27 Mayıs 2011 Cuma

ARZUDAN ÖTEKİYE EPİK / Murat Üstübal

Hayriye Ünal, doksanlı yıllarda şiire başlayan bir şair. İlk kitabından (Saçları Vardır Aşkın) itibaren yaşam ve tarih ilişkisinde kurmuş şiirinin çatısını. Ünal şiirinde yaşam ve tarih, bir öğrenilmişliğin üzerinde ilişkilendiriliyor. Tarihini öğrenen yaşam ve yaşamını öğrenen tarih şeklinde açıklayabileceğimiz bir diyalektik örgü etrafında kurulan bu şiir epiğin temel özelliklerini içeriyor. Tarihini içselleştiriyormuş gibi göründüğü noktada, karşı çıkışını gerçekleştiriyor Ünal. Yaşamı ve tarihi yönlendiren mekanizmaları kurduğu uysallık tuzağıyla çözer çözmez, sert bir üslûpla ve nefesli bir söyleyişle eleştirmeye soyunuyor. Öyle ki, tarihî sembol ve kişilikler birdenbire bu şiirin silâhları olarak ortaya çıkıyor.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

GÜZELİNDEN GETİRDİM

Şiir geleneğine sırtını dayayan her kadın şairin, kendi varlığını, ‘kendine ait bir dille’ duyurabilmek için, şiirden önce şiir dışındaki hayat alanlarında mücadele etmesi gerekiyor mu? Bu mücadelenin ‘şiir’ üzerinden verilmesi kadın dilinin özgünleşmesi için bence yeterli mi?

Tarihe baktığımda, insanlığa yararı olmuş olup da bu mücadeleyi vermek zorunda kalmayan bir kadın tanımıyorum. Şiir de bu mücadele alanlarından birisidir. Ancak kadın dili diye bir şey olamaz. Kadınlık işlevsel bir durumdur, varoluşsal değil. Kadın şiir konusunda erkekle mücadele etmeyecek, etmemeli. Özgürleşmek de erkeklerden koparılacak bir şey değil. Özgürleşme savaşı erkeklerle birlikte ve bir şekilde dayanışma ile verilmesi gereken bir savaştır. Başka yerde de söz ettim. Böylesi ayrımlar tahakküm aracı haline gelmemeli. Dilin özgürleşmesinden neyin kastedildiği çok açık değil. Doğru anlıyorsam, şiiri doğru düzgün olan her şair dilde özgürdür zaten. Şiirin özgürlük mücadelesinde önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum. Kadınların da üstlerine düşen kısımda kadınlığın avantajlarını kullanmaya kalkışmadan, dürüstlükle savaşmaları gerekiyor. Özel ilişkilerle çıkılan bir yerden aynı özel yollarla inilir. Değişmez bir kaide. Üstelik cümle alem bunu böyle görür, bilir. Bir veya birkaç erkeğin bir şekilde arkasına sığınarak var olmak erkeklerin de işte “erkek” havasına girmesine sebep oluyor. Dürüstlük, kaş göz gibi insanın yüzünde görünen bir şeydir bence.

