27 Kasım 2011 Pazar

HESAP BOŞ / Hayriye Ünal


Onu bir katilin kurbanını tanıması gibi tanıdım. Yıllarca. Bir yerlinin bir sömürgeciyi tanıması gibi tanıdım, bütün ayrıntılarına dikkat kesilerek. Bütün hesaplarını ele geçirdim. Alışkanlıklarını ezberledim. Fotoğraflarını inceledim. Kilo değişimlerini, mevsime göre bedenindeki değişmeleri, tepkilerini izledim. Başkalarıyla diyaloglarını izledim. Ressamdım, yetenekliydim. Gözüm kapalı yüz hatlarını bir kâğıda aktarıverirdim. Yüzündeki çizgilerin anlamını, gülerken kırışan bölümü, kısılan gözü, sakalı uzadığında yayıldığı alanı ezbere çizerdim. Oyun hamurundan kısa sürede bir büstünü yapıverirdim. Çalışma odamdaki eski büfenin rafı renk renk büstleriyle dolmuştu. Öyle çok fotoğrafı vardı ki, her birini inceleyerek üç boyutunu da kusursuzca tasarlayabiliyordum. Hareketli bir kuklasını bile yaptım.
Ölümün vız geldiği süreçti ümitsizliğim. İkinci aşama deniyor buna. Bütün tehlikeli işlere girip çıktım. Gece çalıştım. Ağır sporlar yaptım. Bazı geceler ümitsizliğin koyu ve kalın perdesi aralanır, içeri anlamsız bir renk sızardı. Ama ben bu zayıf ışıkla hiçbir yere gidilmeyeceğini bilen rasyonel varlık, ben bununla avunmamak için gözlerimi sımsıkı kapatır ve ilk telefon görüşmelerinde duyduğum “nasıl sevmem bana o mektupları yazan elleri” veya “seni özledim” gibi esasen pek anlamlı olmayan, ümidin sadece kırıntısını taşıyan bu sözleri çarpıtmak için belleğimi zorlardım. Bedenime eziyet etmekte sakınca yoktu. Madem bir değer taşımıyordu. Şimdi düşünüyorum da düzenli olarak bir kazanın hayalini kurmuş olmama hayret etmiyorum. Kendimi ters taklalar atan bir araba enkazında kan revan hayal edişimde onu cezalandırma isteği saklı olabilir. Oysa benim kadar suçsuzdu. Towing bile yaptım. (...) 


(Bu öykünün tamamı 1 Aralık 2011'de Heceöykü dergisinde yer alacak) 

24 Kasım 2011 Perşembe

TEK TABANCA / Hayriye Ünal


Tek tabancadır Osman Çakmakçı. Şiirdeki ifadesiyle onu sıcak bir “yatağın paklayacağı” da şüphelidir yani. Bu ayrıcalıklı tek kişilik alanda yaşamına ölüm bulaşır. Etteki ölüm sevgisini hissettirir, bir yüzü ölüme doğru bakar. Bedene dönük tahripkârlık da bunun bir belirtisidir. Sertleşmiş ve kendi bedeni çevresinde kabuk bağlamıştır. Onun dudaklarına çıkmayan ilk sözleri, itirafları belki vardır, ancak yağmur olsa yağmayacak, gök olsa ağmayacak bir icrasızlık, edimsel ketumluk halini benimsemiştir. Daha fazla şiir yazabilecekken onu geri tutan hiç şüphesiz “yazılmayınca hiç olacak” bir yaşamın yeterli hiçlik tutanağını oluşturmuş olmasıdır. (...) 


Ancak şair bu tezadın farkında mı acaba, yoksa kendini hor mu görüyor? Şiirdeki bir ifadeye yaslanarak bir horgörü tespitinde bulunabiliriz.

22 Kasım 2011 Salı

ETNİSİZM ve MİLLİYETÇİLİĞİN VARDIĞI NOKTALARI KONUŞTUK

Van Depremi ve şehitlerin birbiriyle sağlıksız bir tepkiyle bağlantılandırılması sonrası bunu Ahmet Yıldız'la konuştuk. Ulusal kimlik sembolü olan bayrağın öfkeye alet edilişini, bayrağın dışlayıcı anlamını, insanların faili olduğu bir olayla, tabii bir afetin birbiriyle mistik formüller ve klişeler aracılığıyla ilişkilendirilmesini, burada saklı yatan narsisizm ve ayrımcılığı... bunun kökenlerini ve edebiyata yansımasını da konuştuk elbette.


