27 Eylül 2010 Pazartesi

DOZUNDA / Hayriye Ünal

sevişmediğini bir ölünün

toprakla dolduğunda ağzı ve gözleri toprakla

yastığı kumdan yorganı kumdan

kuşlar konamayacak ipte çarşaflarına

kan mı şarap mı bacaklarından akan

bu dumanla dudağına bu acı tadı



Dozunda nihayet bitti. Yeniyazı dergisinde Ekim'de



resim: Magritte

22 Eylül 2010 Çarşamba

ARGONUN POETİKASI: KAÇ KURTUL! / Hayriye Ünal


Köksüzlük, piçlik, kaçaklık – kaçış, akışkanlık, suçluluk duygusu, suça eğilim, suçlu bulunuş, gizlilik, tanınmamak arzusu, zorunlu savaşçılık, alan savunması. Bu yazıda değinmeyi istediğim başlıca poetik özellikler bunlar. Bu temaların ortak imalarından çıkan hareketli bilinci, özbilinçliliğini iddia etmeksizin body fleet (seyir halinde beden) olarak tanımlayacağım. Çünkü argoyu yurt edinen beden bütün çağrışımlarıyla fleet ve hızından dolayı gövdesiz bir bedendir.


Body fleet, fleet in being tabirinin çağrışımlarından yararlanıyor. Bu nedenle fleet sözcüğünü tercih ettim. Tabir bir amiral tarafından tasarlanan formülü ifade ediyor.[i] Buna göre, yakın savaşın Fleet in being: varolma seyri, Virilio tarafından “stratejiyi tamamen görünmeyen bedenlerin hareketinin sanatı olarak gerçekleştiren lojistik” olarak tanımlanıyor. Virilio’da bu bir savaş stratejisidir. Fakat argonun savaşçılığına tastamam uygun bir strateji. Buna göre sözgelimi “ ‘karar alma’, ‘irade gösterme’, yani yenme gücüne sahip olunamayacağı bir toplu güvensizlik kuşağı yaratıp düşmanın egemenlik iradesini yok ederek nerede ve ne zaman olursa olsun onu vurabilen görünmez bir donanma” sürekli olarak denizde bulunabilmektedir. Burada “yeni bir şiddet fikri”nin doğuşuna tanık oluyoruz. Kaçarak savaşmak. Tabansızlıktan dolayı bir kaçış ve savaşmaktan kaçmak değil, şiddeti muhataba yönelik darptan, salt bir harekete indirmek amaçlı bir kaçış. Bu dönüşüm de bir buluştur ve becerikli birinin salt hareket sayesinde savaşa mecbur edilmeden savaşçı kalabileceğini ima eder.

Hareket böylelikle en üstün bir savaş stratejisine dönüşür. Kaçmanın rotası yoktur. Bir grup suçlu dağılarak gözden kaybolabilir. Kaçışta hedef sadece peşteki şeyden, tehditten uzaklaşmaktır. Ne tarafa gidildiğinin tek bir önemi vardır, yakalanmamak. Kaçan kişi için benlik, bütünlüğü korunması arzu edilen bir yoğunluk değildir artık, bir hareketten bir yönden ibarettir. Hareketli bir ok olarak düşünelim onu. Vınlar ve ilerler.

(…)

Birim insanın becerikliliği sadece gözden kaybolma taktikleri[ii] konusunda takdir edilmelidir. “Dolayımsız hatta kaba denecek ölçüde samimi bir temas alanı”[iii] dâhilinde; sokakta, barda, internette, düğünde, ana caddelerde kendi yaşamına, geçmişine, değerlerine, ebeveynine, etik normlara azami ölçüde yabancılaşarak, naif ben bütünlüğünü parçalayarak, efsanelere dayanmayıp deneyime ve özgür yaratışa, düşlere, deli saçmalarına, en içerideki abuk sabuğa dayanmak mümkün müdür? Kişi kendi imgesiyle çakışmaktan ne kadar uzaklaşabilir? Uygunsuz birleşmeler için kendinden ayrılmak, soylu haydutluk, erdemli orospuluk, köle efendilik ne kadar mümkündür?

Bunu, metnin sakladığı hazır-simetrileri[iv] yorumlama hastalığından, metinler arasında gidip gelen sözde erotik ilişkilerden, kağıt üstünde kurulup yıkılan postmodern aşklarda barınan sözde uygunsuzluktan ayıralım. Siber ilişkilerden hiç söz açmayalım. Dâhilse de bu çok küçük bir kısmı. Çünkü konumuz boyunca hep beden üzerindeyiz. Fantezi bizi geçici olarak ilgilendirmiyor. Body fleet kendisi bir fantezinin başoyuncusu. Her metin zorunlu olarak işaretlerle doluysa tanınmamak mümkün müdür? Yüzünden vazgeçmek, adından vazgeçmek, toprakla ilişkiyi kesebilmek, simgelerle radikal şekilde yolları ayırmak, başka bedenler hakkında sahiplikten feragat etmek, geçici çokeşlilikler, değişik hız araçları, farklı cinsel seçimler, saldırıya açık bir “balık olabilmek”[v], bedensel olarak hayatta kalmak, -Poe öykülerindeki gibi- karantina alanına girmek salt yaşam deneyimlerine açılmanın yollarından bazıları olabilir. Atından inmeden sevişmelisin! Eski Arapların at üstündeki satranç karşılaşmalarını anımsayalım. Sayılar zikredilerek oynanan soyut bir tahta. Sayılar ve harfler çarpışıyor.