Kadın, önce erkeklerin var olduğu bir alana öteki olarak sonradan giriyor. Kadın için olduğu kadar erkek için de tedirginlik verici bir şey bu. Erkek, kadını ona kendi atfettiği istekler, sözler üzerinden tanıyor. Bu, büsbütün başka bir şey olarak çıkınca karşısına kontrolü kaybettiğini düşünüyor belki. Ankara’nın bir köyünde duyduğum bir anekdotu aktarayım, biraz eski olabilir, henüz ‘90 öncesi: Yeni evli erkek, ilk birlikteliklerinde kadının zevk aldığını fark edince tokatlıyor “orospu musun sen?” diyerek. Yani ifade etmeyecek hatta zevk almayacak kadın. Onun kadını olarak yani. Belki dışarıda bir başka kadından bekleyeceği bir cilveyi, ifadelendirmeyi “bedenine, kafasına sahip” olduğu karısında istemiyor; çünkü sahip olmak onun arzusuna da sahip olmayı gerektirir. Lacan’a başvuracağım zorunlu olarak, burada ürkütücü bir farazî jouissance erkeğin canını sıkıyor. Kendi arzusuna dahil olmayan başka bir arzu çeşidi bu. O arzuyu, arzunun bulunduğu yerde hissedemiyor ve anlamıyor. Tehlikeli buluyor hatta. Kadında ise tam tersi mesela, erkeğin arzusu kadına bulaşır. Hemen hemen her kadında arzu histeriktir. Dolayısıyla kadınların şiirlerinde özgürleşmeleri için histeri nöbetlerine izin vermeleri de gerekiyor. Otosansürle olacak şey değil bu. Arzuya geçiş yaptım; çünkü bir insanın herhangi bir şeyi dile getirme isteğinin temelinde yatan şeydir. Konuşmak arzulamaktır; çünkü ötekine yönelmektir. Ötekine her yönelme arzu belirtir. Her yönelme açıklığı, eksikliği, bulaşmayı, ötekiyle kaynaşmayı, ötekine dokunmayı kabul ve onay anlamına gelir. Bu anlamda şiir yazmak başlıbaşına “ayıp” bir şeydir. Yazdığın anda istiyorsun bir şeyi. Demektir.

(henüz yayımlanmamış bir söyleşiye verdiğim yanıtın perçem kakül düzeltilmiş şekli)

19 Mayıs 2011 Perşembe

ŞİİR İÇİN YANİ

“Bak dostum” dedim ona, “şiir mevzubahis ise doğru yerdesin”. Burada şiir konuşulabilir bir şeydir. Şiire gökten az evvel inmiş günahsız muamelesi yapmamı bekleme. Ve onun hakkında, yani şiir hakkında seni yanıltan şeyi sana söyleyeyim: Sen bunun bazı kanunları olduğunu sanıyorsun, bazı kanunları yok. Bazı kanunları ise var. Bu kanunları sana söyleyemem, çünkü onları buluyorum ben. Bazen de bulamıyorum. Bazen yazı yazarken buluyorum bir şeyi. Tam o anda. Bu diyorum. Başka biri o değil derse hemen şüpheleniyorum tüh değilmiş diyerek. O saat inanıyorum ona. Çok inandırıcılar. Naslarım olduğunu söylüyor başka biri. Doğrudur diyorum. Başkasını kendimden daha inandırıcı bulma eğilimim var. Yazı hakkında bana öyle şeyler söylüyor ki biri, anlatmayı hiç ummadığım şeyleri anlatmışım, birini üzmüşüm, ötekini yerle bir. Olamaz diyorum, böyleyse geri alırım o şeyi. Bir insan bir yazı yüzünden üzülebilir mi? Yokluyorum kendimi. Boşum. Birtakım göstergeler yan yana geldiklerinde etten ve kemikten birini.

Ahbap diyorum devamında biri çıkıp sana şiirin ebadı hakkında laga luga ederse ona de ki mühim olan bir şiirin hızıdır. Bu hız bağıl bir hız değil, kendi içinde bir hızdır. Bir yere yetişmeye çalışmanın hızı değil. Ve yeterince sert olup olmadığıdır. Bazen ise bunların hiç mühim olmadığını söyleyebilirim sana. Bazen söyleyebilirim. Biri çıkıp sana ne yaptığını bilmekten söz eder, başka birisi ne yaptığını bilmemenin iyi olduğunu söyleyecektir. İkisi de bunları duyarak öğrendiler. Bu insan lastiği emzik diye emer. Bilgi düşmanları, akıl düşmanları, bilgi dostları, akıl dostları, kitaplılar kitapsızlar… hiçbir sözümün arkasında değilim, diye ekledim, bu hususta. Söz, arkasında durulabilir bir şey değildir. Ben, arkada durabilen bir şeyim. Ama istersen, arkasında durulacak kadar güçlü görünen şeyler yazabilirim, sadece hatrın için. Sonra dururum da, zor değil. Bir ömür böylesi şakalar için fazla sayılmaz.

