23 Temmuz 2011 Cumartesi

"İÇİMDE BİRİ SİMLİ İKİ KADIN VARSA"

Karnımda o acaip sancı. Ağrı sızı filan olmayan, ordan atılamayan, düğümlenip kalan, sıcak veya soğuk olmayan o şey, feci kandırılmış olmak, kandırılmasan bile kandırılmış olmak. Bu gece yola vurup deli deli gidecektim, Samsun asfaltını izleyerek, bir delinin anlattığı gerçek öykünün geçtiği, kendini astığı eve kadının, hiç yoktan kontağın kayboluşu bir kontak nereye gider durduk yerde, -Didem Madak öldü dedi o. Gecenin ikisi yahu. Herkes uyuyor. Uzaktan sevdiğim o güzel yüzlü şair kız öldü ha. Bugün beni kasıp kavuran şeyi, o şeyi, dokunulmazlığı bozmayan sessiz antlaşmalara uymalıdır insan, ikindi üstü bir telefonla, tedavi edici özelliği olan telefonlar vardır, hastalığın bir yönden, tedavinin başka yönden gelişi hep tuhaf. Ölüme karşı kıskancım. Ağlaya ağlaya geberirim sandığım, olmuyor öyle, Didem Madak öldü dedi o. Şiirini anımsadım Madak’ın “şimdiden bir hatırasın” bağıl zamanın insana oynadığı kötücül oyun. Perdesiz yakınlıkların penceresiz deliksiz düşmanlığa daveti. Çok hızlısın John. Evet, babamdan öğrendim. Böyle hızlı çekmeyi. Hızlı çeker ve giderim. Karnım acıyor. Acımıyor. Başka bir şey oluyor. Bakışı donduramadığım gibi, bir tek anısına saygısını çekemiyorum bir insanoğlunun. İnsanoğlu kadar saygısız bir şey görmedim. Çok acıyor John. Hadi altını çizelim. İnsanoğlu kadar saygısız bir şey görmedim. Böyle karın ağrısı da görmedim. Şu birkaç günümü insanlığıma sayın. Ya da insanlığımdan düşün. Bir daha olmaz. Bak orda bir görüntü var, kimsenin öldüremeyeceği, ama ben ona doğru birkaç atış yapacağım. Pink. Mutlaka bir tren vardır götürecek birini, getirdiği yerden, bir araç, bir kapı sesi. Ben bunu mahsus yapmıyorum Hayriye. Öyle oluyor. Hiç olmamışız gibi yapılışına bozulmamışız gibi mesela. Bak bu karışımı al. Bu karışım iyi. Ölümünü bana bir mektup gibi tasarlamış bir büyücü o, güzel cadı.    
“Hiçbir mektup artık ikna etmiyor beni hayata”
Siz de beni bırakmayın, peki, peki. Mümkün müdür? Siz de. Siz de. Bir öğretmenim vardı kocası çatışmada vurulmuş. Kızına “ümit sende” adını koymuştu o. Böyle güzel isim görmedim ben ümit sende. Ümit sende. Adım ümit sende olaydı belki durmayı bilirdim. 

12 Temmuz 2011 Salı

HAYAT-ŞİİR DENKLEMLERİNE DAİR KİŞNEMİYOR

Balıkesir’de bir şiir atölyesi yapılacak. Konuyu “Şairin hayatı şiire dahil midir” olarak tespit etmişler. Ben tabii böylesi başlıkları, hayal gücü kıtlığına yoruyorum; ama başlık dediğin de zaten umumi gidişatı yansıtmalıdır. Hoş, hayal gücü de aşağılanma listesinde, yetenek de vs vs. Kim olarak aşağılamak? Sorarlar. Ama sormuyorlarsa hiç sorulmayacak demek değildir. Biraz daha –yaşarken- hadi biraz daha şair bilinmek. Herkese verildiği için alınan bir paye paye midir? Olsa n’olur olmasa n’olur? Şiirin kendisi bile şairin ağzında ya her yere çekilip uzatılan bir lastik, oyun hamuru bir şey gibi.. olsun olsun, oyun hamuru motor becerileri de geliştirir. Gelgelelim bu hayat-şiir denkleminin kafa kurcalaması hiç bitmez. Ben dört beş maddede çözüyorum bu denklemi, yazıya dönüşebilirse Takip Mesafesi’ne girer. Gizemden arındırma ile başlayacağım, son tahayyüllerini bir halt zanneden eskatalojik mantığa ‘bi sen dur’ diyeceğim, bu arada adı anılınca ‘haaa o diyorsa doğrudur’ adamları var, onlardan kanıtlar olmazsa ikna edemezsin. Ordulu bir kızla tanıştım, Mehtap. Babası evde pişirecek malzeme olmayınca kuş vururmuş. Ankara’ya gelince, Ordu’da vurup vurup yedikleri bir kuşun, karga olduğunu öğreniyor. Karga yenmez, deniyor, yemişler işte yıllarca. Kuşun adını öğrendikten sonra yenilebilir/yenilemez kategorileri oluşuyor filan.–Buyrun paradoksa bakın- adlandırılan her şey hayattan koparılmış mıdır? Artık karga yenmez oluyor. Kinetik** atın eti de yenmiyormuş.   

Resim: Konstrüktivist sanatçı Naum Gabo, duyguları biçimlendiren psikolojik fenomen ve iç fenomenlere önem verir. Kinetik sanatla* da ilgilendi.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

COLD DARK MATTER

HAFİFLETİLMİŞ OLARAK
“Tutulduğum kıskançlık nöbeti, yeni bir şüpheden doğduğu için, kendi de yeniydi, daha doğrusu, bu şüphenin bir uzantısından, genişlemesinden ibaretti; sahne aynıydı, ama bu sefer Montjouvain’de değil, Aimé’nin Albertine’le karşılaştığı yoldaydı; hedefi de, o gün Albertine’in yanında olabilecek birkaç kız arkadaşıydı. Elisabeth diye bir kız vardı, belki oydu, belki de Albertine’in gazinoda hiç görmüyormuş gibi yapıp aynadan seyrettiği iki genç kızdan biriydi. Albertine’in bu kızlarla, ayrıca Bloch’un kuzini Esther’le de ilişkisi vardı muhtemelen. Bu tür bir ilişki bana bir üçüncü şahıs tarafından ifşa edilmiş olsa, neredeyse öldürebilirdi beni, ama bu ilişkiyi ben kafamda kurduğumdan, acıyı hafifletmek için yeterince belirsizlik katmaya özen gösteriyordum. Aldatıldığımız fikrini, şüphe halinde, her gün inanılmaz dozlarda yutabiliriz; oysa aynı fikrin ufacık bir miktarı, yürek parçalayıcı bir sözle kanımıza zerkedildiği takdirde ölümcül olabilir.