26 Ocak 2011 Çarşamba

KAPI AÇIK / Hayriye Ünal

(...)

kapıyla duvar arasında bir kere

almışsın bir canı


onu yakalım derdim biraz ısınmak için

bak ben ortada açıktayım açık suça darda uçta

melamette yağmurda karda aç değil ama açıkta

şiirsel bir terörizmin faili

bir işaretin peşinden gittiğim için

sendeki izi takip ederek, belli belirsiz

şimdi ortada savunmasız ve çıplak

sadece senin sözlerini giyinip kuşanarak


ısınıyordum

beni siperden çıkaran sendin

toslamadan önce

egonun barikatına

koy bakalım yeniden bu mermiyi kovana

(...)

(bu şiir Yaşar Bedri'nin Mortaka'sına gitti, bugünlerde çıkacak olan sayıda yer alıyor, yukarıdaki de esas kız, siyahlı olan, beyazlı da sayın herhangi biri, çılgın ressamımın beğendiği fotoğraf, Yüksel Caddesine yılbaşı geliyor iken: bir fuat işi, Fuat Kara)

24 Ocak 2011 Pazartesi

SUÇLU, SANATÇI, KADIN, KORKU / Richard Lindner*

Bütün kadınlarım benimle dost kalmıştır. Hayır. Çizdiğim kadınlara karşı kesinlikle hiçbir eğilim duymuyorum; beni hiç mi hiç çekmiyorlar. Yalnız, kişi saplantılarının üzerine gitmeli diye düşünüyorum.

Tabii kadınlarımın bir “genelev” yanı, bir de “suçlu” yanı. Tabii hepimiz suçluyuz – bu sadece bir ölçü meselesi. Suç da hayırsever olmak kadar insanca bir şey. Toplumda yasaların olması gerek tabii. Ama suç… suç sanat gibidir; ve sanatçı suçluyu her zaman anlamıştır. Suçludan duyulan korku ile sanatçıdan duyulan korku aynıdır; ikisinin de açığa çıkmaktan ödü patlar. Yapılarının temel gereğidir bu.

Ama kadınlar...! Onları gerçekten aşkla resmederim. Kendileri üzerinde öyle müthiş bir denetimleri var ki… Bir kadını yıkanırken seyrettiniz mi hiç? Nasıl yumuşacıktır hareketleri… bir ağır çekim gibi. Kendilerini sanki bir sanat eseriymiş gibi görürler.

(1978, Art News)


*Lindner (D.1901-Ö.1978); Amerikalı Yahudi. 1933’te Paris’e kaçtı, grafikerlik yaparak geçindi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında iki kez tutuklandı. Çeşitli zorlu maceralardan sonra 41 yılında New York’a gitti. Eserlerinin kabul görmesi 60 yaşına doğrudur. Erkekler için sürekli bir tehlikeyi çağrıştıran kadınlar ve güçsüz erkekler çizmiştir.


21 Ocak 2011 Cuma

İRONİ DİYE BİR ŞİİR TANRISI YOK

İroni diye bir tanrı olmayınca onun şairden peygamberler göndermemiş olması da doğal karşılanmalı. Bunu herkes bilmiyor. Bugün burada açıklıyoruz. (…)

Belkilerin dünyasında, insanların kendilerine biçtiği püriten misyonlar çok hızlı anlamsızlaşır. Derinleşmeye çalıştıkça sığlaşan yaşlı kuşakların şehvetli şiirselliklerinin aksine ironinin terimlerine sığınmaya çalışan genç kuşak yüzeyde kalmaya çabaladıkça geçmişe daha çok gömülür ve geçmişteki başarılı şairlerin kişiliğinde derinlik özlemini açığa vurur. Neye özlem duyduğunun bile bilincinde olmamanın getirdiği karmaşa, farkında olunamayan amnezik durum, şiddetle inkar edilse bile her taraftan sızan nostalji, şairin parçalı yamalı belleği de hesaba katılınca ironik bir tablo oluşturmaktadır. “Rıza ve ret, ayrılmaz bir şekilde onun içindedir.” Simmel’in flört için kurduğu bu cümle, genç şairin dramını da iyi açıklıyor: “Flört etme, bu durumun bir telafisidir. Bu sayede –potansiyel, sembolik ya da rastlantısal olarak- kadın, kendisini birçok erkeğe verebilir ve aynı mantıkla tek bir adam birçok kadına sahip olabilir.”