Sürekli yabancıya doğru yol alabilmek, her adımda peyda ettiği ünsiyeti yıkarak ilerlemek, kazandığı ve kolaylaştırdığı her yeteneği terk edebilmek, suyun akışının tam tersine yürümek, birleşmek için uygunsuzu seçmek, küfüvden hemcinsten türdeşten kaçmak, denkliği bozmak, ırkları karıştırmak gibi tüm kontra manevralar, cüretkâr bir yorumla ebedi piçliği enseste tercih etmek demektir.




[i] Bu paragraf boyunca aktarılan bilgiler için Paul Virilio’nun Hız ve Politika kitabında “Mekân üzerinde Haktan Devlet Üzerinde Hakka” bölümünden yararlanılmıştır. Metis y. 1998, çev. Meltem Cansever.

[ii] “Ani topolojik değişim” taktikleri konusunda geniş bilgi için Hakim Bey, Foucault ve Baudrillard’ı salık vermektedir. Evsizlik, ailesizlik, kiliseyi reddetme, evin reddi, sanatın reddi, kılık değiştirme vb. gözden kaybolmalar için yetersiz ve alternatif angajmanlarını yaratan şeyler midir, iyi düşünmek lazım. TAZ, S.İ.y., 2002, çev. Rahmi G. Öğdül.

[iii] Bakhtin, age, s. 167.

[iv] Metinleri karşılıklı konuşturma yöntemi. Açıklaması için bkz. “asimetrik diyalog”.

[v] Deyim Henry Miller’ın. Sexus’tan: “Esas olan işe yaramaz kılınmaktır, ortak akıntı tarafından alınıp götürülmek, tekrar balık olabilmek ve canavarları oynamayı bırakmak.”

(tamamı Argo dosyasında, Hece Ekim 2010)

21 Eylül 2010 Salı

SOKAĞIN KAYBOLUŞU / Selçuk Orhan

(...) insanın fırlatıldığı Dünya’dır Cebelavi Sokağı. Orhan Kemal’in Baba Evi ve Avare Yıllar romanlarında olduğu gibi, sokak babanın olmadığı yerdir.

Dolayısıyla sokak çocuklaşmaya, diğer bir deyişle simgelediği sistemi bozup oyunsu ritüellerle açıklamaya da yatkın bir alandır.

Ian McEwan’ın Cumartesi romanı Batı’nın, “Batı-Dışı” olarak adlandırdığı uygarlıklarla ilişkisini yine sokak kavramı üstünden alegoriye soktuğu ilginç bir örnek olarak düşünülebilir.

Cumartesi’de, Henry Perowne adında Londra’da yaşayan bir beyin cerrahının sabahın erken saatlerinden başlayarak bir günü anlatılır. Perowne’un ailesi, sosyal konumu ve düşünce dünyasını oluşturan çerçeveyi öğreniriz önce; aynı gün, 11 Eylül sonrası Irak’ın işgal edilmesi kararını protesto etmek amacıyla kentte gösteri düzenlenecektir- dolayısıyla İngiltere’nin eğitimli yeni orta sınıfını temsil eden Perowne’un politik kararsızlıkları da romana doku katar. Perowne, aynı gün sokakta birkaç serseri tarafından saldırıya uğrar; bir şekilde paçayı kurtarsa da, serseriler Perowne’u evine kadar izler ve tüm ailesiyle birlikte sıkıştırır. Perowne, bu baskından kurtulmayı başarır ancak boğuşurken başından yaralanan serserilerden birinin ameliyatını yine kendisi yapacaktır.

Cumartesi’de sokak bir metafor olarak uluslararası politika içinde anlam kazanmış görünmektedir.

19. yüzyılın gerçekçi edebiyatında toplum ilişkileri salonlara taşınmıştır. Savaş meydanlarını, Rusya’nın sonsuz bozkırlarını, istasyonları kateden hacimli romanlarıyla Tolstoy bile kişilerin çatışma dünyasını salonlarda ya da kapalı odalarda canlandırırken bizi hayran bırakır.

Sokağın tekinsizliği konuşmayı da zorlaştırır. Sokakta insan hiç tanımadığı bir başkasının sorgusuna ya da saldırısına maruz kalabilir. Dolayısıyla, yapıtını köşe bucak denetime sokmak isteyen bir yazar için sokak çevresinden dolaşılan bir konu olabilir.

Oğuz Atay’ın, neredeyse tamamı sokakta geçen Beyaz Mantolu Adam öyküsünü anımsayalım. Dilenci kılıklı bir adamın betimlenmesiyle başlar; bir dükkan sahibinin verdiği beyaz bir kadın mantosuyla toplum içinden süzülüp gider. Kim nereye çekerse çeksin boyun eğer.

