24 Ekim 2011 Pazartesi

KÜRESELLEŞME VE ETNİK MİLLİYETÇİLİK / Ahmet Yıldız*

Yerküre üzerinde siyasî çağdaşlaşmanın ana modeli olarak geçerlilik kazanan mülkî (territorial) karakterli üniter-ulus devlet yapısı, günümüzde ciddî bir bunalım yaşamaktadır. Özellikle modernizmin yaşadığı yapısal bunalım, postmodern kültürel verimlerin beslediği yerel kimliklerin yeniden keşfedilme süreci, eşitlik ve homojenleştirmeyle tanımlanan modernliğin çoğulculuk boyutunu öne çıkardı. İnsanların, eşit olmak istedikleri kadar farklı da olmak istemeleri ve bunu etnokültürel temelde ifade etmeye çalışmaları, ulus devletleri ilk bakışta birbiriyle çelişen iki temel meydan okumayla karşı karşıya bıraktı: küreselleşme ve etnik milliyetçilik.
Ulus devlet üstü düzeyde çok uluslu şirketler, ortak pazarlar, uydu yayıncılığı ve bütün dünyayı etkileyen çevre ve göç problemleri ‘ulusal egemenlik’ doktrinlerini önemli ölçüde aşındırdı. Eşitsiz ülkeler arasındaki bu küresel karşılıklı-bağımlılık, ‘ulusal sınır’ tanımamaktadır. Fosil yakıt kaynaklarının tükenmeye yüz tutuşu, aşırı nüfus artışı, çevre kirliliği, mülkî-siyasî sınırlar arasında mal, insan, salgın hastalıklar, fikirler vs.’nin artan hareketi; ulusal kalkınmanın finansmanından fert ve grup haklarına uzanan zincirde, daha önce ulusal karakter taşıyan konuların uluslarasılaşması ve küresel yapım ve yıkımı aynı anda mümkün kılan modern bilim ve teknolojinin birleştirici ve standartlaştırıcı sonuçları, bütün ulusal sistemleri etki alanının içine almıştır.
Öte yandan, çok etnili (kavimli) toplumlarda, mülkî iktidarın bugünkü kurgusunun doğurduğu memnuniyetsizlik, otoriter toplumlarda demokratikleşmenin ivme kazanması ve uluslarası camianın insan hakları bağlamında azınlık haklarını ön plana çıkarması, üniter ulus devletlerin çerçevelediği toplumsal birimlerde etnik milliyetçilik dalgasına hız kazandırmıştır.
Bu bağlamda, Asya, Afrika ve özellikle Avrupa’da üniter devlet yapısına meydan okuyan ayrılıkçı hareketler, ortaya moral bir açmaz çıkarmaktadır: bir etnik grubun kendi kaderini tayin hakkı ile ‘egemen’ bir devletin egemenliğini ve ‘bölünmez’ bütünlüğünü koruma hakkı. Üstelik, her iki ‘kutsal’ hak da uluslararası hukukta ifade edilmiş haklardır. ‘Federal ilke’ yaklaşımı ise, bu iki seçeneğe mahkum olmadan, ulus devletin bağlamsal olarak farklılaşabilecek gösterenlere göre adem-i merkeziyetçi bir yapıya kavuşturulmasını ifade eder.
Devletler içi ve devletler arası siyasî ilişkilerdeki birçok gerilimin kaynağında, sayıları binlerle ifade edilen çok sayıda etnik grubun varlığına karşılık, yalnızca 150-200 dolayında devletin var olması bulunmaktadır. Etnik ve mülkî sınırlar arasındaki çakışmazlık, küresel karşılıklı-bağımlılık olgusuyla etnik protesto olgusunu karşı karşıya getirmektedir. Hatta, küresel eğilimlerin etnik protestoyu beslediği söylenebilir.

