29 Ekim 2010 Cuma

SÜRSÜN / Hayriye Ünal



(…)

bütün gemiler kalkmıştı limanlardan

kesikti ışıklar

banklar o kadar tozluydu ki hiç oturulmamış denebilirdi

eski olmasalar

sis çökmüş çıkışsızdı yollar

ilerliyor mu duruyor mu yaslı bir toyota

ağlanır mı katılarak, görünce çöpte kırık bir gitar

gece ve ben ölüme gaza bastık

belli ki boş vermiştik senle doğrulanmayan cana

muhakkak çıkışı bulurduk son’a gelseydik

(…)

Bu kitap, “aşk şiirleri” başlığı altında yazdığım şiirlerden oluşan yani, kilitlenmiş bir dil ve mühürlenmiş dudaklarla, yok şu an yazmıyorum şiiri, edebiyat kokuyorum sadece, böyle şeyler edebiyatla yatıp kalkınca yan etkisi, bu tuzdan arınsın mı, zahmete değer, kucağında tabletler dağdan inerken Musa biraz serinlemiş miydi, balığın karnından çıktığında Yunus Rabbinin ne istediğini anlamış mıydı, Tanrı sadece elçileriyle ve delilerle mi konuşur, kitap bittiğinde sorular da bitecek mi, meşum güne kadar kitap bitebilecek mi. Kitap vita vita kısa aşk longa testament baki. Bari .lm şeklim de görünebiliyor mu ordan bakınca. Paraları mütemadiyen yıkadığım gibi pantolon ceplerimde, kitapları da yıkamak geldi aklıma, üç gündür kitap yıkıyorum. 100 kadarı hallettim. Hamurlaşıyor. 15 yaşından büyük ve temyiz kudretine sahip oluşum bana bu hakkı veriyormuş. El yazısıyla da bir yerlere kaydettim.

Bu kitap, bu, bu bir ilik olacak, bir iyilik olmayacak.

Kitabın iki ‘dizginsiz’ şiirinden biri “Sürsün”. Diğeri üzerinde çalışıyor kadın.

“Sürsün”, Beyaz Manto 15. sayıda yayımlanıyor, şurdan okunabilir: http://www.beyazmanto.com/bm15.pdf

SHAKESPEARE VE AMERİKAN ARGOSU1 / Frederic S. Marquardt


Ar­go ifa­de­ler, or­ta­ya çı­kış­la­rı açı­sın­dan kla­sik de­yiş­ler­den, bir baş­ka ifa­dey­le alın­tı­lar­dan bü­yük oran­da fark­lı­lık gös­te­rir. En çok bi­li­nen de­yiş­ler, top­lu­mun en­te­lek­tü­el üst ta­ba­ka­sın­dan alt ta­ba­ka­la­ra iner. Bi­lin­di­ği üze­re, Sha­kes­pea­re’den alın­tı ya­pan her­kes onun eser­le­ri­ni gör­müş ya da oku­muş de­ğil­dir. Sha­kes­pea­re kay­nak­lı ol­du­ğu tar­tı­şıl­maz öz tüm­ce­ler ve alın­tı me­tin­ler, an­cak uzun ve eze­li bir ge­çiş sü­re­cin­den son­ra en­te­lek­tü­el kat­man­lar ara­sın­dan ge­çe­rek or­tak de­ğer ha­li­ne gel­miş­tir. Öte yan­dan ar­go, ço­ğun­luk­la Sha­kes­pea­re’in ge­nel­lik­le İn­cil’e at­fe­di­len tür­de bir say­gı ve hür­me­ti hak eden bir ef­sa­ne ol­du­ğu­nu dü­şü­nen eği­tim­siz­ler ara­sın­da do­ğar. En iyi İn­gi­liz­ce’den baş­ka­sı­nı ka­bul­le­ne­me­yen aka­de­mis­yen­le­rin ise ye­ni ve il­ginç de­yiş­le­ri ya­ka­la­mak ko­nu­sun­da sa­hip ola­bi­le­ce­ği muh­te­mel bir ka­bi­li­ye­ti kay­be­de­ce­ği mu­hak­kak­tır. Eği­tim­siz­le­rin ko­nuş­ma di­lin­de ka­bul gör­müş dik­ta­la­ra bu tür­den bir bağ­lı­lı­ğı bu­lun­ma­dı­ğı için; kı­sa za­man­da ko­nuş­ma di­li­mi­zin bir par­ça­sı ha­li­ne ge­len ol­duk­ça şa­ta­fat­lı bir de­yi­şe rast­la­ma­la­rı hay­li muh­te­mel­dir.