Beyaz Mantolu Adam, tek kelime etmez. Susar. Öykünün yapısı gereği bu suskunluğa pek çok anlam verebiliriz; ne de olsa suskunluk kunt bir konudur, içine yerleştirildiği çatıyla sorgulanması zorlu anlamsal bağlar kurmaya açıktır.

Oğuz Atay’la ilgili olarak sokakta konuşmayı sevmeyen bir yazar demek yanlış olmaz sanırım. Kişileri dışarıdayken bile sokakta değildir; en fazla kendi düşünceleri içinde olabilir.

Oysa, Atay’dan 20-30 yıl öncesinde sokak şakır şakır konuşuyordu edebiyatımızda. Orhan Kemal’de, Sait Faik’te, Memduh Şevket’te, Haldun Taner’de... Daha da geçmişe dönersek Hüseyin Rahmi’den köpük köpük bir dil çeşitliliği bulabiliriz. Sokağın asıl sesi hemen hemen Oğuz Atay’ın yazdığı kuşakla birlikte kısıldı. Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ı bile kurgulanmış stilize bir dille yazılmıştır. Stilize olan hemen her şey gibi aynı zamanda sterilizedir.

Sokağın kendi dili vardır. Evde, yani baba ocağında öğrenilemeyen, insanların arasındaki zincirsiz maddi ilişkiler içinde biçim kazanmış, çoğunlukla hor görülen, nezaketten yoksun, doğrudan bir dil. Aynı sözcük sokakta ve evde başka anlamlar taşıyabilir.

Sokağın dili Tanrı’nın bize vermediği, vermişse bile bu özelliğini yitirmiş, kendi çaresizliğimiz içinde oluşturduğumuz, iğreti, yetersiz ve hoyrat bir dildir.

(...)

(Yazının tamamı Hece Ekim sayısında)

16 Eylül 2010 Perşembe

ÇOKSESLİ SÖYLEMİN İNŞASI VE İFŞASI: MIKHAIL BAKHTIN VE ARGO / Mustafa Zeki Çıraklı

Bu yazıda argo’ya Mikhail Bakhtin’in görüşleri ve kavramları ışığında bakmaya çalışacağız. Onun özellikle sözcesöylem (utterance), karnaval, diyalog (dialogy), heteroglosya, çokseslilik (poliphony), otoriter söylem, kanonizasyon gibi kavramları üzerinde durduğumuzda, argonun Bakhtinci anlamda edebi söylemi diyaloğa açan ve çoksesli hale getiren önemli bir araç olduğunu görmekteyiz.

Sosyal bir kurum olarak ortaya çıkan karnaval, çoksesli edebiyatın canlı bir alegorisini yaparken, meşru ve “cici” söylemden dışlanmış tabakaların gündelik dilleri ve argo, Bakhtin’in karnavalında kendine elbet bir yer bulur. Karnaval, Bakhtin’e göre, ötekiliğin rahatlıkla sergilendiği yerde mümkündür çünkü. Bu yönüyle sadece farklı karakter ve onları karakterize eden/belirleyen farklı söylemler değil,
[i] bunlar arasında kurulan görece tuhaf ilişki ve diyalog anlam kazanır. Bir diyaloglar ağı kuran karnavalın çoksesliliği, ön plana çıkar. Diyalog ve ilişkiler adeta ete kemiğe bürünür, cisimleşir.

Romancı/sanatçı kendine ait, ele avuca sığmaz, otoriteleri sarsan ve söylem kalıplarını kırarak hiyerarşileri altüst eden bir soytarı olarak, karnavalda argoya özel bir yer ayırmıştır.
[ii]

Bir yandan karnaval meydanındaki kralın tacını başından alıp orta yerde dolanıp duran bir dilencinin başına yerleştirmekte, sonra tekrar alıp −üstelik de önü arkaya gelecek şekilde­− kendi başına koymakta, bir yandan da panayır meydanında dolaşan yankesicilerin ceplerini çaktırmadan boşaltmaktadır.

Bilinçli bir seçim yaptığı dikkate alındığında, romancı, alt diller ve argo sayesinde meşru iktidar alanını sarsarken ayrıca argonun kendi özerk iktidar alanının kodlarını deşifre ederek onu da tehdit etmektedir.

Michael Adams’ın belirttiği gibi argo belli koşullar
[iii] olmaksızın salt dilbilimsel bir gösteren (sign) olarak semiyotik ilişkiler ağına giremez. Argo bir kelime ya da söylemin temel özelliği ya da niteliği olamaz çünkü bir kelime ya da söylemi argo yapan şey kelimeyi kimin, nerede, ne zaman ve ne amaçla kullandığı ile belirlenir. Bakhtinin tabiriyle söylersek, bir sözcesöylem olarak argo, tamamen kendinde içkin anlam birimlerine değil, belli şartlara bağlı ve o şartlar yani heteroglosya içinde anlamlı yapılara işaret eder. Diğer söylemlerle sürekli diyalog içindedir. Diyalojik olduğu için sürekli yeni ilişkilere açıktır. Kutsallaştırılmış teksesli monoloğu yadsır. Hayatın dinamiği içinde monolog zaten mümkün değildir. Monolog ancak tepeden dayatma ile bir müddet mümkündür. Monolog gibi görünen şey aslında edebi diskurun “susturma, bastırma ve dışlama” süreçleriyle alakasına işaret eder. Argo, tam da Bakhtin’in belirttiği manada, susturulmuş “öteki”lere ait olduğu için, edebi metinleri (şiir ya da roman) novelize etmekte, edebi söylemi diyalojik ağa sokmakta, dilleri yarmakta, birbirine karmaktadır.§

