29 Mart 2011 Salı

KÖTÜLÜĞE NASIL MI TAHAMMÜL EDİYORUM?

K xxxxxxxxxxx xxxxxxxxx gxxxxxxxxxxxx xxxxxxxxx xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx xxxxxxxx xxxxxxxxxxxxxx xxxxxxxxxxxxxxxxxxxx xxxxxxxxxxxxxxxxxxxx Kötülüğe ve herkese nasıl mı tahammül ediyorum? Yanıt açık değil mi: Tahammül etmiyorum, yazıyorum zaten. Benim işim gerçeği ortaya koymak, insanları pamuklara sarmak değil. İyinin ve kötünün ötesinde yazıyorum ben.

Sözkonusu soru ve yanıt şu (soru ve cevaptaki yazım bozukluklarına müdahale etmedim-hü)


Şiirinizin yönünü değiştirecek nitelikte bir eleştiriye uğradınız mı ya da şöyle sorayım: Şiirinizin yürürü üzerine eleştirinin ne düzeyde bir etkisi olmuştur?


-Ne yazık ki böyle bir eleştiriyle karşılaşmadım! Yani şiirimin yönünü değiştirecek, onu geliştirecek, yenileyecek bir eleştiriden söz ediyorum. Çok ağır iki eleştiri oldu, birini Yücel Kayıran “Ludingirra”da yapmıştı, “Felsefi Şiir” (YKY) kitabında da vardır, ‘şiirde patronajlık’ hususunda bir eleştiriydi. Ağırdı gerçekten, faşistliğimden filan da dem vuruyordu, ki şiirden de, Alevilikten de önce duyarlı olduğum bir konudur bu, yıllarca faşistlerle döğüş, çarpış, sonra da biri gelsin şiir üzerinden sana bunu yakıştırsın! Yücel benimle ilgili eleştirilerini başka yazılarına da taşıdı. İşte ilk kitabımla bir çıkış yakalayamamış olmamdan tutun da farklı isimlerle yazdığım şairlere kadar pek çok eleştiri sıraladı, ama o eleştirisi gerçekten insanın yaşamına, dünya görüşüne dair suçlamaları da içeriyordu ki, bugün bile düşününce fazla ve ağır gelir bana. Bir de iki yıl önce “Hece”de Hayriye Ünal’ın eleştirisi yenilir yutulur cinsten değildi. Şimdi “Şairlerin birbirleri için bu kadar ağır eleştiri yapmasını kabul edemiyorum, yakıştıramıyorum” diyeceğim ama, Hayriye Ünal belli ki beni şair saymadığı için bu sözümün de bir hükmü olmayacak! Onun bana yönelik ağır bir eleştiri yapacağını daha önce anlamıştım, ‘Hece’nin girişindeki bir yazıda, ‘Artık Türk şiirinde çok sert eleştiri yapılmıyor’ diye başlayan bir yazı yazmıştı ve Yücel Kayıran’ın yukarda andığım benimle ilgili eleştirisini iyi ve sıkı eleştiriye örnek olarak gösteriyordu. O zaman demek ki kendisi de böyle ‘sıkı’ bir eleştiri hazırlıyor diye düşünmüştüm, nitekim bir zaman sonra yazdı: “Haydar Ergülen’in Şiirleri Bizi Niçin Sarsmıyor?” diye hükmü başından verilmiş bir yazıydı bu. Hani iler tutar yanımı bırakmayan bir eleştiri. Bazen şairlerin içi bu kadar kara ve kötü olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum ve üzülüyorum onlar için. Nihayet benim şiirim 10-20 yıl sonra hiçbir iz bırakmadan silinip gidebilir, okunmayabilir, kimse adımı da yazdığım şiirleri de hatırlamaz, hayatta olursam bu beni üzer ama öldürmez. Ama bu arkadaşların bu insafsız karaçalmaları acaba yıllar sonra içlerine dert olmaycak mı, merak ettiğim o. Daha doğrusu bu kadar karaçalmaya kendileri nasıl dayanıyorlar şiir yazan birer insan olarak? Bu kötülüğe nasıl tahammül ediyorlar?