22 Ekim 2011 Cumartesi

EDEBİYAT HURAFELERİ... / HÜ


























Kasım Takip Mesafesi'nde yer alacak yazıdan.

KABİLEDEN UZAKTA ... / Hayriye Ünal

(...) Şiir hem yükselişin lokomotifi olur, hem de düşüşten en büyük payı alır. Edebiyatın farklı saiklarla toplumda itibar kaybına uğradığı zamanlarda sorgulanan tek tür neredeyse şiirdir ve dolayısıyla şairlik payesi de sorgulanır. İçinde bulunduğumuz zamanda edebiyatın diğer türleri konusunda ciddi bir mukavemet oluşmamışken şiirin bizzat şairler tarafından düşük görülmesi, etkisizliğinin ilanı bana şairin kendi etkisizliğini böyle bir paravanın arkasına sakladığını düşündürüyor. Aslında mesele şiirin yerini başka şeylerin almaya başlaması ile şairde nükseden işe yaramazlık hissi. Değer yüklü bir geçmişe sahip şiir, sözüm ona sözün etkili olduğu muhteşem devirlerin anısı bilincin gerisinde baskı oluşturuyor. Peki, anımsandığı kadar değerli miymiş şiirin yeri? Bugün bize parlak görünecek muhteşem bir devri olmuş mu hakikaten? Tür bütün edebiyat adına söz alırken ve kendi sınırlarının eşiğini aşındırmışken, haddinden taşmışken bugün ‘her şeyi açan bir kilit olarak’ bu rolün altında kalıyor olmasın? Sahi, şairin Türk aydını olma ödevi şiire ‘fazla’ geliyor olmasın?[i]
Bunun temel nedenlerinden biri –kimlik yapımı- bölüm başına döndürüyor bizi. Ve hatta metne müdahalenin de nedenlerine böylece yeniden dönüyoruz. Metne müdahale etmenin gerekçesi olarak korunan bir örgü varsa bunu en iyi zaman zaman dışta kalanlar üzerinden okuyabiliriz. Nâzım Hikmet’in bir dönem dışta kaldığı, Suat Derviş’in kadın, feminist ve komünist diye dışta kaldığı bilinen örnekler. Tanzimat döneminde Türkçe yazan gayrimüslim yazarların yok sayıldığına dair bir iddia var.[ii] Şükûfe Nihal’in kendi zamanındaki güç kaynaklarına uygun profiline rağmen dışarıda tutulduğu konusundaki iddia ise onun “erkek Cumhuriyet” gözünde yeterince parlak göstermediği kadınlık anlatısı. Döneminde popüler olan aydınlanmacı öğretmen tipini anlattığı hâlde romanı yok sayılmıştır. Bunun nedeni, romanda Şükûfe Nihal’in, cemiyet içi kadın tacizlerini ifşa edip, açığa vurmasıdır.[iii] Emine Semiye’nin Sefalet romanının Latin alfabesine hiç aktarılmadığını biliyoruz. Kadınlığın, farklı cinsel kimliğin, azınlığın dışta tutulmasıyla kendisinden kopulan kozmopolit toplumun dinî göstergelerinin ayıklanması farklı nedenlerden kaynaklansa da aynı amaca hizmet etmektedir: Egemenliğini tamamen ırksal ve erkeksi bir temele oturtmasa bile Türklük harcı.