Bakhtin’in Otoriter Diskur/İçten gelen Diskur ayrımı hatırlanırsa,
[iv] hakim otoritenin söylemi bizi dıştan kuşatır ve üzerimizde baskı kurar. Adeta bir tabudur, dokunulmaz. Onu sadece ezberleriz. İktidarın ve kurulu düzenin dilidir o. Ahlaksız ve başıbozuklar onunla sınanır, terbiye edilir ya da dışlanır. Buna karşılık, bir de içten gelen söylemler vardır. Bir metni kendi kelimelerimiz, kendi aksanımız, kendi tonlamalarımızla yeni baştan okumaya (anlatmaya) benzer. Kendi diskurumuzu otoriter diskurdan ayırma kendimize bir iktidar alanı açma çabasıdır bu. Argonun oluşmasına yol açan dürtülerden biri de budur.

Gerçi, bizim söylemek istediğimizle (kastettiğimizle) kelimeler arasında her zaman az ya da çok kapatılamaz bir mesafe vardır. Kelimeler her zaman başkalarının kelimeleridir çünkü, der Bakhtin. Argo bu mesafeyi kapatmakla uğraşmaz, bizzat kendi kelimeleriyle konuşur. Bunu yaparken, aslında kurulu düzenin imtiyazlı ve muktedir odakları tarafından onaylanan söylemi ve kanonizasyon düzeneğini tehdit eder. Kanonizasyonun en belirgin özelliği ise, dilin ve kültürün heteroglot doğasını inkar etmesi, onu teksesliliğe mahkum etmeye çalışmasıdır.

Argoyu ve günlük dili dışlamayan edebi söylem, kanonlarla dalgasını geçer, konvansiyonel onay kurumunu hasta eder, onunla zıtlaşır, onu sokar, iğneler, rahatsız eder, eski köye yeni adetler getirir.

Bakhtin’in roman (novel) ile yeni ve farklı seslere açık olma (novelness) kavramlarını birbirinden özenle ayırdığını ve ikincisine özellikle dikkat çektiğini biliyoruz. Bu anlamda argo, edebi söylemin yeni seslere kulak vermesini sağlayan bir vasıta ve çoksesliliğe açılan kapılardan biridir diyebiliriz. Yine Bakhtin’e göre, novelness farklılaşan bir şuur durumuna işaret eder, ki bu öncelikle ötekinin farkına olma şuurudur. Komik durum yaratma, günlük hayatı yakından tanıtma, gerçeği olduğu gibi aktarma aracı ve dilde yeni arayışların, başkaldırının, klişelere ve hakim söyleme isyanın, yabancılaşma ve toplumdan dışlanmışlığın göstergesi olarak argonun edebiyatta yer alması, edebi diskurun diyalojiye, yani hayata açılması demektir.

Bir sözcesöylem onunla diyalog kuracak yeni söylemler nedeniyle sürekli yeni anlamlar kazanabilir. Böylece “kod” kırılmış olur. Bu, “söz”ün önceliğidir. Argo bu süreçlerde bir diyalog unsuru olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla söylem görsel olmaktan çok sözel bir nitelik arzeder. Ses’tir. Özgün bir tonlaması, ahengi, ritmi vardır.
[v] Her “ses” ya bir irade ortaya koyar ya da arzuyu perdeler.

Bakhtinci görüş, metne nispetle bağlamı yani konteksti önceler. Her söylem, bir daha aynı şartlarda bir araya gelmesi imkansız sayısız sosyal, tarihsel, psikolojik, fiziksel hatta meteorolojik koşullarla yani heteroglosya’yla oluşur. Dolayısıyla bir utterance aslında bir matristir. Edebi eserler matristir. Diller, alt diller, argo da bir matristir. Her söylem kendinden önceki ve sonrakilerle diyalog halindedir ve onlar tarafından belirlenir. Her söylem kendini oluşturan koşulların izlerini taşır. Dolayısıyla yine Bakhtin’in eşzamanlılık kavramını hatırlamaktayız burada. Argo aynı anda ama farklı düzeylerde diyalojik bir ilişkinin içinde bulur kendisini. Bir yandan kurulu anlam haritalarının dışında farklı bir anlam kazanma çabası içindeyken, bir yandan da mevcut kod/anlamlarla ilişkiye geçerek hem onları kamçılar (argonun bir adı da kayış dildir) hem de onları yeniden üretmiş olur. Argo ve onun zenginleştirdiği edebi dil böylece eşzamanlı olarak hem tarihsel hem de estetik bir rol üstlenmiş olur. Bir yüzü şimdiye bir yüzü ise geçmişe dönüktür klişe tabirle. Her sözcesöylem heteroglot’tur, onu oluşturan iç ve dış koşullar sistematize edilemez ve biriciktir. Ayrıca her söylem diğer söylemlerden izler taşır çünkü onlara verilmiş bir cevaptır (responce) aynı zamanda. Bu da yaşamın olduğu kadar onu yansıtmaya/anlamaya çalışan edebiyatın diyalojik doğasına işaret eder.

