26 Aralık 2011 Pazartesi

BİR OTOYOL LİRİĞİ / Hayriye Ünal

-fikrisabitin optik dönüşümü-
(Anahtar sözcükler: “şiir, fikrisabit, süreklilik, bağlantı, sunum, kesinti, kısa devre, kalabalık aşk, kopuş, utanç”)

Ben dünyaya bakarken her şey olması gerektiği gibiydi. Her şey güzel, mutantan filan; ama her şey yabancıydı da. Fikrimde sabitleşen şey olmasaydı eğer, gördüklerimi hiç bu kadar görmeyecektim. Her şey tek bir şeyi işaret ediyordu; bendeki fikrisabite. Dış dünyanın bu kadar “yapılmış” olduğuna şaşırdım. Sadece benim için yapılmış bir şeyi gösteriyordu. Tereddüdümü. Onu oluşturan unsurlar bir programlama diliyle diziliydi. On sayfa ve üç saat boyunca, yaklaşık 300 kilometrelik alandaki her şey “tereddüt” programının yazılışıdır.

Ara toplam: Kuzey yarıkürede kuzeye doğru gidildikçe hava soğur.

Böylelikle lirik şiir için yeni bir form geliştirdiğimi fark ettim. Lirik çünkü tamamen iç dünya kaynaklı. Coşkusal tepkiden yola çıkan, ama coşkusal tepkinin ve duyuşsal zaafın şiirle bağlantısını netlikle kesen bu form, bir ilişkisizlik ve bağlantısızlık doruğu. Tamamen dış dünyanın kaynaklarını hiyerarşiyi gözetmeksizin sıralayan, sunumsallığı önceleyen bir tarz. Bakmak en önemli kaynağı. Öte yandan görsel şiirden farkı süreklilik öğesini gözetmesi. Lirik olduğu için eleştirellik öğesi göz ardı edilmekte, bu anlamda da ironik bir kolajdan ayrılmaktadır. Şiir, iç dünyada beliren iz’in yollar ve araçların izleri tarafından asimile olmadan aktarılmasıdır. Coşkusal tepki bozulmadan aktarılmalıdır.

Ara toplam: İçten dışa giden bütün yollar müraileşerek bozulmuştur.

“Bir tereddüdün romanı” adlı bir örnek yazdım. Örneğimde tek bir duyuşsal dipnotu eklenmeden iç dünyanın duyumsal tepkisi aktarılır. Bir şehre girmenin tereddüdü. Şehir neyi saklıyor? Yan yana getirilen öğeler bilinçlidir fakat düzenleme dış dünyaya bağımlıdır. Göz, programa uymak zorundadır. Şiir, verili hiçbir öğe atlanmadan düzenlenir, en olmamış halde. Düzenleme, iç dünyadan doğan tek bir tepkinin verilişine hizmet eder. Tereddüt. Fikrisabite dönüşen şehre yaklaşma hızı. Göz hareketi sadece sayıyla algılayabilir.

Mahrece iade: İnsan başkasından utandığı sürece vardır ve utandığı sürece kurulabilir.

Temaşa sürecini yöneten göz, iç dünya ile dış dünyanın eşiğinde durur ve dünyayı anlamadan bakar, onu değiştirmeden bakar. Dünyayı okumaya çabalamadan, nesneye anlam yüklemeye çalışmadan, artlarında anlam gören metafizik bakışı küçümseyerek. Onu ilgilendiren tek şey nesnelerin ve görüntülerin yan yana oluşlarının hizmet ettiği kendi tepkisi. Matematik bir akışla şiir akar ve anlam bütünün anlamıdır. Basitin olağanüstü parçalanmazlığı bu. Tereddüt olmamıştır ama tümdür. “Bir tereddüdün romanı” liriktir. Tam da nasıl olsun istendiyse öyle.

Ara toplam: Tereddüt atomiktir başka sözcüklere parçalanmaz; öyleyse parçalandığı zaman ortaya çıkan şey tereddüdün küçüklüğüne oranla akla devasa bir zarar-ziyan olacaktır, nitekim öyle olur.

Histerik özne onu hem çeken hem iten şey yüzünden ikiye bölünecek. Görünmez olabilir miyim? Transparan bir yaşamdı. Camlarda film var.

Toplam: Fikrisabit bütün malzemeyi çarçur ederek parçalanamaz tahtına kavuşur; bizim fark etmemiz gereken tereddüt sözcüğünü oluşturan program kısmındaki ayrıntıdır. Bir bombanın patlayışına saniyeler kala fark edilen tek şey, dijital ekrandaki ne’dir? Yaşam mı diyeceğiz o kalana sayı mı?

20 Aralık 2011 Salı

ORİJİN NERESİ ORİJİNAL NEREYE YAKIN?


Adına Brenda diyeceğim bir arkadaşıma, hayranlarından birisi doğumgününde, yalın, modern bir çerçeve içinde bir Picasso skeci vermişti. Picasso’nun klasik evresinin güzel, tipik bir örneğiydi resim; Yunanlı bir delikanlı kolla­rında bir genç kızı taşıyordu; iki bedenin çizgileri birbirine öylesine karışmıştı ki Siyamlı ikizler gibi kollar bacaklar birbirinden güçlükle ayrılabiliyorsa da, bütün olarak, çekici, uyumlu bir etki bırakıyordu resim. Taşbasmasına benzi­yordu, ama üstünde seri numarası yoktu. Reprodüksiyon sanarak pek değer vermediği için Brenda resmi merdiven aralığına asmıştı. Birkaç hafta sonra kendisini yeniden görmeye gittiğimde baktım resim, oturma odasında şömine­nin üstüne asılmıştı. “Bakıyorum Picasso reprodüksiyonu terfi etmiş!” dedim. “Reprodüksiyon mu dedin!” dedi kızgınlıkla. ”Aslıymış bu! Güzel değil mi ama? Kızın kalçasındaki şu çizgiye bak vb.”
Gerçekten de aslıydı bu — çekingen ve sadık arkadaşının utangaçlıktan Brenda’ya değerini açıkça belirlemediği bir armağan. Ama resim siyah-beyaz bir skeç olduğundan, aslı mı, taşbasma mı, yoksa reprodüksiyon mu, anlamak için uzman olmak ya da hiç değilse resme büyüteçle bakmak gerekiyordu. Ara­daki farkı ne Brenda seçebilirdi, ne de arkadaşları. Ama hepsi, bizim de yap­tığımız gibi, aslının iyi bir yere asılması gerektiğine inanıyorlardı; oysa repro­düksiyon olsa olsa merdiven aralığına yakışırdı.
Görüldüğü gibi çok doğal olan bu durumu, şimdi bilgiçlik taslayarak çö­zümlemeye çalışacağım. Resmin aslı reprodüksiyonundan kat kat pahalıdır el­bette; ama bir resmi salt pahalı olduğu için herkese gösterme fikrini öfkeyle geri iteriz hemen: böyle konularda yalnızca estetik kaygılarla davranıyormuş gibi bir tutum takınırız.

15 Aralık 2011 Perşembe

HİÇTEN AZIN ÖNÜNDE

Âşıkların cemaati, hissetmenin aynılığına dayanır. ‘Verilen’ aşkın ‘alınan’ aşka göndermesi, aşka duyulan aşk, şehvet, düşünüme benzer bir biçimde ikinci derecede bir duygu değildir; kendiliğinden bir bilinç gibi doğrudandır. Hem mahremdir hem de öznelerarası bir biçimde yapılanmıştır; yani kendisini tek bir bilinçte yalınlaştırmaz. Şehvette başkası, hem bendir hem benden ayrıdır. Hissetmenin bu cemaati içinde Başkası’nın ayrılığı, şehvetin keskinliğini oluşturur. Şehvette, şehveti uyandıran şey, Başkası’nın boyun eğdirilmiş, nesneleştirilmiş, şeyleştirilmiş özgürlüğü değildir; onun, hiçbir surette nesneleştirilmiş olarak arzulamadığım, boyun eğdirilmemiş özgürlüğüdür. Başkasının arzulanan, şehvetli özgürlüğü, yüzünün aydınlığında değil, karanlıktadır; adeta gizli olanın kötülüğünde veya örtüsü açılanda gizli kalan o gelecektedir: Tam da bu yüzden o gelecek, kaçınılmaz bir biçimde profanlaşmadır. Hiçbir şey Eros’a sahiplenme kadar uzak değildir. Başkasına sahip olduğumda ben ona, onun bana sahip olduğu bir durumda sahip olurum: hem köle hem de efendi olarak. Şehvet, sahip olmada sönecektir. Ama öte yandan, şehvetin gayrişahsiliği, sevenler arasındaki ilişkiyi tamamlayıcılık olarak düşünmeyi bize yasaklar. Şu halde şehvet başkasını değil, onun şehvetini hedefler; o, şehvete duyulan şehvettir, başkasının aşkına duyulan aşktır. Dolayısıyla aşk, dostluğun özgül bir durumunu temsil etmez. Aşk ve dostluk yalnızca farklı olarak hissedilmezler; onların bağlılaşıkları birbirinden farklıdır. Dostluk başkasına doğru gider; aşk olanın yapısına sahip olmayanı arar, meydana getirilecek sonsuz geleceği arar. Ben, tam manasıyla ancak başkası beni seviyorsa severim. Bunun sebebi Başkası’nın beni kabul etmesine gereksinim duymam değildir. Şehvetim onun şehvetinden keyif alır.

