29 Kasım 2010 Pazartesi

HER ŞEY KÖPEKLER YÜZÜNDEN

-Bir motosiklet sonatı-

2006’da gözümü karartıp A2 ehliyetimi aldım

Ama pusuya yatmam gerekti c.ş.

başından beri itiraz ediyor, c.ş. bu sonu “d” ile yazılan

ona köpekler saldırdı motosikletle giderken

köpeklerden biri yaralanınca diğer köpekler kaçar

çok tehlikeli olduğunu ileri sürüyor motosikletin canı yandı haklı

k. de düzenli olarak motosiklet kazalarının arşivini yapıyor

ve sunuyor bana -bak bu kafası kopan

burada ise beş genç nasıl anında öldüler

23 yaşındakini motorundan 300 m ileride buldular

şurada da tamamen tali yoldan ana yola dikkatsiz çıkan sürücünün hatası

sonucu motorlu çocuk bilmem kaç metre havalanıyor, görüyor musun?

Ben de “ölümden korkup da gününü sayan” diyorum, “yar koynuna” şiirle yıkanmışım gece gece gene paçalarımda s., köpekten korkuyorsan binmeyeceksin bu merete deyip kesiyor önümü, iyi, ne biçim hocasın diyorum şeyine göre hoca, bulamam deyu, olmaz mı, her şeye göre bir laf

Aylarca japon olsun çin olmasın, race zaten olmaz, bari naked olsun, bütün forumları okuyarak, scoteer hayatta olmaz, ilk gördüğüm anda cbr 600’e bayıldım, fakat seviye meselesi, bazıları “hayatın tadı enduroda doğaya dönüştür enduro ormanların kokusu nehir sesleri kuş ötüşleri ... Bir başka deyişle özüne dönmektir enduro...” gibi laflarla mevzuu etkileyici bile yapmaya çalışır, önce crusierdan soğuyup sonra shadowun rs 750sini görünce, beyaz olanı nefis mmmmm, ülkemize teşrif ederse yeni sevgilim o olacak, o yapısal alçaklığına da ayrı hayranım (bk. resim), ne fazerdan ne gs’den geçemeyenler aklı çelmez mi, çeldi, bacakların yetişmemesi de ayrı bir meseleymiş meğerse çaylakken, hey rabbim bir yedi cm filan daha versen n’olurdu herkese, komplekslerimizi bir çırpıda aşardık, “hayallerimi altüst ettiler”, bütün marka ve tiplerden birer imaj alıyorum, resim arşivim şiştikçe şişer. gözünün biri kaymış, ayağı aksıyor ve kafasının arkasında o kutsal izleri taşıyan m. ustanın tamirhanesinden çıkasım gelmiyor. ikiteker.org, motordelisi.com gediklisi olarak, önüme gelen her şeyi okuyorum, benden aylarca haber alınamıyor, bir şiire başlıyorum gaza gelip, şiirini yazınca atarım içimden sanarak, dört el bedenimi ordan kalma, iki el yeter delik deşik etmeye beni, fakat çok yenileyici oluyor “hayatta kalmak” gibi terimlerle düşünmeye başlamak. Hangi şeritte hangi otoyolda olduğum fark etmez; dümen hâlâ Senin gözlerindir.[i]

Neyse ben, kawasaki olsun çamurdan olsun diyenlerden değilim, kimseciklere duyurmadan alıyorum hondayı. Daha hondanın otomobili sayemde pert olup giderken motosikletim gelip kuruluyor bahçeme. Bir şeyden korktuğumda üstüne üstüne gidişimden dolayı başıma gelen her şey. Korkuyor musun çek git, korkuyor musun gözünü kapat, hedefe kitlenme[ii] işte, şapşal, kaç, uzaklaş ordan, poetikasını yazıyorsun kaçmanın, yap şunu, yardım iste, güçlü olana sığın, dua et, sessiz kal, bağır çağır veya. Köpekler konusunda haklı çıktı c. ş., batıkentin istanbul çıkışında dört tane birden karşımda görünce, evet köpeklerin de üstüne git, işe yarıyor. köpek bildiğin köpek dört bacaklı havlayan, motor da bildiğin motor hani o mükemmel şey. “Herkese kazasız belasız günler diliyorum”



