22 Ağustos 2010 Pazar

BAT DÜNYA BAT, AMA BİTMESİN RÜYA! / Hayriye Ünal


Bir yazar arkadaşım edebiyat anlayışımı dünyevîlikle itham etti. İtham diyorum, zira dünyevîliği olumsuz bir anlam yükleyerek vurguladı. Ona yanıt verirken aslında meselenin konuşmakla geçiştirilemeyecek önemde olduğunu fark ettim. Bunun çoğunlukla yanlış metafizik anlayışının –metafizik saplantısı da denebilir- bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Metafiziği kitabî bir bilgi biçimi olarak içselleştirmiş şairlerde bir kafa karışıklığı gözlemliyorum. Karakoç’ta imanla ilgili bir tercih olan, sonsuzu Tanrı vaadi ebediyet olan metafizik, kafası karışık şairlerin konuşmalarında veya yazılarında ürperti, huşu, tinsellik, sonsuzluk[i] vb. kavramlarla kültürelleştirilmeye çabalanır. Olabilir elbette. Kendi seçimleri. Ama huşu içinde oluş, tinin sonsuzluk özlemi, varlığın görünür olmayan boyutu vb. inanışlar eğer edebiyata bağlanacaksa önce insanlığa bağlanmalıdır. Hem de bugün ve hemen burada. Bu bir algı farklılığı deyip geçemeyiz. Edebiyatın tanımı, işlevi ve eserlerle toplumlar arasındaki etkileşim deneyimlerimiz bizi edebiyat hakkında kanaat sahibi yapar. Bu kanaatler tartışılmaya daima açık kalsa da kanaat sahibinin birikimi ile doğru orantılı olarak belli bir ikna ediciliğe sahiptir. Dolayısıyla edebiyat hakkında farklı algılara sahip kişiler tartışmaya başladığında bir takım kişisel görüşler de çatışmaktadır, doğrular ve yanlışlar değil. Kanaatini önermenin yolu öncelikle niçin o kanaate sahip olduğunu açıklamaktır. Bu kısa yazının amacı, elbette metafizikle ilgili geçerliliği şüpheli görüşlere itiraz etmek değil –kaldı ki dünyevîliğin alternatifi metafizik de değil-, niçin edebiyatın dünyevîliğine şeksiz ve şüphesiz inandığımı açıklamak.
İnsanın dünyada bulunuşu, dünyanın insanı barındırmak konusunda bir güvenilirliği taşıması ile mümkün kılınmıştır. Bu güvenilirliğin en önemli göstergesi, dünyanın ve şeylerin var olma konusundaki istikrarıdır. Hemen her nesne tekil olarak geçici bir doğaya sahipse bile nesnenin dünyada kavramsal varlığı (Platon’un idea dediği) sürer, çoğu zaman bir kişinin ömrü bir nesnenin ortaya çıkış ve –hiç değilse imgesinin- kayboluşuna –her ikisine birden- tanıklık edemez. Bu sürerlik sınırlı bir sürerliktir. Nesneler değişken doğalarının değişken geçiciliklerine rağmen belli bir şey olma –kimliklerini koruma- konusunda istikrarlıdır; onlar bize kendileri olmaları konusunda güvence vermiş gibi yaşarız. Hiçbirimiz sabah uyandığımızda masaların pencere olacağını düşünerek uykuya dalmayız. Ancak onların bu başlı sonlu sürekliliğini “ilelebet” ilan etme bedbahtlığında da bulunmayız. Topraktan ağaca ağaçtan oduna odundan masaya masadan hurdaya süren yolculuğunda nesne, varlığımızı idame ettirmemiz için kendisini tahrip ve tahvil etmemizin karşısına ezelîlik ve ebedilik iddiasıyla çıkmaz. Nesne dünyevîdir ve geçirdiği merhale ise -ne denli şiddet ve acımasızlık içerirse içersin- insanoğlunun yararı düşüncesiyle haklılaştırılır. Değer düşüncesi de bu yarara ve nesnenin görece kalıcılığına göre değişir. Ancak insanoğluna yararından dolayı –cevher veya mamul- hiçbir nesnenin–su gibi azizliğe, ekmek gibi kutsallığa yükseltilse bile- sonsuzluğuna hükmedilmez. Ne de olsa kefenin de cebi yoktur.