  Ahmet Yıldız: Bu tavır biyolojik olarak büyüyen ama psikolojik anlamda reşit hale gelemediği için “baba”nın gölgesine sığınıp onun himayesine dayanarak muhatabına muhalif olma hakkı tanımayan, meşruiyet sembollerini kendisine hasrederek muhalefet alanını olabildiğince daraltmaya çalışan, tapınmacı, yakarıcı, özgüvensizlikten beslenen saldırgan bir yetişkin çocukluğun tezahürüdür. Aklını kullanma cesaretini gösteremeyenlerin, duygudaşlık için gerekli empati kabiliyetinden yoksun olanların, “küçük olsun ama sadece bana benzeyenlerin olsun” diyenlerin, kişi kültünü “meşru” bir hayatı yaşamanın referansı haline getirenlerin, bayrağı etnikleştirerek kuşatıcılığını ve herkesin aidiyet hissettiği bir toplumsal-ulusal sembol olma niteliğini örseleyenlerin, alt-egosunun irrasyonel bir coşku içinde kendinden geçmesidir.
Uykudan uyanmak, hayatın gerçeğine göz açmak olduğu için bu uyku hali bilinçli bir tercih olarak sürdürülmek isteniyor. Oysa, “kral artık çıplaktır” ve Türkiye’deki her türlü mit, gerçek sanılanlar dahil, her seviyede sorgulamaya konu olmaktadır. “Türkiye’de on yılda on beş milyon genç yarattıklarını” söyleyenlerin ifade ettiği gençlerin tümü, ölçek ekonomisinin ürünü olarak düşünülmekteydi. Cumhuriyetin ulus inşa pratiğinde göz ardı edilen tüm fay hatları bugün aktif hale gelmiş durumdadır. Bunu yok sayarak fay hatlarındaki kırılmaların doğurduğu sonuçlardan korunabilmek mümkün değildir. Sosyal medyada örgütlenen “bayrak” tepkisi aslında “ay yıldızlı al bayrak”ın, bazı kesimler için ortak bir toplumsal aidiyet sembolü olmaktan çıkmaya başladığını göstermektedir. Her toplum ortak aidiyet sembollerine ihtiyaç duyar. Bayrak da bunlardan biri olabilir. Gelinen noktada eğer bu nitelikte bir sarsılma söz konusuysa, bunda hem Kemalist ulus inşa pratiğinin, hem de Kürt ulusalcılığının rolü reddedilemez. İstenmeyen toplumsal olgular, “görmezden” gelinerek, halının altına süpürülerek yok olmaz. Soru sorulmuşsa, sağlıklı bir cevap üretmeden o soruların doğurduğu istifhamlar giderilemez. “Bayrak misyonerliği” bu soruyu “şoven” bir bağlamda yeniden üretmiş oldu.


(Söyleşinin tamamı Aralık Takip Mesafesi'nde yer alacak)

ZEYNEP DİYOR: ÇEVRİMİÇİ OLUNCA ŞAİR

(İnternet ve edebiyat arasındaki araçsal ilgi yeni sayılmaz. Ancak internetin bir mekan gibi poetik davranışı sararak etkilemesi üzerine düşünmemiz yeni. 2011 Mart ayında Herhangi Biri’nin Poetikası adlı yazıyla şiire müdahil olan sanal zevki konu etmiştim. O yazıda şair, şiir ve internet arasındaki bağa poetik davranışı biçimleyen bir şey olarak değinmiştim. Takip Mesafesi’nde de bu gündem farklı cepheler açan Selçuk ve Cihat’ın yazısıyla sürdü. İçinde bulunduğumuz zamanı doğru anlama çabamız, bir yansıma yaratıyor, biz doğru anlamasak bile, yanılsak bile onu doğru anlayacaklar için günümüzü yorumlayan malzeme üretmiş oluyoruz. Bunun sonuçlarını hep birlikte göreceğiz. Bu defa çevrimiçi olmanın fırsat maliyetini aydınlık bakış açısıyla, İkrar’ın şairi Zeynep Arkan yazdı.)