İFFETLİ ÇIPLAKLIK

Birkaç ay evvel Cahit Beyin şiirlerine dair “sıradışı notlar” başlığı altında bir konuşma yaptım TYB Modern Şiir Toplantıları’nda. Konuşmamın amacı mitik Zarifoğlu imgesini kırıp dökmekti. Konuşurken örneklerle bunu yaptım da. Ancak konuşmayı metne dökerken bu kez konuyu örneklerden arındırıp yeniden -şiir alıntısız- yazarak ilk Zarifoğlu imgesini, yani doğru imgeyi, şiirdeki ipuçlarından yararlanarak ilk haritaya göre yeniden çizdim. Başlık da konunun akışı da zorunlu olarak değişti.

Dinsel ve mitolojik figürlerin son derece itibarsız olduğu günümüzde, şair metniyle yıllar içinde anlattığı şeyle değil, metnin aurasıyla yarattığı kimlikle yarı-mitik bir figürün belirsiz sözleriyle konuşuyor. İki ayrı metin var aynı başlık altında. Bir başka deyişle, Zarifoğlu, toplum tarafından yeniden üretilmiş ve onların arzularının ifadesi olarak karşımızda.
Zarifoğlu şayet erken bir yaşta hastalanıp ölmeseydi, bugünlere kalabilseydi, kendi özgün metnini, belki kendi çıtasının altına çekerek bile olsa sürdürecek ve böylece ikinci hayalet metin henüz doğmayacaktı. Şiirlerin kitlesel algılanışı, şairlerinin ölüm biçimleriyle beslenir.
Ölümüyle eldeğmemişliği, kitabıyla dokunulabilirliği süren imgesel bir varlıktır artık şair. Artık aramızda olmayanın geçmişin bir kesitindeki oluş’uyla büyülenen okur, onun ruhunu kitabın iki kapağı arasına hapsettiği parçalanamaz aşkıncı bir basitlikle algılar. Şiire eleştirel bir bakış atmak şurada dursun, bu kapatılmış, artık yazılması sürmeyen, sonsuzluk mührü vurulmuş kitabın örtüsünü aralamak bile, cüretkâr bir ihlal sayılacaktır. Aslında buradaki gizem doğrudan Zarifoğlu’na mahsus görülmüyordur, şiirin, kendisinde, yeterince açık olmasa bile gösterişle zirve yaptığı talihli bedendir o, okur için.
Bu noktada şairin özellikle sakallı fotoğraflarında cisimleştiğini anımsayarak Levinas’ın tanıklığına başvuracağım. “Eros’un Fenomenolojisi” yazısında Levinas yüzün çıplaklığını “iffetli” olarak niteler. Yüz “ahlakîliğinde dışsal” olan, bedenin yegâne bölümüdür. “Bu epifani içersinde yüz, bir içeriği bürüyen bir biçim olarak, bir imaj olarak değil, ardında artık hiçbir şeyin olmadığı ilkenin çıplaklığı olarak parlar. Ölü yüz, biçim olur; ölüm maskesi haline gelir; o, görmeye izin vermek yerine gösterir; ama tam da bu sebeple yüz olarak belirmez artık.” Zarifoğlu’nun yüzü, içeriği parçalanamayan şiirsel bir nesne olan (kutsal) kitabının azizleşmiş portresidir okur algısında artık.

(Yazı, önümüzdeki günlerde Karagöz dergisinin 18. Sayısında yer alacak.)
(Resimdeki düzenleme: Charles Alexander Jencks, 1939 doğumlu peyzaj mimarı-kuramcı.)

14 Aralık 2011 Çarşamba

NE BARIŞ NE KASTRASYON!

Bir gelişme olarak evrim. Ş i i r’den değil şiirlerden bahsedebileceğimiz bir zamandayız. Evrimden de bahsedebiliriz. Divan şiiri, Ş i i r’dir. İkinci Yeni bile ve sürdürülen tarzı Ş i i r’dir şimdi. Bugün şiirler içinde Ş i i r’in dayanıklı ve inatçı bir omurga gibi dik durmaya çalıştığı söylenebilir. Şiirler evrimi destekliyor, Ş i i r evrime karşı çalışıyor. Ş i i r, zayıf şiirin de dışta tutulmayacağı muğlak bir tanımla ayakta tutulur. Edebiyat tarihine yapılan her yatırım bu omurgayı, Ş i i r kavramını sınırları belli bir tür olarak güçlendirir. Gelen neslin, genç denecek şairlerin edebiyat tarihine direkt yönelmiş yaşlı refleksinden bile rastlantısal şiirler dışında Ş i i r’e kafayı taktığını çıkarabiliriz. Ş i i r baskıcı bir ana motifi gibi genç şairin bilincini işgal etmiştir. Genç şair, tanımlanmış alanda, kendisine verilen alanda oyalanıyor. Bazı etkisiz polemikleri geçebiliriz zaten, tuhaf bir barış ortamı kendiliğinden yerleşti. Bu barış beni müthiş kuşkuya düşürüyor. Barış ve dayanışma, normalde olumlu doğaya sahip olgular, evet, fakat şiirin evrimi açısından bakıldığında bu yadırgatıcı muhabbet müşterek bir korkudan besleniyor. Bu korku yokoluş korkusudur. Edebiyat tarihi ise merhametine sığınılmayacak kadar duygusuz bir kurtarıcıdır. Fakat kurtarıcı işte, herkese yetişemeyecektir. O halde kurtarıcıya duyduğumuz peşin minnettarlıktan neden vazgeçmeyelim? Kim edebiyat tarihini kadiri mutlak addediyorsa onun tarafından terk edilir.

Ş i i r’in bir tür olarak sınırlarını koruma iddiası, hayatta kalma isteğinin dışavurumudur. Asimile olmaya karşı bir önlem. Ayrıca bir haz kaynağı olarak. Bunu sürüdeki bireylerin dışavurumlarından anlarız.
Canetti’nin kaçış kitlesini tarif ederken keşfettiği tanımlar, Ş i i r’in buyruğu altındaki sürünün davranış modellerine uymaktadır. “Kapsamlı” bir sürüdür bu. “Herkesi içerir.” Tedavüldeki yücelik duygusunun “ortak hareket etmenin verdiği” bir yücelik duygusu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ş i i r’in iç tutunumu zaman zaman seçilen veya tesadüfi olarak saptanan birinin topluluktan düşürülmesiyle sağlanır. Düşen kişi, yazdığı şiirler bakımından sürüdeki herkesi ayrı ayrı geçebilir, fakat sürünün Toplam Şiir Algısıyla başedemez. Toplam Şiir Algısı = Ş i i r. İnatçıdır Ş i i r sürüsü. Arta kalanlar son ana kadar birbirlerinden ayrılmazlar. Şiirlerin evrimi tür olarak çeşitlenmeyle yürümeliyken Ş i i r’in evrimi “sahte lanetlenme”, “karşıtına dönüşme”, “doğurana benzeme” ve “nihai barış” olarak özetlenebilir. Bu ikisini dikkatle birbirinden ayırmalıyız. Her şeyden önce Ş i i r’in bu eğilimini beğenmiyoruz. Kalıcılaşmak için sergilenen bu tüccar tavrı Ş i i r’in her türlü sahtekarlığa açık olduğu izlenimiyle birlikte Ş i i r yazmayıp şiirler yazanları da şaibe altında bırakmaktadır. Ne yani şiir sanatı Mısır çarşısı mı?

GELDİM GÖRDÜM ALDIM

“Şairin durumu da trajiktir. Kendi dili içinde kuşatılmış olan şair, dostları için; on, bilemedin yirmi kişi için yazar. Okunmuş olma arzusu, doğaçtan romancının arzusu kadar kaçınılmazdır. Hiç değilse romancıdan daha iyi durumdadır; özverilerle, nerdeyse patavatsız çabalarla yayınlanan küçük göçmen dergilerinde şiirlerini yayınlayabilir. Kimisi dergi yönetmenine dönüşür; dergiyi yaşatmak için, açlıkla yüzyüze kalır, kadınların yüzüne bakmaz, penceresiz bir odaya gömülür, insanı korkutan ve allak bullak eden yoksunlukları ilke edinir. Otuzbir ve verem, onun kısmeti budur!
“Kötü düzyazı yazarları kadar iyi şairlerin de olmasının yeterince yalın nedenleri vardır. Kafasında uydurduğu çocuksu bir geçmişi olmayan herhangi bir küçük ulusun edebiyat ürünlerini inceleyiniz: Şiir bolluğu orada en çarpıcı özelliktir. Düzyazı, gelişmesi için, belirli bir disiplini, farklı bir toplumsal durumu ve bir geleneği gerektirir: Düzyazı bir sonuca bağlanmıştır, inşa edilmiştir; şiir apansız belirir, doğrudandır, ya da bütün olarak üretilmiştir; mağara adamlarına ve ince duygulu insanlara vergi olan şiir ancak ötede beride, her zaman uygarlığın dışında gelişti. Düzyazı iyice düşünülmüş bir deha ve kristalize bir dil gerektirirken, şiir bir barbar dehasıyla ve biçimsiz bir dille uyuşur tümüyle. Bir edebiyat yaratmak bir düzyazı yaratmaktır.”