(Yedi İklim, Mart 2011)

21 Mart 2011 Pazartesi

DELİŞMEN BİR AĞRININ FOTOĞRAFI: GEREKLİ AÇIKLAMA / Leyla Karaca Tok

Hayriye Ünal’ın dördüncü şiir kitabı Gerekli Açıklama Hece Yayınları’ndan çıktı. Âdemin kızlarından biri Hayriye Ünal, kışın sert geçeceğini haber veren dobra bir ses, aşkın saçları olduğunu gören ve gösteren bir göz. Son şiir kitabı Gerekli Açıklama’da ise, bazen çağlayan bir suyun ansızın duralayan katı halini, buz keskinliğinde mısralarla sunarken bazen duru, sakin bir gökyüzünde apansız gerilen bir yaydan fırlayan okun uğultusunu duyuruyor keskin ve amansız kelimeleriyle. Gerekli Açıklama, her insanın yaşadığı kaosu, yeknesaklıkla birlikte insanı sarıveren karmaşayı kadraja alıyor. Şair, detayları fısıldayan sesinde olabildiğince tarafsız gözlemlerle şiirin benliğini kurarken, şiirsel olma çabasından çok ağrıyan bir göğsün inleyişlerini önceliyor, delişmen ağrıların dilini harf harf sökmeye çalışıyor.
Açıklamaların çetin ve çetrefilli olduğu bir kitapla karşı karşıyayız. Şair, Gerekli Açıklama’da dilin ağırlığından kurtulmak ister gibi hatta dili, dilin üzerinden atmak ister gibidir. Dilin kabuğunu acıtarak sökerken ötekinin dünyasına kendi çıkmaz yollarını da bitiştirir. Bu saf ve kendiliğindenliğin dilini insana ayna kılarken bir yandan da aynadaki sonsuz akisleri bir çırpıda, kelimelerin med-cezirinde hareketlendirir.
benim yanaklarım al al
senin esmerliğin bir saldırı olur çıkar
benim gözlerim kahve telvesi
senin gözlerin kara kara oklar (Kısas, s.92)
Şunu hemen belirtelim,

7 Mart 2011 Pazartesi

ANKARA’DA SİVİL OLMAK / Gökhan Arslan

asılsız referans ordu göçertir.

El Giryani

ankara’ya kış yağıyor hayriye

uzun süren yazın öcünü almak için

düşmek için hayatı günlerin yeşilinden

garnizonların, kışlaların falına bakar gibi

tepede kuşları ürküten toz bulutu

göç tatbikatları, kırkayaklar

bastırırken sesimizi paletlerin gıcırtısı

yazın ayağına postal geçirmek ister gibi

ankara’ya kış yağıyor hayriye

yere düşene kadar hakileşiyor kar

devletin uğramaya çekindiği kasabalarda

şalvarında kurt besleyen kadınlar

ancak ölümle tamamlanır gülüşleri

karınları dağa, saçları suya büyüyen

tellere dolanır, uzaklara bakarlar

telaffuz hatasıymış ömür, öyle bilirler

tedirgin kısrak gibi inerler ovaya

ankara’ya kış yağıyor hayriye

geçersiz sloganların, imlâsız afişlerin arasından

sessiz bir kortej gibi ilerliyor aşk

tanklar doğuya dönüyor yüzünü

çocuk öldüren marşlar, siyah plakalı arabalar

çetelesi tutulmayan kayıplar, çekirge çeteleri

gençliğinde fesleğen olan kızlar

kış geldi mi ıslak ahşap gibi kokuyor

ankara’da sivil olabilmenin dayanılmaz hafifliği

mazide kalmış fotoğraflar gibi yakıyor hayriye

kış yağıyor, kaynıyor denizin dibindeki çekirdek

yurttan sesler eşliğinde; hep beraber:

diyet acıların diyetini kim ödeyecek