27 Temmuz 2010 Salı

ARGO, KÜLHANBEYİ LEHÇESİ, GALLICISME, TÜRKİYET / Ömer Seyfettin

“Herkes benim lisanımı pek çıplak buluyor. Çünkü ben tabiî lisanı kendime örnek yapıyorum. Tabiî lisan konuşulan lisandır. Eski nesrin Arapça, Acemce terkiplerden, tasrif edilmemiş ecnebi kelimelerden aldığı lüzucet tabiî lisanda yoktur. Lisanımızın bünyesinde med yoktur. Hecelerimiz, hemen umumiyetle kısadır, kuvvetlidir. Öyle uzun cümleleri Türk söylemez. Ben işte Halid Ziya ile Cenab’ın alacalı, terkipli, cafcaflı nesrinden birdenbire bu ana kadar yazılmamış tabiî lisana döndüğüm için herkesi şaşırttım. Yakup Kadri ile Falih Rıfkı’da eski tertipli nesrin bu lüzuceti hâlâ var. Onların lisanı bu lüzucet için beğeniliyor. Halbuki bunu ben bir kusur sayıyorum. Haklı mıyım, değil miyim? İleride belli olacak. Ben lisanımda, lisanın hususiyetini teşkil eden ‘türkiyet’leri kullanıyorum. Bunu herkes ‘argo’ sanıyor.
“Argo ‘külhanbeyi lisanı’ demek. Fransızcada bir ‘argo’ var. Bir de ‘gallicisme’ denilen şekiller var. ‘Gallicisme’ bu lisanların ‘orneman’ları hükmündedir. Bizim lisanımızda bir ‘külhanbeyi lehçesi’ var. Fakat kamusu o kadar kısa ki… âdeta elli kelimeyi geçmez diyebilirim. (…)nın Fransızcadan tercüme ettiği büyük bir argo kamusunu gördüm. İçinde binlerce kelime var! Onun için bizim ‘külhanbeyi lehçesi’ni Fransız argosuna benzetmek biraz fazladır. Ne kemiyet, ne keyfiyetçe aralarında müşahebet yoktur. Bizim argo balıkçılarla, tulumbacılar tarafından söylenen beş on tane Rumca yahut Ermenice kelimedir. Fakat bilakis atasözlerimizle rabıtaları olan o kadar çok ‘türkiyet’lerimiz var ki… Bunların manalarınız yalınız biz biliyoruz. Bunlar külhanbeyi gibi küçük bir zümrenin değil, bütün bir milletin tabirleridir. Birkaç misal getireyim:
"İşler çatallaştı. İşler sarpa sardı: Müşkilleşti.
"Karnı zil çalıyor: çok acıkmış.
"Vurdum duymazın biri: hissiz bir adam.
“Bu hususiyetleri argo zannetmek pek büyük bir hata. Ama şimdilik matbuatta bunun anlatmak mümkün değil, işte ben lisanımızın ‘ornemanları’ makamında olan bu hususiyetleri tabiiliğin haricine çıkmayarak kullanmaya çalışıyorum. Argo ile ‘gallicisme’ (Kurallara aykırı olduğu halde tutmuş bulunan söz, galat-ı meşhur); ‘külhanbeyi lehçesi’ ile ‘türkiyet’ arasındaki farkı bilmeyenler beni külhanbeyi lisanı kullanıyor sanıyorlar. Biraz hakları var. Çünkü şimdiye kadar tabii lisan, tabii lisanın hususiyetleri hep âdilik telakki olunmuş! Edebiyattan çıkarılmış! Eski uydurma mücerret nesre alışanlara tabii lisanın hususiyetleri garip geliyor. Bir gün bu tabiî nesre de alışacaklar.”
(“Ömer Seyfettin’in Dil Konusundaki Görüşleri”, İnci Enginün, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, İst. 1991)

25 Temmuz 2010 Pazar

ARGOYA DAİR / Clément Casciani


“Bu dil, elemli, cinaî safhalarla geçen insanlık tarih ve vesikalarının bir sahifesini ve en mükemmelini teşkil eder. (…)
“Bu dil, hem parlıyan, hem de sönen muhteşem ve muazzam bir abidedir. Onun yapısı için, her sefil, her bedbaht, her asi, her şerir, her katil, hissesine düşen temel taşını koymuştur.