***

Söylemin inşa sürecini ifşa süreci takip eder. İzler deşifre olduğunda görülür ki, aslında her roman kahramanı, her edebi söylem bir ideoloji taşır, hatta ideolojinin kendisidir. Fakat kelime ve söylemler ideolojiyi taşımakla kalmaz aynı zamanda ifşa da ederler.
İdeolojinin ilk ihaneti kendinedir.

Edebiyat dili, imge yani ideoloji yaratır, belli strateji ve üsluplar arasında seçimler yapar, yarattığı utterance keyfi değil kastidir. Her sözcesöylemin ardında yatan ideolojik kaygı açığa çıkarılabilir. Diyalojik prensiple bakıldığında, monolojik, kutsallaştırılmış metinlerde bile, susturulmuş olan sesleri duymak mümkündür. Bu bakımdan diyalojik sürece dahil olmayı mutlak anlamda reddederler. Bakhtin’e göre, şairler genellikle teksesli bir söylemi idealize ederler. Nesir ve anlatı türleri ise çoğunlukla çok seslidir ve bu nedenle de diyalojiktir. Bir metin şiir olarak adlandırılsa da çoksesliliği sağladığı oranda diyaloğa kapı aralamış olur.

Her söylem kendi yasak bölgesini belirler. Belli bir araziyi kapatır. İktidar alanı kurmaya çalışır. Bu onun etki sahasıdır. Yazar nesnellik ve doğallık görüntüsü altında karakterlerin bu iktidar alanlarıyla oynar. Edebi söylemi zenginleştiren argo sadece hakim iktidar alanını değil kendi iktidar alanını da tedirgin eder. Çünkü Bakhtine göre, hiç kimsenin hiçbir araziyi çitleme hakkı yoktur. İhtilaflı araziler vardır fakat sahipsiz kalanına pek rastlanmaz. Ama bir sesi duyacaksak onun elbette bir zon’u (zone, territory) olmalıdır der Bakhtin. Saldıracak ya da tecavüz edecek olsak da, o zon orda olmalı, diğer arazilerle arasındaki sınır taşlarıyla oynanmalıdır. Ya da tersinden söyleyelim, ses, kendine bir etki sahası açma, arazi çitleme edimidir aslında. Boş arazi de kalmadığına göre bunu tecavüz ederek yapacaktır korsanca.

Bu bağlamda, daha en başından argo manasına gelen İngilizce “slang” sözcüğünün etimolojisi çokseslilik açısından oldukça kışkırtıcı ve çağrışımlarla yüklüdür: “Bir kara parçasını kendinden kopuk diğer büyük kara parçasına bağlayan dar tampon bölge” ya da “seyyar satıcıların dolaştıkları geçici yerler (strollers’ patter).” Ve en ilginci, İskandinav kökenli slang’in daha sonra güney İngilizcesinin de etkisiyle kazandığı anlamdır: “sınır” (border).

Liberman’ın tespitlerine göre, her halükarda slang’in statüsü informal yani gayrı resmi ve düşüktür.
[vi] Argo, özellikle asosyal olarak damgalanmış grupların, korunma ya da varolma içgüdüsüyle ama büyük bir yaratıcılıkla oluşturdukları “kaka” dildir bir bakıma. Bu nedenle çizilmiş sınırlarla, sınırda, bir tampon bölgede oynar argo. Onun önemli özelliği çoğu zaman belirsizlik ve karmaşaya işaret etmesi ve net anlamlar içermekten kaçınmasıdır. Bu onun gücü ve zaafıdır aynı zamanda. Dolayısıyla argonun birincil ödevi belli/kesin anlam iletmekten çok, psiko-sosyal karmaşayı yansıtmak ya da ödünlemektir denebilir. Bilgi paylaşımından çok sosyal amaçlı ve muhalif tavırlı oluşunu da buna borçludur.[vii]