19 Ekim 2011 Çarşamba

NESİR ŞAİRİN NESİ / mehmet raşit küçükkürtül


(...)
nasıl, şiir için bir sanat faaliyeti olmasının gereği olarak kendisinden önceki şiirle hesaplaşması, geçmiş ve gelecekle bilinçli bir ilişki kurması bekleniyorsa aynı beklentiyi nesir sahasında teşekkül eden poetik birikim için de kabul etmek gerek. ziya paşa'nın namık kemal'le, recaizade'nin muallim naci'yle tartışmalarından başlayarak ele alındığında türk şiirinin "teknik", "biçim" ve "yeni" gibi birçok kavramı ele alan süreğen poetik konuları tartıştığı ve poetik bir birikimin oluştuğu görülmektedir. bu birikim, modern türk şiiri için nesir sahasında şiir üstüne kalem oynatmanın vazgeçilmez bir noktaya ulaştığını, bir hesaplaşma meydanı oluşturduğunu gösteriyor. fakat buna rağmen poetik bakımdan gelişmişlik, türk şiirinin gelişkinliğiyle paralel değildir. modern nesrin problemleri ve şiir eleştirisinin problemleri hemen akla gelebilir ancak burada şairlerin nesirle kurdukları ilişki de gözardı edilmemelidir. modern türk şiiri, modern edebiyat içerisinde iddialarını yerine getirebilmiş bir türdür. modern şiiri kuran şairlerimiz, nesre müracaat etmişlerdir. dolayısıyla nesirde poetik üretimi dışlayan, küçümseyen bir  tutum, modern şiirimizin tabiatıyla uyuşmayan bir tutumdur. (...)

(Bu yazı "Edebiyat Hurafeleri-I" çerçevesinde Takip Mesafesi'nde yayımlanmak üzere yazılmıştır. Hece, Kasım sayısında "nesir şairin nesi olur?" başlığıyla yer alacak. Yazıda büyük harf kullanmama tercihi mehmet raşit'e aittir. Çerçevenin diğer yazısı aynı hurafeye dair benim yazdığım düzyazı düşmanlığı.hü)
(resim: Bazarin) 

İÇİNE DE BAKALIM


Murat Erol “Eşikteki Özgürlük/Çoksesli Şiir” başlığının, eşikte özgürlük yok mu, sorusunu getirdiğini söyledi. Amacım yeni bir açılım, yeni bir yol ve yöntem mi? Çoksesli şiirin var olan şiirden ne farkı var? 


Eşikteki Özgürlük, dümdüz anlamıyla “eşikte özgürlük var”, hatta “özgürlük ancak eşikte başlar” anlamına gelir. Çoksesli şiir karmaşık bilinç durumlarını gözüpekçe ortaya koymanın imkânıdır. Elbette farklıdır ve tabii ki yeni yollar peşindeyim. Bütüncül sistemler boyuna şiirden, tutkudan, etikten, estetikten söz ederler belki ama hep şefin salatasıdır ortada duran. Şefin salatasına uzanabilirsiniz ama formül asla size verilmez. İlk öpücüğün iznini şef verir, gelini öpebilirsiniz. Acı bir tako salata yerim bense, gelini de öpmüyorum işte. Özgür kalabilmenin yolu içeri’den feragat etmekten geçer. Ben şiddetliyim. İyiyken de kötüyken de, ulaştığımda ve ulaşamadığımda bir hedefe. Bu dizginsiz enerjiyi şiire koymak gerekirdi. Bir kişi değilim, bazen bir köprüyüm, bazen altgeçit, bazen köle, bazen efendi. Yaraları kaşımakla yetinen bir şiirdense, yaranın kendisi olan bir şiir yazarım. Ancak bu kitabı bir farkın, bir kişiselliğin ifadesi olarak okumak yerine içine bakalım: Modern şiirin tüm temalarına bir yaklaşımı orada görebilirsiniz.

