29 Haziran 2011 Çarşamba

HULKİ AKTUNÇ İÇİN, GECİKMİŞ BİR TEŞEKKÜRLE BİRLİKTE

Hulki Aktunç öldü. Argo dosyasında yazdığım yazıda bana ilham veren yazıları için borçluyum ona. Borçluyuz. Argoyu edebiyata dahil biliyordum, gerekçelerimi onda buluverdim. Sürpriz olmuştu. Şizofrenik bir dil olarak dili yardığını anlatıyordu söyleşilerinde. Şizofreniyi ruhsal bir hastalık, bir patoloji olarak almıyordu. Argo da dilin patolojisine değil sağlığına çalışıyordu ona göre. Ama işte bu adam diyor ki öyküsünde: “Aşk bir hakikattir” Aşkın hakikatine karışıyor argonun hakikati. Karışıyor da ifsat mı ediyor, irşad mı? Dil bizi sınıyor, bakalım sağ çıkacak mıyız bu sınavdan?
Dili yaran sadece argo değil burada, şüpheler. Şüphe de dili böler. Argonun açtığı kanyonda ilerler.
Aktunç, argoya, yabancının içselleştirildiği, öteki’ne keskin sınırların konmadığı, sokağın olduğu gibi dile yansırken kendi etiğini de oluşturduğu ve bu süreçte de tortulaşmış genel ahlâkı sarstığı için inanıyordu.

Argoyu yurt edinen beden bütün çağrışımlarıyla fleet ve hızından dolayı gövdesiz bir bedendir. Tanınmamayı arzular. Tanınmayı arzuluyorsa takvim hatası var bu işte. Hem argonun işaret ettiği dışarıya talip olup hem salona dâhil olmak istiyorsa bu işte bir iş vardır. Ya efendiliği sahtedir ya dışarıya kaçması bir numaradır.
O halde; zamkinos et. Palamarı kopar. Payandaları çöz. Tüy. Camperle. Toz ol… Bu ilahi kaçma çağrıları içinde dehşet bir suçluluk duygusu taşıyor.
Ama en kötüsü suçlunun, suçunun tözünden ürkmesidir. Suçlu, cezadan korkabilir, affederiz onu, herkes affeder. Suçlu kötü şöhretten ürkebilir ürkmeyebilir, bu insancadır, der geçeriz.
Ama suçlu suçunun tözünü taşımıyorsa insanlık bitmiştir orada. Hiçbir dilin argosu bu açığı kapatmaz. Hiçbir argonun böylesi bir işlevi yoktur. Suçun tözü sana “nir-liği vana-lığı” hayal ettirmeyecek azizim.
Suçlu, suçunun tözüne inanmıyorsa, argo bile orada onu kurtaramaz. Gerçekten kurtuluş istemiyorsan saklanmayacaksın. Saklanıyorsan, bir gün arınma ihtimalini hesaplıyorsun demektir ki, bunu işte kimse affetmez, kendin bile.
Hulki Aktunç’tan gelsin, aşk hakikattir, abartılabilir


(Yukarıdaki resim: Alexander Bazarin.
Ressam. 1963 yılında Novgorod’da doğdu. Petersburg Muhina Sanat Akademisi 1991 mezunu. Çeşitli sergilerde yer aldı. 1992’de Rusya Sanatçılar Birliğine katıldı. Hâlen St. Petersburg’da çalışıyor. "Küçük güzeldir" lafı onundur.) 

28 Haziran 2011 Salı

TEK BAŞINA BİR YARALIYI KURTARMAK

Onu hareket ettirmeniz gerekenden fazla kıpırdatmayın. Onu taşımak için kullanacağınız yolu iyi belirleyin. Yalnızsanız onu mümkün olduğunca çabuk bir şekilde taşımanız gerekir. Bunun için, aşağıda izah edilen taşıma yöntemlerini deneyin. Canını yakabilirsiniz, buna tepki gösterebilir, ama her şey onun iyiliği için. Yalnız müdahale edebilecek olanlar acı çekene fütursuzca bakabilirmiş.   

