31 Aralık 2010 Cuma

LIKE THIS ITEM

Eski sınıf arkadaşlarım, edebiyatçı arkadaşlarım zaman zaman Facebook’ta neden yokum, soruyor. Daha gençlerse Twitter’i tercih ediyor. Verdiğim yanıtlarla tatmin olmadıklarını.

Gerekli Açıklama dolayısıyla bir söyleşi (tamamı yakında) bahanesiyle verdiğim yanıtta aklıma gelen gerekçeleri söyledim. Geçiştirdiklerimin kazası olsun. Soru şuydu:

“GEÇ KALDIN REİS GEÇ KALDIN/ VERMEYECEĞİM TEYEMMÜM EDECEK KADAR TOPRAK” “kırkı devirmiş korkuya” burayı biraz açar mısınız? Yoksa Facebook duvarında mı teyemmüm alacağız. Daha doğrusu arınacak hiçbir yer kalmadı mı?

Amcamın karısına babasından çok toprak kalmıştı. Ege sahil şeridinde toprak çok değerlidir. Metre metre İngilizlere satıyor insanlar şimdi. Bir de ağabeyi var. Zorba. Yengem, hep kendi payını isterdi ağabeyinden. Adam sonunda patlayıp haber gönderiyor kız kardeşine: “Ona söyleyin, yormasın boşuna kendini, teyemmüm edecek kadar bile toprak vermeyeceğim ”. Şu da var ki bu adam, onca mala mülke rağmen, sineklerin uçuştuğu, yemeklere konduğu bir evde, topal bacağını sürükleyerek yaşadı ve şimdi de toprağın altında. Ben bu lafı duyduğumda bütün o sahiplenme türü tutkulara nefretimi bir kez daha anladım. Hele bunu aşk ilişkilerinde kadın bedenine karşı işleten mantık için bu söz çok uygun düşüyordu. İlişkinin gidişatında tarafların alış verişi, bu alış verişin nesneleri bana hep tuhaf gelmiştir. Yani kadının birlikteliğe kattığı anlam, karşılık almasını gerektirir mesela, ama erkeğin varlığı sanki beleş olmalıdır filan gibi.

Sahiplenme ile zulüm arasında çok sıkı bağ var. Zulmedenler, mesela o adam, tüketebileceğinden çok fazlasını kendi sulbünden gelenlere ayırmayı uygun buluyordu. Bu durumda öz kız kardeş bile bir yabancı olmuştu. Bu da insanoğlunun türünü sürdürmekteki ısrarından kaynaklanıyor. Her iki duyguyu da –sahiplenme ve türünü sürdürme gayreti- çok ilkel çok yabancılaştırıcı buluyorum.

Facebook’taki edebiyatçı arkadaşlara buradan hayırlı işler diliyorum. Katılması biraz uğraştıracak olsaydı bir ara bu hazzı tatmak isterdim, ama fazla kolay, zaman alıcı ve de nasıl desem… ben babamı özlüyorum sadece. Okey oynayarak vakit öldüren bazı şairler şimdi facebook sayesinde okurlarından kaçının kendisi için “like this item”e bastığını biliyor. Item olmakta beis görmüyor. Sayısal hırsın daha kötüsünü Twitter’da görmek mümkün. Şairler hiçbir zaman, halktan çocuklarla bile yarışamayacaklarını da bu sayede anlayacaklar, çok iyi o açıdan. Bu konuda bir yazı yazacağım yazabilirsem, edebiyatçıların foyasını ve “teşhirci”liklerini bu tip siteler kadar açık eden bir buluş daha yoktur. Hem nasıl bir enerji gerekir ki günün her saati yüzlerce kişiyle yazış, cevapla, alıntıla, oku et, tabii birbirlerini okuyorlarsa. Twitter’da ve Facebook’ta gerçek anlamda terlemeden matah bir şey olmuşsun gibi hissetmek çok mümkün. İnsanımızın TV, araba veya cep telefonu kullanma şekli nasıl tuhafsa olan şey aynı. Düz mantıkla yanlış anlaşılmak istemem; ben böyle şeylere karşı filan değilim, hiç mümkün mü? Bireysel olarak gereksinim duymuyorum ve zaten asosyalim. Şimdilik böyle. Biraz daha yaşlanınca gereksinim duyabilirim de. Bilemem.