(...)
Şahsım adına, Didem Madak’ın ölümünü Twitter’dan öğrendiğim günden beri insan ilişkilerinin, ölümün ve yaşamın hiçbir şeyi tanımsız bırakmayan netliğini yitirdim. Didem Madak’ın ölümü teknolojik bir kısa haberdi. Bir şairden bir şaire tweet’lenen. Hızlı bilgi akışı bana değişmez bir hakikati getirmişti. Bu haberin ardından yüzlerce cümle akıp geçti, hiçbir kelime sağ kalmıyordu. Bu karmaşa içinde neyin ağına düştüğümüzü algılayamıyordum. O günlerde Fransız bir içmimarın yeni buluşundan haberdar oldum. “Katı Şiir” adını verdiği beton blokları iç dekorasyonda kullanıyordu. Bu beton bloklar suyla temas ettiğinde enfes desenler açığa çıkıyormuş. Suyla temas etmeyen beton sadece betondu. Kendi suyunu arayan bir beton gibi katılaşmıştım. Hiçbir düşünce ve duygunun nesnesine sabitlenmediğini inkâr etmeden günlerce oyalanma tempomuza şaşırıyordum.
Günler sonra bu şaşkınlığım da köreldi. Nice devrimler, nice Arap Baharları ve acılar geçip gitti. Buna şahit olduğumuz ve paylaşabildiğimiz sürece kültürel reklamların üreticisi kimliğiyle “kullanıcı” olmaya devam ediyorduk. “Şimdi” daima bir öncekini hükümsüz kılacak kadar güçlüydü. Ne yaşarsak yaşayalım, ne düşürsek düşünelim bir sonraki deneyim bizi kendi içine çekecekti. Aslında geçmişin bize güç veren tek umudu onun yıkıntısından bambaşka bir şey olarak çıkma seçeneğimizdi. Bu umutla yaşamak her şeye değerdi. O umut “şimdi” de saklıdır. (...) 

(Bu yazının tamamı orijinal başlığıyla, Şair Artık Çevrimiçi, Aralık Takip Mesafesi'nde yer alacak)
(Görsel: 1964 tarihli bir Dan Flavin sergisinden. Amerikalı minimalist heykeltraş, yerleştirme sanatçısı.) 

21 Kasım 2011 Pazartesi

SUZAN YAZDI, BU KİTAPTA ŞARKDEMİR'İN GÖRSEL ŞİİRLERİ DE VAR


Bir, soyut düşüncenin baş döndürücülüğüyle neredeyse katı fikirler olduğu düşünülen şeyleri tarif etmek var, bir de aslında yok böyle bir şey. Yalnızca bu cümleyi kurmaya imkân sağlayan teknolojinin nimetleri var, soyut ekmek’ten daha fazlası olmalı. İlk okur olarak yazar/şairin ortaya çıkan kelime kombinasyonlarını nasıl düzenlediği ya da yeniden düzenlediği ile ilgili konuşulabilir. Hali hazırdaki gündelik hayat teorilerini “herhangi biri”lerinden yeterince belleyebildiğimiz için pek çok kişinin fikrinin merak ediliyor olduğunu sanmıyorum. Hatta yazar/şairin herhangi biriyle ilişkisi daha merak uyandırıcı. Ama ondan önce bol kelimeli, aşırı metinlerarası, güçlü bağlam hakimiyeti gibi özellikler taşıyan bir şiirin herhangi bir laf lafı açıyor diye tanımlanabilecek bir şiirden nasıl ayırd edilebileceğini düşünmek gerekir. İkincisine yapay karnaval, danışıklı dövüş denebilir aslında. Bu şiirlerde şairin denemelerin varacağı yeri bildiğinden eminizdir, çıkacak sonuçla hüsrana uğrama riskini kaldıramazlar. Niyet arama yanılgısına düşmemeye çalışmak niyetsizliği aramayacağımız anlamına gelmez sonuçta. Bunu bir kenara bırakalım. Örneğin ancak orijinal bir karnavalda şiir’den bir fiil türetmek mümkün olabilmiş. Bunun yazılmadan önceki fikri de çekici değildir, olabiliyorsa eğer:

Her şairin bir starı vardır.
Astarı yoktur şiirin
Ey benim takipçilerim
Şiirin!