(E.M.Cioran, Varolma Eğilimi)

6 Aralık 2011 Salı

KENDİME DİPNOT

Varlık’taki söyleşide bazı noktaları karanlıkta bıraktığımı sanmıyordum. Değerli görüşleriyle Bir Dost uyandırdı beni. Bu dürtüklemeler olmasa insan, her ne kadar azuykuazyemekazkilo kalsa da, hemen dalıp gidecek kendi yarattığı rüyasına. Söyleşinin tamamı şimdi şurada yayımlanıyor. 
Gelelim benim açmam gereken noktalara.
Modernizmi, içinde bulunduğumuz anı kapsayan en geniş yekpare atmosfer olarak düşünüyorum. Yüceltme var mı bu sözlerimde? Sanmam. Zira modernizm karşısında, tıpkı diğer birçok 'atmosfer' karşısında yapmadığım gibi huşu ile düğmelerimi iliklemiyorum. Zorunlu-akılcılığım kadar zorunlu-modernim.
Modernizmi, genel anlamda, sanatlardaki paradigma değişikliği ile sınırlandırmak gereği var. Hiç değilse şiir bahsinde buna cesaret edecek kadar veriler bulunuyor. Bu sınırlandırma konuşmayı kolaylaştırmak adına, yoksa her şeyin her şeyle eşlendiği bir aptallık hüküm sürüyor. Ben sıklıkla daraltılmış bir alanda, sözlerimin sağlamasını yine kendi sözlerimle yapmaya mecbur bir pozisyonda kalıyorsam bunu olmayan şiir otoriteleri, olmayan adil eleştirmenler, olmayan teorik zemin düşünecek. Sıkıysa argümanları tek tek çürütecek. Olmayarak mı çürütecek?
Şiir konusunda yorumlamaya giderek daha az güvenirken yorumsuzluğun getirdiği başıboşluğun faturalarını yine biz yorumlayarak ödemeye yazgılıyız.
Tekniği giderek küçük görürken her türden tekniğin amacında yine şiiri görmeye başlayan da bizdik.
Türün sınırlarını aşındırdıkça türün içeriden göstereceği karşı-gücün ardına kitleselleşmiş bir şiir tanımını alıp gelmesi sanki beklenmedik bir taktik miydi.
Ağlak bir şiirin, başarı için şart gösterilen lirik tarzın reddinde lirik tarzın dirsek yaptığı yer olduğu görülüyor muydu ki. Hiç değil. Bir tarzın semptomu haline gelen kötü örnekleri ne zamandan beri tarzın çöküşünün habercisi olmuştur. Şimdi Kötü örnek derken bile duraladığıma göre, kötü-iyi telaffuzunun ardında nasıl ayrımlar monarşisi varsa, beni duraklatan şeyin ardında da karmaşadan beslenen şiirin monarşisi var. Monarşiyi sevmiyorum. Aşk şiirleri yazdığımda deldim ben o dizleri, dirsekleri. Şimdi üşünecek.  
Joyce bahsinde; Joyce'un sıradan kişiyi, klasik kahramanla eşleştirmesi sadece onun marifeti de değildir. Niteliksiz adam'lar, suçlular, 'klasik kahraman' kadrosunda bulunan kimsenin yüce vasıflarını da alaşağı etmiştir. İyi etmiştir diyemeyiz elbette, ancak olan bu. Bazıları iyi etmiş de diyor. Hem ancak bu, yukarıdaki yokluklar silsilesinde bir zincir halkası olmayı göze alanlar için anlamlı.
Edebiyatı manevileştirmenin edebiyata ağır gelecek bir yükü taşıtmaya kalkmak olduğu kadar, özellikle bunun için edebiyata ihtiyaç duyanın buna inanmasının kendisi için yegane kurtuluş olduğu aynı gerçeğin iki yüzü değil mi? İkisine de acıyacak yüzüm yok, çünkü bilmiyorum bana kim rahim yüzünü gösterecek?
Sanıldığı kadar Lacan veya Freud'a bakmıyorum. Şiirsel görüşleri tesis ederken psikolojiye aman aman bir güven beslemiyorum. Belki hepsinden fazla Jung derim seçmem lazım gelse.
Tatmin hususunda hiçbir garanti olduğuna inancım yok. Kurtuluş garantisi olsaydı hiç değilse. Yok. "Pürnur o mevki" türünde bir yer bulunuyorsa dünya üstünde bütün bağlarımı kesip koşarak gitmeye hazırım.

27 Kasım 2011 Pazar

HESAP BOŞ / Hayriye Ünal


Onu bir katilin kurbanını tanıması gibi tanıdım. Yıllarca. Bir yerlinin bir sömürgeciyi tanıması gibi tanıdım, bütün ayrıntılarına dikkat kesilerek. Bütün hesaplarını ele geçirdim. Alışkanlıklarını ezberledim. Fotoğraflarını inceledim. Kilo değişimlerini, mevsime göre bedenindeki değişmeleri, tepkilerini izledim. Başkalarıyla diyaloglarını izledim. Ressamdım, yetenekliydim. Gözüm kapalı yüz hatlarını bir kâğıda aktarıverirdim. Yüzündeki çizgilerin anlamını, gülerken kırışan bölümü, kısılan gözü, sakalı uzadığında yayıldığı alanı ezbere çizerdim. Oyun hamurundan kısa sürede bir büstünü yapıverirdim. Çalışma odamdaki eski büfenin rafı renk renk büstleriyle dolmuştu. Öyle çok fotoğrafı vardı ki, her birini inceleyerek üç boyutunu da kusursuzca tasarlayabiliyordum. Hareketli bir kuklasını bile yaptım.
Ölümün vız geldiği süreçti ümitsizliğim. İkinci aşama deniyor buna. Bütün tehlikeli işlere girip çıktım. Gece çalıştım. Ağır sporlar yaptım. Bazı geceler ümitsizliğin koyu ve kalın perdesi aralanır, içeri anlamsız bir renk sızardı. Ama ben bu zayıf ışıkla hiçbir yere gidilmeyeceğini bilen rasyonel varlık, ben bununla avunmamak için gözlerimi sımsıkı kapatır ve ilk telefon görüşmelerinde duyduğum “nasıl sevmem bana o mektupları yazan elleri” veya “seni özledim” gibi esasen pek anlamlı olmayan, ümidin sadece kırıntısını taşıyan bu sözleri çarpıtmak için belleğimi zorlardım. Bedenime eziyet etmekte sakınca yoktu. Madem bir değer taşımıyordu. Şimdi düşünüyorum da düzenli olarak bir kazanın hayalini kurmuş olmama hayret etmiyorum. Kendimi ters taklalar atan bir araba enkazında kan revan hayal edişimde onu cezalandırma isteği saklı olabilir. Oysa benim kadar suçsuzdu. Towing bile yaptım. (...) 


(Bu öykünün tamamı 1 Aralık 2011'de Heceöykü dergisinde yer alacak) 

24 Kasım 2011 Perşembe

TEK TABANCA / Hayriye Ünal


Tek tabancadır Osman Çakmakçı. Şiirdeki ifadesiyle onu sıcak bir “yatağın paklayacağı” da şüphelidir yani. Bu ayrıcalıklı tek kişilik alanda yaşamına ölüm bulaşır. Etteki ölüm sevgisini hissettirir, bir yüzü ölüme doğru bakar. Bedene dönük tahripkârlık da bunun bir belirtisidir. Sertleşmiş ve kendi bedeni çevresinde kabuk bağlamıştır. Onun dudaklarına çıkmayan ilk sözleri, itirafları belki vardır, ancak yağmur olsa yağmayacak, gök olsa ağmayacak bir icrasızlık, edimsel ketumluk halini benimsemiştir. Daha fazla şiir yazabilecekken onu geri tutan hiç şüphesiz “yazılmayınca hiç olacak” bir yaşamın yeterli hiçlik tutanağını oluşturmuş olmasıdır. (...) 


Ancak şair bu tezadın farkında mı acaba, yoksa kendini hor mu görüyor? Şiirdeki bir ifadeye yaslanarak bir horgörü tespitinde bulunabiliriz.

22 Kasım 2011 Salı

ETNİSİZM ve MİLLİYETÇİLİĞİN VARDIĞI NOKTALARI KONUŞTUK

Van Depremi ve şehitlerin birbiriyle sağlıksız bir tepkiyle bağlantılandırılması sonrası bunu Ahmet Yıldız'la konuştuk. Ulusal kimlik sembolü olan bayrağın öfkeye alet edilişini, bayrağın dışlayıcı anlamını, insanların faili olduğu bir olayla, tabii bir afetin birbiriyle mistik formüller ve klişeler aracılığıyla ilişkilendirilmesini, burada saklı yatan narsisizm ve ayrımcılığı... bunun kökenlerini ve edebiyata yansımasını da konuştuk elbette.