23 Haziran 2011 Perşembe

KURTARMA AMAÇLI DÜĞÜMLERİ ÇÖZMEKTEN ÖĞRENDİM

İyi bir kurtarıcıysanız aşağıdaki düğümleri iyi öğrenmelisiniz. İnsanların hayatı acil durumda düğümü düzgün ve güvenli bir şekilde bağlamanıza bağlıdır. Doğal liften yapılmış halat insan hayatı kurtarmada teşvik edilmemelidir. Buna karşılık diğer birçok işlemde doğal liften yapılmış halat kullanmak yeterli olacaktır.
Sallanan uç: düğümü attığınız uç
Sabit uç: halatın hareketsiz ucu

18 Haziran 2011 Cumartesi

SADIKA, SIDK, SADAKAT

Muhteşem Yüzyıl adlı bir TV dizisinde hareme alışamayan, aidiyetini ve kinini unutmayan cariyenin adı Sadıka. Yeni efendilerine sadık olduğu zannını verdiği için ona sadıka dendi. Onun asıl sadık kaldığı şeyse özgürken bağlısı olduğu şeyler. Bu ismin akrabalarına baktım sözlükte. Sadıka suyla arınamaz. 

Sadakat: samimi ve sürekli bağlılık, dostluk.
Sadakatli: hakikatli, vefadar, doğru, sadık.
Sadak: içine ok konulan kab, okluk, tirkeş.
Sâdık: 1. Doğru, gerçek, hakiki; yalan olmayan, sahte olmayan.
2. Sadakatli, samimi, bağlı.
Örn.: “Âşıkım, hem sâdıkım rakip sözüne uymam” Âşık
Sâdıku’l vaad: Sözünü tutan, vaadinde duran.
Kavl-i sâdık: Gerçek söz.
Kavline sâdık: Sözünde durur.
Örn.: “Kız dinle nush ü pendimi kavline sadık ol” Vâsıf
Sıdk: 1. Doğruluk. Gerçeklik. 2. Temiz kalplilik, halisiyet*.
“Sıdk ile terk edelim her emeli her hevesi” Nâmık
3. Sadakat.
*Halis: 1. Karışmamış, katışıksız, saf, hilesiz. 2. Temiz. 3. Yalnız, sadece.
Sade: 1. Karışık, karmaşık olmayan; basit, düz. 2. Karışıksız, halis, safi, temiz. 3. Süssüz. 4. Gösterişsiz, tantanasız, tekellüfsüz. 5. Bir katlı, katmerli olmayan, içinde herhangi bir şey olmayan: Sade kahve. 6. Doğru, temiz, saf, halis (kimse). 7. Fazla ince düşünemeyen, saf, bön. 8. Katışıksız. 9. Yalnız, ancak. Sâde bir semtini bile sevmek bir ömre değer.
Saded: Kast, niyet, maksat; esas konu, esas mana.  