Hakan Şarkdemir’in Kul Hakkı Kulak Arkası kitabından “İstasyonda Tansiyon” adlı şiirin son bölümü. Genel sesleniş edası dahil olmak üzere en çok göze çarpan, farklı evrenlerin ancak bu kadar kısa bir an bir arada bu kadar düzgün tutulabileceğidir. Sıfır ulviyet, ezici humor, irrite edici yukarıdan sesleniş ve bir üzücü kazanç olarak mastar hali olmayan bir yüklem. (...)


(Suzan Sarı'nın yazısının tamamı Hece'nin Aralık sayısında "Şiirden Fiil Yapan Eki Yazmak" adıyla yayımlanacaktır)
(Görsel şiir: Hakan Şarkdemir, kaynak: poetikhars)

HİÇLİK-İSA-HİÇLİK ARASINDA SİYAH SİSTANBUL / Şenol Korkut


(...)
Lale Müldür’ün bu kitapta yaptığı çağrışım nedeniyle söylenecek çok şey olabilir. Bende bıraktığı izlenim özet olarak şudur: Nihai olarak hakikati irrasyonel (akledemeyen akıl) bir bütüne yontarak teolojik çok seslilikten bir literatür kurmak daha çok Ortaçağ Hıristiyan epik şairlerine ait bir olgudur. Nitekim pagan, daimon, apokaliptik, aryan, guman, tütsü, çarmıh, siyah dikenli haç, diz kırıcı gibi bu literatürden ödünç alınmış birçok kavramı burada bulabilmek mümkün. Örneğin Buhurumeryem’de de göreceğimiz gibi Kur’an’daki Hıristiyanlıkla ilgili ayetleri bu mistik evreni olumlayabilecek bir kıvamda çarpıtmak (s.117), Rabia al Adawıya’dan bir azize kotarmak (s.121) Ortaçağ epiğinin veya bu bakışın başvurduğu öteki bir unsur. Bu literatürde İsa dışındaki her din, her peygamber, her idol bir tür pagandır ve epik şiddetin hedef tahtasında sırasıyla hesapları görülmektedir. Siyah Sistanbul bunu postmodern bir eda ile lirik bir tarzda icra ediyor.
Lakin ister istemez bundan da emin olamıyorsunuz; çünkü çok boyutlu gezinmelerin tek hakikatin ışığına dönüştürüldüğüne dair içerikleri şairin önceki yapıtlarında da kısmen gözlemliyorsunuz. Bu olgu öncekileri elekten geçirmekten daha çok biraz o dinden biraz bu mitolojiden alıp, bir dönem birinin dalında ardıl bir dönemde öbürünün dalında gezerek eleştirellerin “saksağan usulü” dediği yöntemle şiir teması oluşturmanın bir örneklemi olarak temayüz ediyor.

Tibet kaynaklarındaki Yugar kavmiyle
Macar köklerim arasında bağlantı
kurmaya çalışıyordum ki beni uyardılar,
sana faşist diyecek dediler.
olsundu, onlar beni tanımlamaya
çalışadursundu. ben hiçbir kural
tanımayan ve hiçbir şey olmamaya
çalışan bir kızdım.(Divanü Lûgat-it-Türk, s.64)

Başlangıçta vurguladığımız sahicilik sorunu şu halde daha berrak bir hal alıyor. Sıkça dillendirildiği gibi Türk şiirinin özüne, geleneğine ve ontolojik zeminine tamamen yabancı bir evrenden kalkarak Türkçe şiirler yazıyor Lale Müldür. Üstelik bu şiir evreninde gerek ide gerekse özne olarak şöyle ya da böyle yer edinmiş Yunus, Nâzım, İkinci Yeni gibilerinin üzerine bu sefer de İsa gölgesini düşürerek. (...) 


