26 Aralık 2011 Pazartesi

BİR OTOYOL LİRİĞİ / Hayriye Ünal

-fikrisabitin optik dönüşümü-
(Anahtar sözcükler: “şiir, fikrisabit, süreklilik, bağlantı, sunum, kesinti, kısa devre, kalabalık aşk, kopuş, utanç”)

Ben dünyaya bakarken her şey olması gerektiği gibiydi. Her şey güzel, mutantan filan; ama her şey yabancıydı da. Fikrimde sabitleşen şey olmasaydı eğer, gördüklerimi hiç bu kadar görmeyecektim. Her şey tek bir şeyi işaret ediyordu; bendeki fikrisabite. Dış dünyanın bu kadar “yapılmış” olduğuna şaşırdım. Sadece benim için yapılmış bir şeyi gösteriyordu. Tereddüdümü. Onu oluşturan unsurlar bir programlama diliyle diziliydi. On sayfa ve üç saat boyunca, yaklaşık 300 kilometrelik alandaki her şey “tereddüt” programının yazılışıdır.

Ara toplam: Kuzey yarıkürede kuzeye doğru gidildikçe hava soğur.

Böylelikle lirik şiir için yeni bir form geliştirdiğimi fark ettim. Lirik çünkü tamamen iç dünya kaynaklı. Coşkusal tepkiden yola çıkan, ama coşkusal tepkinin ve duyuşsal zaafın şiirle bağlantısını netlikle kesen bu form, bir ilişkisizlik ve bağlantısızlık doruğu. Tamamen dış dünyanın kaynaklarını hiyerarşiyi gözetmeksizin sıralayan, sunumsallığı önceleyen bir tarz. Bakmak en önemli kaynağı. Öte yandan görsel şiirden farkı süreklilik öğesini gözetmesi. Lirik olduğu için eleştirellik öğesi göz ardı edilmekte, bu anlamda da ironik bir kolajdan ayrılmaktadır. Şiir, iç dünyada beliren iz’in yollar ve araçların izleri tarafından asimile olmadan aktarılmasıdır. Coşkusal tepki bozulmadan aktarılmalıdır.

Ara toplam: İçten dışa giden bütün yollar müraileşerek bozulmuştur.

“Bir tereddüdün romanı” adlı bir örnek yazdım. Örneğimde tek bir duyuşsal dipnotu eklenmeden iç dünyanın duyumsal tepkisi aktarılır. Bir şehre girmenin tereddüdü. Şehir neyi saklıyor? Yan yana getirilen öğeler bilinçlidir fakat düzenleme dış dünyaya bağımlıdır. Göz, programa uymak zorundadır. Şiir, verili hiçbir öğe atlanmadan düzenlenir, en olmamış halde. Düzenleme, iç dünyadan doğan tek bir tepkinin verilişine hizmet eder. Tereddüt. Fikrisabite dönüşen şehre yaklaşma hızı. Göz hareketi sadece sayıyla algılayabilir.

Mahrece iade: İnsan başkasından utandığı sürece vardır ve utandığı sürece kurulabilir.

Temaşa sürecini yöneten göz, iç dünya ile dış dünyanın eşiğinde durur ve dünyayı anlamadan bakar, onu değiştirmeden bakar. Dünyayı okumaya çabalamadan, nesneye anlam yüklemeye çalışmadan, artlarında anlam gören metafizik bakışı küçümseyerek. Onu ilgilendiren tek şey nesnelerin ve görüntülerin yan yana oluşlarının hizmet ettiği kendi tepkisi. Matematik bir akışla şiir akar ve anlam bütünün anlamıdır. Basitin olağanüstü parçalanmazlığı bu. Tereddüt olmamıştır ama tümdür. “Bir tereddüdün romanı” liriktir. Tam da nasıl olsun istendiyse öyle.