Belki’nin bir açılımıdır flört. Olasılıkların kesinleştirilmemesi, bütün olasılıkların olasılık olarak kalması. Simmel’in bütün çekici şeylere sahip olamamanın da “telafisi” olarak ortaya sürdüğü flört doğruların ve yanlışların ötesine geçmeye veya berisinde kalmaya izin vermektedir. Onun tabiriyle “büyük belki”nin dünyasında kalmaya. Büyük belki ise afişlerin, reklamların, vitrinlerin, şeylerin çokluğunun ve “ihtimalin ideolojisi” demek. Yalnızca güvenli mesafede her nesneyle dozunda bir flört imkanı.

İhtimallerin ideolojisi, yoksunlukla büyümüş bir şiir emekçisinin gözünü kamaştırmaya yeter. Edebiyatta bu ideolojinin en doğru karşılığı bilinç akışıdır. Kurmacanın rağbet ettiği, şiirin uzak durduğu bu teknik J.W.Beach’in ifadeleriyle “neredeyse hiç değişmeden, fazla ‘içe dönük’ tipteki insanları, nevrotik, akıl sağlığı bozuk olanları veya sürekli takıntı ve sayıklama sınırında yaşayan normal bireylerin bazı ruhsal durumlarını anlatmak için kullanılır.”

(…)

(Yazının tamamı Hece Şubat 2011)

19 Ocak 2011 Çarşamba

HERHANGİ BİRİ’NİN POETİKASI* / Hayriye Ünal

Herhangi Biri’nin görece gelişmiş nükte anlayışı, kendi durumunu betimlemede yeterlilik anlamında humoru, yarattığı karma izleyici toplumu ona bir persona bahşediyor. Küçük veya büyük, bir sahne bahşediyor.

Herhangi Biri, şiirin bir Tür oluşuna tehdittir. Tür olmak, şiirin şiir olarak koruma altına almaya çalıştığı yapıya süreklilik vaat eder. Şimdide türün temsilcisi olarak bulunan şiir, aynı zamanda türün sürekliliğine bir katkıdır. Bir şiirin bu yapıya uzak düştüğü oranda şiir olarak tanımlanması gecikecek, buna rağmen kendini bu tanıma dâhil edebildiği oranda da türün sınırlarını genişletecektir. Herhangi Biri ise, çoğunlukla, “yaratıcı belleğin temsilcisi” olan türü yeterince tanımayan biridir. Hariçten okuduğu gazelin şiirle buluştuğunu, Şaire esin kaynağı olduğunu veya şiire ayna tuttuğunu bilmediği gibi, doğal olarak kendini türle sınırlı da hissetmeyecektir. Onun doğallığından sudur eden poetikası bunun için kusurlu, eksik, pejmürde, aşırı kişisel, yer yer iğrenç olabilir. Fakat yine de bir bütün olarak Herhangi Birileri yaşamın görünmeyen hassas bir kulağı gibi, duyarlı bir termometre, bir desibelmetre gibi hayattaki tüm titreşimleri, en uzak yankıları almamızı sağlamaktadır.

Herhangi Biri, Herkes gibi değil. Herkes’le onu ayıralım. Herkes daha ayıklanamaz ve şifahi kültürün işaretlerini yeniden ve yeniden üretmekle meşgul olandır. Herhangi Biri ise kendisinden bir şey katmayı sever. Her ne kadar benzerlerinin çok olduğunu bilse de hayatının önemli olduğuna inanır ve her türlü ayrıntıyı, gözlemini, vücudundaki ısı değişimlerini, ev ve iş çevresindeki acayiplikleri, normalleri ile birlikte kaydeder. Bu özel kişiyi sevmeye başladığınızda hızlıca benzerlerinin de bir o kadar sempatik olduğu düşüncesine kapılırsınız. Herkes ve Herhangi Biri arasındaki tatlısert gerilim ve etkileşim genişleyen dalgalar olarak çevreye bulaşır. Herhangi Biri zaten neredeyse sadece bulaşabildiği oranda vardır. İzleyicileri oranında önemlidir. Sahnesinin ebadı kadardır.

Herhangi Biri’nin ironisi, insanın içinde bulunduğu durumu değiştirme amacının boşunalığı üzerine kuruludur. Yazgıyı kabulle başlar Herhangi Biri oyuna. Sophokles’e kadar uzanacak bu trajiğin temel belirtisi, kişinin yazgısının ayırdında olmasıdır.

“çekirge bir sıçrar iki sıçrar üç sıçrar dört sıçrar beş sıçrar altı sıçrar çekirge işte sıçrar aq.”[i]

(…)

Sıradan insanın kendini ifadesi –sahnede ifadesi-, zamanlama olarak sıradan / sıra dışı ayrımının ortadan kalkmasına ve edebiyatın postmodern dönemine denk geliyor. “Bana trajedi değil sahne lazım”; artık halkımızın -ve şairlerin- mottosu budur; bunu TV’ler de sağlıyor, internet medyası da. Karşılıklı bir ihtiyaç belirlemesi bu. Herhangi Biri de sahnede olduğunun ve bir Beckett kahramanı bile olabileceğinin, olduğunun farkındadır. Küçük şeylere inanmaya inanır. Bunun büyük sahnede bir yeri olduğunu bilir. İzleyici argoyla karışık bir dili severek kullanan bu esprili sokak kişisini bağrına basar.