18 Ekim 2011 Salı

KANON VE SINIRDAKİ ŞİİR / Enes Özel


Edebiyatta kanon fikri hep şu gerilimli soruyla bulanır: yeni olan nasıl kabul edilir veya edilebilir? Sonradan gelen kanona nasıl dahil olur veya nasıl dahil edilebilir? Kanon düşüncesinin sınırı tam da burasıdır, burada kendi kendini doğrulamak için bir kural bulmaya çabalar ve bütün çabasına rağmen bir anlamda sonradan gelen tarafından boşaltılmaya başlar. Bu gerilim bölgesi bir yanıyla kanonu neden mekânsal olarak tasavvur ettiğimizi açıklar gibidir. Kanon, bir zaman aralığına yerleşmez, daha çok tarihten tarihin dışına, uzama yapılan bir aktarım gibidir, ayrıcalıklı bir mekâna, örneğin bir “ölü şairler evi”ne yapılan bir seçmeyle oluşturulur kanon. Tarihin içindeki tarihselleşmeye direnen, tarihselleştirilemeyen “değer”lerin neredeyse kendiliğinden belirginleştiği iddiasında kendi meşruiyetini bulur. Elbette sabit değil, kaçınılmaz bir biçimde değişkendir ama hayatta kalmasının yolu bu oynaklığı perdelemesidir.  Böyle anlaşıldığı sürece de son derece tehditkârdır: “kapıyı çalmak isteyenin vay haline!”
(...)
“…başka bir şeye ihtiyaç duymayacak kadar zenginleşmiş gelenek…” [i] veya “var olan büyük yapıtlar kendi aralarında….eksiksiz bir düzen gösterirler.” [ii] Hiçbir şey değilse geleneğin kendine yeter, doğallaşmış kapanması Eliot ve Bloom’u yan yana getirir. Bir bütün olarak geleneğin karşısında, sonradan gelmeye yazgılı olan ne yapabilir, sonradan gelenin elinden ne gelir? Geleneğin, bu şekilde kanona yakın biçimde anlaşılmasıyla yeni şair de yenilik de un ufak olur, büyük şairler tarafından ezilmeye mahkûm edilir.  Gene de beton bir blok biçimine giren geleneğin eriyip, dağıldığı mezkur sınır problemi hala çözümsüz kalmaktadır. Peki, yenilik nasıl mümkün olmaktadır? (...)



[i] Harold Bloom, Etkilenme Endişesi, Metis Yayınları, 2007, sf. 60
[ii] T. S. Eliot, Denemeler, Afa Yayınları, 1987, sf. 29

(Yazının tamamı Karagöz dergisinde "Kanonsuzlar" dosyasında yer alacak.) 

17 Ekim 2011 Pazartesi

KANONSUZLAR

Çeşitli dergilerde işlenme biçimini göz önüne alarak diyebiliriz ki kanon sözcüğünün Türk edebiyatındaki varlığı, akademinin yürürlüğe sokmaya çalıştığı şeklin sınırları içinde kalmıştır. Anglosakson kanon anlayışı aktarılmıştır büyük oranda. Kanon var mıydı yok muydu? Birden fazla kanon olabilir miydi? Bu sorular üzerinde durulmuştu. Türk edebiyatında bu sözcüğün kullanımda olan bir karşılığı neden yoktu? Biz Türk şiiri üzerine düşünen, fikir üretmeye çalışan kişiler olarak başladığımız günden bu yana çeşitli güçlerle mücadele etmemiş miydik? Bunları tanımlama, teşhis etme çabası, aynı zamanda yapacaklarımızın ne olduğunu da belirleyebilirdi. Bu dosya tamamen bu kaygılarla doğdu. 

15 Ekim 2011 Cumartesi

HENÜZ SÖYLEMEDİM

 "Peki o halde neden devam edeyim?" –— "Bunun nedenini biliyorum; böylelikle kendi önünüzde, konuşmayacağınızı kesinlikle onaylayabilirsiniz." — "O halde size söyleyemediklerime karşı biraz daha anlayışlı davranın."

Kadının söylediği şey, -adam onu, buna karşı uyarmamış değildi- yiğitçe, varlığını gizleyerek savaşmayı bırakmıyordu. "Neye karşı?" –— "Bunu keşfedebilseydik, şüphesiz bu savaşın ödülüne kavuşmuş olurduk." –— " Ama neye karşı?" –— " Bunu bilmek için savaşmanız gerekir." –— " Eh peki, bunu biliyorum; bu, bu varoluşa karşı." — " Hangi varoluşa?" — " Çağrınıza yanıt vermiş olan, benimkine." Ve adam susarken: "Ya siz, siz de benimle birlikte savaşır mısınız?" — "Sizinle birlikte savaşırım, ama sadece benim gibi, sizin de varoluşunuzu kabul etmeniz için."