(Yazının tamamı Hece'nin Şubat 2012 sayısında okunabilir)
(Resim: Jeff Burgess)

16 Kasım 2011 Çarşamba

İŞTE BİR DE KLEIST VAR, SEN VARSIN HAYYAM


Hakiki varlıkla kendi istediği varlık arasındaki bu uyuşmazlık, tepiyle karşı tepi arasındaki bu sürekli aşırı gerilim, onun azabını kadere dönüştürdü. Kendi yarıları birbirine uymuyor ve durmadan birbirini kan revan içinde bırakıyordu: O bir Rus insanıydı, ölçü tanımayan biri, taşkınlığa susamış ve bunun yanı sıra da bir sınır eyaleti asilinin üniformasını giyiyordu; büyük hırsları vardı ve bunun yanı sıra sımsıkı bir emir bilinci, hırslarına göz yumamazdı. Kafası ideallik istiyordu, ama o bunu Hölderlin (düşüncenin bir başka trajik adamı) gibi dünyadan beklemiyordu: Kleist ahlâkı başkaları için değil, yalnız kendisi için şart koşuyordu. Ve her şey gibi –her duygunun, her düşüncenin en korkunç abartmacısı- ahlâkın bu gereklerini de abartıyordu: Donmuş biçimi bile kendine kor gibi ısıtarak tutkuya dönüştürdü. Dostları, kadınlar, insanlar arasında hiç kimsenin ona yetmemesi, onu mahvetmezdi. Ama kendi kendine yetmemesi, kendini ne kadar kızgın olsa bile biçime sokamaması, işte bu, gururunu durmadan kırıyordu. Kendini hep yargılardı, sert bir yargıç –‘çevresinde sertlik hüküm sürüyordu’; Rahel’in dediği gibi, ve en büyük sertlik de kendi içindeydi. Kendi içine baktığında ve Kleist’ın doğruluğa ve en son derinliğe kadar inmeye cesareti vardı- Medusa görmüş gibi tüyleri ürperirdi. İstediğinden bambaşka biriydi o: ve hiç kimse de kendisinden daha fazla şey istemezdi; kendi için Heinrich von Kleist’den daha yüksek ahlâk sahibi olan insan, herhalde olmamıştır.

14 Kasım 2011 Pazartesi

VORSPRUNG DURCH TECHNIK

Hiçbir zaman tenezzül edilmeyecek dışsal eklentilerdir markalar. Tüketimi aşan anlamlara sahiptir. Araba veya başka sahip olunan nesneler, hepsinin kimliği bütünlediğini filan görüyorum. Düşünsene, filanca kişi – Audi = ? Gerçi bu açıdan eleştirmeye değdiği için değil, orda markalarla başka bir şey yapmak istedim. Göstergeleri çözümlemek istedim. Hayatımda bir şekilde etkisi olan ve sahiplerini ele veren arabaların bir haritası olacaktı. Her araba bir kişi yerine kolayca geçebiliyordu. Arabaları sol koltuğu boş düşledim. Orayı dolduran gövdelerin taşıdığı bütün ek kimlikler onları çıplak filan düşündüğünde komikleşiyor. Ama araba yine de o şiirde başlı başına bir karakter olarak düşünüldü. Bu başka bir şey. Arabanın insandan rol kapması beni hep eğlendirmiştir de. Kendimi de bunun dışında tutuyor değilim. Ayakta sözgelimi bir konuşma yaparken hissettiğim korumasızlığın bir arabanın direksiyonunda olduğumda bütün saldırgan dürtülerimle yer değiştirmesi bana ilginç gelir. Dışımı onunla korumaya aldığım anda ruhuma sirayet ediyor gibidir araba. Kadınların sürdüğü arabaların arkasına arabalarıyla dokunmaktan zevk alan sapıklardan bahsediliyordu bir ara gazetelerde. Libidonun bedeni aşarak metalle özdeşleşmesi, bu metalin birini çarparak öldürme gücüne sahip olması ile birleşince her arabanın bir yaşamöyküsü olması kaçınılmaz ve bu öykünün masum olması imkânsız. Bir aracın hiçbir zaman araç olmakla yetinmeyeceğini, sanırım en iyi edebiyatçıların bilmesi gerekir. Hiçbir araç yaptığı işin içeriğine karışmamazlık etmez.

