29 Ağustos 2011 Pazartesi

SÜTÜ BOZUK MU ŞİİR

body art

TV’de bir rapçi zenci ve sevgilisinin diyalogu vardı. Film bu. Son zamanlarda sıkça düşündüğüm bir konuda yeniden uyandırdı beni. Aşkar dergisi ile Eşikteki Özgürlük dolayısıyla bir söyleşi yapıyoruz. Şiirimizdeki sorunlar dendi, rapçiyi düşündüm hemen. Adam albüm yapabilmek için çabalıyor, parası yok. Bir alışverişte, alması gereken ekipmanla kadını takas etti, kadının ağırına gidiyor bu elbette. Adam kadına “bu uğurda ne gerekiyorsa yapacağım”, dedi.

26 Ağustos 2011 Cuma

BANA OLANLAR / Hayriye Ünal

ben deniz konuşmak istiyorum
yokluğunun içinde oturuyorum
(...)

düzenli aralıklarla kasılarak
onun savaş tutsağı olmayı diledim
oynamıyorum peki, ateş var,
ateşten bir topu kucaklıyorum şimdi

sessizce gidebildiğinde büyüyen bir top
yeisle besleniyor
sarılmayı ve sarıldıkça başa bela baş başa 
o iç çağrısını bir uzvun hangi parça hangi raslantı
bir kakül mü düşmüş alnına
şiirden bir ok mu saplamıştı alnın çatına

hadi iktifa edelim. Yemini ve suyunu
ihmal etmeyeceğin
omuzcuğunda bir kuş
kımıldamama emrini almışım ya
koltuktan koltuğa uçmuyorum
(...)

22 Ağustos 2011 Pazartesi

ÇELEBİ’DEN ERKEK



Ekim başında Everest yayınlarından yazarlarının hepsi kadın olan, konusu da erkek şairlerin şiirlerinde kadın olan bir kitap yayımlanacak. Çiğdem Sezer, Neşe Yaşın, Derya Önder, Gülce Başer vd. yazarların her biri başka bir şairin şiiri üzerinde duruyor. Ben kitap için Asaf Hâlet Çelebi’nin kadınlarını yazdım. Doğrusu bu konuda malzeme vermediği, hovarda olmadığı gibi tutkulu bir adam da değil Çelebi. Bu şiirden anlaşılır mı denmesin hiç. Anlaşılıyor.
Ama ötekini algılamaya başlaması şu şiirde: çok güzel, hem yakın hem uzak.

18 Ağustos 2011 Perşembe

خیریه اونال / صله ی رحِم / Hayriye Ünal

Sıla-i Rahim şiiri Fars dili ve edebiyatı profesörü ve şair Hicabi Kırlangıç tarafından Farsçaya çevrildi


موسم آن است که مجسمه های مسین در باران آبتنی کنند
چون ابابیل ها هنوز ظاهر نشده آسمان در امان است
برای گیسوان به گلوکز آغشته ی سیاهپوستان هارلمی
برای معمار ستونی که به پا دارد ترا
برای گنبدهای ترک ناپذیر و ایوان ها و روزن هایت
هشیار باش و برگزین بهترین دشنه را از دشنه هایی که در کمرداری
تا یک دم نفس راحتی بکشم
از هزاران بلای روزانه ی صدها سرباز

14 Ağustos 2011 Pazar

CANLI FIRÇALAR, BİR KERE / Hayriye Ünal

Bazı şeyleri anlamazdan geliyor olmam, onları anlamıyor olduğumu düşünenleri bir süre sonra sahiden anlamayacağım şeyler yapmaya itiyor. Gelişiyorlar. Ben kalıyorum. Dürüstlükte fazla ilerleme olmaz, ama dalavere sahası gelişmeye çok müsait. Anlamaya çalıştığım şeyleri yazarak anlayabiliyorum. Bütün yazma eylemim buradan motive oluyor. Bana bahşedilmiş bir anının hem tek kalıp hem de bütün yaşamıma felsefesini yayıp yayamayacağını düşünürken yazdım Bir Kere yazısını. Bir Kere, Tekrar’ın inkarı için yazılmış bir yazı. Tekrar’ı Mehmet Erte yazdı. Bir Kere, inkar etmeye çalıştıkça Tekrar’ın pençesine düşüyor mu? İki yazı da Takip Mesafesi Eylül sayısında yer alacak. Tekrar, yaşamanın; bir kere, abideviliğin övgüsü müdür? Hiçbirisinden emin değilim. Her meyvenin kurdu kendinden hayriye. Artık kirazları kontrol etmiyorum.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