[i] “savunma hattının en önündeki askerlerimiz gözlerimizdir” Amerikan Motosiklet Güvenlik Vakfı

[ii]İkinci dünya savaşında hava çatışmalarına katılan havacıların başlıca dertlerinden biri pilotların ateş etmekte oldukları uçaktan gözlerini ayıramaması ve gidip o uçağa ya da uçuşan enkazına çarpmasıydı. Sonradan bu sendromun adı konulmuş (hedefe kitlenme sendromu) ve avcı uçağı eğitiminde hedef vurulduğu anda pilotun gözlerini başka bir yere, tercihan kaçış rotasına çevirmesi eğitimi verilmeye başlanmıştır.”


26 Kasım 2010 Cuma

SESİNİ ARAMAYAN ŞİİR / Deniz Barışta

Sesini Aramayan Şiir, 1979 İzmir doğumlu Serhat Uyurkulak’ın ilk kitabı.

(...) Nabız hızlandıran bir şiir değil bu; politik veya yüksek tansiyonlu bir şiir değil, bir alçalmanın şiiri de değil, bir yücelik arzusunun şiiri olmadığı kadar. Sadece şiir başlıklarına bile bakarak kurgulanan nötr ve yarı metafizik dünyanın etkisiyle sonsuzlukla bitişin birbirine yakın bir heyecanla karşılanabileceği ileri sürülebilir. Bu şiirde sonsuzluk sadece bir kelimedir. Fakat ölüm gerçeği bir kelimeden fazlası olarak daha keskin şekilde yerini alır. Çırpınmak, içerdeki nesnenin şairi zorlamasıyla dışa taşmak, taşkınlık vb. gibi işaretleri taşımayan, müphemden güç alan, karşıtını kavgaya çekmeyen, soyut bir tekillik inşa eden bir şiirle karşı karşıyayız. Zamana kayıtsızlığın ve bunun sonucu olan politiklikten uzaklığın getirdiği bir tekillik denebilir buna. Fakat hayattan kopuk diyemem; daha çok bildiğimiz türden olmayan bir hayata bağlılık denebilir buna. Bu meçhul evrende öfkeye, evrensel bir misyona veya küresel ya da yerel olabilen bir vizyona yer yok mesela. Çağdaş sanatın verimlerini bir önkabul olarak aldığına dair bir veriye de rastlayamıyoruz.

Şairin malzemesine karşı görece dikkatli olduğu ve kitabın da bana göre iyi kısmı tek şiirden oluşan “küçük ölüm”. Burada malzeme çoğul şekilde değerlendiriliyor. Baştan beri süren eminlik bu şiirde bozuluyor, kuşku bu şiirde doğuyor: “önce eşikten başımı uzattım avluya / sallanan sandalyede sanki biri vardı / sanki sallanan bir sandalye vardı”. Paranoid ve sakıngan şüphe: “bu sözler galiba banaydı”, “ama beni bu savaşa / ne olur bulaştırmayın” Terk edilmiş bir parkta, büyümüş ama küçük kalmış bir çocuk gibi “ben sallanmayı seviyorum”; ama bu sallanma aslında ölümle zehirlenmiş olduğu için, yani oyalanmayı imlediği için her diride olduğu gibi bu çocuk da ölüm artığı olduğunu bilir: “artık hiç sallanasım yok”.

(Hece, Aralık 2010)

KARGACIK MÜFREDAT / Suzan Sarı

(...) Sözde pazarlamaya çalışmayan, markanın marka değerine yönelik reklamlara benzer bir “şair şiiri” toplamından söz edilebilir. Kitaptaki adlandırmaların çoğu keyfi, metinlerin başlıklarını değiştirdiğimizde yine aynı zorunsuz ilişkiler kurulabiliyor. Metin başlığı ve kendisi içinde küçük gösterge deneyleri denebilir bunlar için.

Anı anlatmanın postmodern bir yolu olmalı; olmalı ancak Zeka’nın metinlerindeki anı parçalarında zaman-mekan yoktur ya da şiirsellik uğruna söze konu olamamıştır.