  Ahmet Yıldız: Bu tavır biyolojik olarak büyüyen ama psikolojik anlamda reşit hale gelemediği için “baba”nın gölgesine sığınıp onun himayesine dayanarak muhatabına muhalif olma hakkı tanımayan, meşruiyet sembollerini kendisine hasrederek muhalefet alanını olabildiğince daraltmaya çalışan, tapınmacı, yakarıcı, özgüvensizlikten beslenen saldırgan bir yetişkin çocukluğun tezahürüdür. Aklını kullanma cesaretini gösteremeyenlerin, duygudaşlık için gerekli empati kabiliyetinden yoksun olanların, “küçük olsun ama sadece bana benzeyenlerin olsun” diyenlerin, kişi kültünü “meşru” bir hayatı yaşamanın referansı haline getirenlerin, bayrağı etnikleştirerek kuşatıcılığını ve herkesin aidiyet hissettiği bir toplumsal-ulusal sembol olma niteliğini örseleyenlerin, alt-egosunun irrasyonel bir coşku içinde kendinden geçmesidir.
Uykudan uyanmak, hayatın gerçeğine göz açmak olduğu için bu uyku hali bilinçli bir tercih olarak sürdürülmek isteniyor. Oysa, “kral artık çıplaktır” ve Türkiye’deki her türlü mit, gerçek sanılanlar dahil, her seviyede sorgulamaya konu olmaktadır. “Türkiye’de on yılda on beş milyon genç yarattıklarını” söyleyenlerin ifade ettiği gençlerin tümü, ölçek ekonomisinin ürünü olarak düşünülmekteydi. Cumhuriyetin ulus inşa pratiğinde göz ardı edilen tüm fay hatları bugün aktif hale gelmiş durumdadır. Bunu yok sayarak fay hatlarındaki kırılmaların doğurduğu sonuçlardan korunabilmek mümkün değildir. Sosyal medyada örgütlenen “bayrak” tepkisi aslında “ay yıldızlı al bayrak”ın, bazı kesimler için ortak bir toplumsal aidiyet sembolü olmaktan çıkmaya başladığını göstermektedir. Her toplum ortak aidiyet sembollerine ihtiyaç duyar. Bayrak da bunlardan biri olabilir. Gelinen noktada eğer bu nitelikte bir sarsılma söz konusuysa, bunda hem Kemalist ulus inşa pratiğinin, hem de Kürt ulusalcılığının rolü reddedilemez. İstenmeyen toplumsal olgular, “görmezden” gelinerek, halının altına süpürülerek yok olmaz. Soru sorulmuşsa, sağlıklı bir cevap üretmeden o soruların doğurduğu istifhamlar giderilemez. “Bayrak misyonerliği” bu soruyu “şoven” bir bağlamda yeniden üretmiş oldu.


(Söyleşinin tamamı Aralık Takip Mesafesi'nde yer alacak)

ZEYNEP DİYOR: ÇEVRİMİÇİ OLUNCA ŞAİR

(İnternet ve edebiyat arasındaki araçsal ilgi yeni sayılmaz. Ancak internetin bir mekan gibi poetik davranışı sararak etkilemesi üzerine düşünmemiz yeni. 2011 Mart ayında Herhangi Biri’nin Poetikası adlı yazıyla şiire müdahil olan sanal zevki konu etmiştim. O yazıda şair, şiir ve internet arasındaki bağa poetik davranışı biçimleyen bir şey olarak değinmiştim. Takip Mesafesi’nde de bu gündem farklı cepheler açan Selçuk ve Cihat’ın yazısıyla sürdü. İçinde bulunduğumuz zamanı doğru anlama çabamız, bir yansıma yaratıyor, biz doğru anlamasak bile, yanılsak bile onu doğru anlayacaklar için günümüzü yorumlayan malzeme üretmiş oluyoruz. Bunun sonuçlarını hep birlikte göreceğiz. Bu defa çevrimiçi olmanın fırsat maliyetini aydınlık bakış açısıyla, İkrar’ın şairi Zeynep Arkan yazdı.)

(...)
Şahsım adına, Didem Madak’ın ölümünü Twitter’dan öğrendiğim günden beri insan ilişkilerinin, ölümün ve yaşamın hiçbir şeyi tanımsız bırakmayan netliğini yitirdim. Didem Madak’ın ölümü teknolojik bir kısa haberdi. Bir şairden bir şaire tweet’lenen. Hızlı bilgi akışı bana değişmez bir hakikati getirmişti. Bu haberin ardından yüzlerce cümle akıp geçti, hiçbir kelime sağ kalmıyordu. Bu karmaşa içinde neyin ağına düştüğümüzü algılayamıyordum. O günlerde Fransız bir içmimarın yeni buluşundan haberdar oldum. “Katı Şiir” adını verdiği beton blokları iç dekorasyonda kullanıyordu. Bu beton bloklar suyla temas ettiğinde enfes desenler açığa çıkıyormuş. Suyla temas etmeyen beton sadece betondu. Kendi suyunu arayan bir beton gibi katılaşmıştım. Hiçbir düşünce ve duygunun nesnesine sabitlenmediğini inkâr etmeden günlerce oyalanma tempomuza şaşırıyordum.
Günler sonra bu şaşkınlığım da köreldi. Nice devrimler, nice Arap Baharları ve acılar geçip gitti. Buna şahit olduğumuz ve paylaşabildiğimiz sürece kültürel reklamların üreticisi kimliğiyle “kullanıcı” olmaya devam ediyorduk. “Şimdi” daima bir öncekini hükümsüz kılacak kadar güçlüydü. Ne yaşarsak yaşayalım, ne düşürsek düşünelim bir sonraki deneyim bizi kendi içine çekecekti. Aslında geçmişin bize güç veren tek umudu onun yıkıntısından bambaşka bir şey olarak çıkma seçeneğimizdi. Bu umutla yaşamak her şeye değerdi. O umut “şimdi” de saklıdır. (...) 

(Bu yazının tamamı orijinal başlığıyla, Şair Artık Çevrimiçi, Aralık Takip Mesafesi'nde yer alacak)
(Görsel: 1964 tarihli bir Dan Flavin sergisinden. Amerikalı minimalist heykeltraş, yerleştirme sanatçısı.) 

21 Kasım 2011 Pazartesi

SUZAN YAZDI, BU KİTAPTA ŞARKDEMİR'İN GÖRSEL ŞİİRLERİ DE VAR


Bir, soyut düşüncenin baş döndürücülüğüyle neredeyse katı fikirler olduğu düşünülen şeyleri tarif etmek var, bir de aslında yok böyle bir şey. Yalnızca bu cümleyi kurmaya imkân sağlayan teknolojinin nimetleri var, soyut ekmek’ten daha fazlası olmalı. İlk okur olarak yazar/şairin ortaya çıkan kelime kombinasyonlarını nasıl düzenlediği ya da yeniden düzenlediği ile ilgili konuşulabilir. Hali hazırdaki gündelik hayat teorilerini “herhangi biri”lerinden yeterince belleyebildiğimiz için pek çok kişinin fikrinin merak ediliyor olduğunu sanmıyorum. Hatta yazar/şairin herhangi biriyle ilişkisi daha merak uyandırıcı. Ama ondan önce bol kelimeli, aşırı metinlerarası, güçlü bağlam hakimiyeti gibi özellikler taşıyan bir şiirin herhangi bir laf lafı açıyor diye tanımlanabilecek bir şiirden nasıl ayırd edilebileceğini düşünmek gerekir. İkincisine yapay karnaval, danışıklı dövüş denebilir aslında. Bu şiirlerde şairin denemelerin varacağı yeri bildiğinden eminizdir, çıkacak sonuçla hüsrana uğrama riskini kaldıramazlar. Niyet arama yanılgısına düşmemeye çalışmak niyetsizliği aramayacağımız anlamına gelmez sonuçta. Bunu bir kenara bırakalım. Örneğin ancak orijinal bir karnavalda şiir’den bir fiil türetmek mümkün olabilmiş. Bunun yazılmadan önceki fikri de çekici değildir, olabiliyorsa eğer:

Her şairin bir starı vardır.
Astarı yoktur şiirin
Ey benim takipçilerim
Şiirin!

Hakan Şarkdemir’in Kul Hakkı Kulak Arkası kitabından “İstasyonda Tansiyon” adlı şiirin son bölümü. Genel sesleniş edası dahil olmak üzere en çok göze çarpan, farklı evrenlerin ancak bu kadar kısa bir an bir arada bu kadar düzgün tutulabileceğidir. Sıfır ulviyet, ezici humor, irrite edici yukarıdan sesleniş ve bir üzücü kazanç olarak mastar hali olmayan bir yüklem. (...)


(Suzan Sarı'nın yazısının tamamı Hece'nin Aralık sayısında "Şiirden Fiil Yapan Eki Yazmak" adıyla yayımlanacaktır)
(Görsel şiir: Hakan Şarkdemir, kaynak: poetikhars)

HİÇLİK-İSA-HİÇLİK ARASINDA SİYAH SİSTANBUL / Şenol Korkut


(...)
Lale Müldür’ün bu kitapta yaptığı çağrışım nedeniyle söylenecek çok şey olabilir. Bende bıraktığı izlenim özet olarak şudur: Nihai olarak hakikati irrasyonel (akledemeyen akıl) bir bütüne yontarak teolojik çok seslilikten bir literatür kurmak daha çok Ortaçağ Hıristiyan epik şairlerine ait bir olgudur. Nitekim pagan, daimon, apokaliptik, aryan, guman, tütsü, çarmıh, siyah dikenli haç, diz kırıcı gibi bu literatürden ödünç alınmış birçok kavramı burada bulabilmek mümkün. Örneğin Buhurumeryem’de de göreceğimiz gibi Kur’an’daki Hıristiyanlıkla ilgili ayetleri bu mistik evreni olumlayabilecek bir kıvamda çarpıtmak (s.117), Rabia al Adawıya’dan bir azize kotarmak (s.121) Ortaçağ epiğinin veya bu bakışın başvurduğu öteki bir unsur. Bu literatürde İsa dışındaki her din, her peygamber, her idol bir tür pagandır ve epik şiddetin hedef tahtasında sırasıyla hesapları görülmektedir. Siyah Sistanbul bunu postmodern bir eda ile lirik bir tarzda icra ediyor.
Lakin ister istemez bundan da emin olamıyorsunuz; çünkü çok boyutlu gezinmelerin tek hakikatin ışığına dönüştürüldüğüne dair içerikleri şairin önceki yapıtlarında da kısmen gözlemliyorsunuz. Bu olgu öncekileri elekten geçirmekten daha çok biraz o dinden biraz bu mitolojiden alıp, bir dönem birinin dalında ardıl bir dönemde öbürünün dalında gezerek eleştirellerin “saksağan usulü” dediği yöntemle şiir teması oluşturmanın bir örneklemi olarak temayüz ediyor.