Ara toplam: Tereddüt atomiktir başka sözcüklere parçalanmaz; öyleyse parçalandığı zaman ortaya çıkan şey tereddüdün küçüklüğüne oranla akla devasa bir zarar-ziyan olacaktır, nitekim öyle olur.

Histerik özne onu hem çeken hem iten şey yüzünden ikiye bölünecek. Görünmez olabilir miyim? Transparan bir yaşamdı. Camlarda film var.

Toplam: Fikrisabit bütün malzemeyi çarçur ederek parçalanamaz tahtına kavuşur; bizim fark etmemiz gereken tereddüt sözcüğünü oluşturan program kısmındaki ayrıntıdır. Bir bombanın patlayışına saniyeler kala fark edilen tek şey, dijital ekrandaki ne’dir? Yaşam mı diyeceğiz o kalana sayı mı?

20 Aralık 2011 Salı

ORİJİN NERESİ ORİJİNAL NEREYE YAKIN?


Adına Brenda diyeceğim bir arkadaşıma, hayranlarından birisi doğumgününde, yalın, modern bir çerçeve içinde bir Picasso skeci vermişti. Picasso’nun klasik evresinin güzel, tipik bir örneğiydi resim; Yunanlı bir delikanlı kolla­rında bir genç kızı taşıyordu; iki bedenin çizgileri birbirine öylesine karışmıştı ki Siyamlı ikizler gibi kollar bacaklar birbirinden güçlükle ayrılabiliyorsa da, bütün olarak, çekici, uyumlu bir etki bırakıyordu resim. Taşbasmasına benzi­yordu, ama üstünde seri numarası yoktu. Reprodüksiyon sanarak pek değer vermediği için Brenda resmi merdiven aralığına asmıştı. Birkaç hafta sonra kendisini yeniden görmeye gittiğimde baktım resim, oturma odasında şömine­nin üstüne asılmıştı. “Bakıyorum Picasso reprodüksiyonu terfi etmiş!” dedim. “Reprodüksiyon mu dedin!” dedi kızgınlıkla. ”Aslıymış bu! Güzel değil mi ama? Kızın kalçasındaki şu çizgiye bak vb.”
Gerçekten de aslıydı bu — çekingen ve sadık arkadaşının utangaçlıktan Brenda’ya değerini açıkça belirlemediği bir armağan. Ama resim siyah-beyaz bir skeç olduğundan, aslı mı, taşbasma mı, yoksa reprodüksiyon mu, anlamak için uzman olmak ya da hiç değilse resme büyüteçle bakmak gerekiyordu. Ara­daki farkı ne Brenda seçebilirdi, ne de arkadaşları. Ama hepsi, bizim de yap­tığımız gibi, aslının iyi bir yere asılması gerektiğine inanıyorlardı; oysa repro­düksiyon olsa olsa merdiven aralığına yakışırdı.
Görüldüğü gibi çok doğal olan bu durumu, şimdi bilgiçlik taslayarak çö­zümlemeye çalışacağım. Resmin aslı reprodüksiyonundan kat kat pahalıdır el­bette; ama bir resmi salt pahalı olduğu için herkese gösterme fikrini öfkeyle geri iteriz hemen: böyle konularda yalnızca estetik kaygılarla davranıyormuş gibi bir tutum takınırız.