Şiir yazıyorum. Hiçbir önemi olduğuna inandığımdan değil. Az evvel çok inanıyordum. Can Havli’ni yazarsam, bu bir aşk şiiridir, bunu duyduğu zaman birinin eriyeceğini tahayyül ederek. Bir kişi erisin diye, gerisi erimese de olur. Bir şiir bir kişiyi havaya uçurabilir. Başkası bu infilakta turp gibi sağlam. Turp işte ama o. Dün telefonda bir şiir dinledim, daha evvel hiç duymadığım bir şiir. Arıyorsunuz ve iyi bir şiir okuyor güzel bir ses. Seçme bir şiir. Ses, şiirin bütün hummasını yansıtıyor, inişli çıkışlı, korkulu, tereddütlü, telaşlı, çürümeye yatkın, yaşamayı istiyor, ölmeyi istediği kadar. Oysa kalın bir kitapta senelerdir evde, kırmızı odamda yatıyordu. Onu yazan adamın iyi bir adı var bugün, cesedi çürüdü. Eridiğimi bilmiyor, bilemez, ölü.

Bense Can Havli’ni yazıyorum, kanım her zamankinden hızlı akıyor. Bunları yazmasam da olur. Ötekileri de. Bunun verdiği özgürlükte klavyeye, parmaklarım birer pena. İşitiyorum o ritmi. Canımın korkusunu göstergelere taşıtmayı oldukça aptalca buluyorum. Ey kari, o kari, sen, senin durumun çok vahim, hem sevmiyor hem izliyorsun. Gizli gizli izliyorsun. Açıkta saklıyor, kin duyuyorsun. Adı örtüyor, karartıyor, ama bu dimağın yarattığını merakla iştahla şehvetle tüketiyorsun. Adım dudaklarını yakıyor, neden, bunu ayrıca bir yere not ettim, biraz açıcam bi ara gerekli görürsem hâlâ. Bence buradakileri okumamalısın. O benim işte. Başka bir ben yok.

Kinine bile sadık olmayan bir adam neye sadıktır?

İllustrasyon: Aşkım Luetke. Yeni kitabımın kapağını da ondan alıyorum, değişmezse kararım.

15 Mayıs 2011 Pazar

YAŞAMAK

Yazarak; hayattan eksiklerimizi, ihtiyaçlarımızı mı kapamaya çalışıyoruz? Yoksa bir çok sanat kuramcısının üzerinde durduğunu sandığım daha karmaşık bir şey mi bu? Olayların, sözlerin yaşamaktaki imkânların bir yansımasına mı razı oluyor sanatkar. Bildiklerimizle eşlemeye çalışıyoruz bir şeyleri. – İçimde işte şimdi aptalca gibi görünen bir soru, hava kabarcığı gibi çıkıverdi: Sanat nedir? (Masanın başında yedeksubay üniformamla oturuyor ve kendime bu soruyu soruyorum) Kaçamazsın da sordun bir kere. Sanat mı? Bak dostum ben onu bunu bilmem felan diye kaçacak yer ararken, cevabı yakalayıverdim. Ne kadar güzel, ne kadar güzel, ne kadar güzel. Ve yakalayınca da başka bir şeyi daha yakaladım. Neredeyse iki yüzlü iki türlü ve iki olduğu için de korkunç bir hayatı yaşıyormuşuz gibi geldi. Demek ki dedim böyle görünüyoruz, yazık, belki de biraz böyleyiz ama başka olmak gerekiyor aslında, ve aslında da biz böyle değiliz, olması gerekeniz.

(Yaşamak'tan, Zarifoğlu)

5 Mayıs 2011 Perşembe

ORASI

Orası neresi? Bunu henüz bilen yok. Ama sanal bir orası kurgulayabildiğimiz konusunda bence hepimiz eminiz. O kadar eminiz ki vatandaşı olarak bazı hakları hiç sorgulamadan kullanıyoruz. Ğ dergisi birkaç soru soruyor, birisi şu: “Deleuze iletişimin yaratıcılığı öldürdüğünü söylüyor. Haklıysa, sanatçının internetle kurduğu ilişki yaratıcılığına halel getirir mi?” Tam işte ora’ya dair bir soru, orda yaratıcılığa talep olacak mı?