“İçlerinden bazıları bunun bir köşesinden namuslu ve şerefli adamları korkuturlar, bazıları da yazarların, ediplerin hayretlerini uyandırırlar. Bunda, fikir geliştirerek mecaz parlıyor, içtimaî bünyeyi kemiren frengi ile kanser de bütün çıplaklığı ile meydana çıkarak bulantı ve gaseyanı ortaya koyuyor.
“Victor Hugo, Eugene Sue, Balzac, Zola, Richepin gibi büyük ediplerimiz başta olmak üzere daha birçok halk romancıları argo’ya kapılmışlar ve Villon’un XV. asrın jargonuna gösterdiği itibar gibi, bunlar da argo’ya edebî bir değer vererek, onu eserlerinde kullanmışlardır.
“Malherbe, fransızcayı Maubert meydanında öğrendiğini söylerdi. Du Marsais, bu dilin aykırılığını, tuhaflığını işitebilmesi için hallere, pazarlara gidiyordu. Platon, halk, kendisinin hocası olduğunu söylerdi. Fr. Michel gibi çok kıymetli feylesoflar, argo’yu tetkik ederken, etimolojisini araştırarak bugün bilinmedik bir tarafını bırakmamışlardır.
“Argo’yu kullananların, hovardalık, çapkınlık gibi sefahat âlemlerine fazla ehemmiyet verdiklerinden lûgatçeleri çok zengindir. (…)
“Hiç itibar edilmeyen, aşağı tabakaya mensup pespaye kadınlara takılan seksen kelime vardır. Buna mukabil, namuslu, saygı değer bir kadını, şeref ve fazileti anlatan tek kelime yoktur. Onlarca namuslu adam budala ve ahmaktır. İffet ve ismet kelimeleri, bu zümre içersinde yer almadığından, bu sözleri karşılayacak mefhumların da lüzumsuz ve boş olduklarına inanılmıştır.
“Argo, ihtilâflı, tezatlı bir dil olduğundan bütün ifrat ve mübalağaları üzerinde toplamıştır. Korkunç ve müthiş kelimeler arasında, çok tatlı sözler vardır. Âdi ve bayağı kelimeler arasında, temiz, zarif, latif kelimelere de rastlanır. Maddî hırs ve hevesi hatırlatan sözler içersinde, düşüncenin derinliğiyle insanı hayrette bırakan kelimeler vardır.”
(akt. F. Devellioğlu)