15 Aralık 2011 Perşembe

HİÇTEN AZIN ÖNÜNDE

Âşıkların cemaati, hissetmenin aynılığına dayanır. ‘Verilen’ aşkın ‘alınan’ aşka göndermesi, aşka duyulan aşk, şehvet, düşünüme benzer bir biçimde ikinci derecede bir duygu değildir; kendiliğinden bir bilinç gibi doğrudandır. Hem mahremdir hem de öznelerarası bir biçimde yapılanmıştır; yani kendisini tek bir bilinçte yalınlaştırmaz. Şehvette başkası, hem bendir hem benden ayrıdır. Hissetmenin bu cemaati içinde Başkası’nın ayrılığı, şehvetin keskinliğini oluşturur. Şehvette, şehveti uyandıran şey, Başkası’nın boyun eğdirilmiş, nesneleştirilmiş, şeyleştirilmiş özgürlüğü değildir; onun, hiçbir surette nesneleştirilmiş olarak arzulamadığım, boyun eğdirilmemiş özgürlüğüdür. Başkasının arzulanan, şehvetli özgürlüğü, yüzünün aydınlığında değil, karanlıktadır; adeta gizli olanın kötülüğünde veya örtüsü açılanda gizli kalan o gelecektedir: Tam da bu yüzden o gelecek, kaçınılmaz bir biçimde profanlaşmadır. Hiçbir şey Eros’a sahiplenme kadar uzak değildir. Başkasına sahip olduğumda ben ona, onun bana sahip olduğu bir durumda sahip olurum: hem köle hem de efendi olarak. Şehvet, sahip olmada sönecektir. Ama öte yandan, şehvetin gayrişahsiliği, sevenler arasındaki ilişkiyi tamamlayıcılık olarak düşünmeyi bize yasaklar. Şu halde şehvet başkasını değil, onun şehvetini hedefler; o, şehvete duyulan şehvettir, başkasının aşkına duyulan aşktır. Dolayısıyla aşk, dostluğun özgül bir durumunu temsil etmez. Aşk ve dostluk yalnızca farklı olarak hissedilmezler; onların bağlılaşıkları birbirinden farklıdır. Dostluk başkasına doğru gider; aşk olanın yapısına sahip olmayanı arar, meydana getirilecek sonsuz geleceği arar. Ben, tam manasıyla ancak başkası beni seviyorsa severim. Bunun sebebi Başkası’nın beni kabul etmesine gereksinim duymam değildir. Şehvetim onun şehvetinden keyif alır.

İFFETLİ ÇIPLAKLIK

Birkaç ay evvel Cahit Beyin şiirlerine dair “sıradışı notlar” başlığı altında bir konuşma yaptım TYB Modern Şiir Toplantıları’nda. Konuşmamın amacı mitik Zarifoğlu imgesini kırıp dökmekti. Konuşurken örneklerle bunu yaptım da. Ancak konuşmayı metne dökerken bu kez konuyu örneklerden arındırıp yeniden -şiir alıntısız- yazarak ilk Zarifoğlu imgesini, yani doğru imgeyi, şiirdeki ipuçlarından yararlanarak ilk haritaya göre yeniden çizdim. Başlık da konunun akışı da zorunlu olarak değişti.

Dinsel ve mitolojik figürlerin son derece itibarsız olduğu günümüzde, şair metniyle yıllar içinde anlattığı şeyle değil, metnin aurasıyla yarattığı kimlikle yarı-mitik bir figürün belirsiz sözleriyle konuşuyor. İki ayrı metin var aynı başlık altında. Bir başka deyişle, Zarifoğlu, toplum tarafından yeniden üretilmiş ve onların arzularının ifadesi olarak karşımızda.
Zarifoğlu şayet erken bir yaşta hastalanıp ölmeseydi, bugünlere kalabilseydi, kendi özgün metnini, belki kendi çıtasının altına çekerek bile olsa sürdürecek ve böylece ikinci hayalet metin henüz doğmayacaktı. Şiirlerin kitlesel algılanışı, şairlerinin ölüm biçimleriyle beslenir.
Ölümüyle eldeğmemişliği, kitabıyla dokunulabilirliği süren imgesel bir varlıktır artık şair. Artık aramızda olmayanın geçmişin bir kesitindeki oluş’uyla büyülenen okur, onun ruhunu kitabın iki kapağı arasına hapsettiği parçalanamaz aşkıncı bir basitlikle algılar. Şiire eleştirel bir bakış atmak şurada dursun, bu kapatılmış, artık yazılması sürmeyen, sonsuzluk mührü vurulmuş kitabın örtüsünü aralamak bile, cüretkâr bir ihlal sayılacaktır. Aslında buradaki gizem doğrudan Zarifoğlu’na mahsus görülmüyordur, şiirin, kendisinde, yeterince açık olmasa bile gösterişle zirve yaptığı talihli bedendir o, okur için.
Bu noktada şairin özellikle sakallı fotoğraflarında cisimleştiğini anımsayarak Levinas’ın tanıklığına başvuracağım. “Eros’un Fenomenolojisi” yazısında Levinas yüzün çıplaklığını “iffetli” olarak niteler. Yüz “ahlakîliğinde dışsal” olan, bedenin yegâne bölümüdür. “Bu epifani içersinde yüz, bir içeriği bürüyen bir biçim olarak, bir imaj olarak değil, ardında artık hiçbir şeyin olmadığı ilkenin çıplaklığı olarak parlar. Ölü yüz, biçim olur; ölüm maskesi haline gelir; o, görmeye izin vermek yerine gösterir; ama tam da bu sebeple yüz olarak belirmez artık.” Zarifoğlu’nun yüzü, içeriği parçalanamayan şiirsel bir nesne olan (kutsal) kitabının azizleşmiş portresidir okur algısında artık.