Bu noktada edebiyatın yarar düşüncesinden kısmen uzak varsayılışı kafa karıştırmaktadır. “Kısmen”de ihtilaflar olsa da “kısmen uzak” olması hepimizin malumu. Ancak “çıkarsız haz almak” (Kant) mümkünse şayet yarardan tümüyle uzak bir güzellik düşüncesi de daima varsayılabilir; fakat bunun niçin dünyevî olmayacağı / olmaması gerektiği konusu açıklanamaz. Birilerinin zihninde, yücenin (veya kutsalın) eserde temsil edilmesi gibi bir talebin yerine getirilmeyişi eseri dünyevîleştiriyor ve sonsuzluk gibi aslında sadece bir sözcük olan benzer sözcüklerin eserlerde dile getirilmesi eseri dünyevî olmaktan kurtarıyorsa dünyevîlik ithamı orada başka birkaç –edebî- problemi kapatmaya veya çözümleri ikame etmeye koşullanmıştır. Örneğin; bir metnin edebî değeri konusunda şüpheler doğuran muhtemel “ölümcül” kusuru, metnin alımlanmasının ne kadar sonrası olacağı meçhul ileriki bir tarihe ertelenmeyle örtülmeye çalışılabilir. Metne içkin çağdaş değerler, ileriki bir kamuoyu nezdinde geçicilik ithamına maruz bırakılıp dünyevîlikle itham edilebilir. Mutlak bir ölçüden yoksun olan edebîlik, -her durumda bugünden öyle olup olmayacağı bilinemeyecek- kalıcılığı imdada çağırır. Kalıcılık, kafası karışık adamın metafizik bir hedefi olarak eserin varlığına montaj yöntemiyle eklenebilecek bir yedek parça gibi düşünülmektedir. (Dünyada bir kalıcılığa eseri adına talip olanın herkesten çok bu adam –dünyanın fani oluşundan hareketle dünyevî kelimesini literatüre –ruhların ve edebiyatla bezenmiş ruhun ölümsüzlüğüne imada bulunarak- olumsuz bir kisveyle sokmaya çalışan adam- oluşu fevkalade şaşırtıcıdır ve bizim açımızdan derslerle doludur. Ölümsüz ruhların fevkalade ölümlü olan sanatla* işi olması beklenmez, öleceğini bilen birininse kendisinden “uzun” olan sanatla tatmin olması beklenir.)
Sanatın konumu tam da ortada bir yerdedir. Eserlerin kalıcılığı cevher veya mamul olan diğer nesnelerin kalıcılığına da benzemez; çünkü eser söz konusu iken değer yargılarımız yarar düşüncesiyle biçimlenmemektedir; öte yandan yarardan tümüyle arınık olmayı da beceremez. Bu nedenle, malum, emek-değer kuramı eserin değerinde belirleyici değildir. Günümüzde –elektronik kopyalama yoluyla çoğaltılmaya dayanmış –üstelik de hiçbir telif kanunu ile korunmaksızın- tüketilen şiirin –hangi isme tescilli olacağı belirsiz- anonim kalıcılığı da belirleyici değildir. Mutlak olmayan, olması da beklenmeyen bir kalıcılık düşüncesinin esere gölge etmesi, bunun da eserin değerine ilişkin tahmine dayalı takdir belgesi kaşesi geçersizdir. Geçerli olduğu nadir durumlarda da kalıcılık “dünyadaki bir kalıcılık” olmak bakımından şüpheye yer vermeyecek şekilde dünyevîdir. Postmodern sanat hareketlerinin tümüyle kalıcılığa yöneltilmiş saldırı mahiyetindeki –kuşkusuz artık yok olan- devrimci eserleri bu dünyevîliğin yakıcı anlatımları olarak anılarımızda belgelenmiştir. Bu örneklerin bize öğrettiği şey, edebiyatın kimsenin malı olmadığı kadar birilerini sistemin büyüklerine götüren bir “trenci” filan da olmadığıdır.
Meşhur hadisin “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışmak” vurgusu, anmadığım diyalektik eşleniği ile dünyevî yaşamın “uzun bir kalıcılık” üstüne kurgulanmasını buyurur. Ancak bunun tek başına alınışının insanın iktidar duygusunu beslediği ve ötekini hiçleyen faşizanlığa giden yolun başı olduğu akılda tutulmalıdır. “Sahip oldukları bariz kalımlılık özelliği nedeniyle sanat eserleri bütün ele gelir şeyler arasında en dünyevi olanlarıdır; (…) dolayısıyla süresellikleri, bütün şeylerin varolmak için gereksindiklerinden daha yüksek bir derecededir; kalımlılıklarını çağlar boyunca sürdürebilirler. Bu kalımlılık, ölümlülerce kullanıldığı ve miras bırakıldığı için, tam da asla mutlak olamayacak insan eseri (dünyanın) istikrarının timsali halini alır. Şeyler dünyasına ait katıksız süresellik başka hiçbir yerde böylesi bir saflık ve açıklıkla mevcut değildir ve o nedenle bu şeyler dünyası kendini başka hiçbir yerde bu denli göz alıcı bir şekilde ölümlü varlıklar için ölümlü olmayan bir yurt olarak gösteremez. Sanki dünyevi iktidar sanatın kalımlılığında şeffaf bir hal almıştır.” (H.Arendt, İnsanlık Durumu, çev. Bahadır Sina Şener, İletişim y., 1994, s. 229.)