21 Temmuz 2010 Çarşamba

ANONİM BİR SAVAŞÇI, ARGO

Ferit Devellioğlu, Türk Argosu adlı kitabında “konuşma dilinde argoyu hakir görmek ve bunu edebî dilin sadece soysuzlaşmış bir bozuntusu saymak doğru olmaz. O, insan ruhunun derinliğini anlatmaya yeterli olmadığı halde müstebit kurallarla külçeleşmiş edebî dile karşı yapılan tepkilerden biridir. // “Bu bakımdan argo, aynı kifayetsizliğe karşı cubisme, futurisme, dadaisme ve surréalisme gibi öncü hareketleriyle aynı safta yer alır. İnsan ruhunun duyguları, heyecanları, iç yaşayışları ve düşünceleri birer tablo halinde belirir. İnsan, bu yaşayışlarını olduğu gibi ifade etmeye çabalar. Bu çabalama esnasında klasik kurallar hiçe sayılarak bütün ifade vasıtalarına serbestçe başvurulur ve dile tasarruf edilir. Argo da ifadenin zenginliğini, renkliliğini ve bütünlüğünü temin etmek için baş vurulan bu çarelerden biridir. Onu bu açıdan görmek doğru olur. Argoyu göz önünde bulundurmadan insan ruhunun bu mekanizmasını lâyikiyle incelemeye imkân yoktur.” der (s. 57).
Hece dergisinde yayımlanmak üzere, Devellioğlu’nun bu fikrini merkeze alarak birkaç yönden konuya yaklaşan bir dosya hazırlıyorum. Argonun böyle edebî işlevleri var mıdır? Edep kelime kökünden geldiği de sık sık dile getirilen edebiyat, argoyla nasıl ilişkiler içindedir? Edebiyat, argoyu bir deformasyon aracı gibi kullanmakta mıdır? Argonun edebiyata katkısı salt deneysel bir bağlama sıkıştırılabilir mi? Bir barbarın dili midir argo? Gibi sorular var ortada. Argo deyince insanların aklına ilk anda küfürbazlık veya müstehcenlik geliyor. Bunları da kapsıyor argo; fakat oluşumu bakımından alakası yok diyebilirim.
Osmanlıcada argonun karşılığı lisan-ı erazil. Harfi harfiyen çevirirsek, anlamı: rezillerin dili; ama “erazil” kelimesi namussuzları, yüzsüzleri de içeren bir anlam genişliğine sahip aslında. Yani Osmanlıca karşılığa bakarsak argoda toplumsal bir tabakalanmanın bütün işaretlerini de bulmak mümkün olacak.
Konuyu dallanıp budaklandırmadan –bunu dosyada yapacağız zaten- Devellioğlu’nun kitabından söz etmek istiyorum. Bendeki genişletilmiş 3. baskı. 1955 basımı. Ergun Göknel diye birine aitmiş, onun mührü var üzerinde. Bu eski iski genel müdürü müdür acaba? Ben kitabı Fuat’tan almıştım on sene önce. O da sahaftan almıştı. Fuat ayrı bahis konusu. Bir anti-kahraman o, bir kayıp kişi, kaybolmanın iradi seçicisi. Ondan ileride ayrıntıyla söz edeceğim.
Devellioğlu (1906-1985)’nun bu sözlüğünden hep bahsetmek istediğim halde, daha esaslı bir şey yapayım diye ertelemiştim. Dosya fikri burdan doğdu. Doğrusu ya bir dosyada konunun netlikle incelenemeyeceği de ortaya çıktı. Örneğin öyküde argonun ayrı bir dosya olarak Hece Öykü dergisinde incelenmesi gerekebilir.
Devellioğlu’nun sözlüğü başındaki 55 sayfalık incelemeyle önemli. Sözlük kısmı ise daha gelişmiş başka sözlükler tarafından zorunlu olarak geride bırakılmıştır. Hulki Aktunç’un “tanıklı” sözlüğü edebiyatımızı bu açıdan taradığı için rehber niteliği yüksek ve okuması zevkli bir sözlüktür.
Kelimenin etimolojisi hakkında çok sayıda çıkarım var. Birini ilginç geldiği için aktaracağım, böylelikle konuya ilgimin de edebiyatımla sağlam bağını vurgulamış olayım:
“Bu kelimenin etimolojisini, XVI. Asıra kadar argot şeklinde kullanılan ve horozun mahmuzu manasına gelen ergot kelimesinin mecazî olarak verdiği hırsızlık manasına bağlayanlar da vardır. Nitekim: A. Vitu, eski fransızcada argo sözünün horozun arka ve yüksek tırnağı manasına geldiğini kaydetmektedir. Bu izaha göre argo, yalnız derbederlerin bir dilini anlatmakla kalmıyor, kendilerinin tutmuş oldukları meslekle de ilişikli olduğunu şöyle anlatıyor: ‘Nasıl bir horoz kendi gübreliğinde eşelenip, bulunduğu yerin hâkim ve nâzırı olarak yaşarsa, derbederler de daima hür ve serbest olarak kendi içtimaî servet ve sâmânı içersinde öyle yaşarlar.’ ” (Devellioğlu, s. 15)