(Yazı, önümüzdeki günlerde Karagöz dergisinin 18. Sayısında yer alacak.)
(Resimdeki düzenleme: Charles Alexander Jencks, 1939 doğumlu peyzaj mimarı-kuramcı.)

14 Aralık 2011 Çarşamba

NE BARIŞ NE KASTRASYON!

Bir gelişme olarak evrim. Ş i i r’den değil şiirlerden bahsedebileceğimiz bir zamandayız. Evrimden de bahsedebiliriz. Divan şiiri, Ş i i r’dir. İkinci Yeni bile ve sürdürülen tarzı Ş i i r’dir şimdi. Bugün şiirler içinde Ş i i r’in dayanıklı ve inatçı bir omurga gibi dik durmaya çalıştığı söylenebilir. Şiirler evrimi destekliyor, Ş i i r evrime karşı çalışıyor. Ş i i r, zayıf şiirin de dışta tutulmayacağı muğlak bir tanımla ayakta tutulur. Edebiyat tarihine yapılan her yatırım bu omurgayı, Ş i i r kavramını sınırları belli bir tür olarak güçlendirir. Gelen neslin, genç denecek şairlerin edebiyat tarihine direkt yönelmiş yaşlı refleksinden bile rastlantısal şiirler dışında Ş i i r’e kafayı taktığını çıkarabiliriz. Ş i i r baskıcı bir ana motifi gibi genç şairin bilincini işgal etmiştir. Genç şair, tanımlanmış alanda, kendisine verilen alanda oyalanıyor. Bazı etkisiz polemikleri geçebiliriz zaten, tuhaf bir barış ortamı kendiliğinden yerleşti. Bu barış beni müthiş kuşkuya düşürüyor. Barış ve dayanışma, normalde olumlu doğaya sahip olgular, evet, fakat şiirin evrimi açısından bakıldığında bu yadırgatıcı muhabbet müşterek bir korkudan besleniyor. Bu korku yokoluş korkusudur. Edebiyat tarihi ise merhametine sığınılmayacak kadar duygusuz bir kurtarıcıdır. Fakat kurtarıcı işte, herkese yetişemeyecektir. O halde kurtarıcıya duyduğumuz peşin minnettarlıktan neden vazgeçmeyelim? Kim edebiyat tarihini kadiri mutlak addediyorsa onun tarafından terk edilir.

