20 Aralık 2011 Salı

ORİJİN NERESİ ORİJİNAL NEREYE YAKIN?


Adına Brenda diyeceğim bir arkadaşıma, hayranlarından birisi doğumgününde, yalın, modern bir çerçeve içinde bir Picasso skeci vermişti. Picasso’nun klasik evresinin güzel, tipik bir örneğiydi resim; Yunanlı bir delikanlı kolla­rında bir genç kızı taşıyordu; iki bedenin çizgileri birbirine öylesine karışmıştı ki Siyamlı ikizler gibi kollar bacaklar birbirinden güçlükle ayrılabiliyorsa da, bütün olarak, çekici, uyumlu bir etki bırakıyordu resim. Taşbasmasına benzi­yordu, ama üstünde seri numarası yoktu. Reprodüksiyon sanarak pek değer vermediği için Brenda resmi merdiven aralığına asmıştı. Birkaç hafta sonra kendisini yeniden görmeye gittiğimde baktım resim, oturma odasında şömine­nin üstüne asılmıştı. “Bakıyorum Picasso reprodüksiyonu terfi etmiş!” dedim. “Reprodüksiyon mu dedin!” dedi kızgınlıkla. ”Aslıymış bu! Güzel değil mi ama? Kızın kalçasındaki şu çizgiye bak vb.”
Gerçekten de aslıydı bu — çekingen ve sadık arkadaşının utangaçlıktan Brenda’ya değerini açıkça belirlemediği bir armağan. Ama resim siyah-beyaz bir skeç olduğundan, aslı mı, taşbasma mı, yoksa reprodüksiyon mu, anlamak için uzman olmak ya da hiç değilse resme büyüteçle bakmak gerekiyordu. Ara­daki farkı ne Brenda seçebilirdi, ne de arkadaşları. Ama hepsi, bizim de yap­tığımız gibi, aslının iyi bir yere asılması gerektiğine inanıyorlardı; oysa repro­düksiyon olsa olsa merdiven aralığına yakışırdı.
Görüldüğü gibi çok doğal olan bu durumu, şimdi bilgiçlik taslayarak çö­zümlemeye çalışacağım. Resmin aslı reprodüksiyonundan kat kat pahalıdır el­bette; ama bir resmi salt pahalı olduğu için herkese gösterme fikrini öfkeyle geri iteriz hemen: böyle konularda yalnızca estetik kaygılarla davranıyormuş gibi bir tutum takınırız.
Sonra reprodüksiyonlara karşı bu aşağılayıcı tutumu­muzun Viktorya Devrinde yapılan baskıların kötülüğünden, baskıdan da kötü olan konularından geldiğini de düşünebiliriz. Ama yeni baskı teknikleri inanıl­maz şeyler çıkarıyor ortaya; bazı Ganymede reprodüksiyonları asıllarından ayrılamıyor. Çok aşırı bir örnek olan çizgi-resmindeyse resmin aslıyla reprodük­siyonu arasında sanat değeri açısından hiçbir ayrım kalmıyor. Gene de bu aynılıkta insanı deli eden bir şey var. Bir kopyanın estetik etkisinin aslınınkiyle aynı olduğunu kabul edebilmek için belli bir gözüpeklik gerekiyor, öyle bir çağda yaşıyoruz ki kütle üretimi yüzünden her şey birbirinin aynı olup çıkmış; bu yolla yapılan ev eşyasından ve hazır-evlerden sonra, kütle üretimiyle ortaya çıkarılan Piero della Francesca’lar gerçekten deli ediyor insanı. Kütle üreti­miyle yapılan plaklara bir şey dediğimiz yok. Kütle üretimiyle yayımlanan ki­taplara da ses çıkarmıyoruz; oysa bunlar da “reprodüksiyon”. Öyleyse neden, gelirinize göre duvarınıza bir başyapıtın çok iyi bir reprodüksiyonunu değil de oldukça kötü bir resmin aslını asıyorsunuz? Sıradan bir baskı içinde Shakespeare’i okuyacağınıza orta bir şairin şiirlerini kendi elyazısından okumak da­ha mı iyi?
Tartışmamız burada çıkmaza giriyor. Şimdi isterseniz Brenda’nın benim­le giriştiği karşılıklı bir konuşmada, tutumunu açıklamak için neler söylediğine bakalım:
Brenda: Bu konuda bu kadar gürültü kopmasını, bunca söz söylenmesini gerçekten anlayamıyorum. Resmin Picasso’nun kendi elinden çıktığını öğrenin­ce ona karşı tutumum elbette değişti. Bunun züppelikle hiç ilgisi yok — daha önce söylememişlerdi bana, ondan,
K: Tutumun değişti — ama duvardaki şey değişmedi, değil mi?
B: Elbette değişmedi, ama şimdi başka gözle bakıyorum ona!
K: Genel olarak bir resme karşı tutumun neye bağlı, söyler misin?
B: Niteliğine elbette.
K: Niteliği belirleyen ne?
B: Ukalâlık etme şimdi. Renk, kompozisyon, denge, uyum, güç daha ne!
K: Demek ki bir resme bakarken bütünüyle estetik değer yargılarını öne alıyorsun, saydığın nitelikleri düşünürsek?
B: Elbette öyle.
K: Şimdi, resim değişmediğine, nitelikleri de değişmediğine göre, nasıl oluyor da tutumun değişiyor ona karşı?
B: Ama söyledim ya işte, aptal. Resme karşı tutumum elbette değişti şimdi; çünkü artık biliyorum ki milyonlarca reprodüksiyondan biri değil, Pi­casso’nun kendi elinden çıkmış bir skeç bu. Anlamıyor musun?
K: Hayır, anlayamıyorum, çelişmeye düşüyorsun. Nesnenin az bulunur olması, o nesnenin nasıl ortaya çıktığını bilmem, nesnenin niteliklerini değiş­tirmez; aynı biçimde onu değerlendirişini de etkilememeli — eğer bu değerlen­dirme inandığın gibi yalnızca estetik ölçülere dayanıyorsa. Ama dayanmıyor, Yargın gördüklerine değil, bütünüyle raslantısal bir bilgi kırıntısına dayanıyor; bu bilginin yanlış ya da doğru olabileceğiyse şimdilik önemli değil,
B: Yanlış mı? Bu resmin Picasso’nun kendi elinden çıkmış aslı olduğun­dan nasıl kuşkulanabilirsin? Resmi Picasso’nun kendisinin yapıp yapmaması­nın konuyla ilgili olmadığını nasıl söyleyebiliyorsun?
Ve bu böyle sonsuza dek sürüp gidecektir. Oysa aptal bir insan değildir Brenda; yalnızca bir sanat yapıtına karşı tutumunun yalnız estetik kaygılarına bağlı olduğuna inanmakta, bu tutumu aslında bütün bütün farklı etkenlerin altında edindiğini bilmemektedir. Resmi, resim hakkındaki bilgisinin bağlamından ayırarak görememektedir. Çünkü kafalarımızda, yapıtın kaynağı, yaratıcı­sının kim olduğu, sahte olup olmadığı gibi sorunlar estetik değerlerle hiçbir ilgisi olmasa da o nesneye karşı tutumumuzla öylesine yakından ilgili, öylesi­ne karışmıştır ki, ikisini birbirinden ayırabilmek çok güçtür. İşte bu yüzden Brenda bilincinde olmadan bir değerler dizisini bütün bütün değişik başka bir değerler dizisine aktarmaktadır.
Bu böyle olduğuna göre züppe midir Brenda? Bunun cevabı, sonunda varmayı umduğumuz züppelik tanımına bağlıdır. Ama şimdilik bir varsayım olarak şunu öne sürmek istiyorum: belli bir alana, bilincinde olmadan bütün bütün yabancı bir sistemden çıkarılan yargıların uygulanması züppelik olgu­sunun özüdür. Bu ölçülere göre Brenda, “Bu reprodüksiyon aslı kadar güzel değil. Ama güzellikle hiç ilgisi olmayan nedenlerden dolayı bana ötekinden daha çok heyecan veriyor,” deseydi, züppe olmayacaktı. Brenda bilmeden züp­pelik etmektedir, çünkü yaşantısının iki öğesi arasındaki ayırımı görememek­te, yan tutan estetik yargısının dayandığı dış nedeni adlandıramamakta ya da yargısının yan tuttuğunu görememektedir.

(Arthur Koestler'ın "Züppeliğin Çözümlenmesi" yazısından küçük bir bölüm, çev. Yurdanur Salman)