*”vita brevis ars longa: hayat kısa sanat uzun” aforizması sanatın insan ömrüne oranla değerini vurgulamakla birlikte sanatın da en nihayetinde bir insan işi olarak fani olduğunu vurgulamaktadır. 1000 yıl yaşayan da 80 yıl yaşayan da aynı sessizliğe gömülecektir.
[i] Bkz. Resim. Takarım ben boynuma onu.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

AN MESELESİ


Opera dinlerken hep gotik bir aşkın ortasındayım ve çirkin bir yaratık tarafından, bir ucube tarafından aşkla seviliyormuşum gibi dehşete kapılırım. Bu yersiz aşkı kimse ayıplayamaz; çünkü aşk iradi değildir. Aşkın iradi olduğu da doğrudur ya, biz şimdilik gene de iradi olmayan aşklarla meşgul olalım. Daha fenası bu dehşeti başka birine hissettirme ihtimalidir. Kendinden aptalca emin olarak yaşayanlar, kendisiyle tuhaf barışıklar, umutsuzca daimi memnunlar dışında hiçkimse bilemez başkasında uyandırdığı iyi şeyi. Bir yazar hep en kötüsünü hayal eder. Rasyonalleştirerek ve okuyarak bulur iyi olan ihtimali. İyi ihtimal: Bunu alan bunu da almıştır mesela. Şunu alan hiç değilse bunu bir kere deneyebilir. Hiç değilse bir kişi böyle, ben öyleyim. Tabelaları izlerken sadece birinde yanlış yapıyorum ve bu menzili tamamen değiştiriyor. Eksiksiz izlersen doğru noktasına çıkıyorsun hedefin. Fakat bir tabelada ok yönü seçilmeyebilir, hep olur. Olabilmesi an meselesidir.
Galiba başkasında uyandırdığın dehşeti hayal edebildiğin sürece –o dehşet hiç yoksa diye bir şey yok, zaten yok dehşet, dehşetin hayaleti var- bir kişi olabiliyorsun. Uyandırdığı şeyin katkısız bir memnunluk olduğunu düşleyenler de –zannedenler- gördüm, bu Türk işi oblamovlardan uzak durun, bana sorarsanız.
Sanırım Borges yazmıştı korkunç bir devin kendi korkunçluğunu, başkalarının bilincindeki korkunç imajını hissetse nasıl bir hüzne yuvarlanacağını. Fikir olarak edebî olan ama üslup olarak edebî olmayan bir yazar Borges. Çok edebî gelmişti bana bu fikir de. Bir mafya babasının kendi saçtığı dehşeti bilmesi normaldir, hatta bu imaj işine yaramaktadır. Ama doğal davranışı başkalarına zarar verme amacı olmayan bir yaratığın bir an kendilik bilincine kavuştuğunu ve yediği canlılarla bir dil’i paylaştığını düşünelim. Olay birden korkunç boyutları olan, etik bir düzlemde geçen bir olaya dönüşür. (Bu yeni durumda tarafların kendilerini nasıl hissedecekleri.. bu işlenebilir bir hikâye. Bak seni yiyeceğim birazdan ama üzülme varlığın bende sürecek.. dediğini bir yırtıcının. Yemediğin halde öldürmek bunun için mi suç?)
Yamyamlık bunun için mi, medeni olmayan bir hareket olarak yadırganmaktadır? Dil, konuşanları, paylaşılan dünyanın yüzeyindeki iki ilgisiz varlık olmaktan çıkarmaktadır, arada birinin bedenini diğerinin üzerinde bir yere koymamaya zorlayan mahrem bir ilgi kurulmaktadır. Ve h.r ş.y o arada .maktadır.