Ş i i r’in bir tür olarak sınırlarını koruma iddiası, hayatta kalma isteğinin dışavurumudur. Asimile olmaya karşı bir önlem. Ayrıca bir haz kaynağı olarak. Bunu sürüdeki bireylerin dışavurumlarından anlarız.
Canetti’nin kaçış kitlesini tarif ederken keşfettiği tanımlar, Ş i i r’in buyruğu altındaki sürünün davranış modellerine uymaktadır. “Kapsamlı” bir sürüdür bu. “Herkesi içerir.” Tedavüldeki yücelik duygusunun “ortak hareket etmenin verdiği” bir yücelik duygusu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ş i i r’in iç tutunumu zaman zaman seçilen veya tesadüfi olarak saptanan birinin topluluktan düşürülmesiyle sağlanır. Düşen kişi, yazdığı şiirler bakımından sürüdeki herkesi ayrı ayrı geçebilir, fakat sürünün Toplam Şiir Algısıyla başedemez. Toplam Şiir Algısı = Ş i i r. İnatçıdır Ş i i r sürüsü. Arta kalanlar son ana kadar birbirlerinden ayrılmazlar. Şiirlerin evrimi tür olarak çeşitlenmeyle yürümeliyken Ş i i r’in evrimi “sahte lanetlenme”, “karşıtına dönüşme”, “doğurana benzeme” ve “nihai barış” olarak özetlenebilir. Bu ikisini dikkatle birbirinden ayırmalıyız. Her şeyden önce Ş i i r’in bu eğilimini beğenmiyoruz. Kalıcılaşmak için sergilenen bu tüccar tavrı Ş i i r’in her türlü sahtekarlığa açık olduğu izlenimiyle birlikte Ş i i r yazmayıp şiirler yazanları da şaibe altında bırakmaktadır. Ne yani şiir sanatı Mısır çarşısı mı?

GELDİM GÖRDÜM ALDIM

“Şairin durumu da trajiktir. Kendi dili içinde kuşatılmış olan şair, dostları için; on, bilemedin yirmi kişi için yazar. Okunmuş olma arzusu, doğaçtan romancının arzusu kadar kaçınılmazdır. Hiç değilse romancıdan daha iyi durumdadır; özverilerle, nerdeyse patavatsız çabalarla yayınlanan küçük göçmen dergilerinde şiirlerini yayınlayabilir. Kimisi dergi yönetmenine dönüşür; dergiyi yaşatmak için, açlıkla yüzyüze kalır, kadınların yüzüne bakmaz, penceresiz bir odaya gömülür, insanı korkutan ve allak bullak eden yoksunlukları ilke edinir. Otuzbir ve verem, onun kısmeti budur!
“Kötü düzyazı yazarları kadar iyi şairlerin de olmasının yeterince yalın nedenleri vardır. Kafasında uydurduğu çocuksu bir geçmişi olmayan herhangi bir küçük ulusun edebiyat ürünlerini inceleyiniz: Şiir bolluğu orada en çarpıcı özelliktir. Düzyazı, gelişmesi için, belirli bir disiplini, farklı bir toplumsal durumu ve bir geleneği gerektirir: Düzyazı bir sonuca bağlanmıştır, inşa edilmiştir; şiir apansız belirir, doğrudandır, ya da bütün olarak üretilmiştir; mağara adamlarına ve ince duygulu insanlara vergi olan şiir ancak ötede beride, her zaman uygarlığın dışında gelişti. Düzyazı iyice düşünülmüş bir deha ve kristalize bir dil gerektirirken, şiir bir barbar dehasıyla ve biçimsiz bir dille uyuşur tümüyle. Bir edebiyat yaratmak bir düzyazı yaratmaktır.”