Tibet kaynaklarındaki Yugar kavmiyle
Macar köklerim arasında bağlantı
kurmaya çalışıyordum ki beni uyardılar,
sana faşist diyecek dediler.
olsundu, onlar beni tanımlamaya
çalışadursundu. ben hiçbir kural
tanımayan ve hiçbir şey olmamaya
çalışan bir kızdım.(Divanü Lûgat-it-Türk, s.64)

Başlangıçta vurguladığımız sahicilik sorunu şu halde daha berrak bir hal alıyor. Sıkça dillendirildiği gibi Türk şiirinin özüne, geleneğine ve ontolojik zeminine tamamen yabancı bir evrenden kalkarak Türkçe şiirler yazıyor Lale Müldür. Üstelik bu şiir evreninde gerek ide gerekse özne olarak şöyle ya da böyle yer edinmiş Yunus, Nâzım, İkinci Yeni gibilerinin üzerine bu sefer de İsa gölgesini düşürerek. (...) 


(Yazının tamamı Hece'nin Şubat 2012 sayısında okunabilir)
(Resim: Jeff Burgess)

16 Kasım 2011 Çarşamba

İŞTE BİR DE KLEIST VAR, SEN VARSIN HAYYAM


Hakiki varlıkla kendi istediği varlık arasındaki bu uyuşmazlık, tepiyle karşı tepi arasındaki bu sürekli aşırı gerilim, onun azabını kadere dönüştürdü. Kendi yarıları birbirine uymuyor ve durmadan birbirini kan revan içinde bırakıyordu: O bir Rus insanıydı, ölçü tanımayan biri, taşkınlığa susamış ve bunun yanı sıra da bir sınır eyaleti asilinin üniformasını giyiyordu; büyük hırsları vardı ve bunun yanı sıra sımsıkı bir emir bilinci, hırslarına göz yumamazdı. Kafası ideallik istiyordu, ama o bunu Hölderlin (düşüncenin bir başka trajik adamı) gibi dünyadan beklemiyordu: Kleist ahlâkı başkaları için değil, yalnız kendisi için şart koşuyordu. Ve her şey gibi –her duygunun, her düşüncenin en korkunç abartmacısı- ahlâkın bu gereklerini de abartıyordu: Donmuş biçimi bile kendine kor gibi ısıtarak tutkuya dönüştürdü. Dostları, kadınlar, insanlar arasında hiç kimsenin ona yetmemesi, onu mahvetmezdi. Ama kendi kendine yetmemesi, kendini ne kadar kızgın olsa bile biçime sokamaması, işte bu, gururunu durmadan kırıyordu. Kendini hep yargılardı, sert bir yargıç –‘çevresinde sertlik hüküm sürüyordu’; Rahel’in dediği gibi, ve en büyük sertlik de kendi içindeydi. Kendi içine baktığında ve Kleist’ın doğruluğa ve en son derinliğe kadar inmeye cesareti vardı- Medusa görmüş gibi tüyleri ürperirdi. İstediğinden bambaşka biriydi o: ve hiç kimse de kendisinden daha fazla şey istemezdi; kendi için Heinrich von Kleist’den daha yüksek ahlâk sahibi olan insan, herhalde olmamıştır.

14 Kasım 2011 Pazartesi

VORSPRUNG DURCH TECHNIK

Hiçbir zaman tenezzül edilmeyecek dışsal eklentilerdir markalar. Tüketimi aşan anlamlara sahiptir. Araba veya başka sahip olunan nesneler, hepsinin kimliği bütünlediğini filan görüyorum. Düşünsene, filanca kişi – Audi = ? Gerçi bu açıdan eleştirmeye değdiği için değil, orda markalarla başka bir şey yapmak istedim. Göstergeleri çözümlemek istedim. Hayatımda bir şekilde etkisi olan ve sahiplerini ele veren arabaların bir haritası olacaktı. Her araba bir kişi yerine kolayca geçebiliyordu. Arabaları sol koltuğu boş düşledim. Orayı dolduran gövdelerin taşıdığı bütün ek kimlikler onları çıplak filan düşündüğünde komikleşiyor. Ama araba yine de o şiirde başlı başına bir karakter olarak düşünüldü. Bu başka bir şey. Arabanın insandan rol kapması beni hep eğlendirmiştir de. Kendimi de bunun dışında tutuyor değilim. Ayakta sözgelimi bir konuşma yaparken hissettiğim korumasızlığın bir arabanın direksiyonunda olduğumda bütün saldırgan dürtülerimle yer değiştirmesi bana ilginç gelir. Dışımı onunla korumaya aldığım anda ruhuma sirayet ediyor gibidir araba. Kadınların sürdüğü arabaların arkasına arabalarıyla dokunmaktan zevk alan sapıklardan bahsediliyordu bir ara gazetelerde. Libidonun bedeni aşarak metalle özdeşleşmesi, bu metalin birini çarparak öldürme gücüne sahip olması ile birleşince her arabanın bir yaşamöyküsü olması kaçınılmaz ve bu öykünün masum olması imkânsız. Bir aracın hiçbir zaman araç olmakla yetinmeyeceğini, sanırım en iyi edebiyatçıların bilmesi gerekir. Hiçbir araç yaptığı işin içeriğine karışmamazlık etmez.

12 Kasım 2011 Cumartesi

TARİFSİZ UZAYAN KRALİYET YOLU



Kadın bedeni, şairin erkekliğinin hakikatiyle çakışma yüzeyi yaratmaktadır. Gövde burada yüzüne sürgün olunan kadının, başka şeylerin de mesela çocuk, kardeş, dost, orospu, karı ve sevgili de olanın üzerinde kesiştiği düzlemdir. Yaşıtı, arkadaşı şair Sezai Karakoç kadının kalbinden sürgün edilirken, Cemal Süreya’nın kadının yüzüne sürgün edilişi anlamlı bir bakışım oluşturur. Karakoç’un şiirlerinde kadın her ne kadar zaman zaman bedenselleşse de bütünlüğe mahkûm iken, Cemal Süreya gövdeyi parçalar. Parçalar arasında eksik bir anlamı kolayca kurgular. Dokunulmazlığı ile modern bir mazmuna dönüşen kadının dokunulabilirliğini kanıtlarcasına bir imgeyi ele geçirmek ister gibidir kadın bedenini çözmeye çabalarken. Bu nedenle arkasında karmaşık niyetler barındırdığını öne sürmeye hiç gerek yok, kadın bu şiirde imgenin odaklaşıp düğümlendiği ve bütünsel duruşunu icra ederken dokunulmazlaşan yerdir. Bunun için erkek onu dağıtmayı, saçmayı ister. Arzusu böyle dışa vurulur şiirlerde. Bunun için Ece Ayhan şiirinde olduğu gibi cinsellik dilin yapısına işlemiş değildir Cemal Süreya şiirlerinde. Ece Ayhan’da simgesel bir arka plan, nesnelere sinmiş neredeyse felsefîleşen bir cinsellik vardır. Hatta giderek gizli bir politikliği içerdiği söylenebilir bu cinselliğin. Cemal Süreya şiirlerinde ise nesnelere bulaşmayan, dilin yapısına sızdırılmayan arı duru ve açık seçiktir cinsellik. Bu açıdan belki en çok Turgut Uyar’a yakındır; ancak Uyar’da da yeniden yapılanmanın bir eşlikçisidir kadın. Oysa Süreya’da denge unsuru olan bir tamlık imgesidir ve hep öteki yakadandır kadın. Bunun için aradaki ayıp şeyler hep çekiciliğini sürdürür. Gizeme bulandırılmaz. Bu nedenle İkinci Yeni şairleri içinde kadın bedenine en ‘sağlıklı’ yaklaşan Cemal Süreya’dır.

11 Kasım 2011 Cuma

NE BU YER NE BU GÖK


Herçend qewî muşewweş im ez     Gerçi benim aklım çok karışık
Ewçend bi muşewweşî xweş im ez  Bu karışıklıktan o kadar da memnunum

Sed sal bigêrî min tu mehbus        Sen beni yüz sene de hapsetsen
Ma ez qe dibim ji weslê me’yus     Kavuşmaktan hiç ümit keser miyim ben!

Sondê dixwim ez bi sûreyê Nûr      Nur suresine ant içerim ki
Dême ku ew e kitabê mestur        Yazılmış kitap gibi olan yanağına ant içerim ki     

Deh car bi heqqê bejn u balê         On kere senin boynun ve endamının hakkı için
Çil car bi heqqê zulf u xalê            Kırk kere senin zülfün ve beninin hakkı için

Tehqîqê bi aftabê ruxsar              Yüzünün güneşiyle andımı pekiştiririm ki
Tesdiqê bi mahitabê dîdar             Yüzünün mehtabıyla andımı tasdik ederim ki

Te’kîd-i bi qiblegahê ebrû              Kaşlarının kıblegâhıyla andımı tekit ederim ki
Te’zîm-i bi secdegâhê gêsû           Örgülerinin secdegâhıyla andımı yüceltirim ki

Sed car-i qesem bi herdu nûnan    Her iki “nûn”a yüz kere yemin ederim ki
‘Ehda mine w e digel ‘uyûnan        Gözlerinle ahdim şudur ki

Hetta remeqek hebit ji canî           Ölmeye canımda bir ramak kalıncaya kadar,
Cana tu di canî da nihan î              Ey sevgili, sen benim canımda saklısın!...