12 Kasım 2011 Cumartesi

TARİFSİZ UZAYAN KRALİYET YOLU



Kadın bedeni, şairin erkekliğinin hakikatiyle çakışma yüzeyi yaratmaktadır. Gövde burada yüzüne sürgün olunan kadının, başka şeylerin de mesela çocuk, kardeş, dost, orospu, karı ve sevgili de olanın üzerinde kesiştiği düzlemdir. Yaşıtı, arkadaşı şair Sezai Karakoç kadının kalbinden sürgün edilirken, Cemal Süreya’nın kadının yüzüne sürgün edilişi anlamlı bir bakışım oluşturur. Karakoç’un şiirlerinde kadın her ne kadar zaman zaman bedenselleşse de bütünlüğe mahkûm iken, Cemal Süreya gövdeyi parçalar. Parçalar arasında eksik bir anlamı kolayca kurgular. Dokunulmazlığı ile modern bir mazmuna dönüşen kadının dokunulabilirliğini kanıtlarcasına bir imgeyi ele geçirmek ister gibidir kadın bedenini çözmeye çabalarken. Bu nedenle arkasında karmaşık niyetler barındırdığını öne sürmeye hiç gerek yok, kadın bu şiirde imgenin odaklaşıp düğümlendiği ve bütünsel duruşunu icra ederken dokunulmazlaşan yerdir. Bunun için erkek onu dağıtmayı, saçmayı ister. Arzusu böyle dışa vurulur şiirlerde. Bunun için Ece Ayhan şiirinde olduğu gibi cinsellik dilin yapısına işlemiş değildir Cemal Süreya şiirlerinde. Ece Ayhan’da simgesel bir arka plan, nesnelere sinmiş neredeyse felsefîleşen bir cinsellik vardır. Hatta giderek gizli bir politikliği içerdiği söylenebilir bu cinselliğin. Cemal Süreya şiirlerinde ise nesnelere bulaşmayan, dilin yapısına sızdırılmayan arı duru ve açık seçiktir cinsellik. Bu açıdan belki en çok Turgut Uyar’a yakındır; ancak Uyar’da da yeniden yapılanmanın bir eşlikçisidir kadın. Oysa Süreya’da denge unsuru olan bir tamlık imgesidir ve hep öteki yakadandır kadın. Bunun için aradaki ayıp şeyler hep çekiciliğini sürdürür. Gizeme bulandırılmaz. Bu nedenle İkinci Yeni şairleri içinde kadın bedenine en ‘sağlıklı’ yaklaşan Cemal Süreya’dır.

11 Kasım 2011 Cuma

NE BU YER NE BU GÖK


Herçend qewî muşewweş im ez     Gerçi benim aklım çok karışık
Ewçend bi muşewweşî xweş im ez  Bu karışıklıktan o kadar da memnunum

Sed sal bigêrî min tu mehbus        Sen beni yüz sene de hapsetsen
Ma ez qe dibim ji weslê me’yus     Kavuşmaktan hiç ümit keser miyim ben!

Sondê dixwim ez bi sûreyê Nûr      Nur suresine ant içerim ki
Dême ku ew e kitabê mestur        Yazılmış kitap gibi olan yanağına ant içerim ki     

Deh car bi heqqê bejn u balê         On kere senin boynun ve endamının hakkı için
Çil car bi heqqê zulf u xalê            Kırk kere senin zülfün ve beninin hakkı için

Tehqîqê bi aftabê ruxsar              Yüzünün güneşiyle andımı pekiştiririm ki
Tesdiqê bi mahitabê dîdar             Yüzünün mehtabıyla andımı tasdik ederim ki

Te’kîd-i bi qiblegahê ebrû              Kaşlarının kıblegâhıyla andımı tekit ederim ki
Te’zîm-i bi secdegâhê gêsû           Örgülerinin secdegâhıyla andımı yüceltirim ki

Sed car-i qesem bi herdu nûnan    Her iki “nûn”a yüz kere yemin ederim ki
‘Ehda mine w e digel ‘uyûnan        Gözlerinle ahdim şudur ki

Hetta remeqek hebit ji canî           Ölmeye canımda bir ramak kalıncaya kadar,
Cana tu di canî da nihan î              Ey sevgili, sen benim canımda saklısın!...