Zeka’nınki neredeyse ekşisözlük’ten ödünç bir ifadeyle “ne yaptığını duyurma merakı”. Yazılarda ve şiirlerde kurgu gereği değişen özne ya da tarif edilen yabancılar ya şairin negatifidir ya da onu olumlamaya hizmet etmektedirler. Kimliksiz, “bir arkadaş”ın hep şairin kendisi olduğundan, öyle olmasa bile öyle olduğundan eminiz. “farz etmeye tuhaf bakan sayılar gibi”deki gibi sözü ötekine gerçekten verebildiği özel yerler dışında. Bu ve diğer nedenlerle şair hakkındaki edineceğimiz bilgiler şairin görüşleri silikleşmekte. Parçalar arasındaki ilişkisizlik, nedensizlik bile panaroma genişledikçe görünmez oluyor, terslikler görünmüyor. Yine de bir öğrenciden bir küçük burjuva yaratma hikayesindeki derinlemesine değilse de zaman yayılmış gözlemleri, havada uçuşan anlık, anlamsız ve sahipsiz söz parçalarından yakaladığı naif açımlamalar ve sadece edebiyatla yatıp kalkan ve edebiyat dahil bütün sanatlarla ilgilenen ideal “gönül adamı” arasındaki farka birçok katkısı var özellikle yazıların.

Tam da böyle bir toplamdan beklenecek şekilde metinlerde şairin sinemadan mimariye nerdeyse bütün sanat dalları ile ilgili parça parça yorumlarını okuyabiliyoruz. Sanatsal sorunlar ve cevaplamaya çalıştığı sorularda yatay bir çeşitlenme var. Bahsi açılan konular hakkında şairin derinlemesine incelemesine rastlamıyoruz. Ancak sanat eserleri ve sanatçılarla ilgili yorumlarla ortaya çıkan belirsiz bir sanatçı profili var. Sanatçının sahip olması gereken özellikler var Zeka’ya göre. Bu açıdan hiç de modern olmayan tutumuyla sanatçının sahip olması gereken özellikleri, sahip olması gereken tutumu çağdaş meselelerle ele aldığında aşmış olmuyor. Modernlik bu kadar basit bir yerine koyma işlemi olmamalı.

“Yere tükürmek yasak. Dayatmalarda bulunmak da yasak” cümlesindeki ikilemde olduğu gibi.

(Hece Aralık 2010)

KUMAŞ / Ali Kozan

(...) Kumaş’ın ruhunu, kırılganlık, öfke ve yabancılaşmanın şekillendirdiğini görüyoruz. “Ben” merkezli özne, bu ruhu genellemelere gitmeden, sunuyor. Kitabın ilk bölümü ‘kumaş’ta, öfkesini gizlemeyen, hatta “çok gecikmiş öfkem” (s. 31) diyerek yer yer, gecikmiş olmanın telaşıyla, şiirin nabzını yükselten bir ruh hakim. Şiirler bu öfkenin altında, kırılganlıkları ile, cebinde kırık misket elinde ustura bileklerini kesen, kendini piç ve kambur bir terzi olarak gören öznenin yaşadığı yabancılaşmanın ve varolmanın sıkıntısının olduğunu okuyucunun gözüne sokmadan, sezgiyle iletiyor. Özellikle ilk bölümde ama kitabın genelinde varoluşçuluk göndermeleri ile, yalın kelimeler ve vurgulu söyleyiş yakalanmaya çalışılmış, ancak varoluş meseleleri derinlemesine felsefi bir irdelemenin sonucu olmaktan çok, yoğun bir duygu hali olarak aktarılmış. Duygu yoğunluğu “ağrı geziniyor bilmediğin yerinde gövdenin” (s.48), “eksikliğim alnımda yazı/çocukları uyardım, ben yenik/yaylada bir gül kokusu” ( s.26) gibi yer yer çağrışımlı/vurucu dizelerle aktarılarak okuyucunun boğulması da önlenmiş. Ancak özneden hareketle çevreye yayılan bu duygu yoğunluğunun, çoğu zaman bir derinliği, başkalığı veya bir meseleyi işaret ederek okuyucuyu sürüklememesi şiirin ve şairin söylediğinin ötesine geçmeye çalışan okuyucuyu üzüyor.