15 Haziran 2011 Çarşamba

ŞİİRİN ÖDEVİ YA DA ÂDEMİN KIZLARINDAN BİRİ: ELEŞTİREL BİR ÇÖZÜMLEME / Murat Güzel


(Bu yazı Âdemin Kızlarından Biri’ne dair bir çözümlemeyle sınırlı; fakat çıkacak olan nesir kitabımda birkaç yazıda atıfta bulunduğum, yanıtladığım önemli ipuçları içeriyor. Bu yönüyle güncel. Ayrıca elektronik ortamda ilk kez yayımlanıyor. İlk olarak Dergâh’ta yayımlandığında Murat’a oldukça kızdığımı hatırlıyorum. Bazı şeyleri, inanmadan, tesirde kalarak yazmış olabileceğini düşünmüştüm. Hataya işaret ediyordu o. Tabii sonradan fikrimi ateşleyen bir şeye dönüştü bu hata. Mizacımdaki hatadan dolayı ben olduğumu anladığımda, geçti. Tuhaf şey; nerdeyse aynı tarihlerde şiirimizde hatanın kutsanmaya başlamasıyla, kimsenin bir daha böylesi eleştiriye uğramaması da kayda değer. Neyin hata olduğu/olmadığı konusunda hiç kimse bir zemin bulamıyor şimdi ayaklarının altında. Afaki sözlerden ileri giden bir eleştiri bulun bulabilirseniz. Çoksesli Şiir’in bir bölümünü zihnimde kayıp kişi aydınlatmışsa, bir bölümünü de bu yazıdaki hakikat-hayat paradoksu aydınlatıyor. İkisi de zemine odaklanarak şiiri ıskalamayı göze aldı, şiir burada, şiirin zemini şiir. Eleştirinin işi de bu zaten. Zıddını yaratmak, istenmeyeni yaratmak. Dışarıdakini bulmak. Kenardakine ışık düşürmek. HÜ)

*
“Hayat sözkonusu olunca hakikat yeterli bir kanıt mıdır?”. Ünlü Alman romancı Thomas Mann, Dr. Faustus romanındaki bir kahramanına yaptırdığı Ibsen ile Nietzsche arasındaki kıyaslamayı bu ironik ve kısmen alaycı soruyla bitirir. “Trajik yazar” ile “yaşam filozofu” arasındaki bu ironik karşılaştırmaya dayanarak hayat ile hakikat arasında vurgulanan uyuşmazlığı çözümlemenin bir imkânı var mıdır? Hayat mı, hakikat mi? Hangisi daha öncelikli ve daha önemli? Hayata dayalı bir hakikat tasavvuru mu, yoksa hakikate dayanarak yargılanan bir hayat mı? Hayat, hakikat olarak bildiğimiz şeyleri nasıl sorgulayabilir? Hakikat, hayat olarak yaşadıklarımıza müdahil olabilecek kudrette midir? Hakikat olarak bildiklerimiz ile hayat olarak yaşadıklarımız arasında müşahede ettiğimiz uyuşmazlığı çöz(ümle)mede şiir (sanat) bize yardımcı olabilir mi? Eğer olabilirse hangi hakla, hangi içimle ve hangi amaçla?

Hayriye Ünal'ın ikinci kitabı Âdemin Kızlarından Biri,  şairin ilk kitabındaki şiirlerin olumsuz bir çok yönünden arınmış ve sağlam bir dil ve söyleyişle örülmüş şiirlerden mürekkep. Bu haliyle kitap, teknik bakımdan, şairi için Saçları Vardır Aşkın'dan daha ileride kalan bir şiir menzilini temsil ediyor. İlk kitaptaki bazı şiirlerin aksine, bu kitapta yer alan şiirlerin tamamında, olumsuz anlamdaki lirizm mümkün olduğunca kırılmış, müziksel ifadenin şekillenişi poetik söyleyişin iç işleyişinin gücü ve ritmine emanet edilmiş olarak görülmektedir.