Bi­li­nen çok sa­yı­da­ki de­yi­şi­nin ya­nı sı­ra Sha­kes­pea­re’in bi­ze ay­rı­ca çok sa­yı­da ar­go ifa­de bı­rak­mış ol­du­ğu ger­çe­ği, bu se­bep­le ev­ren­sel­li­ği­nin bir ka­nı­tı­dır. Şa­ir, duy­gu­la­rı­nı sa­de­ce eği­tim­li­le­rin aris­tok­rat di­li­ni kul­la­na­rak dil­len­dir­me­di, ay­rı­ca eği­tim­siz­le­rin renk­li ifa­de­le­ri­ne de ha­kim­di. Ben de bu­na uy­gun ola­rak Sha­kes­pea­re’de gö­rü­le­bi­len ve bü­yük ola­sı­lık­la kay­na­ğı Sha­kes­pea­re olan çağ­daş ar­go ifa­de­le­ri bir ara­ya ge­tir­dim. Bu lis­te­nin tam ol­du­ğu id­di­a edi­le­mez; da­ha zi­ya­de, as­lın­da bü­yük İn­gi­liz ya­za­ra çağ­daş ar­go kul­la­nım­la­rı ne den­li borç­lu ol­du­ğu­mu­zun bir gös­ter­ge­si­dir.
Ho­lo­fer­nes’in Lo­ve’s La­bors Lost’2ta (Aş­kın Ça­ba­sı Bo­şu­na) yer alan “When he was a child, a ba­be, a shrimp” (bir ço­cuk, bir be­bek, bir bü­cür­ken) ifa­de­si, Çağ­daş ar­go­da­ki “shrimp” (bü­cür) ke­li­me­si­nin Sha­kes­pea­re ta­ra­fın­dan tü­re­til­di­ği­nin açık bir gös­ter­ge­si­dir. An­cak yi­ne de, ke­li­me­nin sa­de­ce kü­çült­me an­lam­lı kul­la­nıl­mış ol­ma­sı ve ya­zar ta­ra­fın­dan ke­li­me­ye bu­gün­kü kü­çüm­se­me an­la­mı­nı ka­zan­dır­ma­nın amaç­lan­ma­mış ol­ma­sı muh­te­mel­dir.
Üni­ver­si­te­li genç­le­rin kul­lan­dı­ğı çağ­daş ar­go­ya gö­re ise, “le­mon” (de­ğer­siz kim­se) çe­ken bi­ri, bek­le­me­di­ği kö­tü bir olay­la kar­şı­la­şan; ör­ne­ğin bir ran­de­vu­da hoş gö­rü­nüm­lü ve na­zik bir genç ba­yan bek­ler­ken kar­şı­sın­da­ki­nin bir “pill” (sı­kı­cı ki­şi) ol­du­ğu­nu fark eden bi­ri­dir. Sha­kes­pea­re “le­mon” ke­li­me­si­ni he­men he­men ben­zer bir an­lam­da kul­la­nır; Lo­ve’s La­bors Lost’ta3 Ar­ma­do “The ar­mi­po­tent Mars, of lan­ces the al­mighty, ga­ve Hec­tor a gift” (Kud­ret­li Mars, yü­ce mız­rak sa­vaş­çı­sı, Hec­tor’a bir he­di­ye ver­di) de­di­ğin­de, Bi­ron ka­ba bir şe­kil­de “a le­mon” tah­mi­nin­de bu­lu­nur.
Bir­çok sert emir cüm­le­si de Sha­kes­pea­re’den ge­lir. Yak­la­şan bir teh­li­ke için ak­ran­la­rı­nı uyar­mak ama­cıy­la muh­te­me­len her gen­cin bir şe­kil­de kul­lan­dı­ğı emir cüm­le­si “Be­at it!” (Toz ol!), The Co­medy of Er­rors’ta4 (Yan­lış­lık­lar Ko­me­di­si) yer alır. Bel­ki de “Go on” (De­vam et) şek­lin­de bo­zul­muş olan “Go to”, en az iki yer­de; bir kez Ham­let5’te ve bir kez de King Henry IV, Part 1’de6 (VI. Henry, Bö­lüm 1) gö­rü­lür. Ça­ğı­mız­da ha­re­ket­li­li­ğin ve can­lı­lı­ğın bir sim­ge­si ha­li­ne ge­len “Let’s go” (Ha­di gi­de­lim) ifa­de­si, he­men he­men “iler­le­ye­lim” an­la­mı­na ge­len bir öne­ri şek­lin­de The Ta­ming of the Shrew’de7 (Hır­çın Kız) kul­la­nıl­mış­tır.