Facebook veya Twitter sadece birer site. İnteraktif bir yaratma türü geliştirdiğini bile söyleyebilirim, küçük zekâ kullanarak yaratılabilecek her türden lafı, aykırısı, düzü, esprilisi vb. yazıyla, işaretle bilinen anlamda tanışık olmayan insanların hayatlarına değer katma yolu oldu, -edebiyatçıları kastetmiyorum elbette, onlar çoğu pek sakil duruyor be-. “Belirtmek” ihtiyacı. 50 yıl sonra içine atmaktan ötürü deliren olmayacak, ne güzel! Tiyatro sahnesinde olan bir şey vardır, sahneyi gerçekle ölçer, hayat da sahneyi taklit eder. Edebiyatçıların herkes gibi, herkesin de edebiyatçı gibi konuşmaya başlaması aslında ilgimi çekiyor. Buradan bir sınıfsızlaşmanın ipucunu yakalamak mümkün müdür bilmiyorum; ama hâlihazırda bu tip yerlerde ortaya çıkan şey, yani edebiyatçılar açısından bakarsak, bir edebiyatçı olarak bulundukları sürece, insanların yaptıkları işler, yazdıkları eserler konusunda geri bildirim almayı çok istemeleri. Buna tümüyle masum gözüyle bakamayız. Masumiyetin zıddı itham içermiyor ama. Bu tip şeyler yeterince kuvvetli olmamakla yani acizlikle ve daha önemlisi eserine güvenmemekle ilgilidir. Eserine güvenmiyor ve zaaflı bir adam; ama eser iyidir, adam da sıkı, bu da olur, olmaz demem.

Arınmak… ısrar ediyorsanız, konumuz edebiyatsa, isminizi koymayacaksınız. Egonun olduğu yerde arınmak diye bir şey yok.

26 Aralık 2010 Pazar

SARIŞIN FAKAT

Bunu Takip Mesafesi’nde alıntılamıştım. Genel olarak her şeyin izahsız bir şekilde duyulduğu an anlaşıldığı, yer ettiği, o harika noktaya ulaşmış bir zihnin üstüne hemen tuğlaların konuluvereceği saflığını taşıyorum. Alıntı yaparken orada görece bile olsa güncel hayata dair bir hakikatin söylenmesi önemlidir benim için. Ama bu hakikat sürece vurgu yapmalı ve insanı herhangi bir halinde yakalamalıdır. Aşağıdaki parçayı okuduğum anda aklıma Sezai Karakoç ve onun küskünlüğünden ilham alan alelade kişiler geldi. Küskünlüğün kendisi tek başına ne zamandan beri bir veri, bir değer olmuş, ve her cümlesine titizlikle katıldığımı, alıntıyı kendi alacağım zavallı haz uğruna değil, yaygın ve dağınık bir olguyu açıklıkla formüle ettikleri için alırım, ayrıca bir de hisse: Yaptığı alıntıdaki harika, anlaşılmamış adamın kendisi olduğunu ima eden alıntı sahiplerini görünce ordan uzayalım, bak orda alelade de diyor.

ben susuyorum Hanne konuşuyor:

Başkalarından tecrit halde yaşayan, takatini sadece kendinde bulan “güçlü insan”a duyulan popüler inanç, ya insanî meselelerin oluşturduğu alanda –örneğin masa ve iskemle yapar gibi kurumlar ve yasalar veya insanları “daha iyi” ya da “daha kötü” “yapmakta” olduğu gibi*- “yapmada” bulunabileceğimiz yanılsamasına dayanan salt bir hurafedir ya da insanların birbirlerini birer “malzeme” olarak görmelerinin mümkün olabileceği şeklinde ütopik bir umutla perçinlenmiş, siyasal olsun olmasın bütün eylemlere duyulan bilinçli bir umutsuzluğu anlatır.** Bu takat ister entellektüel isterse salt maddi güçle ilgili olsun, eylem sözkonusu olduğunda, bireyin her üretim sürecinde ihtiyaç duyduğu kudretin burada hiçbir hükmü kalmaz. Tarih, hemcinslerinin yardımlarını ve eylem ortaklığını nasıl sağlayacağını bilmeyen üstün ve güçlü insanların basiretsizlik örnekleriyle doludur. [Oysa] başarısızlıkları genellikle yığının vahim düşkünlüğüne yorulur ve mümtaz kişilerin yaşadıkları bu küskünlük, alelâde kişilere ilham kaynağı olur.