Kitabın “Kent ve Doğu” isimli ikinci bölümünde Şair, kendi durduğu yeri ve yaşadığı mekânı imliyor. Aslında ilk bölümde, “anne, elimi tut, tut elimi bu neyin muştusudur/batıya değil doğuya, daha da doğuya yürüyorum” (s.15) dizeleriyle Şair, bir yandan doğu trenine bindiğini açıklarken, öte yandan kitabın iki bölümü arasında ve gelenekle bağlantı kuruyor. Bu bölümde doğunun kumaşını betimleyen, asl, suret, ayna, çöl, simya, bilgelik, nargile gibi kelimeler şairin durakları olurken, doğu–batı denklemi ve bu denklem çerçevesindeki ötekileştirmeler şiirlerin genel teması haline dönüşüyor. Türk, Doğu’nun gizlerini keşfeden/sergileyen, derinliği içinde gezinen bir şair edası ile değil, bizzat göbeğini Doğu’ya bağlayan, yönünü daha da doğuya çeviren, Batı ile Doğu arasında gidip gelen, içerden konuşmaya çalışan bir şair olarak gözüküyor. İlk bölümden farklı olarak Şair, bu bölümde Doğu’yu üzerinde durulması gereken bir mesele olarak ortaya koyarken, “Şiiri doğuran Doğu’dur, sancıdır.” (S.52) diyerek şiirinin durduğu ya da durması gerektiği yeri de belirtiyor. Ancak okuyucuya meselenin aslından çok, doğulu bir mahcubiyetle öfkesini bastıran, içinde yar ve yara olan bir sızıyla/kırılganlıkla doğuya, çöle doğru hüzünle yol alan; aynı zamanda umudunu Haliç’in dibinden yükselecek ışığa bağlayan suret yansıyor. (...)

(Hece, Aralık 2010)

23 Kasım 2010 Salı

İNSAN KÖRÜ

Monte Kristo Kontu var TV’de. Son sahnelerde düşman, silahı doğrultmuş konta. “Tek kurşunun var” diyor kont, “o da beni durdurmaya yetmez”. Düşman: “o halde canının en çok yanacağı yere ateş ederim” dedi ve kontun sevdiği kadına bastı kurşunu. O iki saniyelik zamanda acaba en çok neresi acır insanın diye düşündüm, dizkapağı, ciğer, kalp, mide, göz vb. ama aklıma kadın gelmedi ha. Yozsun işte diyor Koç bana dönüp. Filmlerdeki filmselliğe hayranım; yozluk moda bak, ama yoz değilim, bitki örtüsü o. Seksen seneyi 2 saate sığdırınca her şey daha eğlenceli geliyor. İntikam filan da. Yani intikama hayran çok insan gördüm, filmlerden hep. Filmler bizi 900 yaşına filan getiriyor. Ben zaten 1115 yaşındayım sanki. Her şey aşırı tanıdık. Ama yaşımı göstermiyorum, infazı bekliyorum. Filmlerdeki intikamı çok şık buluyor olmalılar, ama intikam alan kimse görmedim hiç. Yakından görmedim dokunmadım mesela. Elini sıktığım hiç kimsenin.. Yani hiç değilse kendimden biliyorum, canını yaktığım kişiler hesap bile soramıyor, naptın sen, neden, niçin vb. Sen de yakacaksın, yakabiliyorsan. Ya tabii intikam almamak daha yüce filan biliyoruz, e o zaman niye -bak bak yüreğin kabarmış, yücelik sana mı kalmış, buna basbayağı şuur yetmezliği deniyor. Tıpkı silahlardan bahsedip dokunmaya bile korktukları gibi intikamın da adı var kendisi yok. Şimdi bu '80'li yıllarda doğan kızların adıdır genelde duygu, '90’larda duyguyu küfür sanan çocuklar doğdu. Bu toplumu yazılı ifadelerinden tanımaya kalkışırsak toptan çuvallarız ha. Sanırsın, alaycılık kanımızda var, sportmenlik her tarafta, centilmenler dizi dizi, humorla yatılıp özeleştiri ile kalkılıyor. Edebiyatın hasını gözünden tanıyor bu güruh ve geleceği de görüyor ha. Bak sen. Bu ne ödünç bir üsluptur. Herkes nasıl herkes gibi konuşabilir, yoksa bu herkes o herkes mi? Sokakta gördüklerim kim oluyor peki? Kimseyi tanıyamıyorum, ayırt edemiyorum. Capgras sendromuna yakalanmış olabilirim. Ben bir körüm. Korkuyorum.

