez olmuştu
mutlu olmak çabucak gelendi dalgamı geçiyordum
hiç susmuyordum böylece açıklar arasında durmadan
deveran eden hava sesimi taşıyordu
düşlerde görünmez katillerce kovalanıyordum)
bir disiplindir yaşamak bir kasabadan kaçmak
disiplindir düşleri olmak aylak olmak pislik olmak filan desem yeridir
disiplindir her gün aynaya bakmak kalıyorsa ertesi güne bir yüzün

ağır sözler söylerim bir zincir boşanır gibi olur başlarım
durmayı bilmediğimi fark ettim kendimi izleyince dönmeye başlar başım
utancımdan kalkmaz başım bitmeyen bu utancım
yararsız bana
yollara dökülüşüm yararsız zamansız
yararsız o her şeyden daha alçak
her şeyden daha hızlı inanç laneti ulaşmış ona
aşk laneti
illeti sevmenin
ilenci hiç dirilmeyecek olanda bitenin
yararsız bana

hayır boğulmaz iple bana keskin bir bıçak verin
kan içinde doğar kan içinde ölür erkek dediğin

9 Haziran 2010 Çarşamba

BİR HADİSE: KIRK HADİS


Kırk Hadis, dün elime geçti. Nihayet yani. Geri hiç bakmadığım bugünlerde beni geri çağırdı. Hatta kolay edebiyat yaparak söyleyeyim, girdap gibi irademi hiçe sayarak çekti beni. Yalnızca önsözü ile. Her türlü çağrışımı ile bana, tutulmuş müthiş kayıtlar olarak, seçimleriyle vaatleriyle her kelimesine minnet veya kızgınlık –bir topluluk adına mı? Emin değilim- duyabileceğimi hissettirdi. Filan hissettirdi demek daha doğru olacak. Bu romanı yazdığın için teşekkür ederim Selçuk. Kitabı okuyup bitirdiğimde (şu an sayfa 14’teyim) tekrar teşekkür eder miyim sana bilmiyorum. Çünkü bugün bu kitap dolayısıyla hem çok karmaşık çok heyecanlı hem de üzgünüm. Selçuk Orhan’ın o “kurtuluş vaadi”ni dikkate aldığım için değil, hiçbir vaadin muhatabı olmayacak kadar yalıtkan olduğum için de değil. Kitabın insanın kendisinden güçlü olduğunu gördüğüm için. Tezahürler eti kemiği un ufak edebiliyor. Sadece “bir okuyucu olarak” konuştuğumu lütfen hatırlatayım ey bir okuyucu. Kitabı gerçek bir yaşam kanıtı, yaşadığımın kanıtı ve başkalarının da kanıtı ve aslında yalnızca insan olmanın bir kanıtı gibi hissederek yanımdan ayırmıyorum. Çünkü eminim o benim de yaşadığım şu yüzyılın varlığının bir kanıtı olarak da –edebiyat maksadını aşmayalım gene ey birkaç okuyucu- ve bir suç unsuru gibi aynı zamanda, bir itham gibi aynı anda… cümleyi toparlarsam kan çıkar mı acaba? Devamını da kitabı bitirdiğimde yazayım.


Selçuk Orhan, Kırk Hadis, Kırmızı Yayınları, 2010, 568 sf.

4 Haziran 2010 Cuma

TRACTATUS'TAN / WITTGENSTEIN

6.41 “Dünyanın anlamı, dışında yatsa gerek. Dünyanın içinde her şey nasılsa öyledir, her şey nasıl olup-bitiyorsa öyle olup-biter; içinde hiçbir değer yoktur –olsaydı bile, hiçbir değer taşımazdı.
“Değer taşıyan bir değer varsa, bütün olup-bitmenin, öyle-olmanın dışında yatsa gerek. Çünkü bütün olup-bitme, öyle-olma, rastlantısaldır.
“Onu rastlantısal-olmıyan kılan, dünyanın içinde yatamaz, çünkü öyle olsaydı, bu da yeniden rastlantısal olurdu.
“Bu dünyanın dışında yatsa gerek.”
6.42 “Bu yüzden de Etikte hiçbir tümce bulunamaz.”
Tümceler hiçbir yüksek şeyi dilegetiremezler.”
6.421 “Açık ki, Etik söylenmeye gelmez.
Etik aşkındır.
(Etik ile Estetik birdir.) (167)
(…)
6.423 “Etik-olanın taşıyıcısı olarak istemden söz edilemez…”
6.43 “iyi ya da kötü isteme dünyayı değiştirecekse, dünyanın ancak sınırlarını değiştirebilir, olguları değil; dille söz edilebilir olanı değil.
“Kısacası, bu yolla dünyanın o zaman tümüyle başka bir dünya olması gerekir. Sanki bütün olarak batması ya da çıkması gerekir.” (169)

(çev. Oruç Aruoba)