* Platon da Atinalılar Perikles’ten sonra öncekinden daha da kötü duruma düştükleri için Perikles’i, “yurttaşlarını daha iyi yapma”makla kınamıştır.

** Yakın dönem siyaset teorisi, “insan malzemesi” tabirinin zararsız bir metafor olmadığını gösteren örneklerle doludur. Aynı şey, hepsi de insan malzemesini herhangi bir madde gibi yoğurmak ve değiştirmek eğiliminde olan toplumsal mühendislik, biyokimya, beyin cerrahisi vs.deki modern bilimsel deneyimlerin külliyatı için de doğrudur. Bu mekanistik yaklaşım modern çağa özgü bir durumdur; benzer amaçları izlediğinde Antikite [de] insanları evcilleştirmeye ve terbiyeye muhtaç vahşi hayvanlar olarak görme eğilimindeydi. Her iki durumda da sağlanan tek başarı, insanı, canlı bir organizma olarak değil, insan sıfatıyla katletmektir.

Ayşe Hanne Arendt

AHMET CEMİL BAUDRILLARD

bir ara bir yerde alıntılamıştım bunu, ama kendini ölmeden müzeye koymaya kalkanları, bırakın insanın kendisi hakkında başkası adına bile yapmaya utanç duyacağı dilencilikleri gördükçe bir kez daha alayım istedim. ahmet cemil baudrillard diye bir yazar var o yazmış:

“Eğer anma töreni ölüseverliğin (nekrofili) yumuşak şekliyse, kesin otopsi amaçlı zoraki mezardan çıkarma bunun sert şeklidir. İstemediği halde bir yazarın tüm yazılarının ardına düşüp bunları yeniden ortaya çıkaran yandaşları da böyledir. Metne aşırı düşkünlük tedaviye aşırı düşkünlüğün bir başka şeklidir. Bu ölüyeme işlemini ölüler üzerinde uygulayanlar canlılarsa, haydi neyse. Ama en kötüsü, önceden kendi en ufak kalıntılarını göklere çıkarıp, ölümünden sonra benimsenmesini sağlayarak bu ölüyeme (nekrofaji) işlemini hayatta iken kendi üstünde uygulayan, leş kargasıdır.”

23 Aralık 2010 Perşembe

O MUHTEŞEM TESLİM KABİLİYETİNDEN MAHRUMUM


Cihad Şahinoğlu: Yeni çıkan şiir kitabınızın adı “Gerekli Açıklama”…Önceki kitaplarınızın adları ile karşılaştırdığımızda bir farklılık göze çarpıyor… Şiirsel olmayan... Keskin ve paylaşıma kapalı bir başlık… “bir sözcük bile kalmamalıdır söylenmedik ölmeden önce”… Ortaya çıkan bir durum tespiti mi?