27 Ekim 2010 Çarşamba

GEREKLİ AÇIKLAMA'DAKİ ŞİDDETE DAİR

Gerekli Açıklama’yı ilk okuyanlardan biri Cihad Şahinoğlu oldu. Bir de söyleşi yaptık. Kasım'da yayımlanıyor. Cihad’ın kitaptaki şiddeti sorması ile fark ettim ki ben şiddetin bir kayıp veya kazanç olması ile ilgili değilim, bizatihi kendisi ile ilgiliyim, hatta varlığımı bir çivi gibi duyumsuyorum, neyse… kaynaklarını pek de bilemiyorum. Sohbette de söyledim. Şiddet, hep ilgi alanımda olan bir şeydi. Çok genç fakat hakşinas bir şair arkadaşım bana “bize acımalısın veya kılıçtan geçirmeli, arada kalınca zor oluyor” dedi kitabı okuyunca. Kısas şiirini kastediyor. Kısas zaten böyle bir şey, intikam gibi duygusal bile değil tamamen adaleti tesis için var, aşırıya kaçmak yok mesela, hak ettiği kadar şiddet. Fakat şiddetten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Şiddet karşısında daima bakiriz. Şiddet kişinin kendi etkisini elle dokunulabilir olarak sınadığı şeydir. Sözlerle yaşayan, şiirle, yazıyla oynayanın söze ve yazıya inançsızlığı zirvededir; onunla kanmayı kandırmayı iyi bildiği için dile saygısı en az olan da odur. Ben şiddetin dönüştürücü ve yıkıcı gücünü önemsiyorum. Ama denetimsizliği değil. Benden bağımsız nesnel bir olgu olarak bakarsak, modern sanatı güzel kılan, neredeyse tamamen içerdiği şiddettir. Sanat ve edebiyat, 19. yüzyılın sonundan bu yana şiddetin açtığı yaraları hem sağaltarak hem de iyice kanatarak hem malzeme sağlamış hem de kendisine varlık gerekçesi hazırlamıştır. Fakat hep imha da ederek.

Fütürist manifestodan 7. madde, yıl 1909: “Artık kavga hariç güzellik mevcut değil. Bir eser yoktur ki saldırgan bir vasfı olmaksızın şaheser olabilsin. Şiir, bilinmeyen güçlere karşı, onları indirgeyip zaptedebilen şiddetli bir saldırı olarak düşünülmeli.”

Bana gelince; suç, suçlanma, suçluluk duygusu hep ilgi alanımda oldu, bunun poetikasını bile geliştirdiğimi söyleyebilirim. Bu, utançla birleşince, bir şekilde aklanarak kendisinden kaçılabilen bir duygu değil, sökülüp atılamıyor, onu şiirselleştirmekten başka bir yol bulamadım ben. Kafka’yı ilk okuduğumda kayıp erkek kardeşimi bulduğumu anladım. Onda soğukluk da vardı ayrıca, ben frijit değilim, hem de hiç, fakat her yerde alelade herkeste her yaşta olabilen o muhteşem teslim kabiliyetinden mahrumum. Selim olmakla ilintili teslim. Teslim olamıyorsan suçlu olmaya bile gerek kalmadan müebbet cezalısındır. Tecritte.