Bence Deleuze biraz yanılıyor. Daha evvel olup biten de iletişimsizlik değildi. Sanatçının yaratıcılığını öldüren şeyler arasında internetin yeri var mıdır diye soralım soruyu. İletişim araçlarının artışı, uyaranların çoğalmasına bağlı olarak insanları dış dünyaya bağımlı hale getiriyor. Birinin bugün yaratmayı isteyeceği ayrı bir dünya kurgulaması imkânsız gibi. İstemesi imkânsız, yaratması değil. Sanat tamamen içten gelen ve içeriden taşan bir isteğe bağlıyken ortaya çıkan şeyle, bir tür taleple şekillenen arz olduğunda ortaya çıkan şey aynı değil. Şunu kastediyorum: iletişimi saniyelik iletilerle sürekli canlı tutan birinin, daima dış dünyaya kulak kabartarak kendisi hakkında geri bildirim alan birinin yarattığı şey, artık o kişinin yarattığı bir şey değildir, o kimse sadece bir kayıt cihazıdır artık. Herhangi biridir. Diğerleri ile birlikte anonim üretmekte olan biridir. Ölen şey nedir, ondan emin olamayız henüz. Ancak ortadaki şiirlere bakarak bir yorum yapmak gerekirse şiir türsel anlamda şairin onayıyla asimile oluyor, yani seçerek, tercihte bulunarak. Buna olumsuz veya olumlu bir bakış geliştirmiyorum henüz. İnsandan bağımsız, insanın ihtiyacı dışında var olan tür diye bir şey mi var ki? Seyrediyorum. Dibi bulalım bakalım. Oradan kim çıkacak kim çıkmayacak, onlar belirleyecek geleceği.

(bu ve hepsi, bugün yarın çıkacak olan sayıda, ğ)

1 Mayıs 2011 Pazar

ÖZGÜRLÜK: PAKET SERVİSİ YOK / Hayriye Ünal

Şairin, edebiyatçının her zaman ilgili olduğu başkaldırı, muhalefet ve özgürlük gibi konularla yakından ilgili olan bir tutumu anımsayalım. Şairin politik anlamda bigâne kalamayacağı bir tutum olmaktan başka, şairin bireysel oluş’unu tüm uçlarıyla beraber ben’inin şiirdeki meşru ifadesi olarak kavramasını da sağlayan farklı olanın, ötekinin, azınlığın daral(tıl)mış bu nedenle gittikçe daha az “anlatan” dilinin takipçiliği. Bu doğru –istendik demek lazım aslında- tutuma götüren yolun başına dönelim: Şu biliniyor: ekonomik anlamda güçlü olanın gösterge alanında da tahakküm oluşturduğu ve kendi ayrıcalığını semiyotikle pekiştirdiği. Buna karşın, dilin şairin veya yazarın elinde olduğu gibi bir ‘çocuksu inanç’ var edebiyatçıda. Orada uzaktaki büyük ekonomik varsıllığın biçimlediği dünyanın kenarcığına birkaç sözcükle iliştiğini varsayabiliyor. Bu tutumun dili fetişleştirmek bir yana, hiçbir yararı olmadığını söylemek gerekir.

Dilin bizi baştan çıkarmasına izin vermiş olmayı bir de okurla paylaşmakta her şeyden evvel “etik yoksunluğu” buluyoruz. “Beli getirilen” dil mi acaba yazar mı? Fail olan dil mi –hatta dilin arkasındaki törel varlık mı- yazar mı? Bu sorular önemli. Birçok örnekte dilin en klişe kullanımıyla bile şaire ve bir okur katmanına belli bir doyum sağladığı hatırlanırsa dilin bu işten ‘kendini hiç bozmadan’ çıktığı söylenebilir. Bu nedenle işte özgürlüğü orada tanımlamak, tehlikeli olan bu. Böyle bir özgürlük şekli yok. Edebiyatçı bir oyuncak misali yazıp çizerek avunurken yarattığı -ve saymaca olmaktan ötürü zaten- tartışılır değeri, neredeyse “üste para vererek” dolaşıma sokabiliyor. Bu çocuksu inançla sahte bir özgürlükle avunmak yerine bir seçim yapmak hiç değilse seçenekler arasında bir özgürlük kurgulamak gereği, işte bu edebiyatçıyı heterodoksinin eşiğine getirebilir. Yapısökümün de eşiğidir burası, salt bir eşik de olabilir, gerçek anlamda, maddi bir yer olarak da.