H.Ünal: Başlığın şiirsel olmamasını istedim. Bu kitapta bir ifşa faaliyeti var. Alıntıladığın dizenin hikâyesi ise bambaşka. Açığa çıkması gereken fakat açığa vurulamayan bir şeyin etrafını örmekti bu kitaptaki şiirlerin yazılma nedenleri. Muhatabın duymadım, anlamamıştım, bu ben değildim, o ben değildim vb. kaçamayacağı kadar açık olsun istedim. O sensin! demek istedim. Gerekli açıklama, gerek gördüğüm mecbur hissettiğim bir şey değil, borcunu hissettiğim, hatta güzelliğini acısını minnetini kiriyle pasıyla taşıdığım bir şeydi. Bir kişi ile aranda ne varsa tüm insanlarla aranda olan odur. Çünkü orada benliğin kuruluyor. Yazdım ben bunu, başkası bize ben olma şansı veriyor. İkinci bir benlik katarak. Onları bütün katmanlarından soyarak içlerini dışlaştırmak, onları anlatarak güçsüzleştirmek gerekiyor. Ne kadar seversek sevelim, olabildikleri ve görünebildiklerinden de beter olduklarını görmek, işte beni özgürleştiren bu. Tek bir sözcük bile söylenmeden kalırsa, -bu mizacım gereği böyle, bazısı öylece anlar-, ben anlamıyorum, benim için karanlıktır o. Ben karanlıktan, karanlıkçılıktan başka bir şeyden korkmam. Açmak, açıklamak, açık etmek; açıkta kalmak pahasına da olsa gereklidir. Şiirin doğasından dolayı böyle bu. Açıkta dımdızlak kalmayı göze almayan, kendini bir şair olarak peydahlamak için savaşan kişi hep gizler, örter ve ifade etmese de birileri gibi olmayı diler. Birilerinde boğulur kalır. İyi bir okuyucu sayabiliriz onu, ama kaçınılmaz kenosisten çekip çıkaramayız. Bana göre ancak her şeyi açıklıkla, açabildiğimiz kadar açarak, bedeni, ruhu, zihni ikiye bölen bir psikozun, kapıldığımız selin büyüklüğü oranında –boğulmayı o kadar arzu ederken boğulamayıp- yaratıma dönüşmesini an an müşahede etme şansımız olur.

13 Aralık 2010 Pazartesi

ONSUZ OLAMAYANLAR İÇİN MALİNA'DAN PARÇALAR

Malina, bana insanın insana mülk olamayacağını öğretmiştir. Unutmuşum bunu, hatırlamak için baktım yeniden. Alıntılar ordan. Mülkleşmenin aşağılık zevki bir kenara, Dogville’de miydi o, köleler köle kalabilmek için, başka türlüsünü bilmedikleri için yani, efendiye baskı yapıyorlardı. Benziyorum o kölelere. Köleliğimin sürmesi için çalışıyorum. Hafızam da bana yardımcı olmuyor. Köleleştiğimde hiçbir seçeneğim olmaz. Özgürlükten, “- evet efendim -sanırım ben köle doğmuşum”, kaçmak doğal akış gereği. Böyle. O arada bir şey var, berzah diyelim mesela. Çocukça bir ürperti. Kalsın diyorsun, o durumda. Sanki her şeye müdahale edecek bir şey var hissi. Daha etkili bir şey. Bunun için simgelere yükleniyor insanlar. Ben de gülüyorum. “-efendim bir parça utanmakla birlikte kendimden bahsetmeme kızmazsanız-” dediğimi. Sıkılıyorum. Ve bu değişiyor sanmıştım. Şimdi herkesin yerine de utanıyorum. Şahsımda insanlığın yerin dibine geçtiğini. Gördüm bunu. Şu anda bile. Kimseden bir şey istememiş olmakla birlikte, her şeyi umut edebilmiş olmanın zımni isteyiciliği.

“İnsanın gerçek ölümü, hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.”

“İvan her ne kadar hiç kuşkusuz benim için yaratılmışsa da, onun üzerinde asla tek başıma hak ileri süremem. Çünkü o, sessiz harfleri yeniden sabit ve anlaşılır kılmak, sesli harfleri, eksiksiz yankılanabilmeleri için, yeniden açmak, sözcüklerin yeniden dudaklarıma yükselmesini sağlamak, parçalanmış ilk bağlamları yeniden kurmak ve problemleri yeniden çözmek için geldi, ve ben İvan’ın yanından bir santim bile ayrılmayacağım.”

“Aşk, bir sanat yapıtıdır.”

“Bir çatı altında başkalarıyla birlikte yaşamak bile, tek başına korkmak için yeterli.”

“Tüm zamanlarda egemenliklerini sürdürenler, yalnızca dilsiz olanlardır… dil ceza demektir. Her şey dile geçmek zorundadır ve her şey, suçuna ve bu suçun kapsamına göre, yine dil içersinde yitip gitmek zorundadır.”