22 Kasım 2010 Pazartesi

ACIMIYCAK!

resim: edvard munch

Ruhsal hastalıkların sıfır noktasına göre derecelendirilmediğini düşünürsek, ruhsal açıdan herkesin bir parça sağlıksız olduğunu düşünmemiz de anormal sayılmayacaktır. Ruhsal sağlık, tamamen bir hareketsizlik durumu olsa gerek. Trafiğe sürücü olarak çıkan herkesin peşinen tali kusurlu oluşu gibi hayat sahnesine çıkan herkesi hareketliliğinden ötürü tali kusurlu sayabiliriz, biz saymasak olur; fakat sayan biri olacaktır. Hareket insanı hasta etmektedir. Ne tarafa doğru yönelirse yönelsin, hatalıdır ve bir bedel öder. Bedel vardır, hata varsayılır. Varsayılan hata, gerçek bedel. Başka türlü bakana da mütevekkil filan denir. Bu tür durumlar için dilimizde çok kelime var. Zizek de öznenin histerikleşerek kurulduğunu iddia etmektedir. Bu, muhatabın sorusu karşısında olmaktadır. Ve ancak da böylelikle yani bölünerek o nesneden kurtulmaktadır. Bu nesneye “travmatik çekirdek” adını veriyor Zizek.

“İnsan ‘ölümcül hasta doğa’dır”

“İnsan ölümcül bir Şey’e kafayı taktığı için raydan çıkmıştır.”

Sezai Karakoç’un saf ve eşsiz şekilde, sadelikle dile getirdiği şey budur, “Tahta At” şiirinde tam bu nokta işaretlenmektedir: “İç dünyamı ikili susmalarla bölme / Şiir günlük konuşma dilimiz / Kıskançlığımdan örülme bir perde”

Karakoç’un bu şiirdeki kıskançlığı da Lacancı Jouissance kavramıyla daha net açıklanabilir gibime geliyor. Obsesif bir şiirsel dilde Jouissance öteki kişide dayanılmaz ve sınırsız bir keyif alma potansiyeli varsaymaktadır. Travmayı yani ifade edilemeyecek boyutta büyük bir kıskançlığı yaratan da budur. Bizi dışlayan, bizim dışımızda, tam da bizim dışımızda olduğu için bize özel gelen o yaşantı canımızı sıkar. Bu sıra dışı can sıkıntısı kıskançlıktır. Perde, bu hakikati kapatmaktadır. Şair, Zizek’in Kant için kurduğu önermeden yararlanarak yorum yaparsak, görünüşte bir hakikat özlemini (“Gel mesut odalar içinde çözül güzel bulmaca / Güzel ve mağrur ve katil”) ifade eder; fakat hakikatle karşılaşmaktan ne pahasına olursa olsun kaçma arzusu gösterir. Dağ yanlış, su yanlıştır. Bütün bilgi çarpıktır: “Yanlış bir dağın altından yanlış bir su çıkarsa / Kaybolursa taşlar içinde taşlar getiren taş bir bulut / Eşkiya heybesinde çizgili kayığa asıl / Merhametin bildik kaynağı eşkiyalar / Kıldan ince çarpık bilgileri unut”

Oysa “en köklü yanılsama, aslında sadece aldatıcı bir yanılsama olan şeyi Hakikat olarak ‘kendinde-Şey’ olarak kabul etmekte değil, Hakikat’in mevcudiyetini görmeyi reddetmekte –Hakikat çoktan orada olduğu hâlde, hâlâ kurgusal bir görünüşle uğraşıyormuşuz gibi yapmakta –yatar.” (Zizek, s.205) Çünkü âşık, acıyacak sandığı yerini kaçırmak istemektedir. Buna basitçe sevilmediğini duymak korkusu, daha karmaşık şekilde ise, içerideki nesnenin o olmadığı –ta kendisi olmadığı- önsezisi ile karşılaşmayı erteleme, “insanla peygamber arası” bir konum biçerek yırtma diyebiliriz. Böylelikle o hiçbir zaman itiraf edemeyecektir “sedef gurur ve inat içinde” bir gerekçeyi her zaman bulabilerek.