Kadın, -adam, bunu iyi anlamıştı- onu kendi varoluşundan şüpheye düşürmeyi isterdi; hiç olmazsa, 'kuşku' sözcüğü, kadının ona yüklediği kadar büyük bir güce ve onura sahip olsaydı.

"Sizden şüphe etmiyorum , sizden asla şüphe etmeyeceğim." –— " Bunu biliyorum, ama varoluşumdan mı bahsediyorsunuz?" –— " Ondan daha da az şüphe ederim." — "İyi bakın, onu bana tercih ediyorsunuz."

Kadın nerdeyse fazlasıyla oradaydı, acı içinde, onun sürekli var olmasına izin veren gücü aşacak biçimde, oradaydı, orada, adamın karşısında hareketsizdi; onu takip ederken; hatta onun karşısına geçmişken ve konuşurken; kendi varlığının yanındaymışçasına konuşurken, yaklaşırken, orada bulunuşu nedeniyle yaklaşırken, çok fazla oradaydı.

8 Ekim 2011 Cumartesi

TEKRAR / Mehmet Erte


Hiçbir şeyin tekrar etmediği bir dünya düşlüyorum. Kuzey yıldızının yalnız bir kez göründüğü, güneşin bir kez doğup battığı tek bir gün… Bir karabasan. İncir bir kez tadılıyor, su bir kez içiliyor, yürüyüşe bir kez çıkılıyor… Tüm ölümlüler her şeyle, herkesle sadece bir kez karşılaşıyorlar… Yaşananlar arasında kaçınılmaz yakınlıklar olsa da bir deneyimin diğerine kapı açmadığı, insana kazandırdığı bilginin başka bir deneyimde işe yaramadığı ve bu nedenle de gerçek anlamda kimsenin hiçbir konuda deneyimli olamadığı bir dünya. Her yaşantı boşlukta kısa bir süreliğine beliriyor ve hiçbir şeyi aydınlatmadan ve hiçbir şey tarafından aydınlatılmadan yitip gidiyor. Bizimkinin tam zıttı bir dünyadan söz ediyorum, öteki dünyadan; öyleyse benzetmelerin faydası yok. Bu metin içindeki sözcüklerin hiçbirinin öteki dünyada karşılığı bulunmuyor; ama ben ‘bu’ dünyada düşlüyorum ötekini değil mi, o halde iki dünyadan biri diğerinin gölgesi. Hangi taraftayız? Nereden kalkıp nereye gidiyoruz? Benzetmelerin faydası yoksa da, birinin diğerinin gölgesi olduğunu söylüyorsak bazı sorulara cevap vermeliyiz, fakat iki dünyadan birinin diğerine nitelikçe üstün olduğunu ileri süremeyeceğimiz, birini diğerine kurban edemeyeceğimiz için edatı da, benzetme yönü de olmayan bir benzetmeden medet umacağız: Bu dünya ötekidir. Benzetilen ne, benzeyen ne; neyi neye benzetiyoruz; birbirine benzetilenlerin ortak özelliği nedir.. ve daha nice sorudan kurtulmuş olduk böylece.