HÜKÜMLER MECELLESİ VE AHLAKİ İMGELEM SORUNU / Murat Güzel

(Aşağıdaki yazı, benim bir yazıma yanıtı içermekle birlikte, daha genel yargılarda da bulunuyor. Şiirin temel meselesiyle yakından ilgisi dolayısıyla bu blogda yer alıyor. Bu tartışmayı başlatan yazı da burada yer almıştı. O yazının yanıtı olan “Hükümler Mecellesi ve Çoksesli Şiir” yazım ve aşağıdaki yazının bir yanıtını da içeren “Çoksesli Şiirde Acı Tasavvuru veya Mutlak Nesnellik Yoktur” bugünlerde yayımlanması an meselesi olan Eşikteki Özgürlük Çoksesli Şiir kitabımda yer alacak. Zamana yayılmış bu ‘şiir konuşması’nın neticede uzlaşmış olmasak bile şiire dair sorular üretmiş olması bana önemli görünüyor. Her ne kadar buradaki eleştirel ölçütler henüz benden başkasına reva görülmediyse de, yazı beğenme/sevme ve önemli bulma arasındaki farkı gözetmesi açısından kayda değer. Tabii şu da var, şiirin insanla karşılaşmasından çıkan ses önemli. Bu ses daima duymayı istediğimiz şekilde çıkmasa bile. Şiirin yarattığı lezyonla ilgili bu. Acıtabilir acıyabilir. Hiç hava değmesin mi? 
Murat bu yazıda kitabî düşünüşüne fazla güvenmekten kaynaklanan iki temel hata yapıyor. İlki, maddî / manevî acı hissinin şiiri yaratan öznenin dimağına doğrudan veya dolaylı etkileri konusunda bilimsel sonuçlara sahipmiş gibi davranması. İkincisi, yazıda detaylandıracağım, dilin herhangi bir araca indirgenmesi.
Bu yazıyı Murat’ın kendi şiiri açısından da talihsizlik olarak değerlendirdiğimi belirtmem gerek. Zira onun şiiri “mutlak nesnellik” idealine en yakın şiirlerden biri olsa bile acı tasavvuru açısından benim şiirime en yakın şiirdir. Dolayısıyla Murat Güzel, bu yazıyla benim şiirime değil kendi şiirine –kendi acısına- ihanet etmiş oluyor. HÜ.)
Sezai Karakoç’un, İlhan Berk’e ait Galile Denizi adlı şiir kitabını eleştirirken öne sürdüğü biçimiyle “a priori bir tekvin teorisi ve ona dayalı bir hükümler mecellesi” ifadesi şiir alanında hemen her zaman bir ahlaki imgelem sorunu olarak mı kavranmalı ya da yorumlanmalıdır? Yani Sezai Karakoç, İkinci Yeni şiiri için olumsuz saydığı özellikleri yargılarken sadece kendi ahlaki imgeleminin, Tanrı ve ahret inancının sınırları içinde mi hareket etmektedir? Böyle olsa bile, Karakoç’un önerdiği bu ölçüt, salt farklı ahlaki imgelemlere sahip olmamız sebebiyle kolayca ıskartaya çıkartılabilir mi?
Bu sorular edebiyat eleştirisinde benimsediğimiz ölçütlerin geçerlilik şartlarına dair sorular olarak görülebilir. Herhangi bir edebi eserin eleştirisinde kullanılan bir ölçütün başka bir esere nasıl uygulanacağı gibi teknik bir sorunla karşı karşıya kaldığımız yanılgısına kapılmaksızın, bu konuda ilkin şunu vurgulamak isteriz: Andığımız sorulara verilebilecek muhtemel cevaplar, herhangi bir şiir bütünü üstüne sadece teknik olmayan bir sözü de açabilmeli ya da bu sözü, şiir bütünündeki teknik unsuru yüceleştirip manevi kılıklarda takdim etmeyen bir tarzda da sunabilmelidir. Benimsediğimiz bu tutum dolayısıyla, karşılaştığımız şiir verimlerini öteki beşeri amaçların ifade biçimlerinin bağlamına ve hem besleyip hem de beslendikleri deneyimler örüntüsüne yerleştirmeyi önemsiyoruz. Bu yazıda tartışacağımız konular, öncelikle bu sorular ve herhangi bir şiir bütünü üstüne salt teknik olmayan bir sözün açılabilmesi imkanı etrafında dönecek bu yüzden.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