(değişerek Takip Mesafesi'nde Aralık)

20 Kasım 2010 Cumartesi

ŞİMDİDEN UZAKTA: BANG BANG! / Hayriye Ünal

(...) Pan yayınlarından bu yıl çıkan iki şiir kitabını beraber okuyorum. Ömer Şişman ve Ömer Aygün. Kendisini “deneysel” kategoride şiirsel bağlama dahil ettiği söylenebilir bu yayınevinden çıkan kitapların. Bu kategorinin sınırları açık ve tartışmalı olması kitapların başka anlayışlar tarafından değerlendirilmesini de engelledi. Değerlendirildiyse bile ben görmemiş olabilirim.

İyi bir eserin ortaya çıkması esnasında bir takım yabancılaştırma unsurlarından dolayı suçlanması çok eski çağlardan beri olagelmiştir. Bu olur. Ama sırf bir şeylerle suçlanmak bir eserin müstakbel iyiliği anlamına gelemez. Basbayağı kötü olduğu için de suçlanıyor olabilir. Şahsi diller yığınından ne kadarı üsluplaşacaktır, önemli olan tek şey budur.

Ömer Şişman’ın Bitkiben kitabındaki şiirsel girişim saldırgan sayılabilecek bir doğaya sahipken Ömer Aygün’ün Koro kitabı zaten açılmış bir kapıdan geçmekten başka bir şey yapmıyor, hatta şiirsel herhangi bir jestini göremiyoruz kitabın. Deneyselliğin geniş kapsamı bile, Aygün’ün kitabı boyunca süren yinelemenin şiire herhangi bir biçimsel katkı –başkaldırı! yok, ironi yok, öneri yok, siyaset yok, şiir yok- yaptığını kanıtlamıyor. Sözgelimi akademik yavaşlığın, şiirde birikmiş anlamsal ataletlerin, şiirsel muhafazakarlığın önüne geçecek şey bu mudur, elbette ki hayır. Örneğin Ömer Şişman’ın yinelemesi ve Ömer Aygün’ün yinelemesi arasındaki farkı düşünelim. Şişman, görünüşte biçimsel birlik içinde olan bir metni birçok kod halinde parçalıyor. Yineleme de habere öylesine iliştirilivermiş bir parçayı metinden tekilleştirme amacıyla koparmayı amaçlıyor. Hedef metin dilbilgisi araçları ile bir arada tutuluyor değil, fakat şair metni, içerikteki ardışıklığın mantıksızlığını fark ettirecek şekilde yeniden tanzim ediyor. Bu açıdan Şişman’ın şiir kültürüne üslup sahibi olarak –ilk kitabı da bu yargımızı destekliyor- katkıda bulunduğu söylenebilir.

Aygün’ün kitabındaysa, deneyciliğin iyi bir şey olduğuna kanaat getirilerek oluşturulmuş, deneyci olma hevesini yansıtan bir yineleme girişimi var. Yinelemenin tek başına şiire bir şey getirmediğini anlamak için bu kitaba bakmak gerekir. Burada çözülen bir kod yok. Herhangi bir töz, bir hedef metin deneye sokulmuyor. Herhangi bir töz veya metin de oluşturulmuyor, sayfalar boyunca yinelenen sayı ve işaretlerin dekoratifliği sadece ve sadece kenar süsü mahiyeti taşıyor. Burada sorun şiir-tarihsel açıdan geçmişi barındırmıyor / anıştırmıyor olması değil, herhangi bir şeyi barındırmıyor / anıştırmıyor olması. Epik bir formdaki gibi tarihi barındırmak veya somut şiirsel formlardaki gibi biçimleri anıştırmak veya Dadaist formlardaki gibi yıkmak çözmek veya görsel şiir formlarındaki gibi tanınabilir olmadığı durumlarda bile kaotik hissi verebilmek… Koro aslında yok. Monolitik bir tezyinat bu. Şiire, şiir tarihine her şekilde dil çıkarılabilir, buna itirazım olamaz, eleştiri tabancasının neyle doldurulduğu şairlerin kendi sorunları, boşlukla bile doldurup ateş edenlerin etkili olabildiği oluyor. Ama ateş edecek, bang bang! Oyunda maksat salt ütmek değilse!

(yazının tamamı Hece Aralık sayısında)