ADYALAYICI



Adyalayıcı neyin iyi olduğunu bilir, bin km uzaktan kokusunu alır ve yalamayı tasarladığı adın yanına yaklaşmak için elinden geleni ardına koymaz. Günümüzde, bu iş otomobil ya da uçak sayesinde iş olmaktan çıkmıştır, pek öyle zahmetli değildir, ama şunu da söylemek gerekir ki, zahmetli olsaydı da adam her türlü cefayı göze almaya dünden hazır olacaktı. İştahı, gazeteleri okuduğunda kabarır, gazeteye geçmemiş şeyler, bu adamı hiç mi hiç ilgilendirmez. Bir isim gazetelerde sıkça görüldüğünde, ya da hatta diyelim manşete çıktığında, dayanılmaz bir açlık nöbetine tutulur ve ardına bakmadan işe koyulur. Bu seyahat için yeterli parası varsa, mesele yoktur; ama cebi boşsa, ödünç alır, ve borcunu muazzam amacının utkusuyla öder. O konuda konuşurken, müthiş bir izlenim bırakır. “N.N.’yi yalamak zorundaydım,” dediğinde, keşiften dönmüş bir Kuzey Kutbu kaşifi konuşuyor sanırsınız.


Ani baskınlar yapmayı iyi becerir, ister başkasının sözlerini aktarıyor, ister kendisi bir şeyler söylüyor olsun, sanki, o anda ortadan yok oluverecekmiş havasıyla konuşur. Adları öyle bir pohpohlar ki, onlara ulaşma isteğinin insanı susuzluktan öldüreceği izlenimini verir, bütün dünya bir çöl ve bu adlar çöldeki kuyulardır sanki. Bu durumda, önce zamanlarının olmadığından uzun uzun yakınsalar da adyalayıcıyı kabul etmeye razı olurlar. Hatta belki, bu adların adamı biraz da sabırsızlıkla bekledikleri bile söylenebilir. En iyi parçalarını önüne sererler, onları –yalnızca onları- iyicene yıkarlar, cilalar, pırıl pırıl yaparlar. Adyalayıcı ortaya çıkar, anında gözleri kamaşır. Bu arada şehveti artmıştır, adam bunu gizlemez. Küstahça yürür, ve adı yakalar. Her bir köşe bucağını güzelce yalar, yalar; sonra bir de resmini çeker. Söyleyecek hiçbir şeyi yoktur, belki kulağa saygı sözleri gibi gelen bir şeyler kekeler, ama kimse ciddiye almaz sözlerini. Adamın yalnız ve yalnız dilinin temasıyla ilgilendiğini, başka hiçbir şeyi umursamadığını bilirler çünkü. Sonradan dilini koskocaman sarkıtarak “Bizzat kendi dilimle…” diye açıklar ve daha önce hiçbir ada nasip olmamış bir huşu ile karşılanır.


(Canetti)