Bu, edebiyatçının yaratma anına müdahale ederek özgürlüğü engelleyen duyguların baskısıyla ilişkilidir. Özerklik ancak bu baskıyı refüze edebilmekle mümkündür. Bu tabii telaffuz edildiği kadar basit bir şey değildir. Her şeyden önce baskı; hoşa gitme, kabul görme, geçerlilik kazanma, korku, teslimiyet duygularına sinmekle kalmaz, dilin tevarüs edilerek içselleştirilmiş mantığında da yer alan bir unsur olarak algıya peşin yerleşmiştir. Bu içsel unsur; mitik, törel, ideolojik veya kutsal olabilir. Yazarın kişiliğinin ayrılmaz parçası gibi duruyor olabilir. Onun edebiyatla ilgili hedeflerinin en temelinde temellük edilmiş hâlde bile var olabilir. Zaten sevdiğimiz ve sevmediğimiz yazarları belirleyen onların bu bulunma şekilleridir. Fakat tam da bu işte, yazarın kendi ücrasını –özü değil zinhar!- ve başka ücraları bu katmanları aça aça bulgulayabilmesi, sanatın açığa çıktığı yer.

Baudrillard “göstergeleri yakmak”tan bir çare olarak bahsedecek kadar ileri gidiyor göstergelerin tahakküm yaratan örgütlenmesi karşısında.

“Gerek iktidar sistemlerinin, gerekse mübadele değeri ve ekonomi politiğin bütün baskıcı ve indirgeyici stratejileri, göstergenin içsel mantığında başından mevcuttur. Göstergenin ve değerin yok oluşunda simgeseli ancak topyekun bir devrim (hem kurumsal hem pratik anlamda bir devrim) geri getirebilir. Göstergelerin bile yakılması gerekir.”[1]

Dili yakmak gerekir mi? Şair bu eşsiz doyum nesnesi karşısında bu kadar kıyıcı olabilecek midir? Sonra egemen anlamların kabuk bağlamış sözümona gücü karşısında eğilmeyecek direnci kendinde bulabiliyor mudur? Burada üç tip hareket tarzından bahsetmemiz mümkün görünüyor. Sosyolojik bir olgu olarak bütün edebiyat ortamlarında örneği olan bir durum olduğu için çok kaba hatlarla bahsetmekte beis görmüyoruz. İlki, dilin bütün örfi kullanım tarzının ve alışkanlıklarının suyuna giden, mazmunlaşmış imge sistemini uygulayan, genelde orta yaşlı şairlerin ve onların uyruğuna girmekte sakınca görmeyen genç şairlerin temsil ettiği ve kısmen edebiyat ortamında söz sahibi olan ortodoks kesim. Kurumsal dergiler ve yayınevileri, taşra dergilerinin bir kısmı, yıllıklar, etkinlikler aracılığıyla oldukça etkili bir tahakküm yaratır bu katman. Bu tahakküm belli bir okur sayısını garantiler şaire, çünkü şiir tanımına sözü geçen aygıtlar aracılığıyla kesintisiz şekilde müdahale etmektedir. Onaylanmak isteyen şair adayları ve şaire güvenmeyi seçen okur bu zihinsel müdahaleye sonuna kadar açıktır. Doğallıkla kamuoyu bu ortodoks şiir algısıyla durmaksızın beslenebilir. Bu kesitlerin zamana bağlı olarak statik olmayıp geçişlere açık olduğu söylenmelidir.