(…)

8 Kasım 2011 Salı

ŞİİR MİTİNİ BÖYLE SORGULAMAK

Gökhan'ın sorularından biri: Poetika oluşturmak ana yollardan kaçıp patikalardan yürümeyi de tercih etmektir bir bakıma. (...) Çoksesli şiir anayoldan sapıp patikalara yönelen bir kaçış poetikası. Poetika kurulduktan sonra nereye varmayı düşünüyorsunuz? Sonuçta hep kaçarak yaşanmaz.

Kaçmak korkularak kaçılan bir sapa yoldaki tutumun adı değil orada, bir yaşam biçimi olarak seyyarlığı seçmek. Takılıp kalmamak, yakalanmamak, ser verip sır vermemek. Şiirde güzergâh belirlemek o kadar da doğru bir şey değil. Benim şiirsel görüşlerim kendini imha edebilecek türde bir vazgeçişin eşiğinde ve kurulmak fikrinden uzak. Başka şairleri inceleyerek teorilerimi, varsayımlarımı gözden geçirmeye devam edeceğim. Her geçen yıl, şiirin yaşamımızdaki muhkem yeri biraz daha yerinden oynuyor. Buna karşı sinirli bir coşkuya kapılıp siper almanın gereği yok. Türlerin savunulmaya ihtiyacı yoktur. Bu nedenle yeni bağlantılar peşindeyim ve acı verici hakikatin şiddetine maruz kaldığımda bulduğum şiirlerin sevincini özlüyorum. Son yirmi yılı kapsayan heyecan verici bir proje üretme aşamasındayım. “Yalnızca sanat bir dosttan nafile yere beklediğimiz ve sevilenden de nafile yere beklemiş olacağımız şeyi sunar” diyor Jil, haklıdır. Buradayım yani, şiirde. 

(Söyleşinin tamamı Varlık dergisinin Kasım 2011 sayısında, burada)

1 Kasım 2011 Salı

CİHAN'IN FARK ETTİĞİ TAŞ TAŞ ÜSTÜNDE

“Taş kararır islenir/ Parçalansa bile değişmeyen özüyle direnir/ Ondan çıkmayan sesi ondan çıkan sesi/ Yorumlayamazsın...”
Hiçbir yere sığamaz mı insan, kelimeleri yetersiz sayıldığı için? Deprem yitiğinin acısıyla dağa gidenin acısı bütünleşiyor Vanlı annenin ağıtında. Tercüme sıkıntısı empati yeteneksizliğiyle buluştuğunda depremin zayiatı da artıyor.
Ama bir taraftan da fay hattının ölümcül enerjisinin yanında açığa çıkan bir bildirimi oldu depremin. Türkiye bölünmeyi değil, dayanışmayı istiyor.Hayriye Ünal sarsıntıların önünün sonunun şiirini önceden yazdı, çünkü felaket ne çok yeni ne de tekrarlanıp dururken her bir örnekte giderek daha az cana mal oldu. (...)

(yazı: Taraf gazetesi, 31 Ekim 2011, Cihan Aktaş, "Fay Hatlarında Gezinen Şair")
(resim: Magritte, Castle in the Pyrenees, 1959)

O YAZI

Sevgilinin dudaklarını en çok özlediğin anda bile “yeniden olmasın” diyebilmek, sadece “bir kere”cilerin cesareti. İlkinin güzelliğini tek olarak saklayabileceğin ve hatırada onunla baş edilemeyecek kadar büyüyeceği için. O anı; gerçek benzerlerini, taklitlerini doğurarak ölmek yerine, özleminin büyük itme gücüyle şiirini doğurmayı hak eder. Sevgilinin kokusunu bin kere alsa daha büyük bir “koku fikri”ne ulaşabilir mi insan? Yoksa aksine, bir kokunun nasıl da sıradanlaştığının büyük tanığı mı olur? Ama bir şiir, sevgilinin kokusunu koku olarak –kelime olarak değil- nasıl saklayacak? Güzel mi, harika mı, etkileyici mi, muhteşem mi, öldürücü mü, cezp edici mi, mahvedici mi? Yaşantısal tekrarla ölmesine razı olmadığımız kokuyu, nostaljiden arıtıp dile gömmemiz, bu da işte tekrarın bize yaptığı nanik.


Yaşadığı hiçbir şeyin tekrarını gönülden istemeyen bir insan düşlemeye çalışıyorum. O, olmaya çalışıyorum.

24 Ekim 2011 Pazartesi

KÜRESELLEŞME VE ETNİK MİLLİYETÇİLİK / Ahmet Yıldız*

Yerküre üzerinde siyasî çağdaşlaşmanın ana modeli olarak geçerlilik kazanan mülkî (territorial) karakterli üniter-ulus devlet yapısı, günümüzde ciddî bir bunalım yaşamaktadır. Özellikle modernizmin yaşadığı yapısal bunalım, postmodern kültürel verimlerin beslediği yerel kimliklerin yeniden keşfedilme süreci, eşitlik ve homojenleştirmeyle tanımlanan modernliğin çoğulculuk boyutunu öne çıkardı. İnsanların, eşit olmak istedikleri kadar farklı da olmak istemeleri ve bunu etnokültürel temelde ifade etmeye çalışmaları, ulus devletleri ilk bakışta birbiriyle çelişen iki temel meydan okumayla karşı karşıya bıraktı: küreselleşme ve etnik milliyetçilik.
Ulus devlet üstü düzeyde çok uluslu şirketler, ortak pazarlar, uydu yayıncılığı ve bütün dünyayı etkileyen çevre ve göç problemleri ‘ulusal egemenlik’ doktrinlerini önemli ölçüde aşındırdı. Eşitsiz ülkeler arasındaki bu küresel karşılıklı-bağımlılık, ‘ulusal sınır’ tanımamaktadır. Fosil yakıt kaynaklarının tükenmeye yüz tutuşu, aşırı nüfus artışı, çevre kirliliği, mülkî-siyasî sınırlar arasında mal, insan, salgın hastalıklar, fikirler vs.’nin artan hareketi; ulusal kalkınmanın finansmanından fert ve grup haklarına uzanan zincirde, daha önce ulusal karakter taşıyan konuların uluslarasılaşması ve küresel yapım ve yıkımı aynı anda mümkün kılan modern bilim ve teknolojinin birleştirici ve standartlaştırıcı sonuçları, bütün ulusal sistemleri etki alanının içine almıştır.
Öte yandan, çok etnili (kavimli) toplumlarda, mülkî iktidarın bugünkü kurgusunun doğurduğu memnuniyetsizlik, otoriter toplumlarda demokratikleşmenin ivme kazanması ve uluslarası camianın insan hakları bağlamında azınlık haklarını ön plana çıkarması, üniter ulus devletlerin çerçevelediği toplumsal birimlerde etnik milliyetçilik dalgasına hız kazandırmıştır.
Bu bağlamda, Asya, Afrika ve özellikle Avrupa’da üniter devlet yapısına meydan okuyan ayrılıkçı hareketler, ortaya moral bir açmaz çıkarmaktadır: bir etnik grubun kendi kaderini tayin hakkı ile ‘egemen’ bir devletin egemenliğini ve ‘bölünmez’ bütünlüğünü koruma hakkı. Üstelik, her iki ‘kutsal’ hak da uluslararası hukukta ifade edilmiş haklardır. ‘Federal ilke’ yaklaşımı ise, bu iki seçeneğe mahkum olmadan, ulus devletin bağlamsal olarak farklılaşabilecek gösterenlere göre adem-i merkeziyetçi bir yapıya kavuşturulmasını ifade eder.
Devletler içi ve devletler arası siyasî ilişkilerdeki birçok gerilimin kaynağında, sayıları binlerle ifade edilen çok sayıda etnik grubun varlığına karşılık, yalnızca 150-200 dolayında devletin var olması bulunmaktadır. Etnik ve mülkî sınırlar arasındaki çakışmazlık, küresel karşılıklı-bağımlılık olgusuyla etnik protesto olgusunu karşı karşıya getirmektedir. Hatta, küresel eğilimlerin etnik protestoyu beslediği söylenebilir.

22 Ekim 2011 Cumartesi

EDEBİYAT HURAFELERİ... / HÜ


























Kasım Takip Mesafesi'nde yer alacak yazıdan.