BARIŞ, KASTRASYON VE ŞİİRDE EVRİM


(...) Daha altta bulunan Ş i i r gruplarının tarzları değişkenlik gösterse de edebiyat sosyolojisi açısından vardıkları yer tek bir şekilde yorumlanabilir. Kastrasyon. Burada dayanışma uğruna feda edilen şey bireysel yetenektir. Dinî bir kült şekli olan kastrasyon, Ş i i r’e sızmıştır. Alt grup kendi arasında açıkça sözünü etmeden bireyleri birbirine eşitleyecek kuralları dikte eder. Cennette hak iddia eden ve melekleşen küçük cemaat bireyleri gibi bu Ş i i r c i’ler de kendilerini gönüllü olarak kastre etmekle gruba bağlılığını kanıtlar ve şiir toprağında hak sahibi olur. Örneği somutlaştıralım. Bir Rus mezhebi olan Skopsi’lerin kurucusu Selivanov, vaaz vererek binlerce kişiyi etkilemiş, bu rüzgarla erkekler kendilerini iğdiş etmiş, kadınlar göğüslerini kesmiştir. Kastrasyon edimlerini her şeyin üstünde tutup buna “aklama” adını verirler. Bu kendini sakatlama, edimin sonuçları açısından Ş i i r üyelerinin gönüllü sakatlanmalarının hemen hemen aynısıdır. Skopsilerin –sakatlanma benzerliği nedeniyle- birbirlerine gösterdikleri törensel saygı ve tapınma edimleri de şiirsel övgü yazılarının ve şiir tabanlı arkadaşlıkların ve dayanışmaların psikolojisini açıklar niteliktedir. Aynı eksik insanları birleştirmektedir. O ne acınası bir nikahtır! Fakat Ş i i r’e kötü haberim var: tür, örnekleri sınırlandırmakta, çerçevelemekte hiçbir zaman tümüyle başarılı olamaz. Çünkü tür; üretim, akış ve alımlanma esnasında tamamen işlevsel değildir. Türün sınırlarını korumak amacıyla medya, güç odakları ve yaşlı otoriteler taşları sürekli yerinde tutmaya çalışabilirler. İngilizce edebiyatların mucizevi icadı –ama kimin için mucizevi- olan kanonu acemice uygulama çalışmaları. Peh! Fakat sızıntılar daima birilerine ulaşır. Bir yangın her zaman ihtimal dahilindedir. Ne barış ne kastrasyon, bir diğer ifadeyle kurtuluş için icat edilen birliktelik çeşitleri yapayalnız üretilmiş bir şiirin verdiği öz-inancı verebilecektir.



(Hece, Kasım 2010)

16 Ekim 2010 Cumartesi

KIZ MESELESİ

Gerekli Açıklama evvelki dün ulaştı elime. Dördünü yanyana koyup bir süre izledim. Sevinmem lazım sanırım. 2000’den 2010’a on yıl boyunca bir sürü anı elenirken kapaklarla ilgili olanların canlılığı. İlki Saçları Vardır Aşkın için yayınevine siyah beyaz bir resim göndermiştim. Mustafa Kutlu beğenmeyip kendi seçtiği resmi koymuş. Telefonda bana ilk Edibe söylemişti resmi. Çocukça biraz da dert ettim. Birkaç gün sonra geldi kitaplar. İlk tepkimi hatırlamıyorum şimdi, ama sonradan sonraya kapaktaki renk hoşuma gitmeye başladı. Munch. Hiç fena değildir hazret. Hele bugün elimde bir tanecik hariç kalmamış olması. Duyurmuş olayım: Elinde bu kitaptan olan varsa satın alabilirim. Ankara’da Murat’la mutad yürüyüşlerimizden birinde ona anlatıyordum kapak meselesini, bu söylediğin şiirdir, dedi, o ara “garnizonbahar” üzerinde duruyorduk sürekli. Babası ölmüştü onun. Garnizonbahar’da bahsediyorum. İfsada uğramadığı günlerdi. Kendini doğuruyordu, postnatal günler yani. Dizeleri şak ekledim: “-Parçalanmış oyuncak bir bebek göndermiştim kutluya / Siyah-beyaz / Köprüde dikilen üç kadın vardı / Kitabım postadan çıktığında kapağında-“ Çok kafa yormayınız biyografik bilgilerin şiirdeki yerine. Böyle şeylerin kuralı kurgusu olmaz. Şiir konuşma mıydı, kimden öğrendiniz? Harbiden. Ama kız bebek ve parçalanmak nere, yüzü olmayan kadınlar nere. Feminizm filan mı diyorsunuz o şeye? Komik. Ben bunlardan aslında herbişeyden çok sıkıldım.