İkinci hareket tarzı daha anarşizan bir tavır içinde bulunan şairde görülür. “Parçalanmış göstergeler”in veya anlamların peşinde bir seyir izler şiir serüveni. Bu kesitte yer alan şairler ya şaşırtıcı bir şekilde ilk kesitin -gecikmiş- desteğiyle ya da özellikle genç ve isyankâr okur desteğiyle okunurluk kazanır ve şiir tanımına küçük bir müdahalede bulunurlar. Üstteki aygıtların hepsinde belli bir yüzdeyle sınırlı kalmak kaydıyla yer bulurlar. Ancak alt kültürün veya içinde olduğu azınlık grubun sesi olmak gibi avantajlara sahiptirler. Bu şairlerin başlangıçta heterodoksiye yatkın konumları çok umut vericidir. Bir azınlığın, toplumsal alanda tercih edilmeyen grubun üyesi olmanın, örneğin kadın, gay, Kürt, Yahudi, İslamcı veya özürlü olmanın heteroglot bir söyleme varması beklenirken ilk kesitle konsensus sağlanması şaşırtıcı olduğu kadar ironiktir de. Bu kesitte yer alan her şairin doğuştan veya sonradan edinilmiş ‘ayırıcı’ bir farklılığa sahip olması gerekmiyordur. Tavır olarak egemen göstergelere yönelik yıkıcı ilk tutum belirliyor daha ziyade ikinci hareket tarzını. Ne var ki bu hareket tarzını sekteye uğratan şey Hal Foster’ın şu ifadesiyle -biraz değiştirerek- nitelenebilecek şekilde “nesnenin sistemleştirilmiş yönlerinin tuzağına” düşmeleridir. Bu nedenle “göstergeyi sarstıklarında, koda meydan okuduklarında, tek yapabildikleri onun içindeki gösterenleri maniple etmek ve kodun mantığını sökmek yerine kopyalamaktır.”

Elbette burada kesin sonuç alınan bir yıkıcılıktan söz edemeyiz. Biz şairin hareket tarzından bahsedebiliriz, nihai başarısından bahsedecek olan da edebiyat tarihi veya zamana karşı koyabilmiş eleştirel bakıştır. Şair göstergeleri / dili yakmanın imkânsızlığı ile yüzleşir önce. Bunun karşısında sözgelimi görsel şiiri seçebilir ancak görsel şiiri seçtiği anda dilin alanından çıkarak. Hiç değilse egemen bakışın nazarında. Dil bir dizge olarak hiç ‘dokunulmamış’, dolayısıyla her zamankinden fazla tahakküm alanını genişletmiş olarak şaire uzaktan göz kırpar. Bu seçimle şair klişe reddedici / put kırıcı tavrından ötürü üstte yazdığımız egemen katmanlarla belli aralıklarla çatışmaya girer. Ancak gerçekten etkili bir eleştiri ile karşılaşmadan, doğası gereği “semiyotik temellük pratiklerine” direnmekte güçlük çekmeyecek tek tür iken postulalarını sınama fırsatı olmaksızın ayrılan bir kulvarda daha iddiasız biçimde devam etmektedir.

Benim heterodoks dediğim şairse şiirde genellikle yenilik karşıtı olan, uç girişimler konusunda atak olmayan üstteki iki çoğunluktan sapmayı göze almaktadır. Ama bu sapma kendi oluştuğu yönde bir birikme, bir alışkanlık yarattığı anda başka bir sapma tarafından hızla terk edilmeye de müsaitliği içerir. Yine bir eşiksel durum söz konusudur kısaca. Eşik iki durumu birbirinden ayırmaya da yarar ki aslında iki durumun da varlığını öngörmüş olur. Heterodoksi ortodoksinin varlığını mufavık görmez ama mecburiliğini kabullenir. Adeta bir peynirli çöreğin peyniri gibidir o. Dışındaki tüm hamurlu bölge tarafından sarılmış daha lezzetli kısımdır heterodoks olan. Tıpkı minör edebiyatta dil etkin bir oluşum olarak, yaratıcının üsluplar ve olanaklar yaratması içinken, bu durumun “geçmişin biçimlerini” yineleyen ve “kendisini tüm bu biçimlerin ifade ettiği varsayılan bir kimliğe”[2] tabi kılan majör bir edebiyatla sarılıp sarmalanması gibi.