Argonun Bakhtinci açıdan bir diğer önemli özelliği ise, günlük, rastgele, gayrı resmi olarak, kasmadan üretilmesidir. Argonun anlamsal açıdan ortak dilin, özellikle de halk dilinin ve şiirsel dilin kimi yöntemlerini sistemleştirdiği söylenebilir. Nitekim American Heritage Dictionary, onun gündelik gayrı resmi dil olmasının yanında kasıtlı olarak üretilmiş söz sanatları (figures of speech) olduğunun da altı çizmektedir.
[viii] Michael Adams Halkın Şiiri Argo[ix] adlı eserinde argonun oluşma seyrinin “şiirsel bir yaratma sürecine (process)” işaret ettiğini söyler. S.I. Hayakawa “günlük yaşamın şiiri” nden söz açarken, Connie Eble ise argoda hep kontrol edilemeyen irrasyonel bir ses duyulduğunu söyler.[x] Belki bu yüzden özellikle eğitimci ve ahlakçılar tarafından hoş karşılanmaz ve dışlanır. Yine argo’nun öncelikli amacının “aldatmak, yutturmak ve gizlemek” olduğundan bahsedildiğine tanık oluruz.[xi] Dolayısıyla, mizah ve oyun (humour and playfulness), eğlence ve neşe (raciness), saygısızlık/karşı çıkma (irreverence), canlılık (vividness) içerir. Walt Whitman’ın da dediği gibi, “argo serserilerin boş ve ne anlama geldiği belli olmayan yumurtlamaları değil, sözün mayalanması ve dildeki sağlık emaresidir.” Tabii bu arada “argoter”in etimolojisi de oldukça gıdıklayıcıdır: Dilenmek (argoter), azarlamak / paylamak (hargoter), yarmak (harigoter), cant (şarkı sözü, kanto, lirik). Argo yaratı sürecinde adeta şiir gibi hareket ederek yeni bir dil kurar. Roman ise verili argoyu yansıtırken ya da bizzat kendi argo yaratırken hem yaratma hem de ifşa, hem kurma hem yıkma süreçlerini aynı anda çalıştırmış olur. Argonun çitlediği arazinin sürekli daralma ve açılmalara maruz kalması onun doğasındaki bu dinamik yapıdan kaynaklanmaktadır. Romanın önemi, argonun “gizli ve kapalı” dünyasına kendini açma olanağı vermesidir.

Sözlüklerde özellikle dikkat çekilen hususlardan biri de argo’nun “standartdışı”lığıdır (non-standard). Standart dışı oluşu onun hem hakim hiyerarşik yapı içindeki konumuna hem de tehdit edici özelliğine işaret eder. James Sledd’in belirttiği gibi kurulu düzen için argo “başıbozuk gayrı ciddi adamların nezaket dışı dilleri”dir ve adabı muaşeret’in sınırları dışında bırakılmalıdır. Bir bakıma “in”lere karşı “out”. Sanatın adabımuaşereti konvansiyonel estetik kriterlerdir ve bunun dışına çıkan “korsan” sanatçıların eserlerinin kendilerini benzer bir çekişme/çelişkinin içinde bulması mukadderdir. Sledd, “argo kullanmak, der, müesses nizamla uzlaşmayı bir biçimde reddeder; oturmuş kelimeleri kullanmaktan kaçınarak ya da onların anlamlarıyla oynayarak mevcut anlam (semiyoloji, gösteren-gösterilen ilişkisi, signifikasyon) düzeneğini kırmaya, statükoyu zaafa uğratmaya çalışır.”
***
Sonuç olarak, argo özerk dildir, karşı dildir. Argo, karşı anlam yaratmanın aracıdır. Bu yönüyle diyalojiktir. Bakhtinci tabirle her halükarda bir sözcesöylemdir (utterance). Kendini kapaması, toplumu kendi özel dilinden dışlaması bile aslında bir ilişki biçimine işaret eder. Ötekinin varlık planına çıkması ve görünürlük kazanması Bakhtin’in tabiriyle iyi edebiyat ölçütü olan novelizasyon belirtisidir. Bakhtinci açıdan bakıldığında tam bir “other” bilinci gerektirir ki bu da yine diyalojik sürecin bir parçasıdır. Susturulma yoluyla da olsa “öteki”nin varlığı kabul edilmekte, sadece meşru sayılmamakdır. Argo da aynı şekilde ötekinin varlığını kabul etmekte, ona eklemlenemese de en azında onun baskısını kırma ya da ona karşı çıkma yoluyla bir diyalog yaratma çabası içine girmektedir.

Edebiyat, argoyu metin düzeyinde diğer söylemlerle, okur düzeyinde ise kitleyle buluşturur.
[xii] Çok sesli edebi eser, özellikle roman, metropol gibidir. Söylemler ve alt-söylemler romanda gelişme, çeşitlenme ve serpilme olanağı bulur. Nasıl ki, metropoller, ana dillerle komşu dillerin buluşma odakları ise, edebiyat da kimi zaman farklı dillerin buluştuğu, argonun ve günlük dillerin, özel dillerin dışlanmadığı çoksesli poliglot bir ortam yaratır. Çoksesli edebi söylemde argo, hem toplumdan kaçışın, hem de karşı çıkışın simgesidir. Toplumun dışlamasına karşı, toplumun dilden dışlanmasıdır. Argonun oluşmasında diyalojik bir süreç işler bu nedenle.[xiii] Bakhtin’in önerdiği diyalojik süreçler bu bakımdan önemlidir. İfadeler diyaloğa açılıp, sözcesöylem (utterance) niteliği kazanmadıkça açık ya da kapalı anlam oluşamadığı gibi argo da oluşamaz. Dolayısıyla, argonun neolojizmi söylemin ipini koparması, bağ kurması, gizlenip korunması, ya da meydan okumasını temin etmektedir.