17 Temmuz 2010 Cumartesi

SIFIR



edebiyat da herkese inmiyor. gökten değilse de. yani ineceği varsa iniyor. ölçümüz edebiyat deyip sonra aforoz edeceği adamın kellesini istemeyecek ama, o kadar da insan yani, işte her şeyi battal edecek köpek. yani ikide bir de sağda solda görüyorum yabani bir hayvan gibi apçallarını çalım sanarak, komik bir şey oluyor, birini bazen maskesiyle görüp sözgelişi rio’da karnavaldaymışız, herkes benzer maskeler takar karnavallarda, hepsinin arasında birinin arkasında işte o sandığın kişi var gibi gelir bir kere, sonra o tam onun gibi yapar, mesela içe basarak yürür, saçının rengi de kesimi de aynı değil mi hay aksi, tasmasını kim tutuyor bunun, derken taa 5. sıradaki maskeli adam onun gibi üslup sahibiymiş mesela, ama saldırgan bu biraz, bizimki adaletten filan dem vururdu denk düştükçe, kelimeyi olgudan daha çok seviyormuş anladık biz bunu ama iş işten geçmişti,
oh tanrım beni bunlarla etkileyebileceğini mi sanıyorsun dedim bas bir sesle, duymasa da oluyor, dayanamayıp ölenlerden zaten bıçak parası da istemiyorum,
barbaros da iyi, hoş, kendi sınıfında oldukça hızlılardan biri, parçaları da bulunabiliyor kolayca, onunla ancak hasan rekabet edebilir, ikisinin de servis ağı çok iyi ve sağlamlar, kullanıcı dostu.

13 Temmuz 2010 Salı

HAYDAR ERGÜLEN ŞİİRLERİ BİZİ NİÇİN SARSMIYOR? / Hayriye Ünal

1979 yılından itibaren şiir yayımlayan Haydar Ergülen ‘80’lerden bu yana düzenli biçimde şiir “üreten” bir şair olarak öne çıktı. Şiirleri hakkında incelemeler kaleme alındı, birçok yayın organında kuşağının temsil edici örneklemi olarak söz aldı, soru yanıtladı. Kuşağına sonunda kadar sahip çıkan bir tavır sergiledi.[1] Tam 30 yıllık bir kariyerden söz ediyoruz. Değer, emekle ölçülebilen bir şeyse, Ergülen şiire emek verdi ve iki cilt toplu şiirleri olan bir şair oldu. Böylesi bir arzuya –şair olmak gibi- sahip olmadığını söyledi[2] ve şiir yazmasının gerekçesini “kusursuz güzellikte dizeler yazmak”la açıkladı. Kusursuzluğun ta İkinci Yeni’de ilga edilmiş[3] bir şiir şartı olduğuna inanan biri olarak bu şiirleri elbette böylesi bir incelemeye tabi tutmayacağım.