“Kalıcı nitelikteki dağınık monologlar, geceleri ve yalnızken oluşur, çünkü insanoğlu karanlık bir yaratıktır, yalnızca karanlıklarda kendisinin efendisidir ve gün ışığında yeniden köleliğine döner.”

“Bir insan çok yürekli ve akıllıysa, ama bu niteliklere yine de yeterince sahip değilse, o zaman o insanın kendisini uğrattığı düş kırıklığı, onun aracılığıyla bir başka insanın uğradığı düş kırıklığından daha kötüdür.”

“Aslında yalnızca tek yeminleri olan tüm insanların işi zordur. Birkaç yemini bozabilir insan rahatlıkla, ama tek bir yemin etmişse eğer, onu bozamaz.”

(Bachmann, çev. Ahmet Cemal, B/F/S 1985)

7 Aralık 2010 Salı

ŞİİRE DUYULAN ÖZEL HİSLERİ ANLAYAMIYORUM

Şiir de sanatlardan bir sanat işte. Sinema gibi izleyicisi, roman kadar okuru olmayan, tiyatro gibi dans gibi havası yok, para getirmiyor. Ama çok özel hisler besliyor insanlar. On parmağında on hüner denebilecek kızlarımızdan birine soruyorlar, neyinle anılmak istersin diye. Oyunculuk var, her bir şeyle ilgili. Şair olarak anılmak isterim diyor.

Değerli bir öykücü yıllar evvel eğer şiir yazabilseydi öykü yazmayacağını söylemişti; o zaman da şiirin kuyruğunda boncuk mu var diye düşünmüştüm. Ne güzel öyküler yazabildiği hâlde şiiri üstün daha doğrusu “özel” görüyordu.


Şiir özel midir? Üstün müdür? Şiir bir nedir?


Yeniyazı’da (sayı 8), yönetmen Semih Kaplanoğlu da bu özel hisleri besleyenlerden. Şiiri “boşluk kabuk etmeyen” bir şey olarak tanımlıyor. Müstesna bir yere koyuyor şiiri. Her şeyin altında, içinde, özünde, her bir yerinde olan şeyi şiir olarak. Şiire acaba yüklediği anlam fazla mı şiirsel? Bilemedim şimdi. Diyor ki ayrıca: Adalet bağlantısına dikkat: “[Ş]iir bize ne yapar? Dünyanın zulmüne son verir. Hayatın zulmüne son verir. Dilin zulmüne son verir. Her şeyi yerli yerine oturtur ve adaleti getirir. (…) görüntünün zulmüne son verir.” Böyle şeylere inanabilmek güzel haddizatında. İnançlı olmak güzel başlı başına. Bir dünya cennetinde olmak gibi bir şey. Ama adaleti en çok telaffuz edip aynı anda ihlal edenlerin şairler arasında oluşu. Bunu açıklayamıyorum.

xxxxxxxxxxx xxxxxxx xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx xxxxxxx xxxxxxxxxxxxxxxx

Yeteneksizlerden etkilenen yetenekli insanlar kadar beni üzüntüye boğan –düşünsel bir üzüntü çeşidi bu, ayırıyorum- başka bir şey yok şu dünyada. Ama bunu her zaman kontrol edemezsin. Çünkü ortam dediğimiz şey yanıltıyor insanı. Kendisi hakkında bile. Ama yanılmaklar da insanın o kendisi dediğimiz şeye dahil mecburen. Aynı hakkı herkes kadar taşıyorum.


Üslup / retorik ayrımı, değişmeyen bir sabite değildir, her geçen gün içinde değişikliğe uğrayacaktır. Kaçınılmaz olan bu. Kaypak olan bu ayrımın kendisi olabilir mi, emin değilim, değişmenin süratine ayak uyduramayan ve her an zihinsel olarak kendini doğuramayan bir kafa mesela kaypak diye nitelenebilir. Tutarlı gibi görünen her zihin aslında kaypaklıkla sorgulanabilir. Bunun için, mesela fanzinlerin kurumsal dergilerden daha zinde olduğu. Fakat bu da nihai gerçeğimiz değil. Nihai gerçek, zaten formüle edilemiyor. Bu konuda düşünmeye devam.