[i] Bakhtin’in en temel kavramlarından “utterance” söylem, sözcesöylem, söz, sözce, ifade, söyleyiş olarak çevrilebilir. Biz burada sözcesöylem ya da genel olarak söylem demeyi tercih ettik. Utterance’ın Sausurre’ün parole kavramı ile birlikte geliştirdiği edimsözden (speech-act) den farkı, diyalojik (ve hegelyan tabirle diyalektik) süreçlere açık olması, bugün ya da yarın, er ya da geç alacağı bir cevapla (responce), bir karşı-söylemle buluşacaktır. Süreç şöyle işler: Uttarance ile öznel deneyim nesnelleşir, sonra diyalojik sürece katılıp diğer cevabi bir utterance (responce) içinde yeniden öznel bir tecrübeye dönüşür. Bu böyle devam eder gider (utterance-responce chain). Ayrıca bkz. Michael Holquist, Dialogism, Routledge, New York, 2000.
[ii] Hulki Aktunç, argonun bir grubun dili, kendi sosyal çevreleriyle sınırlı yaşayan ve toplumun geri kalan kesimlerinden ayrılmak ya da korunmak isteyen bir grubun benimsediği özel sözcükler bütünü, aynı zamanda işlevsel bir dil oyunu, bir çeşit şifreleme olduğundan bahsederken, onun “toplumun geri kalanından korunmak için kalkan görevi görecek gizli bir dil” olarak ortaya çıktığını belirtir ve edebiyatın “halkla ilgili, günlük yaşamla ilgili temalara değindikçe argo sözcükleri taşıyageldiğini” söyler. Madem ki, argonun temelinde gizlilik vardır, der Aktunç, o halde “okur bu gizliliğe ilgi duyacak, halkçı yazarlar da gizliliğin ortadan kalkmasına yardımcı olacaklardır.” Bkz. Hulki Aktunç, Büyük Argo Sözlüğü, YKY, 7. baskı, 2009, ss. 379-412.
[iii] Santripetal/santrifügal etki ve koşullar. Bkz. M. M. Bakhtin, The Dialogic Imagination, University of Texas Press, Austin, 1992.
§ Tam da bu nedenle argo edebiyatın bir konusudur ve bizim ilgi alanımıza girme sebebi budur.
[iv] Bakhtin’in söylemlerdeki etkileşim ve yarılma süreçlerini militarist çatışma kavramıyla açıkladığı dikkate alınmalıdır. Oysa ortada varolan çelişki hayatın doğasında içkin çeşitlenme dinamiğinin tabii bir yansıması olarak da düşünülebilir.
[v] Bakhtin’e ait önemli kavramlardan biri orkestrasyon kavramıdır. Bu görme semiyolojisinden duyma polifonisine geçiş diyebiliriz. Orkestrasyon, farklı sosyal tabakalara ait seslerin çoksesli (polphonic) bir diskur oluşturmak üzere düzenlenmesini ifade eder.
[vi] Analytic Dictionary of English Etymology (2008)
[vii] Özerklik arzusu (desire for privacy) ve belirsizi çitleme kabiliyeti (Negative Capability).
[viii] American Heritage College Dictionary (4th ed.), Merriam Webster Collegiate Dictionary. Argo şiirin kullandığı tekniklerden de ziyadesiyle yararlanır: Kafiye, metafor, benzetme, metonim, ironi, paradox, tezat, aliterasyon vd.
[ix] Michael Adams, Slang: The People’s Poetry, Oxford University Press, 2009, ss. 1-53.
[x] Language in Action (1941), Slang as Poetry (1988).
[xi] History of Cant and Slang Dictionaries.
[xii] Anlamı kitleye açılmış dil argo olmaktan çıkar.
[xiii] Bu diyalojidir ki argoyu kullananı şizofren olmaktan kurtarır Şizofrenlerin yeni bir kelime üreterek bir şeyi ses birimleri ve dizge ile oynayarak şifrelemesine “neolojizm” demek zordur. Dilbilimcilerin de belirttiği gibi, şizofrenler bunu bilinçli olarak yapmazlar, anlaşılacağını zannederler, anlaşılamaz ve toplumdan bir kere daha dışlanırlar (Bkz. Aktunç, a.g.e.). Bazı şairlerin bu açıdan şizofrenlere benzediği söylenebilir.

7 Eylül 2010 Salı

ASİMETRİ / Hayriye Ünal


(...)