6 Ekim 2011 Perşembe

6 EKİM İSTANBUL HAYRİYE ŞİİRE BESLENEN ÖZEL DUYGU


İstanbul’un kurtulduğu gün doğmuşum. Bugün. İstanbul’u bana ayırmışlar demek. İstanbul, Ankara’ya ayrılmış o günden beri. Geçici bir süreliğine, 80’den beri Ankara’da. Geçici bir 30 yıl. Haziran’da bitiyor Ankara. Aldığım en güzel hediyelerden biri Aşkar oldu. Bir çift eldiven var kapakta. Teki benim. Aziz şiire, İdris düzyazıya değinmiş. Yusuf Kenan ise Ünal’ın bir ‘soy’ eklediği için fazlalık olduğunu, Hayriye’nin yettiğini ileri sürüyor “Hayriye” yazısında.
“Türk edebiyatı, şairlerin egosunu şişirecek klişe argümanlarla doludur. O kadar ki şair bilinmenin avantasından faydalanmak isteyenler olduğu gibi bir suçlama, bugün Türkiye’de mevcuttur ve buna müracaat edilir. Öte yandan, şairin var olduğu ama şiirin ortada görülmediği gibi esnafça bir eleştiri de itibar görüyor. Bu ahval, kimi yönleriyle edebiyatı ilgilendirmeyen bir konu olan şair olmayı bir mesele diye önümüze koyuyor. Şiir eleştiricileri de bu konuyu gündemlerine almalılar. Bu konuda Hayriye Ünal’ın tutumu, kendisinin dahil olduğu dönem düşünüldüğünde dikkate değer bir tutumdur. Paragrafın başından beri aktardığım durum, bugün için şairlerde şair kimliğinin ağırlığını taşımanın yükü; şiire karşı olmadık efsunlamalar, takdisler uydurmalarını getiriyor. Döneminin kokusunu iyi almasından kaynaklanıyor sanırım; Hayriye Ünal, ‘şiire beslenen özel duyguları’ anlamayarak mevcut durumda şair kalmanın ve şiir yazmanın olanağını saklı tutmayı başarıyor.” 

5 Ekim 2011 Çarşamba

GEREKLİ AÇIKLAMA / Evren Kuçlu

Türk şiirinde ana damar bir şekilde yırtılmıştır. Çünkü şair, şiir ve okuyucu olarak ezbere bildiğimiz unsurlar, başta yeni nesil şairin, daha sonra onun manipülasyonuyla direksiyon kıran okuyucunun ve bu ikisi arasındaki tecrübeye göre yeniden şekillenen şiirin karşılıklı hareketleriyle yepyeni bir kılığa büründü. Daha da tuhafı, bu yeni kılığın henüz herkese başka görünüyor olması. Şiir kitaplarına –en azından öne çıkanlara- tek tek bakarak bir nebze olsun bu bulanıklığı giderme şansına sahibiz. İşin aslını sadece şiir yazarak anlatmak bu şartlar altında pek mümkün olamayacak. Belki yazılanlar hakkında fikrimizi söyleyerek işin üstesinden gelebilir, o da olmadı işin içerisinden çıkabiliriz. Yani düğüm çözülmüyorsa, biz de ipi burasından keseriz. Bu doğrultuda Türk şiirinin son dönemlerdeki en aktif şairlerinden dördünün son çıkardıkları şiir kitaplarını inceledik. Sadece şiirleriyle değil şiir üzerine ürettikleri çeşitli metinlerle de üzerine konuşulmayı hak eden söz konusu şairlerimizin son şiir kitaplarının bize ne söylediğine şöyle bir kulak verelim.