5 Aralık 2010 Pazar

GEREKLİ AÇIKLAMA[i] ÜZERİNE GEREKSİZ(!) AÇIKLAMALAR / Gökhan Arslan

İnsan neden açıklama yapma gereği duyar? Özellikle de niye şiir yoluyla yapar bunu? Peki açıklama, açıklamayı yapan kişi için mi ‘gerekli’dir, yoksa yapılan kişi için mi? Hayriye Ünal son kitabında, tüm bu soruların etrafında dolanırken, ‘açıklama’ kavramının sınırlarını da çiziyor bir bakıma. Açıklama; çoğu sözlükte, genellikle ‘bir terim, kavram ya da başka dilsel olgunun daha iyi anlaşılması için yapılan ek bilgi’ olarak tanımlanıyor ve ekleniyor; ‘söz konusu bilgi, açıklanacak sözcükten daha uzun olur’. Ünal, bu durumun o kadar farkında ki, kitabın başından itibaren kendince gerekli gördüğü açıklamalara başvururken, kitaba adını veren şiiri sonlara yerleştiriyor ve daha önce yazdıklarını sanki bir ön açıklamaymış gibi getiriyor okurun karşısına. Fakat yaptığı bu ‘gerekli açıklama’ya ‘surkontr’ yaparak, bir yandan da karşı açıklamalarda bulunuyor.
Gerekli Açıklama’yı Ünal’ın daha önce yayımladığı Âdemin Kızlarından Biri[ii] ve Sert Geçecek Bu Kış[iii] kitaplarının bir devamı olarak okumak mümkün. Ünal, hâlâ âdemin kızlarından biri ve kış hâlâ çok sert geçiyor onun için. Üstelik bu sefer şiddetini iyice arttırmış vaziyette. Fakat aynı kitabı diğer kitaplardan çok farklı, bağımsız olarak okumak da mümkün. Hatta bazı noktalardan bakıldığında Gerekli Açıklama’nın dobra dobra çıkmış bir ilk kitap, ya da ölmeden (belki de şiiri bırakmadan) önce yayımlanmış bir vasiyet kitabı olduğu da söylenebilir. Daha ileri gidip, bu kitabın, Ünal’ın yukarı da saydığım iki kitabıyla beraber Saçları Vardır Aşkın[iv] kitabının bir tür inkârı olduğunu da belirtebilirim. Ama burada inkâr sözcüğünü Türkçedeki birebir anlamıyla kullanmadığımı, tıpkı Ünal’ın yaptığı gibi sözcüklerle oynamayı sevdiğim için bu sözcüğü kullanmayı tercih ettiğimi vurgulamak isterim. Kısacası, bu kitap için çok şey söylenebilir. Söylenmelidir de.

3 Aralık 2010 Cuma

MAJÖR ŞİİRE KARŞI, SONAT DERGİSİ / Hayriye Ünal

Hece 2010 Eylül sayısında birkaç küçük değişiklikle yayımlanan bu yazı, Ege Üniversitesi Şiir Topluluğu Odası’nın yayını olan Sonat dergisinin Bahar 2010 sayısını konu ediyor.

“Eşit” imzalı giriş yazısına büyük anlatıların bitişi ve bir sürekli kriz durumu kabul edilerek başlanıyor. Postmodernizmin edebiyata dolaylı ve zamana yayılmış müdahalesi hem kabul edilmiş hem de kriz olarak tanımlanmış oluyor. Bu yazının çekirdek sorunlara değindiğini düşünüyorum. Önemli, fakat hedefi tutturamamış bir yazı. Derginin geneline dair fikir de verdiği için üzerinde durmaya değer. Hedef tutturamamak ise derinleştirmemeyle ilgili olsa gerek. Örneğin; “sürekli yapılan sürek”in hikâyesi kesinlikle okumaya değer olacakmış giriş yazısında.