BU KİTABI YAZCAM DİYE

Denize daha az girdim, spordan kıstım, müziği yüksek sesle dinleyemedim, haftada 35 saati geçmedi uyku sürem, daldım da kurduğum tuzaklara dönüp bakmayı unuttum, ölmüşler midir, dileklerim gerçekleşeceklerken vazgeçmiş oluyordum, dilek ben iken koordinatım değişmiş oluyordu, bulunamıyordum

Bu kitap 384 sayfa yani 24 formadan oluşuyor.
Bu kitapta 85.163 sözcük var. Boşlukları saymazsak 572.017 karakter var. Bu karakterler a’dan z’ye harflerden ve 0’dan 9’a rakamlardan oluşuyor.
1508 kere şiir sözcüğü geçiyor.
469 defa şair sözcüğü yinelenmiş.
Bunları çıkardığımızda 83.000 sözcük kalıyor.

83.000 sözcük içinde 1 kez “şiir tarihi” geçiyor.
Ve 8 defa “edebiyat tarihi”
Böyle. 


5 Ağustos 2011 Cuma

TAARRUZ TESTİ

Karşılaştığında koklamak birbirini. Test bu. Farklı koku düşman olduğumuzu gösterir, ama savaş çıkmıyor. Koku başka ama genetik bir ortaklık var. Senle ben süper bir koloni miyiz?

Test için yuvayı bulmak lazım. İki değişik koku. Saldır ona. Isır.

Uzun bacaklı karıncalardan biri, işçi olan bir dişi ola ki aklına esip doğum yapmaya karar verirse, diğer işçi dişiler onu bacak ve kollarından tutuyorlar üç gün kadar. Üç gün boyunca mahpus olan dişinin yumurtalıkları küçülüyor, o zaman esiri bırakıyor diğerleri. Kraliçenin tekliği artık güvendedir. Gündelik yaşamlarına dönüyorlar. Böylece isyan bastırılır. Uzun bacaklı karınca sosyal bir canlıdır.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

ŞİİRİN DİŞİ DİLİ: HAYRİYE ÜNAL’IN ŞİİRLERİ / Murat Güzel

Anlatacaklarım var
Giz dolu bir ülkeden geliyorum

Hayriye Ünal’ın şiirlerini besleyen temel izleksel gerilim, dilin örtük ve gizil zenginliği ile anlamın zuhuratındaki sadeliğin iç içe geçişi sayesinde beşeri tecrübenin öznel ve nesnel yanları arasında yaşanan karşıtlığın aşılmaz bir set gibi kavranmasından doğar.
Ünal’ın ilk kitabına da ismini veren “Saçları Vardır Aşkın” şiiri şu dizelerle açılır sözgelimi: “İnsan tarihin ucunda / Kızıl bir kısrağın üstünde / Dörtnala yaşarken / Aşk / Yinelenmiş yaşamların arasından / Kayağan taşı gibi parlar”. Bu dizeleri takip eden dizelerin “Halbuki tasarlanmamış bir şeydir / Tanrıların heybesinden düşen” oluşu hiç şaşırtmaz bizi. Çünkü Ünal’ın şiir aracılığıyla görmek istediği hesap “kızlarağasının tatmadığı haz” (Saçları Vardır Aşkın), “meryemin korkusu / Sara’nın acısı” (Atlanılanlar), kısaca beşeri tarihsel tecrübenin “satırara”larıdır; bizi şaşırtmayan, çünkü karşılaştığımızda sürekli göz ardı ettiğimiz, üstlerinde fazla durmadığımız, merak etmeye değer bulmadığımız, tarihin akışında önemsiz ve öznel şeylerden saydığımız ve bu yüzden “atladığımız” ayrıntılar… Oysa şair bunları merak eder, bunları soruşturur; çünkü, beşeri tarihsel tecrübe, “tarihin karkası” bunlar üzerine kuruludur ve bunlarla birlikte vardır. Hatta, bu sebeple Hayriye Ünal mit ve tarihe konu olmuş kişilikleri bu ayrıntılar eşliğinde yeni baştan okumaya, anlamlandırmaya koyulur; bu yeniden okuma, inşa etme girişiminden soluklanır Ünal’ın şiirsel çabası. Kawa’yı, Ödip’i, Celaleddin Harizmşah’ı Cengiz Han’ı, Belkıs’ın tahtını, “nasıranın marangozu”nu, “umarsız penelope”yi konuk eder şiirine, onlara yeni kisveler giydirir. Bazen onların gerçekliğinden kuşku duyar, endişeye kapılır: “Ya Yusuf ölürse kuyuda / Ya Yusuf değilse kuyudaki”.
Mitlere ilişkin bu yeniden yazma girişiminin en güzel örneği şu dizelerdir