(…)

8 Kasım 2011 Salı

ŞİİR MİTİNİ BÖYLE SORGULAMAK

Gökhan'ın sorularından biri: Poetika oluşturmak ana yollardan kaçıp patikalardan yürümeyi de tercih etmektir bir bakıma. (...) Çoksesli şiir anayoldan sapıp patikalara yönelen bir kaçış poetikası. Poetika kurulduktan sonra nereye varmayı düşünüyorsunuz? Sonuçta hep kaçarak yaşanmaz.

Kaçmak korkularak kaçılan bir sapa yoldaki tutumun adı değil orada, bir yaşam biçimi olarak seyyarlığı seçmek. Takılıp kalmamak, yakalanmamak, ser verip sır vermemek. Şiirde güzergâh belirlemek o kadar da doğru bir şey değil. Benim şiirsel görüşlerim kendini imha edebilecek türde bir vazgeçişin eşiğinde ve kurulmak fikrinden uzak. Başka şairleri inceleyerek teorilerimi, varsayımlarımı gözden geçirmeye devam edeceğim. Her geçen yıl, şiirin yaşamımızdaki muhkem yeri biraz daha yerinden oynuyor. Buna karşı sinirli bir coşkuya kapılıp siper almanın gereği yok. Türlerin savunulmaya ihtiyacı yoktur. Bu nedenle yeni bağlantılar peşindeyim ve acı verici hakikatin şiddetine maruz kaldığımda bulduğum şiirlerin sevincini özlüyorum. Son yirmi yılı kapsayan heyecan verici bir proje üretme aşamasındayım. “Yalnızca sanat bir dosttan nafile yere beklediğimiz ve sevilenden de nafile yere beklemiş olacağımız şeyi sunar” diyor Jil, haklıdır. Buradayım yani, şiirde. 

(Söyleşinin tamamı Varlık dergisinin Kasım 2011 sayısında, burada)

1 Kasım 2011 Salı

CİHAN'IN FARK ETTİĞİ TAŞ TAŞ ÜSTÜNDE

“Taş kararır islenir/ Parçalansa bile değişmeyen özüyle direnir/ Ondan çıkmayan sesi ondan çıkan sesi/ Yorumlayamazsın...”
Hiçbir yere sığamaz mı insan, kelimeleri yetersiz sayıldığı için? Deprem yitiğinin acısıyla dağa gidenin acısı bütünleşiyor Vanlı annenin ağıtında. Tercüme sıkıntısı empati yeteneksizliğiyle buluştuğunda depremin zayiatı da artıyor.
Ama bir taraftan da fay hattının ölümcül enerjisinin yanında açığa çıkan bir bildirimi oldu depremin. Türkiye bölünmeyi değil, dayanışmayı istiyor.Hayriye Ünal sarsıntıların önünün sonunun şiirini önceden yazdı, çünkü felaket ne çok yeni ne de tekrarlanıp dururken her bir örnekte giderek daha az cana mal oldu. (...)

(yazı: Taraf gazetesi, 31 Ekim 2011, Cihan Aktaş, "Fay Hatlarında Gezinen Şair")
(resim: Magritte, Castle in the Pyrenees, 1959)

O YAZI

Sevgilinin dudaklarını en çok özlediğin anda bile “yeniden olmasın” diyebilmek, sadece “bir kere”cilerin cesareti. İlkinin güzelliğini tek olarak saklayabileceğin ve hatırada onunla baş edilemeyecek kadar büyüyeceği için. O anı; gerçek benzerlerini, taklitlerini doğurarak ölmek yerine, özleminin büyük itme gücüyle şiirini doğurmayı hak eder. Sevgilinin kokusunu bin kere alsa daha büyük bir “koku fikri”ne ulaşabilir mi insan? Yoksa aksine, bir kokunun nasıl da sıradanlaştığının büyük tanığı mı olur? Ama bir şiir, sevgilinin kokusunu koku olarak –kelime olarak değil- nasıl saklayacak? Güzel mi, harika mı, etkileyici mi, muhteşem mi, öldürücü mü, cezp edici mi, mahvedici mi? Yaşantısal tekrarla ölmesine razı olmadığımız kokuyu, nostaljiden arıtıp dile gömmemiz, bu da işte tekrarın bize yaptığı nanik.


Yaşadığı hiçbir şeyin tekrarını gönülden istemeyen bir insan düşlemeye çalışıyorum. O, olmaya çalışıyorum.