27 Eylül 2011 Salı

"BAŞIMA GELEN ŞEYDEN KORKMADIM"




Tutkuyla ve ateşle yaklaştığım yalnızca rüya ve şiir... Başıma gelen şeyden korkmadım. O, bilincimin mekân ve yalnızlık yaratarak genişlemesidir. O bir bakış, gökyüzünde asılı kalmış bir şehir, kadının bir ritmidir. O, kendinden geçmedir. Sadece azizleri ve şairleri bilmek... Bir gün patlayabilir ve parçalarımı dünyaya gönderebilirim.

(Anais Nin)
(Fotoğraf: Pavel Morozov)

19 Eylül 2011 Pazartesi

AŞKI SEVMEK


Charlotte çok yavan bir kişidir; özne Werther’in hazırladığı güçlü, bunalımlı, parlak bir sahnelemenin sıradan bir kişisidir; öznenin incelik dolu bir kararıyla, soluk bir nesne sahnenin ortasına konulmuştur, burada tapılır kendisine, buhurlanır, saldırılır, söylevlere, övgülere (belki de gizlice sövgülere) boğulur; tüylerinin içinde toplanmış, kocaman, kımıltısız bir güvercindir sanki, çevresinde de biraz çılgın bir erkek dönüp durur.
Ötekini, birdenbire, cansız, sanki içi doldurulmuş bir nesne biçiminde görmeyegöreyim, arzumu bu hiçlenmiş nesneden uzaklaştırıp kendi kendisine yöneltirim hemen; arzuladığım şey kendi arzumdur artık, sevilen varlıksa onun bir destekçisinden başka bir şey değildir. Bu denli büyük, bahanesi olan kişiyi bu denli gerilerde bırakan (en azından, ötekini alçaltarak kendimi yükseltmenin mutluluğu içinde, böyle düşünürüm) ereğin büyüklüğünü düşünerek coşarım: imgeyi İmgelik’e kurban ederim. Ve bir gün ötekinden gerçekten vazgeçmeye karar vermem gerekirse, o zaman beni saran zorlu yas İmgelik’in yasıdır: çok sevdiğim bir yapıydı bu; şunu ya da bunu değil, aşkı yitirdiğim için ağlarım.  

(Roland Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar, s. 36)

ŞİMDİ YALAN OLUR POLLYANNA / H.Ü.


Bu yazıyı belki de aynı tuzakta olduğumuzu hissettiğim bir şair olduğu için yazıyorumdur. Aynı tuzak derken kadınlık-akranlık-şiir gibi dış gösterenlere bağlı ama derinde istenmemiş çocuk olmak gibi bir duyguyu kastediyorum. Ebeveynin değil ama dünyanın istemediği biri gibi. Ancak Didem Madak[i], dünyanın kendisine karşı sürdürdüğü şehvetsizliğe alayla bakabilmiştir. Dünya tarafından kapılmanın nihayetinde insanı –hele bir yazarı/şairi- kurbana dönüştürdüğünü iyi biliyor gibi. Yine de bundan dolayı acı çekmediğini söylemek kolaycılık olur. Bunu tam olarak bilemeyiz. Bu bir paradokstur. Acısı çekilen şey, aslında istenmenin yokluğundan kaynaklı acı, istemekle küçük düşülecek olan şeydir aynı zamanda. Elini uzatmakla alabileceğin bir meyveyi canın istiyor diye bile utanmak. Ama o istek olmadığında kendi değerinden kuşkuya düşersin. Bu, karşılıksız olduğundan kuşku duymadığın, yani ümitsiz olduğun, ama bazı işaretlerle karşılıklılık hissini veren ve böyle anlarda sivri çıkışlar yaparak âşığı alabora eden bir aşk ilişkisine benzer. Küçük düşmemek için isteği en dibe gömdüğün, isteme fiilini unutacak kadar uzak kaldığında ise kapalı/yalıtkan, çürümeye yatkın bir iletişimsizlik tohumuna dönüştüğün. Şiir, burada tohumun açılmasını sağlayan şey gibi duruyor. Benim yorumum, Madak’ın bunun farkında olduğu ve şiire bunun için tutunabildiği. Bu nedenle bu yazıyı Madak’tan bağımsız okumak bile mümkün. Şiir kendisine tutunulan bir şey midir? (...)