İkincisi Âdemin Kızlarından Biri. Bu kapağı Edibe’lerde onunla birlikte seçmiştik. Tereddütlerim vardı fakat onu da sonradan çok sevdim. Frida Kahlo lezbiyen eğilimlerini hayata geçirebilmiş, deneyimden korkmayan bir ressam. Meksikalı ve devrimci. Kapaktaki kadına değil dinamitlere yoğunlaşmak gerekiyor yorumlarken. Di. Edibe’de terazi burçlarına has çekingen kibarlık ve ince sanat zevki vardı. Şiiri sürdürse eminim şiire asılan birçok kişinin üstünde bir yeri olurdu şiirde.

Sert Geçecek Bu Kış’ın kapağı hakkında duyduğum en güzel –karamsar fakat hakikati gören- yorumu Furkan yazdı. Niye almayalım: “Sert Geçecek Bu Kış’ın ruhunu anlayabilmemiz için henüz şiirlere girmeden kapakta seçilen resme bakarak bir ön hazırlık yapabiliriz. Kapakta Albin Egger’in ‘Anno Neun’un ölüm dansı’ var, Albin Egger Avusturyalı bir savaş dönemi ressamı. Savaşa katılmış, ölümü ve acıyı yakından tanımış bir ressam. Canını korumak çabası insan ruhunu çıplak bırakır. Ölüme yakınlık insanının bütün emin olma duygusunu yok eder, tedirginlik yükselir, irade en canlı halini yaşar. Gerçekten tam anlamıyla kendisi olur insan. Egger tabloları bu ruh halinin fırça darbeleridir. Kahverengi ve grinin ressamıdır. Şimdi, bu ressamdan ve kapakta ki tablodan bahsetmemin nedeni bu ruh halinin Hayriye Ünal şiiri ile birebir örtüşmesidir. Ünal’ın şiiri de kahverengi ve gri, ve onun şiirine girmek savaştan sonra yakılmış yıkılmış dumanı tüten bir köye girmek gibi. Şiir sizi sardıkça köyün intikam saatini beklediğini anlarsınız.”

Gerekli Açıklama’nın kapağı ise bir şaire ait. Serkan Işın. Bu defa, içimizden biri :) sakıncası yoksa.

Dördünü birden elime alınca bunları düşündüm işte. Bizde kitap kapakları önemsenmiyor. Bunun için sözünün edilmesine bile tuhaf gözle bakanları gördüm. Kapak konusu kız meselesi gibi bir şey bizde. Yokmuş gibi yapıp gerçekte önemsediğimiz. Soyut bir görseli ortaya atıp risksiz bir kapağa fit herkes. Mecburen. Yayınevleri kitaba özel tasarım yapmıyor. Bomboş kapakların prestijli filan sanıldığına şahidim ya. Gerçi prestijin ne olduğunu bilen var da, konuşuyorum işte. Google’a “excellent book cover” yazıp aratınca güzel ve tuhaf edebiyatçıların sıkça kullandığı bir sıfatla söylersem “çarpıcı” kapakları birarada görmek mümkün. İçeriğe uygun kapak tasarlamak kulağıma hoş gelmiyor fakat sonuçlar güzel. Fazla önemsemeden yapacaksın yani. Akla ziyan kapaklar çıkıyor diyebilirim. Çarpılmadan tavsiye ederim.

10 Ekim 2010 Pazar

YAŞAYAN ÖLÜLERİN DÖNÜŞÜ İZLESENE


Pozisyonların değişmesi. Giderek daha tehditkar pozisyonlara pabuç bıraktığımı. y bir süreliğine v gibi davranabilirdi, bir kuyruğun lafımı olur, ısrar ediyorum, bak tam şu dakika, oluyor, anonim, bir hayaletle, hayalet talep edebilir, kanıtım var, hayaleti sevmek, görünmez kaldığı sürece, hayal et, diyorum, ediyor, esprileri var onun, sanıyor, sanmıyor, sanıyor, sanmıyor, ben ne güne duruyorum, hayır üzgünüm korkamıyorum , korkut beni,


Denek böyle konuşmak istemiyor.