(E.M.Cioran, Varolma Eğilimi)

6 Aralık 2011 Salı

KENDİME DİPNOT

Varlık’taki söyleşide bazı noktaları karanlıkta bıraktığımı sanmıyordum. Değerli görüşleriyle Bir Dost uyandırdı beni. Bu dürtüklemeler olmasa insan, her ne kadar azuykuazyemekazkilo kalsa da, hemen dalıp gidecek kendi yarattığı rüyasına. Söyleşinin tamamı şimdi şurada yayımlanıyor. 
Gelelim benim açmam gereken noktalara.
Modernizmi, içinde bulunduğumuz anı kapsayan en geniş yekpare atmosfer olarak düşünüyorum. Yüceltme var mı bu sözlerimde? Sanmam. Zira modernizm karşısında, tıpkı diğer birçok 'atmosfer' karşısında yapmadığım gibi huşu ile düğmelerimi iliklemiyorum. Zorunlu-akılcılığım kadar zorunlu-modernim.
Modernizmi, genel anlamda, sanatlardaki paradigma değişikliği ile sınırlandırmak gereği var. Hiç değilse şiir bahsinde buna cesaret edecek kadar veriler bulunuyor. Bu sınırlandırma konuşmayı kolaylaştırmak adına, yoksa her şeyin her şeyle eşlendiği bir aptallık hüküm sürüyor. Ben sıklıkla daraltılmış bir alanda, sözlerimin sağlamasını yine kendi sözlerimle yapmaya mecbur bir pozisyonda kalıyorsam bunu olmayan şiir otoriteleri, olmayan adil eleştirmenler, olmayan teorik zemin düşünecek. Sıkıysa argümanları tek tek çürütecek. Olmayarak mı çürütecek?
Şiir konusunda yorumlamaya giderek daha az güvenirken yorumsuzluğun getirdiği başıboşluğun faturalarını yine biz yorumlayarak ödemeye yazgılıyız.
Tekniği giderek küçük görürken her türden tekniğin amacında yine şiiri görmeye başlayan da bizdik.
Türün sınırlarını aşındırdıkça türün içeriden göstereceği karşı-gücün ardına kitleselleşmiş bir şiir tanımını alıp gelmesi sanki beklenmedik bir taktik miydi.
Ağlak bir şiirin, başarı için şart gösterilen lirik tarzın reddinde lirik tarzın dirsek yaptığı yer olduğu görülüyor muydu ki. Hiç değil. Bir tarzın semptomu haline gelen kötü örnekleri ne zamandan beri tarzın çöküşünün habercisi olmuştur. Şimdi Kötü örnek derken bile duraladığıma göre, kötü-iyi telaffuzunun ardında nasıl ayrımlar monarşisi varsa, beni duraklatan şeyin ardında da karmaşadan beslenen şiirin monarşisi var. Monarşiyi sevmiyorum. Aşk şiirleri yazdığımda deldim ben o dizleri, dirsekleri. Şimdi üşünecek.  
Joyce bahsinde; Joyce'un sıradan kişiyi, klasik kahramanla eşleştirmesi sadece onun marifeti de değildir. Niteliksiz adam'lar, suçlular, 'klasik kahraman' kadrosunda bulunan kimsenin yüce vasıflarını da alaşağı etmiştir. İyi etmiştir diyemeyiz elbette, ancak olan bu. Bazıları iyi etmiş de diyor. Hem ancak bu, yukarıdaki yokluklar silsilesinde bir zincir halkası olmayı göze alanlar için anlamlı.
Edebiyatı manevileştirmenin edebiyata ağır gelecek bir yükü taşıtmaya kalkmak olduğu kadar, özellikle bunun için edebiyata ihtiyaç duyanın buna inanmasının kendisi için yegane kurtuluş olduğu aynı gerçeğin iki yüzü değil mi? İkisine de acıyacak yüzüm yok, çünkü bilmiyorum bana kim rahim yüzünü gösterecek?
Sanıldığı kadar Lacan veya Freud'a bakmıyorum. Şiirsel görüşleri tesis ederken psikolojiye aman aman bir güven beslemiyorum. Belki hepsinden fazla Jung derim seçmem lazım gelse.
Tatmin hususunda hiçbir garanti olduğuna inancım yok. Kurtuluş garantisi olsaydı hiç değilse. Yok. "Pürnur o mevki" türünde bir yer bulunuyorsa dünya üstünde bütün bağlarımı kesip koşarak gitmeye hazırım.