(Yazı Takip Mesafesi Ekim sayısında yer alacak)



[i] Grapon Kâğıtları, İstanbul: İnkılâp Yayınları, 2000; “Ah”lar Ağacı, İstanbul: Everest Yayınları, 2002; Pulbiber Mahallesi, İstanbul: Metis Yayınları, 2007.

18 Eylül 2011 Pazar

MAYISTA KOPAN YAPRAK / Hayriye Ünal


Burada bir kale bir meydan nizami kesişen caddeler, bilirsin, Ankara işte, burada macera bitecektir -yeniden açılmayacak o sayfa, söz! Kitabın son sayfasındaki son nokta, haşince kapanan kapak, ortadan girilmiş hikâye daha fazla bitmeden denize salınacaktır. Kaybolacak bu pervasız duman, bu aşınmış, şiire sığınma tutunma çabası kırık tırnaklarla bir son vereceğiz. Tabut her köşeden çakılarak sımsıkı kapatılacak. -gömen benim kendini- Zihninin kara alınlığına kazınarak ayıplanarak olacak bu. Beni örtbas edecek bir örtü var mı, dibi göstermeyecek bir su? Geri alabilir mi bütün mimikleri o ve işaretler silinebilir mi gönderildiği yerden –temiz! denebilir mi bütünüyle bir şiirin bir kere girdiği yer? Kapı artık kapanmalı. Aslında çoktan kapanmıştır. Var mı beni kapatacak kalınlıkta bir boya? Ayıplığımı, aşağılığımı, uğursuzluğumu, kaldığımı her sınıfta… Her kokudan bende olan o dayanılmaz ağırlığı taşıyıp durduğum kainatla birlikte, her yere. Kendimle kirlettiğim, aşkla düştüğüm için uğradığım ziyan ve artık bakılamaz sıfatımı nereye koyacağım?

Sonra okudum lanet. Boşa giden, çöp olan, bir çöpte bulunsa acımam, dedim kendime. Anlamsız bir yığına benzeyen kendime. Ve bir yığından daha sıradan meme karın bacak kasık ve kaşlarımı çatarak hor gördüm azarladım dehşet saçtım kendime. Son süratte nefret verdim kendime. Kendi kendime, iliğimde duyduğum senle irtibatı olan her şeye, etime, kemiğime, sayıkladım saydım durdum kendime.  


(öykünün tamamı HECEÖYKÜ dergisinin Ekim sayısında yer alacak)

15 Eylül 2011 Perşembe

EN SİVİL ŞAİR HANGİSİ?


Serkan Işın bu sorunun yanıtını veriyor: 
Sivil, argoda çırılçıplak demek (tdk). Başka anlamları da kılık, kıyafet, üniforma gibi şeylerle ilgili. Ece Ayhan üzerinden tartışıldığında, kulağımıza doğru üflenen, -devlet, -resmî, -iktidar vb. Büyük Anlatılar da cabası. Sivil şiir, ya da sivil şair, Ece Ayhan’a göre “tersine” olandır ya da böyle anlatılır. Karaşın, aykırı vb. İkinci Yeni böyledir, hiç bir büyük anlatı ile işi yok değildir, sadece bazı anlatıların büyüklüğünden rahatsızdır. Aykırılığın bir noktadan sonra “büyük anlatı” klişesine dönüşeceğinden habersiz..

5 Eylül 2011 Pazartesi

TEYAKKUZ HALİNDE OLMAZSAK


“Tüm zamanlarda egemenliklerini sürdürenler, yalnızca dilsiz olanlardır… Dil ceza demektir. Her şey dile geçmek zorundadır ve her şey, suçuna ve bu suçun kapsamına göre, yine dil içersinde yitip gitmek zorundadır.” (Bachmann) Filmde eğitmeni, küçük kıza bazı basit hayati davranışları öğretmek istedikçe kız direniyordu. Tam bir vahşi gibi. O siyah beyaz vahşi dünyada dilin getirdiği hiçbir şeye yer yoktu. Sonra bir gün birden kız, eğitmenin suya değdikçe belli bir dokunuş, toprağa değdikçe başka bir dokunuşla ona bir şey anlattığını anladı. Delirmiş gibiydi. Koşturarak her şeye hızla dokunuyor, ordan oraya seğirtiyordu. Nesnelerin ve durumların adları oluşu, bir dille birlikte onları kavrama imkânı onu hiçlikten oluşa sürüklüyordu.  Ben o çıldırma eşiğinin, ilk uyanış anlarının âşığıyım. Edebiyat bu tekinsizlik eşiğinde yaratılır. O ilk bakir dünyanın dile açılışı / dille açılışı örtüşme-engellidir.