Aşkta bir türlü legalleşmeyen, bir özaşağılama durumu oluşur. Karşı tarafın açıklanmamış görüşleri bilinmediği sürece –ki teoride hiç bilinemez- âşık kişi kendi doğal oluşu, salgıları, kendi gündeliği içinde kasıp kavrulmaktadır. Yaşadığı her saatin her saniyesinde kendine maruz kalan biri kendi gözünde güzelliğin algılanması için şart olan tarafsızlığa sahip değildir. Kendi gözünde korkunç bir yaratık olarak algıladığı benliğinin delice ve önlenemez şekilde diğerine (mesela sevgiliye, ki bunun şapşalın biri olduğu rasyonelce saptanabilir ancak, emotional olarak algılama ihtimali yoktur) raptolma isteği o kadar gayrımeşru o kadar illegal o kadar kabul edilemezdir ki içinde taşıyıp durduğu sebepsiz –evet sebepsiz olması da başka bir çıkmaz- arzuyu boğamadığı için kendini boğmak ister. Bu da bir an meselesidir.
Frankeştayn dikiş yerlerinden görülmeyen tuhaf arzularıyla aramıza dönmüştür.
Borges, diyordum, tuhaf bir adam aynı zamanda. Onu ilginç buluyorum. Borges için geniş bir parantez açamadığım için suçluluk duyuyorum. Bu çağrışımlarla idare edeceğim şimdilik. Onun “kozmik paranoya” duygusuna sahip olması onu gözümde kanka yapıyor. “Bir tür acımasız düşman” olarak açıklıyor o kendi paranoyasını.
Aşkla ilgili olarak acımasız düşmanı devreye sokabiliriz. Acımasız, acımakla ilgili değil. O’nun acımasızlığı zannı kozmik paranoyanın türevi. Kendi saçtığın dehşet gibi. Bunların bir listesini yapmalı.
Kesin olarak bilememek bu da insanın türbülanstan çıkmamasına, mesela bir şeyi 5 ila 7 ise anlamamak 5 mi 6 mı 7 mi böyle tamsayı hastasıyım ben ve küsuratları da net.. ondalıkla.. yani devirli bile olmayacak. Tastamam olacak. Böyleleri, böyle benler için yani daha anlaşılır konuşulmalıdır. Gel denmelidir, git denmelidir, tut, kap, sat, salla gitsin.. vb. tek anlamlı, açık sözler edilmelidir.
Aşk konusunda bir de Don Juan’a değineceğim. Yüzyıllardır onun kadını algılaması olarak görülen bir yanlışı düzelteceğim gelecek yazıda. Adam düpedüz kendi çıkmazıyla meşgul. Meselesi et, yeni et, henüz kesilmiş et filan değil yani. Limits to infinity durumundan dolayı kafası karışık bir adam Don Juan. Eylülde Takip Mesafesi’nde okunabilir.

3 Ağustos 2010 Salı

PİRUS / Hayriye Ünal


yalandır eti tırnaktan ayırırlar kolayca
kimse koyduğun yerde durmaz kuş konduğu
koptuğu yerden uzar dal
boşluğa suyun arzusu

saçımdan süpürge senden adam
benden madam olur mu bovary filan değil burası şanzelize diyorsam
anna da öldü gitti pis işler bunlar aşktan ölür mü insan
kahırdan mı yoksa, laf!
kız olur mu hiç afyon kaymağından, ben olmuşum
en son kızıla boyadım ama saçımdan
süpürge sütümden yarar ummam

ankara ankara kadardır kale içinde dardır
sokaklar -ankara benim- sen onu şehir san
beni gösterir yönler bende karışmış
yüzleri kadınların üst üste geçer
bana gösterir durmuş kol saatlerim
kaldığım yeri kıvırmışımdır

katlanıp masa altı kanepeler şezlong bir yaz resmi
arayacak mıyız eski
bu oyunda muzaffer
kalmışımdır… etrafına bir bak sevgili
pirus kadar yanmışımdır
artık unvan maçı yok
maça kızı maça as alır

(Ağustos 2009)

(Ücra, Temmuz 2010)