GEREKLİ AÇIKLAMA:
Epik şiirin bir imkân olarak belireceği umudunu epik şiir moderasyonu! yüzünden yitirmiş bulunuyoruz. Bunun birinci sebebi, bahsettiğimiz moderasyonun iteklemesiyle epik şiirin damarını aramak, bulmak yerine, özellikle son 10-15 yılda onun Türk şiiri içerisindeki gündelik uygulamalarına kanarak bir orta yol tercih edilmiş olunmasıdır. Biraz Türk şiirine mahsus bir yerden bakınca; epik şiir özelinde sadece kesik bir damarın yakalanabildiğini söyleyebiliriz. Daha kestirmeden gidersek; epik şiir mevzusunda tümden işin kolayına kaçılmıştır. Bunun bir sonucu olarak da, başta şairine olmak üzere kimseye kendisini okutmayan binlerce şiir yazılmıştır.
Hayriye Ünal, son 10 yılın en iyi çıkışını yakalayan şairlerimizden birisi. “Saçları Vardır Aşkın (2000)” ile başladığı şiir maratonuna temposunu artırarak devam ediyor. Geçtiğimiz yıl Hece Yayınları arasından çıkardığı şiir kitabı Gerekli Açıklama da, büyük ölçüde düşüncemizi teyit eden bir hüviyete sahip. Elbette dördüncü kitabını çıkarmış ve tamamen olgunluk döneminde seyreden bir şairin neyi ne kadar ilerlettiğine bakarak konuşmak düşüncelerimizin sağlam bir zemine oturtulması için ön koşul.

SERBEST MÂİ / Zeynep Arkan

Gelsin 72 millet aynı bahçede toplaşalım 72 illetle
Tanışmadan sırt sırta vererek bir kuyrukta sabahın ayazında
Baş başa kaldık mı tomografi çekilelim bugünün hatırasına
İsteyen çeyizine koyar boy boy asetatlar çerçevesiz
İsteyen camdan atsın hastaneler temiz kalsın
Sen gel de içime bak, bak yine temiz çıktı!

“Doktor bey nedir acaba batındaki o çıkıntı?”
-Bu bir serbest mâi, hayatınızın merkezi
Siz de bir dünyasınız, üçte ikiniz suyla vaki…

Al onu aşk koy adını ya da küfürü bas
Kapkara bir isyanı savur, gökler feleğini şaşsın
Bekle ki gelsin bembeyaz elbiseyle Şifa Hatun
Öleceksin şimdi değilse bile belki yarın
O halde korkman boşa ertele ve unutmaya çabala
İçinde aksın tüm dünyanın ırmağı, sen kurumayı bekle
Lakin sakın bekleme kesildi artık o nida
Gelip aşk kurtardı mı seni, hangi şair o meşhur merakıyla
Kim kim kim sardı seni “yorulmadım” diyerek
Gizlice ağladın, seslice güldün ne değişir
Bağır çağır yine serbest değilsin içindeki su kadar.

BEN DİYORUM VAN GOGH

Muhammet Safa diyor ki sorusunda: Günümüz dünyasında her şey çok sesli ve bu şiire yansıyor. Yanıtlıyorum:

Haklısınız, günümüz dünyasını iyi ifade ediyor çoksesli durum. Her edebiyat ortamının kendine özgü sınırlılıkları var. Bilimde bile topluluklar, komiteler değil, araştırmacılar bireysel çalışmaları ile çığır açmıştır. Edebiyatta her çıkış yeni maceraların hikâyesi olmakla kalmaz, eski maceraların gecikmiş bir yorumu, gecikmiş anlaşılması olarak da değerlidir. Çoksesli şiir nonlineer bir akışa sahiptir. Kenarda kıyıda köşede kalanın serüvenini izler. Klasik edebiyat tarihçisinin çekmediği yerlerde boy verebilir. Şairin yalnızca kendisinin açığa vurabileceği, dış dünya tarafından tanımlanmış olmayan, polemik nesnesi olmayan o gıyabi şeyi seslendirmesi önemlidir. Ancak Gilmore’un dediği gibi “nonlineer sistemlerde, doğru bakabildiğiniz takdirde hep aynı olduğunu gördüğünüz yapıları” bulmak da mümkündür. Ben hep şiir dışı sistemlerde de şiir aradım. Önerim de bu. Yazılagelen şiirde bulamadığım aydınlığı böyle bulduğum çok oldu. Çoksesli şiir bende bir tasarım iken dünyada hazır buldum onu. Aynı durumun ifadesine bir fizik kuramcısında rastladım. Şok edici. Leo Kadanoff “insan kendi zihninde inşa ettiği bir tasarımın şu dünyada hakikaten gerçekleşebildiğini görünce hayrete düşer” diyor. Deneysel fizikte şekillerin evrenselliğinin, akışların yinelenme gücünün standart diferansiyel hesaplama yaklaşımıyla ifadesi olmadığı halde şiirde bir karşılığını bularak –böyle ilham alarak- araştırmalarını sürdüren kişiler var. Onlar başarılarını “donmuş hareketsizlik sayılabilecek her türlü hakikati tanımayı reddetmeleri”ne borçlu. Büyük tesadüf. Benim poetik görüşlerim ilgili herkesi şiir hakkında dürüstlüğe davet ediyor. Şiirci kesilmekle, şiirden şiir öğrenmekle olmuyor öyle. Adı hazırda şiir olmayan bir şeyi şiir kılabiliyor musun? 