KABİLEDEN UZAKTA ... / Hayriye Ünal

(...) Şiir hem yükselişin lokomotifi olur, hem de düşüşten en büyük payı alır. Edebiyatın farklı saiklarla toplumda itibar kaybına uğradığı zamanlarda sorgulanan tek tür neredeyse şiirdir ve dolayısıyla şairlik payesi de sorgulanır. İçinde bulunduğumuz zamanda edebiyatın diğer türleri konusunda ciddi bir mukavemet oluşmamışken şiirin bizzat şairler tarafından düşük görülmesi, etkisizliğinin ilanı bana şairin kendi etkisizliğini böyle bir paravanın arkasına sakladığını düşündürüyor. Aslında mesele şiirin yerini başka şeylerin almaya başlaması ile şairde nükseden işe yaramazlık hissi. Değer yüklü bir geçmişe sahip şiir, sözüm ona sözün etkili olduğu muhteşem devirlerin anısı bilincin gerisinde baskı oluşturuyor. Peki, anımsandığı kadar değerli miymiş şiirin yeri? Bugün bize parlak görünecek muhteşem bir devri olmuş mu hakikaten? Tür bütün edebiyat adına söz alırken ve kendi sınırlarının eşiğini aşındırmışken, haddinden taşmışken bugün ‘her şeyi açan bir kilit olarak’ bu rolün altında kalıyor olmasın? Sahi, şairin Türk aydını olma ödevi şiire ‘fazla’ geliyor olmasın?[i]
Bunun temel nedenlerinden biri –kimlik yapımı- bölüm başına döndürüyor bizi. Ve hatta metne müdahalenin de nedenlerine böylece yeniden dönüyoruz. Metne müdahale etmenin gerekçesi olarak korunan bir örgü varsa bunu en iyi zaman zaman dışta kalanlar üzerinden okuyabiliriz. Nâzım Hikmet’in bir dönem dışta kaldığı, Suat Derviş’in kadın, feminist ve komünist diye dışta kaldığı bilinen örnekler. Tanzimat döneminde Türkçe yazan gayrimüslim yazarların yok sayıldığına dair bir iddia var.[ii] Şükûfe Nihal’in kendi zamanındaki güç kaynaklarına uygun profiline rağmen dışarıda tutulduğu konusundaki iddia ise onun “erkek Cumhuriyet” gözünde yeterince parlak göstermediği kadınlık anlatısı. Döneminde popüler olan aydınlanmacı öğretmen tipini anlattığı hâlde romanı yok sayılmıştır. Bunun nedeni, romanda Şükûfe Nihal’in, cemiyet içi kadın tacizlerini ifşa edip, açığa vurmasıdır.[iii] Emine Semiye’nin Sefalet romanının Latin alfabesine hiç aktarılmadığını biliyoruz. Kadınlığın, farklı cinsel kimliğin, azınlığın dışta tutulmasıyla kendisinden kopulan kozmopolit toplumun dinî göstergelerinin ayıklanması farklı nedenlerden kaynaklansa da aynı amaca hizmet etmektedir: Egemenliğini tamamen ırksal ve erkeksi bir temele oturtmasa bile Türklük harcı.

19 Ekim 2011 Çarşamba

NESİR ŞAİRİN NESİ / mehmet raşit küçükkürtül


(...)
nasıl, şiir için bir sanat faaliyeti olmasının gereği olarak kendisinden önceki şiirle hesaplaşması, geçmiş ve gelecekle bilinçli bir ilişki kurması bekleniyorsa aynı beklentiyi nesir sahasında teşekkül eden poetik birikim için de kabul etmek gerek. ziya paşa'nın namık kemal'le, recaizade'nin muallim naci'yle tartışmalarından başlayarak ele alındığında türk şiirinin "teknik", "biçim" ve "yeni" gibi birçok kavramı ele alan süreğen poetik konuları tartıştığı ve poetik bir birikimin oluştuğu görülmektedir. bu birikim, modern türk şiiri için nesir sahasında şiir üstüne kalem oynatmanın vazgeçilmez bir noktaya ulaştığını, bir hesaplaşma meydanı oluşturduğunu gösteriyor. fakat buna rağmen poetik bakımdan gelişmişlik, türk şiirinin gelişkinliğiyle paralel değildir. modern nesrin problemleri ve şiir eleştirisinin problemleri hemen akla gelebilir ancak burada şairlerin nesirle kurdukları ilişki de gözardı edilmemelidir. modern türk şiiri, modern edebiyat içerisinde iddialarını yerine getirebilmiş bir türdür. modern şiiri kuran şairlerimiz, nesre müracaat etmişlerdir. dolayısıyla nesirde poetik üretimi dışlayan, küçümseyen bir  tutum, modern şiirimizin tabiatıyla uyuşmayan bir tutumdur. (...)

(Bu yazı "Edebiyat Hurafeleri-I" çerçevesinde Takip Mesafesi'nde yayımlanmak üzere yazılmıştır. Hece, Kasım sayısında "nesir şairin nesi olur?" başlığıyla yer alacak. Yazıda büyük harf kullanmama tercihi mehmet raşit'e aittir. Çerçevenin diğer yazısı aynı hurafeye dair benim yazdığım düzyazı düşmanlığı.hü)
(resim: Bazarin) 

İÇİNE DE BAKALIM


Murat Erol “Eşikteki Özgürlük/Çoksesli Şiir” başlığının, eşikte özgürlük yok mu, sorusunu getirdiğini söyledi. Amacım yeni bir açılım, yeni bir yol ve yöntem mi? Çoksesli şiirin var olan şiirden ne farkı var? 


Eşikteki Özgürlük, dümdüz anlamıyla “eşikte özgürlük var”, hatta “özgürlük ancak eşikte başlar” anlamına gelir. Çoksesli şiir karmaşık bilinç durumlarını gözüpekçe ortaya koymanın imkânıdır. Elbette farklıdır ve tabii ki yeni yollar peşindeyim. Bütüncül sistemler boyuna şiirden, tutkudan, etikten, estetikten söz ederler belki ama hep şefin salatasıdır ortada duran. Şefin salatasına uzanabilirsiniz ama formül asla size verilmez. İlk öpücüğün iznini şef verir, gelini öpebilirsiniz. Acı bir tako salata yerim bense, gelini de öpmüyorum işte. Özgür kalabilmenin yolu içeri’den feragat etmekten geçer. Ben şiddetliyim. İyiyken de kötüyken de, ulaştığımda ve ulaşamadığımda bir hedefe. Bu dizginsiz enerjiyi şiire koymak gerekirdi. Bir kişi değilim, bazen bir köprüyüm, bazen altgeçit, bazen köle, bazen efendi. Yaraları kaşımakla yetinen bir şiirdense, yaranın kendisi olan bir şiir yazarım. Ancak bu kitabı bir farkın, bir kişiselliğin ifadesi olarak okumak yerine içine bakalım: Modern şiirin tüm temalarına bir yaklaşımı orada görebilirsiniz.

18 Ekim 2011 Salı

KANON VE SINIRDAKİ ŞİİR / Enes Özel


Edebiyatta kanon fikri hep şu gerilimli soruyla bulanır: yeni olan nasıl kabul edilir veya edilebilir? Sonradan gelen kanona nasıl dahil olur veya nasıl dahil edilebilir? Kanon düşüncesinin sınırı tam da burasıdır, burada kendi kendini doğrulamak için bir kural bulmaya çabalar ve bütün çabasına rağmen bir anlamda sonradan gelen tarafından boşaltılmaya başlar. Bu gerilim bölgesi bir yanıyla kanonu neden mekânsal olarak tasavvur ettiğimizi açıklar gibidir. Kanon, bir zaman aralığına yerleşmez, daha çok tarihten tarihin dışına, uzama yapılan bir aktarım gibidir, ayrıcalıklı bir mekâna, örneğin bir “ölü şairler evi”ne yapılan bir seçmeyle oluşturulur kanon. Tarihin içindeki tarihselleşmeye direnen, tarihselleştirilemeyen “değer”lerin neredeyse kendiliğinden belirginleştiği iddiasında kendi meşruiyetini bulur. Elbette sabit değil, kaçınılmaz bir biçimde değişkendir ama hayatta kalmasının yolu bu oynaklığı perdelemesidir.  Böyle anlaşıldığı sürece de son derece tehditkârdır: “kapıyı çalmak isteyenin vay haline!”
(...)
“…başka bir şeye ihtiyaç duymayacak kadar zenginleşmiş gelenek…” [i] veya “var olan büyük yapıtlar kendi aralarında….eksiksiz bir düzen gösterirler.” [ii] Hiçbir şey değilse geleneğin kendine yeter, doğallaşmış kapanması Eliot ve Bloom’u yan yana getirir. Bir bütün olarak geleneğin karşısında, sonradan gelmeye yazgılı olan ne yapabilir, sonradan gelenin elinden ne gelir? Geleneğin, bu şekilde kanona yakın biçimde anlaşılmasıyla yeni şair de yenilik de un ufak olur, büyük şairler tarafından ezilmeye mahkûm edilir.  Gene de beton bir blok biçimine giren geleneğin eriyip, dağıldığı mezkur sınır problemi hala çözümsüz kalmaktadır. Peki, yenilik nasıl mümkün olmaktadır? (...)



[i] Harold Bloom, Etkilenme Endişesi, Metis Yayınları, 2007, sf. 60
[ii] T. S. Eliot, Denemeler, Afa Yayınları, 1987, sf. 29

(Yazının tamamı Karagöz dergisinde "Kanonsuzlar" dosyasında yer alacak.) 

17 Ekim 2011 Pazartesi

KANONSUZLAR

Çeşitli dergilerde işlenme biçimini göz önüne alarak diyebiliriz ki kanon sözcüğünün Türk edebiyatındaki varlığı, akademinin yürürlüğe sokmaya çalıştığı şeklin sınırları içinde kalmıştır. Anglosakson kanon anlayışı aktarılmıştır büyük oranda. Kanon var mıydı yok muydu? Birden fazla kanon olabilir miydi? Bu sorular üzerinde durulmuştu. Türk edebiyatında bu sözcüğün kullanımda olan bir karşılığı neden yoktu? Biz Türk şiiri üzerine düşünen, fikir üretmeye çalışan kişiler olarak başladığımız günden bu yana çeşitli güçlerle mücadele etmemiş miydik? Bunları tanımlama, teşhis etme çabası, aynı zamanda yapacaklarımızın ne olduğunu da belirleyebilirdi. Bu dosya tamamen bu kaygılarla doğdu. 