30 yılın uzunluğu, şiire gösterilen sebat ve emeğe saygı duymamız, şiiri nüfuz edilemez ve sorgulanamaz bir eser olarak görmemize neden olmamalı, hatta bilakis bunu sağlamalı. Şu herkesçe biliniyor: Şiir, emek değer kuramının uygulanamayacağı bir değer kategorisinde tartışılır. O hâlde Ergülen hakkında birbirinin benzeri ve baştan kabulle hareket eden “denemeler” bir tarafa bırakılırsa, şiir ve değer odaklı yargı belirtmemiz şiir eleştirisi adına bir kazanç sayılmalı. Okuyucu, eleştirimin temeline yönelik olarak “niçin sarsıcı olsun ki şiir” diye bir soru yöneltebilir. Hiç değilse iyi bir şiir okuyucusu olarak sarsılmayı beklemem benim kişisel beklentim olmakla açıklanamaz. Bunu bekleyen birçok kişiyi biliyoruz şiir tarihinden (bkz. örn. 3. dipnot). Her zaman daha iyi bir şiiri özlüyorsak ve şiir eleştirisi de bunun için gerekliyse, gündemde bir şekilde yer tutan şiirleri daha iyisi konusunda sınama hakkımız da vardır. Dolayısıyla bu yazı, bu şiirlerin beni niçin hiç etkilemediğini, hatta saf retorik olup olmadıkları konusundaki şüphemin nedenini merak etmemden doğmuştur. Bunun yanıtını sadece şiir değil, şair de veriyor gibi. Bakalım:
1. “Dünyadaki varoluşumu şiirle tanımlıyorum” diyen Ergülen bu tanımlamanın içeriğini şöyle aktarır: “Şiir ‘güzel’ bir şey mi olmalı yoksa ‘başka’ bir şey mi? Şiirin ‘Başka’ bir şey olması gerektiğine inanıyorum da, ne olması gerektiğini bilmediğim için şimdilik mırıldanıyorum.”
[4] Bu, Ergülen’in yazdığı şiiri en iyi niteleyen tanımdır. Genel olarak dönemin şiirinin özellikleri arasında saydığımız “mırıldanma tonu”, bu şiirde –bazen şair tarafından “rüya” ve “vecd” ile de betimlenerek- en uygun karşılığını bulmuştur. Bunun teknik karşılığı şiirde sesin gereksizleşmesidir. Ses ve ritim unsuru rastlantıya terk edilmiştir. “Usul sesle söylenen şiirler”de sesin niteliği önemini ister istemez yitirecektir. Bu durumun tanımını onun bir şiirinin adından ödünç alalım: “Sessizliğin Arkeolojisi”. Ergülen sessizliği sabırla kazan bir arkeologdur. Baştan belirtmekte yarar var; Ergülen’in yazmış olduğu “sessiz” şiir türüne karşı değilim; ana figür olmayıp kültürel bir fon oluşturan -bir çeşit tevali kuran- şiirler de yazılmalıdır. Ancak bunun özellikle şaire teslim olan eleştirmen türü tarafından başatlaştırılması çabası şiirin tanımını vasatlığa doğru çeker. Oysa geçmişte belirleyici olan–şiire hiza veren- şey heyecan, zevk, büyük dimağlardan büyük yankılar olmuştur; bugün de bunu beklemek ve şiirin toplum indinde “güzelyazı”ya indirgenmesinden kaygı duymamız olağan hakkımızdır.
2. Şiirde mevcudu korumak öyle bir şey ki bunu yapan şair üstüne ne söyleseniz doğru olabilir. Bir çeşit “1 eşittir 1’e” demek gibi. Doğru, ama zaten biliyoruz biz bunu. Ergülen’in yazdığı şiirler de öyle. İlginç ki şiiri üstüne yazılanlar da
[5] ittifak halinde bu totolojiye eşlik ediyor. 10 sayfalık bir denemeden Ergülen şiiri hakkında tek cümle öğrenemiyorsunuz. İmgelerle yazdığı bilgisi dışında, bu bilgi de zaten her yerde yazıyor. Şairin niçin şiir yazdığına dairse –bu yazılardan bazısına[6] bakılırsa- “kırılganlığı” dışında bir yanıt bulmak imkânsız gibi. Bu “kırılganlık” kamuoyu tarafından öylesine benimsenmiş bir şey ki, sanki “şairi eleştirip bir de biz kırmayalım” dercesine bu şiire nezaket gösteriliyor. Bir şiir cemaatinden söz edilebilecek denli kurgulanmış bir nezaket. İlişkilerde nezaket iyi bir şeydir, ama şiir eleştirisinde değil. Şairler cemaati diye bir şey de yoktur.
3. Bu şiirde her şey başka bir şeye benzetilebilir. Ancak bunun doğal sonucu olması beklenen marjinallik ve uç durumlar şiirde yer almaz. Tam tersine, şiirdeki bütün unsurlar belli bir dengeye hasredilmiştir. Haddini aşmaktan o kadar içtinap eder ki Ergülen kendi özgün şahsiyetini şiirine katmaz. Böyle bir olasılık mümkünse şayet, “nesnellik” kendiliğinden zuhur eder durur bu şiirde. Bu anlamda şiirler, kişisel üsluptan uzak oluşlarıyla anonim ve Ergülen’den bağımsız bir özellik gösterir. Şiirinde döneminin ortalamasını almakla meşguldür: “(H)er türlü kitabı, özellikle şiir kitaplarını, arkadaşlarımın kitaplarını okumazsam iki kelimeyi yan yana getirip şiir yazamıyorum.”
[7] Bu noktada Edip Cansever’e kulak vermek problemin ciddiyetini gösterecektir: “Ozanlar, halkın konuştuğu dille, onun gelecekte konuşacağı dil arasında yapıcı bir iletken durumundadırlar. (…) Öyle ki şiirden şiire değil de, toplumdan topluma akan, toplumla bağdaşan, akıcı, yayılgan bir varlıktır, diyorum ‘şiir dili’.”[8]