(Söyleşinin tamamı bugünkü Yeni Şafak kitap ekinde, 5 Ekim 2011) 

4 Ekim 2011 Salı

GÜLÜMSER İTTİFAK




Metafizik kadar ayıp şey görmedim de diyebilirim. Alay, yöneldiği kişinin alay edenden daha alay edilesi olduğunu göstermiyor. Kimin asıl olduğunu kim belirleyecek? Gülümser ittifak mı? İki tezgahtar kızın mesela onlarla aynı yoksul semtten mağazaya gelmiş birini giydirirken, o denerken bir şeyleri, manidar bakışları, manidar gülümseyiş filan. Mağaza oldukça başkasının halbuki. Yani kızım o bodyye 3 tl verdiğini biliyorlar herkesler. Kabindeki kişi de biliyor sırtına yapışan tebessümü. Tebessüm çirkin. İçinizde en çok köpeğinizi sevdim, hiç değilse hep doğruyu havladı, doğrusu da bu, onun doğrusu, şuna buna uymamış onun tasası mı? Kemiğini belki çok kıskandı; fakat onu, kırk köpek arasında tanırım. Yani onun bir başkası gibi olmaya çalışmadığını görmek içimi ferahlatıyor. Ve bir başka mesela Sibirya Kurdumdur o benim, kendisini hiç buldog sandığına şahit değilim ona kızım -gel gel kuçu kuçu deyince. Kuyruğunu kıstırıp gelir. Oğlum halbuki. Onun için Ferlinghetti’den gelsin:


“Ama korkmuyor Kongre üyesi Sayın Doyle’dan
Her ne kadar duydukları pek cesaret kırıcı
pek kasvetli
pek saçma
gelse de kendisi gibi zavallı, toy
kendisi gibi aklı başında bir köpeğe
Ama onun kendi özgür dünyası var yaşayacağı
Kendi pireleri var yiyebileceği
Hiç gem vurulmayacak ağzına
Kongre üyesi Sayın Doyle yangın musluklarından
biri sadece
dibine işenecek
Başıboş dolaşıyor köpek sokaklarda
ve kendi köpek yaşamı var sürdüreceği
kafa yorup
üzerine düşüneceği
dokunarak ve tadarak ve sınayarak her şeyi
inceleyerek her şeyi
yalandan çıkar ummadan
Gerçek bir gerçekçi
anlatacak gerçek bir hikayesi
ve anlatmaya yarayacak gerçek bir kuyruğu olan
canlı
havlayan
bir köpek
gerçek bir demokrat
gerçek serbest girişimle
iştigal eden
ve söyleyecek sözü olan
ontolojiye dair
söyleyecek sözü olan
gerçekliğe
ve nasıl görüleceğine
nasıl duyulacağına dair
İleriye doğru uzatarak kafasını
sokak köşelerinde
Şan Plakçılık için
fotoğrafı çekilecekmişçesine
dinlerken
Sahibinin Sesi’ni