1 Eylül 2011 Perşembe

“HER ŞEY OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ OLMAKTADIR”


SORDUM:  Dar Za­man­lar’da Ay­sel’in du­yar­lı ki­şi­li­ği so­run­la­rı pa­ra­to­ner gi­bi üze­ri­ne çekiyor. Ko­ca bir top­lu­mun ağır­lı­ğı san­ki onun üze­rin­de. Dur­mak­sı­zın dü­şü­nen bir ki­şi­li­ği var. Bu­na rağ­men çö­zü­me yö­ne­lik bir dü­şün­me bi­çi­mi yok. Ah­met Ok­tay’ın Üç Beş Ki­şi üze­ri­ne bir de­ğer­len­dir­me­si var. O ya­zı­da Fe­rit Sa­kar­ya’nın fi­kir­le­ri­ne kar­şı di­ğer ro­man ki­şi­le­ri­nin al­ter­na­tif üre­te­me­di­ği­ni söy­lü­yor Ok­tay. Bu­nu, si­zin ede­bi eser­de son­la­rı ve fikir­le­ri “ucu açık” bı­rak­ma­ya düş­kün­lü­ğü­nü­zün bir so­nu­cu mu say­ma­lı­yız? Yok­sa ede­bi ese­rin iş­lev­le­ri ara­sın­da top­lum­sal/si­ya­sal so­run­la­ra ve­ya sı­nıf çe­liş­ki­le­ri­ne ha­ya­li bir çözüm ya da yak­la­şım ge­tir­menin ol­ma­dı­ğı söy­le­ne­bi­lir mi?

SÖYLEDİ: Üç Beş Ki­şi’nin Fe­rit Sa­kar­ya ki­şi­si hak­kın­da­ki de­ğer­len­dir­me­le­ri­ni ne Ah­met Ok­tay’a ne de Fe­thi Na­ci’ye ya­kış­tır­mı­şım­dır. Çün­kü her iki­si de Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti toplu­mu­nun sos­yal, si­ya­sal, eko­no­mik dö­nü­şüm ve de­ği­şim­le­ri­nin olum­lu yön­de seyretme­di­ği­ni bal gi­bi bil­mek­te­dir­ler. Fe­rit Sa­kar­ya için “ro­ma­nın se­vi­len, en gü­ve­ni­len, çok öz­le­nen, is­te­nen tek ki­şi­si bu adam,” de­ni­lip çı­kıl­dı. Es­naf­lık­tan iş adam­lı­ğı­na geç­me gay­re­ti için­dey­ken ai­le­nin ge­le­ce­ği önü­ne çı­kan bir ka­dın ‘en­ge­li­ni’ bir otel oda­sı yatağında se­vi­şip kul­la­na­rak önü­ne iki kâ­ğıt pa­pel at­mak su­re­tiy­le or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı… İş­te bu­nun gi­bi ‘pa­ra ah­lâ­kı­na yat­kın­lık işa­re­ti’ gör­mez­den ge­li­ne­rek… Her­ke­sin öz­le­di­ği, hu­zur­lu gün­le­ri adı­na umut­lar bes­le­di­ği adam Fe­rit Sa­kar­ya! Evet öy­le. Es­ki­şe­hir Cer atölye­si iş­çi­le­rin­den bi­ri­nin dos­doğ­ru, düp­dü­rüst ana­sız ba­ba­sız ve er­kek kar­de­şi­ne bakmak zo­run­da kal­mış kı­zı Kıs­met’e bir ‘iş ka­pı­sı’ aç­mış, ayak­ta kal­ma­sı­nı sağ­la­mış tek kim­se ‘bü­yük umut’ Fe­rit Sa­kar­ya!… Her şey ol­ma­sı ge­rek­ti­ği gi­bi ol­mak­ta­dır. (Bakz.: Yaz­so­nu ro­ma­nı, ilk cüm­le.)