Bu yazıda özellikle “Majör bir şiirin temsil sorunları” ibaresi dikkate değer. Majör sözcüğü büyük, belirgin, ana akım olarak çevrilebilir Türkçeye. Majör şiir tanımı da Deleuze’ün majör edebiyat tabirine paralel olarak düşünülmelidir. Böyle düşündüğümüzde Sonat bize daha sıcak geliyor. Sonat’ın genel karakteri akla getirildiğinde böyle düşünmekte bir sakınca olmadığı görülür. Deleuze, minör edebiyatı tanımlarken majör edebiyatı da tanımlamış olur; bazı benzerliklerle devam ederek majör şiir kavramını tanımlamaya çalışalım, daha sonra da Sonat’ın majör şiire hangi yaklaşımla eleştiri getirebildiğine veya getirip getiremediğine bakalım.

Yerleşik bir şiir olan majör şiir, bir şeyi kendi sınırlarından çıkarıp temsil haline getirme eğilimindedir. Majör bir şiir, kendisini üslubun üzerinde ve ötesinde bir ses olarak sunar. Genel kuralları ve karakteri saptanabilmiş, aslında yakalanabilmiş bir şiir anlayışı kuvvetle muhtemel majör şiirdir.

Majör şiir, sürekli bir şeyin –şiirin- aslı olduğunu, gerçeği olduğunu, sahih veya sahici olduğunu deklare ederek sahte addettiklerine gönderme yapar. Bu terminoloji, bazen şiirin aslı, bazen anlamın aslı olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla kadim kavramlara gönderme yaparak, sık sık da inanç eksenli düşüncelere bağlayarak -bu bazen güncel politika, bazen soyut bir inanç olabilir- şiir dışı metafizik dayanaklar arar. Kutupsallaştırmak da majör şiirin kendi yerini berkitme yöntemlerinden biridir. Sahte-gerçek, iyi-kötü, sanal-hakiki, geçici-kalıcı, hatta gelenekçilik-öncülük gibi ilk anda zıt görünen kavram ikilileri bu kutupsallığın başlıca çeşnileridir. Fakat bundan majör şiirin diyalektik veya polilektik bir düşünme tarzı olduğu çıkarılmamalıdır. Bu ikililer, Yüzüklerin Efendisi’ndeki kadar kötülerine ve iyilerine en semboliğinden ayrıştırılmıştır. Ancak tuhaf şekilde nihai sentez mantığını geliştiren de majör şiirdir. Örneğin bir majör edebiyat sakini, bu yazıyı okuduktan sonra hafif bir rahatsızlık duyacak; fakat derhal yazara bir kulp bulmak veya yazarın zihnini okumak ve kişisel bir neden yakıştırmak suretiyle bu sıkıntıyı üstünden atmaya çalışacaktır. Bu arada görünürde hiç üstüne alınmamak gibi alışkanlığı olduğunu, majör edebiyatın bütün nimetlerinden yararlandığı halde gelmiş geçmiş bütün minör edebiyatçıların bir artçısı gibi rol kestiğini ekleyelim.[i] Ancak bu onun edebiyat zevkinden değil, yerleşmiş portrelere sadakat sunma yoluyla sağlam gelenekle sağlam bağlarını bir kez daha vurgulama ihtiyacından kaynaklanır. Böylelikle sahte olanın –yani ona eklemlenmeyenin, onu yadsıyanın- piçliğini de / kiçliğini de bir kez daha vurgulamış olur.

Minör olan şiirse, majörü karşısına alıp deformasyon yoluyla yeniden üreten şiir demek değildir. Sık sık öyle sanılsa bile. Minör olan, bir şeyi başat kabul edip kendisini ona göre konumlamaz. Minör şiir yerleşik biçimleri ve ritimleri yeniden üretmez. Ancak onda yinelenen şey sadece edebî oluştur. Bu edebî oluşun belli kuralları veya önceden belirlenmiş vektörel ilerleme yönleri yoktur. Dolayısıyla aynı metotlarla denenen ve üretilmeye başlanan şiirlerin –majör şiire karşıyız havasında bile olunsa- tek bir dergi kapsamında bile olsa majörlüğünden bahsetmek gerekecektir. Buna klişeleri perdelediği ve şiir ortamını oyaladığı sürece dekadanlık da denebilir.