12 Haziran 2011 Pazar

ÖZELEŞTİRİNİN ŞARTI, PAZAR, SANATSAL BİR EYLEM OLARAK İNTİHAR / Hayriye Ünal



Sanatın bugünkü algılanışını aydınlatan iki pazar türünden söz etmek istiyorum. Böylelikle yakın geçmişte acılarla dolu dünyayı ‘gaddarca’ resmeden Otto Dix gibi ressamları bile zor hazmeden bir dünyadan irritasyonun estetiğine gelinmiş olmasına da dikkat çekmiş olacağım. Bir yüzyıllık süreçte sanatın hizmetine sunulan tema ve malzeme sınırsızlığı söz edilmeyi hak ediyor. Çünkü bir yanda beğenelim beğenmeyelim böyle bir gelişme varken diğer yanda özellikle ülkemizde sözün ilkel şatafatı sanat sayılmaya devam ediyor. Diğer taraftan kurumsallaşmaya, bürokrasiye başkaldırı olarak başlatılan geçerli estetiklerin yıkılışı başka bir kurumsallaşmanın ve bürokrasinin hizmetine sunuluyor. Karşı sanatın da zaman içinde kendi amacına aykırı biçimde kurumsallaşması ve bu yolla bireyin ayrıcalıklı bir konuma yerleşme arzusu, egemenlik talebi onu başlangıç nedenleriyle çelişkili bir konuma itmektedir. Üstelik üstüne oturduğu mirası ona terk edenler içinde dünya savaşının yıldırıcı etkisiyle yaşamını sonlandırmış Jacques Vaché gibi esersiz dadacılar da bulunmaktayken.
Bu pazarlardan birincisinin nesnesi, milyarlarca lira ödenen kavramsal sanatın devasa örnekleri. Damien Hirst gibi sanatçıları zengin eden bu sanatın bir örneğinde cinsel ilişki esnasında dondurulmuş ve kafalarını böceklerin kemirmekte olduğu sığırların olduğunu görmek mümkündür. Bir başkasında formaldehit içinde saklanan köpekbalığı sergilenmektedir. Stuart Brisley ise, çalışmalarından birinde su ve hayvan barsaklarıyla doldurulmuş bir küvette saatlerce kıpırdamaksızın durarak performansını sanatçının fiziksel gücü fikri üzerine kurabilir. Bu sonuncu örnek, yukarıda andığım egemenlik talebi doğrultusunda dikkatin sanat eserinden sanatçıya çekilmesini de sağlamaktadır. Bu dikkatin bir sonraki aşamasında ise Rudolf Schwarzkogler gibi Avusturyalı sanatçıların özellikle gaz odalarına bir tepki olarak fiziksel şiddeti kendi bedenleri üzerinde vurgulayan işleri akla gelmektedir.

7 Haziran 2011 Salı

DENEYSEL ŞİİRİN YERİ YURDU VAR MIDIR? / Hayriye Ünal

Bilimsel literatürde Ernst Mach’ın isim babası olduğu “düşünce deneyi” diye bir kavram var. Daha önce yapılmış deneylere göre temellendirilmiş ve tümevarım veya tümdengelim yöntemleri kullanılarak oluşturulan önermelere deniyor. Şiir yazmanın genel anlamda bu tanım çerçevesinde bir düşünce deneyi olduğu ileri sürülebilir. Buradan devam ederek o günün geçerli kabullerine göre şiire yabancı addedilen bir malzeme ile şiir yazıldığında –yazıldığı iddia edildiğinde- veya geçerli yöntemlere aykırı/uygun düşmeyen yöntemlerle şiir yazıldığında ise şiirde deneyin söz konusu olduğu söylenebilir. Şu hâlde edebiyatta deneysellik, öncelikle malzeme veya yöntem odaklı incelenebilir.

Sözgelimi geçmişte deneysel sıfatı ile vaftiz edilerek edebiyata dahil edilmiş bir “vakıa”, artık eser makamındaysa onun yöntemleri ve malzemesi “geçerli” kabullerle uzlaşma içindedir ve artık onun yöntemleri ve malzemesi ile iş görmek deneysel kategorisine sokulmaz. Demek ki edebiyat tarihinin herhangi bir kesitinde Deneysel sıfatıyla nitelenen bir şiir tecrübesi ile genel tanımına göre deneysel olanı dikkatlice ayırt etmek gerekir. Kavramların “alt tabaka” tarafından rastgele kullanımı sonucu bu ayrım ortadan kalmış gibidir. Bu anlamda deneysellik, kabul edilebilirliği tartışmalı olan bir alan içinde iş görür. Kabul edilebilirliğin özellikle istendik biçimde tartışmalı olması deneyselliğin tanımı gereğidir. Deneysellik yeri yurdu olduğu anda –eserden- kaçan bir niteliği anlatır. Dolayısıyla aslında kabul edilme savaşıyla eşzamanlı olabilecek bir deneysellik iddiası söz konusu değildir. Bunun için bir şair “Ben deneysel şiir yazıyorum” diyemez. Şair denediğinin –geçerli kabullere göre şiir olmadığının bilincinde olduğu halde- gelecekteki bir kabule göre –ki bu geleceği de yapanlardan birinin kendisi olduğunun bilincinde olarak- “şiir” olduğunu iddia etmelidir. Kendi odasında şair “ben deniyorum, ben deneyciyim” diyebilir. Ama bir dergide veya bir kitapta insanlara sunduğu “şey”in “şiir” olduğunda ısrar etmelidir. Amaç ne pahasına olursa olsun deneyci olmak değil amaç yabancılaştırma sağlamak ve bu yolla muhatapta karşılık bulacak “şiirsel anlam”ı[1] bulgulamaktır.