“Bayram namazlarında düşündüğüm tek bir şey varsa o da kapının önünde ki ayakkabılarımdır aga.”[ii]

His ve yara teşhirinden –şiiri böyle kullananların açısından- haz / an teşhirine bir geçişi sembolize edecektir 2000 sonrası dönem. Çünkü dikkatle incelenirse haz / an teşhir edenlerin evvelki yara teşhircileri olduğu görülür. Ya da onların şiirsel genlerini alanlar. Orji, acıya galip gelmiştir. Rabeleis’in dünyasında olduğu gibi. İnternet yaralarımızı sarıyor, gündüz toplumsal formaliteleri yerine getiriyoruz, geceyse deliler bayramına davetliyiz. ‘90’lar modernist ciddiyetin, ciddiye almanın, lirikle epiğin lokal savaşlarının, şiirde ciddiyetin zamanıysa 2000 sonrası bu ciddiyetin indirgenmiş gülme unsurlarıyla baltalanmasının sergilendiği zamandır.

(…)

Bir kişinin, özellikle de yazınsal bir karakterin nihai şeklini almamış olması tam da o edebî olan şeyi ortaya çıkarmak için gerekli görünüyor. Sıra dışı olguların, gündelik hayatı bütün sıkıcılığıyla aktaran belli moda dönemler dışında, edebiyatın en önemli malzemesi olduğu inkar edilemez. Yaşamın pisliğini içermek, bir kişinin tüm zamanlarda bu aynı duyguyu taşımaması anlamına da gelir. Çünkü hiç kimse kendisini sürekli ve süreğen bir şekilde “büyük mahv” durumunda tahayyül edemez. Dolayısıyla tam da kendisiyle örtüşmeyeni kendisi olarak algılar ve aktarır. Aziz ironi, şairin kulağına çok da dipte olmadığını fısıldamaktadır.

“Demek kösnül bir rüyadayım üçtür gece. gece pasak! gece

pasak! gece demek ağzımın tavanında bir çatlak! yarıldı

yarılacak! sıcak koynumda bir kaltak! soyup sevecek beni

(…)

ancak bu büyük mahva kimse mani olamayacak! ola ki

cesedim yıkanacak (…)

ola ki leşim kaldırılacak. ola ki nehre mut iksiri

içitilecek. ancak kanım benim o zaman sanmam ki arınmış olacak.”[iii]

(…)

Şiirimiz; -birçok orta yolcu görüşün aksine- uygunluk fikrinin -birçoğu isimsiz olmayı göze alan şair-kişi tarafından da- sorgulanarak şiirsel normların yıkıldığı bir eşiğe adım atmıştır. Fakat “buradan çıkış yok”u da işaretlemektedir bazı belirtiler. Aşırı kişiselliğin toplamda hep bir portreyi birbirine benzeterek bir karikatür çıkardığını iddia etmek de çok mümkün. Bozuk ağız, açık algı, güncel bakış, farklılık isteği ile oluşan ayrıksı tutum aynılaştırmış karakterler oluşturuyor ki şairler de bundan hariç değil.

“Bana kandan elbiseler dikme anneciğim!

Sevgim yıllardır çekirdek çitliyor sıkıntıdan

Yaşamak, bende temassızlık yaptı galiba

Ya da

Hayallerimi yıktı yavşaklar

(…)

Ben bu gece geç gelicem Arthur

Orhan Gencebay’a söyle: Yatsın bu dünya

Beklemesin beni.”[iv]

(…)




*Bu yazının tamamı, Hece’de yer alacak yeni bir bölümün yazısı olarak Mart 2011 sayısında yer alacak. “Poetik Patika” adlı bu bölümde kuramsal dayanaklarla mevcut şiir arasında bağlantı kurulmaya çalışılacak. Genel itibariyle niyet bu. Bakalım ne olur.

[i] Twitter, Drejman adlı kullanıcı (erişim: 2011, 11 Ocak)

[ii] Twitter, Eldoorado adlı kullanıcı (erişim: 2011, 12 Ocak)

[iii] Ceyhun Tuna, Terk Gürültüsü, “Sır Dibekleri”, Norgunk y., 2010.