4. Ergülen, “özgün bir imge sistemi” ya da yeni bir düşünüş ve duyuş şekli getirmemiştir. “Sessizliğin kaçak gülü / yakalanır boynunun ipek fısıltısına” gibi oldukça zorlama, şiire bir şey katmayan dizeleri şiire bolca eklemekte sakınca görmez. Sıradan ve kolaycı deyişler ve zorlama teşbihler, imgeler arasında iyi düşürülmüş tekil dizeler gerçek yerlerini arıyor gibidir. Şiirlerde metronom açısından da semantik açıdan da bir açılma-kapanma gerçekleşmez, aksan ve düzenleme çeşitlemesine gidilmediği için şiirler birbirinin devamı gibidir. Dingin edalı, öfkeden uzak, kırgın bile olmayan –kırılgan ama kırgın değil- Ergülen şiirinde tam da bunların sonucu olarak ironi yoktur. Bu şiirde sıklıkla, özellikle ironiden bihaber yazarlarca, ironi sanılan şey, iddiasız acı gülümsemedir sadece. O da üsluba içkinleşmez. İroninin peşi sıra gelecek olan gerçeklik bu şiirlerde (huya dönüşmek suretiyle) kırılmaya uğrar ve parodik bir şekilde söylemleşir, fakat gülme unsuru son derece katı bir tutumla dışlanmıştır: “sen istersen uzak kardeş bulutları boşansın diye / talan edilmiş kalpleri emanete koyabilirsin”
[9] Gerçekliğin acıklı parodisi. Bu anlamda birçok örnekte melodramdan kılpayı “yırtmış” şiirlerle karşı karşıyayız diyebiliriz.
5. Ergülen, kendi üzerinde neyin etkin olduğunu özellikle gizleyen edilgen bir dil kullanmaktadır. Dolayısıyla örneğin “Ne düşler çaldılar uykularımızdan” dizesini takip eden dizede onu mağdur edene karşı duygusal ya da düşünsel bir tepki beklenemez. “Her abi kardeşinin saçını aynasız tarayacak”
[10] der. Biçimsel bir bağ aramak boşunadır. Daha çok bilge bir edayla yapılmış tespitler, tanımlar ve benzetmeler istifi arasında şiirin belirmesini bekleriz. Dizeler arasında biçimsel anlamda iç ilmekler yoktur, dizeleri birleştiren şey, büyük olasılıkla şairin zihnindeki anlamsal bütünlük bağıdır, ama böyle olduğuna dair bile kanıtımız yok. Müdrikenin, hükmün, deneyimin şiirle yolunun bu şekilde radikal ve kolayca ayrılışı şiiri soyut bir evrene sokuyor gibi görünse de olan, sadece, muğlâklığın sözde şairaneliğine aldanmaktır. Şiirden çok şaire inanıyor gibidir Ergülen. Orada değilmiş gibi yapmak: Bu şiirsel tutumun adını böyle koymalıyız.[11] Birkaç örnek daha: “Boynuna ezilmiş sessizliklerden bir kolye” dizesinden sonra sessizliğin acısını çıkarmasını bekliyoruz. Oysa o “bir gecikmiş gibi usul usul koşarken”, “yanındaki gölgesinden yorul”acaktır.[12] Kendisine yapılanlara razı olmuş bir şiirdir bu şiir. İsyanın ve “hayır”ın gölgesini bile barındırmaz. Son tahlilde “evetleyici” bir şiirdir. Ergülen’in fail olmaktan ısrarla kaçınması, şiirin “yasa koyuculuk” niteliğine hiç yaklaşamamasına neden olur. Bu şiirde eylemsizlik temel prensiptir.
6. Ergülen, şiirindeki verilere göre dönemindeki yabancılaşmayı içselleştirmiştir; buna karşı ironist bir şairden beklenecek olağan davranış “ortak tehlike” karşısında şiiri bir karşı-dil olarak kurgulamaktır, ancak Ergülen “ortak bir güç” üretmeye yönelik dayanışma dilini yeğlemiştir. Yaşama cevap üretmek yerine iç dünyasına yönelmiş, orada bir yol aramıştır. Yaşamın aykırılıktan beslenen zengin deneyimlerini bu şiirde bulmak zordur. Bu şiirde eleştiriye direnen nokta ise şudur: Bu şiir tarzının sanatsal tek dayanağı kendine duyduğu temiz inançtır. Temizlik iyi bir şeydir; ama kendi durumunu kavramak için yetmez. Öyle sanıyorum ki bir kez olsun şiirinden –söz dağarından- kuşkulanmamış olmanın yol açtığı naif özgüven, Harold Bloom’un “güçlü şairin etkilenmiş olma endişesi” diye tanımladığı o her şaire gerekli endişeyi bertaraf etmiştir. İmgeciliğin kalıtı olan biriciklik arzusu, Ergülen’de bu endişenin yerini çoktan doldurmuş gibidir.
7. Şu biliniyor ki, her şair şuurlu veya şuursuz belli kavramlar etrafında döner. Şimdi özet bir dizi kavram çıkarsayarak bu şiirin panoramik yapısını küçük ölçekte gösterebiliriz:
Ergülen’in sıklıkla kullandığı tema ve sözcükler: Çocukluk, çocuk, gitmek, yol, yalnızlık, ölüm, yağmur, düşler, melekler, heves, ev, arkadaş, anne, ayna, unutulmuş olmak, yenilmişlik, küskünlük vb. Şiir dünyasını tamamlayan kavramlar: Talan edilmiş kalpler, ölümü giyinmenin serinliği, yarasını şaşırmış aşklar, nöbetçi yalnızlıklar, acıdan silinmiş kadın gölgeleri, beyaz ölüm, siyah ölüm, dram. Bu kısa zincir de sanırım niçin sarsıcı bir şiire ulaşılmadığını hissettiriyor.
8. Buna ek olarak bu şiirde, bir şiirden şiddetle beklediğim coğrafya ve aidiyet, tarih ve insanın zaman içindeki serüveni, yaşamla ve insan topluluğuyla bedensel bir etki-tepki iletişimi, hayvanlar, yabanıl bitkiler, somut olduğuna inandırıldığımız bir kadın ve bu dolayımda tutkulu aşk, çatışma ve trajedi gibi önemli unsurlara yer verilmez.
Bu şiirdeki insan kendi döngüselliğine hapsolmuş ve kendini, isteklerini tanımlayamamış bir özne. Aslında özne değil, mırıldanan bir kardeş, bir “ölünün kardeşi”, hayata adım atmaya çekinen, ürkek, “çıplak”, suçsuzluğuna inanmış ama suçlanmaktan ölesiye korkan. Bunda sorun yok elbette; sorun şu: Bunları anlatışında soluk soluğa ve canhıraş değildir o, gerçekten anlatması ve anlatmaması birbirine denkmişçesine cansız bir üslup hakimdir şiirlere.