Açktan söz etmeyi istemiyordum artık. Boğazıma kadar battığımı. sonra arkaya doğru kaydığında görüntü. Harflerle oynamayı size bırakabilirdim, alfabenin yarısına razı olacak kadar alçakgönüllü. Olabildiğimi. Isırılmamış meziyetim kalmadığında yolları birileri zaten geçmiş olduğunda hakimiyetini sözlerle ve davranışlarla, kabul ettiğim, aslında yumuşacık.. ve peltemsi, yayıldığımda şırrrak!, araçlarının çokluğu, şakırdayan zincirlerin, kesici uçlarla donanmış eskiçağları anımsatan topuzların, ağır gri metallerin, kamçıların doldurduğu odada, ben .şıkken tanrının merhametini de hissedebilirdi üzerinde bir karga, a.zuya inecek darbe onun formüle edilmesiydi, kaç kişi doğru uygulayabilir bir kuralı olguya. Elbette hep yanılacaklardı hep kaçıracaktı sızacaktı çatlayacaktı kopacaktı dalga yapacaktı devrilecekti kat yapacaktı pılçıracaktı –olmadı mı –oldu. İflah oldu. Denek bakışını istiyor. Hastalık ateşi dağıldı, otuz yedi, bugün, bitti, ekim, su içmek, çırak kovuldu, kovulmanın tedrici ve ani olabilen her halinde, doğduğunda başladı, “babadan f.rlatılma” olarak, bir başkalarının arasındaki bir şeyin sonucu olmak. Benliğini hissettiği anda hissedilen, yeterince şiddetli bile değil, istiskal, fakat kendiliğinden anlamanı bekledikleri. Yaylım ateşi mesela. Tercih edilirdi. Tutturabiliyorsan hileye kaçmadan onu. Çırak!


Hayat çok kısalar bugün de geçtiler. Geçersiz sayılabilir uygunsuz koşullarda elde edilen kanıt. alternatif party: yeah! hayvan bir hyndai jeep ile ölümüne çarpışmak. Dizden on cm yukarıda, tanımlanamayan morluklar. Çarpışmada yer alan herkes kötü. Denek sağlam. iyi. Selamı var. Hepinizi eşsiz performansınızdan dolayı hararetle kutluyor. saçları kesiyormuş biri rüyasında. Dikkat! Demekmiş. birini yaraladım. durduk yerde şüpheli şahıs. Seni adli tıpta görmüşler. 37 kere doğumgünleri içinde en hayvancası. Hukuka aykırı delillerle yeryüz verilmedi, istiskal, büsbüyük türkçe sözlüklerinde: soğuk davranışlar. Çırak bir kıymıkla bir, leş olmanın tadını, ağrıkesicisiz atlatılabilen eşiklerde test,


9879879870000000000000000 insan yılı uyumak ist.


Biraz morfin dilenmek çin koridorlarda. yangın merdivenlerinde sürçe sürçe.

2 Ekim 2010 Cumartesi

ŞU TATMİNİ İMKANSIZ TESELLİ ARZUMUZ / Stig Dagerman

(…) orji ve asez arasında bir seçim yapmayı reddediyorum, bunun için arzularımın yanıp gitmesi işkencesini de göze almış oluyorum. Bana yetmiyor edimlerimizde özgür olmamamız yüzünden her şeyin affedilebilir olabilmesini bilmek. Benim aradığım, yaşamıma bir özür, bir mazaret değil, fakat bir özürün tam tersi: Af. (…)

Özgürlüğü, bir ormanı süratle geçen bir hayvanda vücut bulmuş olarak görebilirim ve şöylece fısıldar bir ses kulağıma: basit yaşa, ele geçir arzuladıklarını ve korkma yasalardan! Fakat bu iyi tavsiyeler özgürlüğün kendisini reddetmekten başka nedir ki? Ve ne acınılası bir tesellidir o, insanoğlunun bir kertenkele dahi olabilmek uğruna milyonlarca sene geçirmesi gerektiğini bilene!