Yeni bir oyun icat etmek ve birine kurallarını anlatmaya çalışmak oldukça diyalojik bir konuşma yaratmaktadır. Oyun icat etmek şiir yazmaktır. Mucit, başkasıyla olan dilsel bağda asimetriyi ortaya çıkararak çalışır. Şair de. “Herhangi bir sözcükle canın ne istiyorsa onu söylemek gibi bir şey olamaz. Yaptığımız her yeni uygulama karanlıktaki bir sıçrayıştır; her mevcut niyet, yapmak istediğimiz herhangi bir şeye uyacak şekilde yorumlanabilir. Öyleyse ne uyum olabilir ne de çatışma.” (Kripke)
Dua, günah çıkarma, Tanrıyla konuşma vb. görünüşte tekyönlü olan fakat inanan kimsenin bir şekilde –lütuf ve kazalara yüklenen anlamlar aracılığıyla- cevap aldığını düşündüğü eylemler de bize bu konuda bir şey öğretebilir. Bu eylemler esnasında olan şey, aslında kişinin benliğini kurmasıdır. Tövbe, affediş, istek, rica, tapınma vb. tümüyle başkasıyla olan bu ilişki –karanlıktaki bir sıçrama!- esnasında oluşan şey, ortaya çıkan sonuç dilseldir ve bu benliğin öteki sayesinde süreğen oluşudur. İnandığı için bir “şey”le, bir “kimse”yle irtibat halinde olan insanda benlik sürekli kurulma aşamasındadır. Kimse ve şey olarak genişletmemin sebebi, bunu cezbe gibi durumlardan ayırmaya çalışmamdır. Cezbe sağırdır. İrtibatı keser. Mutlak ötekiye katılarak ötekinin parçası olmayı düşler.
Oysa bizim için birisinin kendisinden ayrılmadan bu eylemlere devam ediyor oluşu önemlidir. Aşk gibi kuvvetli durumlarda dilin kaçıyor oluşu da bu dilsel kurulmanın sekteye uğradığının nefis bir kanıtıdır. Benlik askıya alınır. Fakat aşkın elde tutulamayan bir şey oluşu, ötekiyle ilişkinin hep asimetrik kalmaya mahkum oluşu, yani dolaylı yoldan Zenon paradoksu[i] sayesinde zamanla kendimizi yeniden açıklıkla görmeye başlarız. Şiir kendinden biraz geri çekilebilmeyi de gereksinir daha iyi görmek için. Pavese haklıdır. Kripke de. Ne gerçek uyum ne de gerçek çatışma mümkündür. Diyalog ancak bu ne başı ne sonu olan patika yolda sürer sürerse. Yanıtlar ve sorular hiç eşleşmeden. Korku ve ümit arasında.
[i] Mesafe ile başedilemez. Zenon paradoksu birçok esere uygulanabilir. Proust, heteroseksüel karşılaşmanın imkânsızlığı masalını beslercesine “her cins kendi köşesinde yalnız ölecek” demiştir.

(Yazının tamamı Ekim Takip Mesafesi'nde "ASİMETRİK DİYALOG" adıyla)

1 Eylül 2010 Çarşamba

HAK

Bir şeyin üzerine şekil kazıma demek hak. Kazımak. (kef ile) Gerçeğe de deniyor. Doğru. Gerçek. Hakikat. (kaf ile) Adalet sonra. Adaletin, kanunun gerektirdiği şey, alabilirsin onu. Alman gereken şey. Haklı olmak: gerçeğe, iddiaya uygun olma durumu. Miras hak dendiğinde mesela, senin en doğal hakkın, elini uzatman yeterli almak için demek. “Hak etmek” ise layık olduğun muameleye –ki bu ceza da olabilir- maruz kalmak. Zoru başarmaya hakkından gelmek denmesi ilginç.
Hak Allah demek aynı zamanda (kaf). Şapka koyduğunda toprak anlamına geliyor (kef ile). Haki ise hem hikâye eden hem de toprağa dair olan demek. Vefasız olana hakikatsiz deniyor. Sahte, mecazi olmayana da hakiki. Bu kökten gelip kıyamet günü için kullanılan bir sözcük de “hâkka” (kaf). Kesinliği imliyor bu defa. “Büyük gerçek”. “Daimi bela ve keder” anlamı da var. Hisse: Asıl olan kederdir.
Hakkaniyet: hem gerçeğe uygunluk hem de insaflı hareket demek. Gerçek eşit değildir insaf olsa bile.
Ama adalet, gerçek ve insaf bir şekilde eşitleniyor dilin ayrıntısında.
Hak sözcüğünü oldum olası severim. Hakikat satıcılarını sevmem. Alanına sızıp el altından bir şey çalacakmış gibi geliyor senden.
Herhangi bir şeyin hakkını vermek her zaman şiarım olmuştur. Ama bir şeyin sahte ve asıl ayrımına, hele şiirin, hemen prim vermem. Bu ayrımı dile getirenlere de şüpheyle bakıyorum. Ne yani, kim sızdırabilir ki bu bilgiyi? Kimsin ki sen? Şöyle bakarım daha çok, kendi alacağı 1 birim zevk için başkasının alacağı 5 birim acıya razı olanlar gebersin. Kendi alacağı 1 birime karşılık 1 birim acıda pazarlığa razı olabilirim.
Başka birinin iradesini bükebilmek, gerçek bir mücadele sonucunda olmuşsa, o zaman da anlaşmasız fitim.

Bütün köpek türlerini sevdiğim söylenemez. Bazılarını sırf muhteşem koku almalarından dolayı bulunduruyorum. Bazısını Allah severek yaratmış. O ayrı. De ki güzelim Sibirya kurtları fino gibi davranmaya başlamışsa ve siteler çoğalmışsa kıyamet yakındır. Sizden biri kendisine kendinden azmış gibi yapmasın. İçinizden biri güçsüzlüğü seçmişse sonsuza kadar sürünsün. Ayrıca oh olsun!

Bu arada mfhgkfjh giçfhg filan demek istemiyorum. Fdkghkdfjhgv içinde jfvdf bir dfdjh yok. Ne diyorsam onu diyorum. Ne diyosam o!