[1] Mehmet Yaşın “Gelenek mi, Kimin Geleneği?” yazısında Ergülen’in “80 sonrası şiirini temsil ediyormuş gibi” edasından ve “herkesi temsil etme çabası”ndan söz eder. Poeturka, Adam y., 1995.
[2] Söyleşi: “Haydar Ergülen ile Şiir Üzerine”, Hece, konuşan: Ömer Lekesiz, s: 83, Kasım 2003.
[3] Bkz. Turgut Uyar’ın son kitabının adı: Korkulu Ustalık; bkz. aynı kitapta s. 511, Uyar: “Mesele sadece güzel şiir, ‘antolojik’ şiir yazmak değil, bir parça da bir şeyi sarsan şiir yazmak.”
[4] Aynı söyleşi.
[5] Ergülen özelinde değilse de kuşağıyla birlikte onu da kasteden bazı yazıları hariç tutarak söylüyorum. Roni Margulies’in, Ergin Yıldızoğlu’nun, Mehmet Yaşın’ın değinileri gibi.
[6] Bütün yazıları görmemiş olabilirim; bazı yargılarımın bazı yazılar için geçersiz olması normaldir.
[7] “Haydar Ergülen Özel Bölümü”, Sombahar, s: 32, Kasım-Aralık 1995.
[8] Söyleşi: “Cansever’in İşi Gücü”, Değişim, Konuşan: Metin Eloğlu, 15 Mart 1962.
[9] Ergülen, Toplu Şiirler I - Nar, Adam y., “Parasız Çiçek Soldurma Yurdu”, s: 92
[10] Haydar Ergülen, “Ölünün Kardeşiyiz, Çıplağız”, Sırat Şiirleri, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1991.
[11] Roni Margulies’in genele dönük ama Ergülen’i de kasteden ifadesi bu paralelde ilginçtir: “Bu kuşağın şairleri, şiirlerine bakılırsa, içinde yaşadığımız dünya hakkında, insanlığın sorunları ve sevinçleri hakkında hiçbir görüşe sahip değil.” Şiir, Yahudilik Vesaire, Kanat y., 2004.
[12] Ergülen, Agy., “Yetim Kan, Yetimim Ol”.
(Hece, Kasım 2009)