Bu noktada Sonat’ın yerleşik biçimleri yeniden üretmediği söylenebilir; belli bir noktaya kadar, ayrıca klişe karşısına apaçık bir tavırla çıkması da yeterince doğrudur. Barış Çetinkol’un yazısının başlığı bu bağlama cuk diye oturmaktadır: “Lütfen Okura Klişe Vermeyin, Yiyor”; fakat “edebi olmak” konusunda majör edebiyata karşı neyin üretildiği önemli bir sorudur. Üretilmeye bu yolla çabalanan değer hangisidir? Barış Çetinkol’un denemesinden bir değer çıkarmak mümkün: leke. Örneğin diyelim. “Leke henüz klişeye indirgenememiştir.” (Çetinkol) Bu kadarı majör şiire karşı hiçbir zaman yeterli değildir. Görsel şiirin surda açtığı gedik bile ivedilikle onarılmışken. Majör şiirin kendisini o yanılsamalı aynada “metinden bağımsız bir yasanın veya anlamın aslına sadık tasviri” olarak görüp endam etmesine daha çetin ve saldırganlığını yitirmeden uzun vadeli olabilen yöntemler gerekmektedir.

Şu da var ki, şiirsel açıdan majör şiire pes demek, başta sivri çıkışlara sahip dergilerin bile kaderi olmuş. Pes demek ne demektir? Majör şiirin ilişkide ve çıkar alışverişinde bulunduğu medyatik olanaklara zamanla açık ve daha kötüsü istekli hale gelmek. Bu süreç tıpkı yaşlanma süreci gibi insanın kendi tarafından fark edilmeyen fakat dış gözlemcilerin rahatlıkla fark ettiği bir süreçtir.

Sonuçta bir üniversite bülteninden söz ediyoruz. Dolayısıyla hiç pes aşamasına gelmeden yazarların peyderpey değişmesi sayesinde diri kalabilir de. Pekçok genç / olumlu anlamda amatör derginin, daha 10 sayıyı geçer geçmez majör edebiyatla flörtü gibi pek de edebi üretimle ilgili olmayan bir durum gözlenmiyor henüz Sonat’ta. Bu bile kutlamaya değer. Birilerinin başka birilerini olumlaması herhangi bir değer üretmiyor. Hiç üretmemiş. Belki zaten varılacak bir noktaya varışı hızlandırıyor. Başlangıçta bir çıkış, aykırı bir şiirsel tutum alan hemen herkeste hoşumuza giden o pervasızlık biyolojik bir gençliğin göstergesi olarak belirip kaybolunca üzücü, hep süren bir gençlik ise zihinsel diriliğin göstergesidir, bu işte şairliğin bir alameti.

Liman Mehmetcihat, Denge Esentürk gibi bazı isimlerin özgün ve pervasız şiirsel tutumları ortaya ilgiye değer boşluklar çıkartıyor; fakat bunun, dili/malzemeyi etkin bir oluşum olarak kullanmanın yanı sıra, ayırt edilebilen üsluplar yaratıp yaratmadığı konusunda yeterli veriye ve şiir çeşitliliğine sahip değiliz. Halbuki Sonat, hâlâ dil aracılığıyla kendisini ifade eden bir dergi. Dolayısıyla edebiyatın geçerli düzgüleri ile okunmaya devam edilecek, hiç değilse bir nesil daha. Bu süre içerisinde, Sonat’ın her bir ferdi, mevcut edebiyatta yinelenen biçimlerin ifade ettiği o tümel kimliğe tabi olmazsa, onların deyimiyle “homojen bilinçler”e katılmazsa gelecek daha güzel olacak demektir.



[i] Yoksa insanların –sözgelimi- Ece Ayhan veya Cahit Zarifoğlu ilgisi nasıl açıklanabilir. Dersi derste dinlemek mi deniyordu buna? Bu şairler, şiirlerinin içeriğinden bağımsız olarak kültleşmekle, majör edebiyat tarafından da şehvetle yutulmak ve afrodizyak etkili parçacıklar halinde tweetlenmek, beğen’ilmek, paylaş’ılmak gibi bir kadere doğru gitmektedirler. Havuç göze yararlıdır denir, doğrudur.