1 Haziran 2011 Çarşamba

ESPRIT DE CORPS, TAMAH, YAŞAM

Dayanışma ruhuna selam, bunu başaranlara insan deniyor. Bana ise siyah beyaz denebilir en çok.

Uzun ağaçlar altında bir kuytusu bulunan, tahta masalar, komik hüzünlü güzel saniyeler hiçbir zaman yakalanamaz. Kaçırılmış an.

Bir hesap pusulası ardına imzaladığım bir sözleşme bir şaka değildir. Her şey gibi ciddiye alırım. Ama şüphe, şüphe. Kalkıp gidildiğinde bir şüphe. Küçük bile olsa başkasının acısına gülmeyeceksin! Öldürmeyeceksin gibi bir emirdir benim için. Ben bugün bir şey öğrendim. Beş yıldır önünden geçmediğim bir yerde, birden aydınlandığımda, epifan gibi bir şey bu, deli bir şey, telefonda bir itiraf için günlerce hazırlandığımda birden gülünen acının tarafıma fatura edildiğini anlayıveriyorum. Hiçbir sözcük kaçırmayacaksın o halde. Tek bir zaaf belirtisini, çalmayacaksın! Bir ödeme planı hazırlayayım. Uzun uzun yürüyorum sindirebilmek için. Tamah ettim. Etmeyeceksin! Onu senden alacaklardı aldılar. Yürürken, başıma gelenlerin –başıma gelenler- dramatik bir ifade değil, çağırdıklarım olduğunu.

Öğrendiğim şeyi, Terry Eagleton’ın da öğrenmiş olduğu anlaşılıyor:

“Yaşam, kuramsal bir sistemden ziyade belli sezgilerle ilgili bir mesele olduğu için, her zaman bu sezgilerden hareketle başkalarının sistemlerine saldırabilirdiniz; ama Yaşam aynı zamanda akla gelebilecek en mutlak değer olduğundan, onu burunlarının ötesini görmeyen faydacılar ve ampiristlere kötek atmak için de kullanabilirdiniz. Düşman ateşinin geldiği yöne göre bu cephelerin birinden diğerine atlayarak epey zaman harcamak mümkündü. Yaşam, edebiyatın koyunlarını keçilerinden İncil’e özgü bir kesinlikle ayıran, amansız ve sorgulanamaz bir metafizik ilkeydi; ama yalnızca somut tikellikler içinde tezahür ettiği için kendi içinde sistematik bir kuram oluşturmuyordu, dolayısıyla ona saldırılamıyordu.”

Kendilerine kötü davranıldığı sürece, kendilerine ancak tepeden bakıldığında saygı gösterenlerden ve sayıldıkları zaman tuhaf tepkilerle ne dedikleri belli olmayanlardan uzak kaldığında, kanmayı istediğin için kandığında kandırma zaferini yaşayanlardan uzak kaldığında, artık yakın kalabildiğin tek bir kişi olmayınca Nietzsche okuma zamanı gelmiş oluyor mesela. “Anlat baba” diyorum o zaman. Azgelişmişliği anlat bana, tepeden tırnağa. Hemen yapıyor dediğimi.