2 Temmuz 2010 Cuma

KENDİMİ ŞANSLI HİSSEDİYORUM KARAMEL

bir kere içe doğduktan sonra düşünü kurmaktan vazgeçemediğim her ne varsa, değişerek başka bir şeye dönüştü, hep oluyor bu, sadece bunun için yas tutulabilir, bir kez olsa bile, bir şeyin sinsice başka bir şeye dönüşmesine müdahale edemiyorum, kontrol manyaasın diyor bana kemal, sadece manyak demediği durumlarda, neden aynı kalsın ki denebilir, neden kalsın, bitkiler uzuyor, çocuklar uzuyor… acaip bir şey düşününce,
anneannemin kemikleri bile toz olmuştur şimdiye, normaldir, babamın arkadaşları da birer birer ölmeye başladı, halalarım, teyzelerim, kocaları eksiliyor her sene, bunlar şimdi, yaklaşık olarak yani, ‘40’ların sonunda, ‘50’lerde doğanlar, sırayla değil ama gene de öndeki yığılma azalmış gibi bihis, bu arada umut ederek kötülük ettim kendime, ona da, onlara da… belki… yani umut bulaşıcı bir şey çünkü zira ve öyle bu nedenle birini öldürmek mi istersiniz, tavsiyem, biraz umut verin ona, herhangi bir şeye dair, olmayacak bir şey, kömür gibi bir umut, bir kere umut etsin, almıştır o zehri, bir kere bağlansın hele bu bayağı, bu ticarî sözcüğe, tökezler durur, ona mûcizelerden söz etmeye gerek kalmaz, kurmuştur o anında içinde özgün mûcizesini,
yıkmak mı istiyorsunuz birini, yıkılacakmış gibi görünün, size bakıp kolayca düşüreceğini sanacak, zafer ışıltısıyla umutlandığı an bitti işi, son vuruşa gerek kalmadı bile, birini zehirlemek mi istersin, ama öyle ölmesin, yani biraz sürünsün diye, ölmesin, hemen bir parça umut sun ona -siyanürden makbuldür kararınca verirsen- kestirmeden haklar insanı -dozu çoğaldıkça meretin sebep olur debelenmene, ben asla elime almam silahı, bak umut dağıtırım sağda solda leşlerim vardır, yaparım yani, yapma filan deniyor hani kendine yapılmasın diye o şeyden, yapası geliyor dendikçe, zaten mütemadiyen şerit çiğnerim, ön dişlerim tavşandır, digitürk iyi bir şey, dümense Gözlerindir senin,
sevdim bunu, lynch efendi bitirdi kendini gözümde buna ilerleme diyorlar yani ilk çevrim bitti, şaşırmak hakkaten çocuklara göre bir şey mi, insan rodaj süresi dolunca ölmeli, mamafi patlak top da oldukça hızlı gider, kaydı tutulmuş her özür her af, maatteessüf, bir son dize olarak şu da iyi bak, dokunaklı: Resmine bakmadan bir şiire başlamam;
şaşırtıyor ama her seferinde, çelişki, ama yasaktı doğrusu, bir parçası bile, çoğu zehirleyenin, sonra demedi denmesin, kıtlık çıkacak görünüyor, bu yıl yok satar, depolamakta yarar var, kansızdır, ne iyi ettin de geldin, karamel yılı, perçem de var, severim asal sayıları, birlikte atlıyoruz, erkenden hoşgeldin ikibinonbir, aslında çukulata kahvesi, yakıştı