[iv] Merve Burma, Fayrap 17 “İyi Geceler Arthur”

8 Ocak 2011 Cumartesi

CAHİT KOYTAK ŞİİRLERİ BİZİ NİÇİN SARSMIYOR? / Hayriye Ünal

Bu başlıkta ima edildiği üzere bu yazı, Cahit Koytak şiirlerinin bulunma biçiminden değil bulunmama biçiminden yola çıkmıştır. Bir şiirden beklenenler arasında “sarsıcılık” ekseriya olmayabiliyor. Dolayısıyla bu yazı kişisel bir beklentinin sonucu addedilebilir. Ancak getirilen eleştirel yaklaşım kişisel değildir. Bir şiir piyasa ortalamasının üstünde olup sarsıcı olmayabilir. Ama sarsıcı her şiir genelde piyasa ortalamasının üstündedir.
Cahit Koytak’ın ilk ve tek şiir kitabı İlk Atlas, 1990’da Yazıevi Yayınlarından yayımlandı. Şair hâlen Taraf gazetesinde haftada bir şiirlerini yayımlıyor. Kulak tırmalamayan bir şiir yazar Koytak. Şiirleri; şairin kendisine seçtiği sözlükçe, okuru gönderdiği tarihsel kesitler ve şiirini kurarken yararlandığı biçimler bakımından ilgi çekici olarak nitelenebilir. Şair, belirgin biçimde akıcılığa dikkat eder.
Koytak’ın şiirlerinde tarih, belli bir mekânda tasavvur edilmekten çok, kelimelerin çağrışım güçlerine bel bağlanarak –sadece- anımsanır. Şiirde yaratılan karakterlerin ve onlara mâtuf hikâyenin tarihî bir olayla ya da kişilerle ilişkisi yoktur ya da var oluşu bizi ilgilendirecek biçimde sunulmaz. Örneğin; “Harranlı Müneccim”[i] şiirinde, monologu dile getiren kişi, El-Harizmî’nin gözde tilmizi olduğunu şiire ilave etmese ve “Bizans’ta” diyerek bir geçmiş zaman mekânı belirtmese, şiir, dilinden ötürü eski bir kitaptan sadeleştirilmiş bir alıntıyı andıracaktır. Oysa içeriği bugünün kavramlarına çevirsek, şiir bugün için de geçerli bir eleştiri taşımaktadır. Dikkatimizi çeken şey, şiir dilinin kasten yabancılaştırılmış oluşudur. İletilmek istenen düşüncenin, kendisi tarafından değil de, yabancımız olan biri tarafından düşünüldüğü yanılsaması yaratmak ister Koytak. Bunu yaparken, bir şiirden başkasına geçerken ki bağlantı noktaları okur tarafından görülemediğinden ötürü, şair kendini bir nevi yüzeyselliğe mahkûm etmiş olur. Kişilerin içine girip, onları konuşturur; ama konuşan hep kendisidir. Bu nedenle inandırıcılık zeminini yitirir. Bu anlamda dramatik başarı sağlanamamış olur.

2011, ÖDÜL, BAŞKA ŞEYLER

Hep ölülerden bahseden bir adam haritaya bakıp renklerden söz eder. Ego, demiştim ya, isim koymayacaksın. İsmimi ödülle yan yana görmek şaşırtıcı benim için.

2011’e Gerekli Açıklama’ya verilen “Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Şiir Kitabı” ödülüyle başladım. 2010’da çeşitli ödüller aldım, başka başka şekillerde. 2010, 2001’i hatırlatıyor bana. Bir şeyin sonuna gelir gibi olduğum anda silkelendiğimi. Ama böyle yıllar bitmiyor, beş yedi kırk yıla filan dağılarak, leke gibi. Kalıcı izin yeri belli olarak.

TYB ödülleri birçok dalda veriliyor, özellikle vurgulamak lazım, talip olanlara, kitap yollayanlara filan değil, kurumun belirlediği bazı kıstaslarla veriliyor. TYB’ye, ayrıca orada bulunup şiirle ilgili işin ehli olan kimselere teşekkür ederim. Duydum çünkü, gerekçe cümlesini, ehli bilir ancak: “Şiir’de her seferinde bir başka pencereden, bir başka zamandan meydan/şiir okuyan, her şiiri ile yeni bir yaşa, her kitabı ile yeni bir çağa giren Hayriye Ünal, Gerekli Açıklama”.

Bu, yanında hiç kullanmayacağın bir çakı taşımak gibi. Üstü simli filan, ucu sivri, batırsan belki derine girmez öldürmez fazla, ama acıtır. Tüymek için birkaç saniye. Yeterli.

Duyup da tebrik edenleri, safiyane bir şekilde ve bana iyi dileklerle gelen onları, duymamış gibi yapandan ayıran bir şey var. İnsanca bir tepki verebiliyor olmak. Benim namıma sevinen herkese burada uluorta teşekkür ederim.