(…) Bir balığın suda yüzmesi misali ya da bir kuşun göklerde kanat çırpması misali bir felsefem yok hareket edebilmek için. Tek sahip olduğum bir düello ve bu karşılaşma bir yandan, ömrümün her anında, benim güçsüzlüğüme güçsüzlük katan ve umutsuzluğumu daha da derinleştiren sahte teselliler ve diğer safta beni geçici bir özgürleşmeye kavuşturan hakiki teselliler arasında sürüyor. Belki de tek gerçek teselli demeliydim, tek çünkü aslında benim için bir tek gerçek teselli mevcut, o da bana özgür bir insan olduğum telkinini veren, parçalanamaz, bütünlüklü bir birey olmamı onaylayan ve kendi sınırlarıma sahip ve o sınırlar içerisinde hâkim birisi olduğumu gören bir teselli.

Ancak, özgürlük kölelikle başlar, hâkimiyetse bağımlılıkla. Benim köleliğimin en bariz işareti, yaşama korkum. Özgürlüğümün en belirleyici işareti, korkunun yerini, bağımsızlığın dingin neşesine bırakması. Sanki bağımsızlığa, tam da, nihayetinde özgür bir insan olduğumu kavrayabilmek için ihtiyacım var ve sanırım bu hakikatin tam kendisi. Edimlerimin ışığında, yaşamımın sanki tek amacının kendi mutsuzluğumu ve acımı üretmek olduğunu görüyorum. Bana özgürlüğü sağlaması gereken şeyler, köleye çevirdiler beni, ekmek yerine kara taşlar sundular bana.

Başka insanların başka efendileri var: benimse kendimi köleye çeviren ve onu kaybetmekten korktuğum için kullanmaya bile cesaret edemediğim yeteneğim. Üstelik, kendi şanım ve ismim beni öylesine tutsak ettiler ki, bir satır dahi yazmaya korkuyorum onları kirletirim diye. Ve sonunda bunalım geldiğinde, kapıma dayandığında, ona da esir oluyorum. En büyük arzum, onu elimden kaçırmamak, en büyük zevkim, tüm değerinin varlığımın, kaybettiklerimin içinde olduğunu hissetmek: kendi umutsuzluğumdan, tatsızlığımdan, zaaflarımdan güzellikler yaratma yeteneği. Buruk bir sevinçle tüm kalelerimin harabeye dönüştüğünü görmek, ve kendimin de unutulmanın karı altında kaybolduğumu görmek istiyorum. Fakat bunalım bir matyuşka gibi ve sonuncu bebeğin içinde bir bıçak, bir ustura, bir zehir, derin sular, ve engin bir deliğe atlayış var. Tüm bu ölüm aletlerinin kölesi oluveriyorum. Köpekler misali peşimdeler şimdi, tabii köpek olan ben değilsem. Ve öyle geliyor ki bana, insan özgürlüğünün tek kanıtı intihar.

Ancak henüz yönünü kestiremesem de bir yerlerden özgürleşme mucizesi yaklaşıyor. Bu sahilde de gerçekleşebilir ve daha biraz evvel beni korkulara düşüren aynı sonsuzluk şimdi benim özgürlüğe varışımın şahidi olabilir. Nedir peki bu mucize? Şudur ki, sadece birdenbire hiçkimsenin, hiçbir gücün, hiçbir âdemoğlunun, kendi arzumun önüne geçebilecek hiçbir istekte bulunma hakkının olmadığıdır. Çünkü eğer bu arzu varolamayacaksa, neyin varolması mümkündür?
(…)

(Fransızcadan çeviren: Deniz Günce Demirhisar, kaynak: MonoKL, sayı 1)




















Gazeteci ve yazar Stig Dagerman, 5 Ekim 1923’te doğdu. 4 Kasım 1954’te 31 yaşını 1 ay geçmişken intihar etti. Onun, tutkuyu yapılandırarak yazdığını söyler Graham Greene. Eleştirmenler onu Kafka, Camus ve Faulkner’la kıyaslar. Bu denemesi ve bir öyküsü dışında Türkçeye çevrilmiş eseri yoktur. Özgürlük görüşü fevkalade. İlk romanı Ormen anti-militarist bir öyküdür.