15 Ekim 2011 Cumartesi

HENÜZ SÖYLEMEDİM

 "Peki o halde neden devam edeyim?" –— "Bunun nedenini biliyorum; böylelikle kendi önünüzde, konuşmayacağınızı kesinlikle onaylayabilirsiniz." — "O halde size söyleyemediklerime karşı biraz daha anlayışlı davranın."

Kadının söylediği şey, -adam onu, buna karşı uyarmamış değildi- yiğitçe, varlığını gizleyerek savaşmayı bırakmıyordu. "Neye karşı?" –— "Bunu keşfedebilseydik, şüphesiz bu savaşın ödülüne kavuşmuş olurduk." –— " Ama neye karşı?" –— " Bunu bilmek için savaşmanız gerekir." –— " Eh peki, bunu biliyorum; bu, bu varoluşa karşı." — " Hangi varoluşa?" — " Çağrınıza yanıt vermiş olan, benimkine." Ve adam susarken: "Ya siz, siz de benimle birlikte savaşır mısınız?" — "Sizinle birlikte savaşırım, ama sadece benim gibi, sizin de varoluşunuzu kabul etmeniz için."

Kadın, -adam, bunu iyi anlamıştı- onu kendi varoluşundan şüpheye düşürmeyi isterdi; hiç olmazsa, 'kuşku' sözcüğü, kadının ona yüklediği kadar büyük bir güce ve onura sahip olsaydı.

"Sizden şüphe etmiyorum , sizden asla şüphe etmeyeceğim." –— " Bunu biliyorum, ama varoluşumdan mı bahsediyorsunuz?" –— " Ondan daha da az şüphe ederim." — "İyi bakın, onu bana tercih ediyorsunuz."

Kadın nerdeyse fazlasıyla oradaydı, acı içinde, onun sürekli var olmasına izin veren gücü aşacak biçimde, oradaydı, orada, adamın karşısında hareketsizdi; onu takip ederken; hatta onun karşısına geçmişken ve konuşurken; kendi varlığının yanındaymışçasına konuşurken, yaklaşırken, orada bulunuşu nedeniyle yaklaşırken, çok fazla oradaydı.

8 Ekim 2011 Cumartesi

TEKRAR / Mehmet Erte


Hiçbir şeyin tekrar etmediği bir dünya düşlüyorum. Kuzey yıldızının yalnız bir kez göründüğü, güneşin bir kez doğup battığı tek bir gün… Bir karabasan. İncir bir kez tadılıyor, su bir kez içiliyor, yürüyüşe bir kez çıkılıyor… Tüm ölümlüler her şeyle, herkesle sadece bir kez karşılaşıyorlar… Yaşananlar arasında kaçınılmaz yakınlıklar olsa da bir deneyimin diğerine kapı açmadığı, insana kazandırdığı bilginin başka bir deneyimde işe yaramadığı ve bu nedenle de gerçek anlamda kimsenin hiçbir konuda deneyimli olamadığı bir dünya. Her yaşantı boşlukta kısa bir süreliğine beliriyor ve hiçbir şeyi aydınlatmadan ve hiçbir şey tarafından aydınlatılmadan yitip gidiyor. Bizimkinin tam zıttı bir dünyadan söz ediyorum, öteki dünyadan; öyleyse benzetmelerin faydası yok. Bu metin içindeki sözcüklerin hiçbirinin öteki dünyada karşılığı bulunmuyor; ama ben ‘bu’ dünyada düşlüyorum ötekini değil mi, o halde iki dünyadan biri diğerinin gölgesi. Hangi taraftayız? Nereden kalkıp nereye gidiyoruz? Benzetmelerin faydası yoksa da, birinin diğerinin gölgesi olduğunu söylüyorsak bazı sorulara cevap vermeliyiz, fakat iki dünyadan birinin diğerine nitelikçe üstün olduğunu ileri süremeyeceğimiz, birini diğerine kurban edemeyeceğimiz için edatı da, benzetme yönü de olmayan bir benzetmeden medet umacağız: Bu dünya ötekidir. Benzetilen ne, benzeyen ne; neyi neye benzetiyoruz; birbirine benzetilenlerin ortak özelliği nedir.. ve daha nice sorudan kurtulmuş olduk böylece.

6 Ekim 2011 Perşembe

6 EKİM İSTANBUL HAYRİYE ŞİİRE BESLENEN ÖZEL DUYGU


İstanbul’un kurtulduğu gün doğmuşum. Bugün. İstanbul’u bana ayırmışlar demek. İstanbul, Ankara’ya ayrılmış o günden beri. Geçici bir süreliğine, 80’den beri Ankara’da. Geçici bir 30 yıl. Haziran’da bitiyor Ankara. Aldığım en güzel hediyelerden biri Aşkar oldu. Bir çift eldiven var kapakta. Teki benim. Aziz şiire, İdris düzyazıya değinmiş. Yusuf Kenan ise Ünal’ın bir ‘soy’ eklediği için fazlalık olduğunu, Hayriye’nin yettiğini ileri sürüyor “Hayriye” yazısında.
“Türk edebiyatı, şairlerin egosunu şişirecek klişe argümanlarla doludur. O kadar ki şair bilinmenin avantasından faydalanmak isteyenler olduğu gibi bir suçlama, bugün Türkiye’de mevcuttur ve buna müracaat edilir. Öte yandan, şairin var olduğu ama şiirin ortada görülmediği gibi esnafça bir eleştiri de itibar görüyor. Bu ahval, kimi yönleriyle edebiyatı ilgilendirmeyen bir konu olan şair olmayı bir mesele diye önümüze koyuyor. Şiir eleştiricileri de bu konuyu gündemlerine almalılar. Bu konuda Hayriye Ünal’ın tutumu, kendisinin dahil olduğu dönem düşünüldüğünde dikkate değer bir tutumdur. Paragrafın başından beri aktardığım durum, bugün için şairlerde şair kimliğinin ağırlığını taşımanın yükü; şiire karşı olmadık efsunlamalar, takdisler uydurmalarını getiriyor. Döneminin kokusunu iyi almasından kaynaklanıyor sanırım; Hayriye Ünal, ‘şiire beslenen özel duyguları’ anlamayarak mevcut durumda şair kalmanın ve şiir yazmanın olanağını saklı tutmayı başarıyor.” 

5 Ekim 2011 Çarşamba

GEREKLİ AÇIKLAMA / Evren Kuçlu

Türk şiirinde ana damar bir şekilde yırtılmıştır. Çünkü şair, şiir ve okuyucu olarak ezbere bildiğimiz unsurlar, başta yeni nesil şairin, daha sonra onun manipülasyonuyla direksiyon kıran okuyucunun ve bu ikisi arasındaki tecrübeye göre yeniden şekillenen şiirin karşılıklı hareketleriyle yepyeni bir kılığa büründü. Daha da tuhafı, bu yeni kılığın henüz herkese başka görünüyor olması. Şiir kitaplarına –en azından öne çıkanlara- tek tek bakarak bir nebze olsun bu bulanıklığı giderme şansına sahibiz. İşin aslını sadece şiir yazarak anlatmak bu şartlar altında pek mümkün olamayacak. Belki yazılanlar hakkında fikrimizi söyleyerek işin üstesinden gelebilir, o da olmadı işin içerisinden çıkabiliriz. Yani düğüm çözülmüyorsa, biz de ipi burasından keseriz. Bu doğrultuda Türk şiirinin son dönemlerdeki en aktif şairlerinden dördünün son çıkardıkları şiir kitaplarını inceledik. Sadece şiirleriyle değil şiir üzerine ürettikleri çeşitli metinlerle de üzerine konuşulmayı hak eden söz konusu şairlerimizin son şiir kitaplarının bize ne söylediğine şöyle bir kulak verelim.

GEREKLİ AÇIKLAMA:
Epik şiirin bir imkân olarak belireceği umudunu epik şiir moderasyonu! yüzünden yitirmiş bulunuyoruz. Bunun birinci sebebi, bahsettiğimiz moderasyonun iteklemesiyle epik şiirin damarını aramak, bulmak yerine, özellikle son 10-15 yılda onun Türk şiiri içerisindeki gündelik uygulamalarına kanarak bir orta yol tercih edilmiş olunmasıdır. Biraz Türk şiirine mahsus bir yerden bakınca; epik şiir özelinde sadece kesik bir damarın yakalanabildiğini söyleyebiliriz. Daha kestirmeden gidersek; epik şiir mevzusunda tümden işin kolayına kaçılmıştır. Bunun bir sonucu olarak da, başta şairine olmak üzere kimseye kendisini okutmayan binlerce şiir yazılmıştır.
Hayriye Ünal, son 10 yılın en iyi çıkışını yakalayan şairlerimizden birisi. “Saçları Vardır Aşkın (2000)” ile başladığı şiir maratonuna temposunu artırarak devam ediyor. Geçtiğimiz yıl Hece Yayınları arasından çıkardığı şiir kitabı Gerekli Açıklama da, büyük ölçüde düşüncemizi teyit eden bir hüviyete sahip. Elbette dördüncü kitabını çıkarmış ve tamamen olgunluk döneminde seyreden bir şairin neyi ne kadar ilerlettiğine bakarak konuşmak düşüncelerimizin sağlam bir zemine oturtulması için ön koşul.