26 Nisan 2011 Salı

AİTSİZ BİR MUSTAFA - MUSTAFA IRGAT

(...) Oda ve mezarı birbirine karıştıran az sayıda şair var Türk şiirinde. Irgat’ı dikkatime sunan şey öncelikle bu (“burada karışmışsa oda mezarla ve sarılmışsa soluklar birbirine”). O ölmeden mezara girenlerden biri. “Bir efsane” olan “ben”ini kurmaya tenezzül etmeyişinin akla yakın ikinci sebebi bu olmalı. Kuramayış da olabilir; çünkü ötekinden gelecek teselliyi yoksaymış. Oysa ötekinin bedeni “ister dingin, ister hareket halinde olsun, (…) rengârenk bir trafik lambasıdır.”[i] Buna inanabilirsek şayet.

Irgat’ın şiirlerindeki “hasta ben” bir dili olanın bir şeye bağlanmaya başlayacağını ve bağlandıkça da gövdeleşeceğini bilir durur. Dil, çünkü, varlığın evidir ya, şu derin Alman’ın derin bulgusuyla. Oysa “gayb olsun bazen şu dilin mahzenleri” ister Irgat. Gövdesi istenmediğine göre gölgesi bile olmamalıdır insanın. Libido hiç devşirilmemelidir. Epsilon’u sezdirmek sıfıra yaklaşmaktır. Böylesi bir bakışla bir şiir kurma arzusu olası değildir. Irgat, şiirini kurmamak üzere yazmış, inşadan kaçarak, ifşaat veya itirafı da yeğlememiştir. Bunda karşısında yazgısına eşlik edebilecek bir muhatap görmüyor oluşu da etkilidir şüphesiz. Göremiyordu belki. Belki sahiden yoktu. Semih Kaplanoğlu’nun tanıklığına başvuralım: “Mustafa çok acılı bir hayat sürdü ve kendini bitiresiye yaşadı”[iii]. Bu evre, insanî açıdan, zordur. Her türden zemin kaymaya başlar. “Yazı, yaşam ve an kaçtıklarında bir kalıntı olarak ortaya çıkmaktadır.”[iv]

(...)


[i] Ortega y Gasset, İnsan ve “Herkes”, çev. Neyire Gül Işık (İstanbul: Metis y., 2. bas. 1999), s.101.

[iv] Dupont, a.g.e., s.313.

(yazı Takip Mesafesi'nde okunabilir Mayıs 2011)