“Nietzsche de bir yerlerde özgür bir ruhun kanunların kaldırılması hatta düzeltilmesini kışkırtmayacağını çünkü ancak kanunları çiğneyerek güç istencini gerçekleştirebileceğini söyler. Kişi (başka kimseye değilse de kendine) sürünün kurallarının üstesinden gelebilme, kendi yasasını yapabilme ve HER toplumda yasayı ve töreyi tanımlayan bayağı ruhların kin ve hınçlarına kurban gitmeme becerisini kanıtlamak zorundadır. Kişi, aslında, özgür ruh olmayı başarmak için savaşın bireysel bir dengine ihtiyaç duyar – kişi, kendi hareketini ve zekâsını ölçebileceği atıl bir aptallığa ihtiyaç duyar.”[3]

Doğallıkla dergi sayfalarında da diğer birleştirici yerlerde de bunlar yan yana ve iç içedir. Bununla karşılaşan mutedil okurun derhal ayırt etmesini bekleyemeyiz. Bunun için bir eleştirmenin şairlerin ürettiği değerler konusunda uyanık olması ve ara vermeksizin ayırt etme işlemi yapması gerekir. Daha da önemlisi bunun bir teamüle dönüşmesi gerekmektedir. Teamülün doğasında katılaşma eğilimi olacağı için paradoksal bir şey söylemiş gibi oluyoruz; fakat nihayetinde şiirin doğasına aykırı olarak eleştirinin bir miktar katılaşma lüksü hatta gereği vardır.

Yabancılaştırma etkisinden azami ölçüde yararlanan bu hareket tarzını uygulayan az sayıda şairden biri Ece Ayhan’dır.[4] Yaşlandıkça / yıl geçtikçe tahakküm yaratan kesimi her şekilde aşarak okurdan kabul görmeye başlayan bu şairlerin sürekli geriye dönük okumalarla yeniden anlamlandırılmaları da şaşırtıcı değildir. Ancak her anlamlandırma, şairi o kaçtığı ve ileride başka şairlerce aşındırılacak dizgenin yaratıcısı kılacaktır. Ancak bu katmandaki kutlu şair, “ortak kültürdeki gömülmüş (eşzamanlı olmayan), dışlanmış (minör) ve henüz gerçekleşmemiş (ütopik ya da arzu edilen) unsurları” birbirine bağlaması gerekliliğini sezgisel olarak bilir. -Burada gereklilik sözün gelişi, onun gereklilikleri içsel zorunluluk olarak kendini duyurur.- Çünkü “Majör kültüre, onun semiyotik temellük pratiklerine, normatif kategorilerine ve yerleşik tarihine en sağlam direnişi, son kertede, bu birliktelik gösterebilir.” (Foster) Majör kültürle hiçbir ‘kuşatılmış’ etki tepki ilişkisine girmeden şiirini bireysel alanında özgürce ve her adımda kendi seçimleriyle biçimleyerek kurmuş bir şiir örneği vermek gerekirse Cahit Zarifoğlu şiirleri akla gelmelidir.


[1] Akt. Hal Foster, Sanat Siyaset-Kültür Çağında Sanat ve Kültürel Politika içinde “Kültürel Direniş”, ed: Ali Artun (İstanbul: İletişim y., 2008).

[2] Colebrook, a.g.e.

[3] Hakim Bey, T. A. Z. Geçici Otonom Bölge, Ontolojik Anarşi, Şiirsel Terörizm, çev. İnan Mayıs Aru, kitap şu adreste mevcut: http://www.slideshare.net/hasantayyar/taz-hakim-bey (erişim Aralık 4, 2010).

[4] Ece Ayhan’ın uygulama tarzına başka bir yazıda değindim. Bkz. bu kitapta “Modernizmin Açığında: Taşkın Şiir”.

(Eylül'e hazırlamaya çalıştığım Çoksesli Şiir kitabımdan. Bu yazı kesiti, daha evvel "Eşikteki Özgürlük" yazımın içinde yer almıştı.)