21 Aralık 2012 Cuma

KURTULUŞ PARKI / HÜ


(...)
onu soğuk vurmuştu bir gecede
bütün tırnaklar toplanıp toprağa gömülecek
bir suçludan doku alırken maktul 
ne kadar yorulursa
tümleçsiz bir cümleden çekip çıkarırken kendini
kendine inanmalısın, check-in
sen bloggerların en tatlısısın kurtuluş parkında
dünya gailesinin arasında, seni

       (...)
            …derin yaraların temizse kapatılması… 

annen gazlı bezler yaptırır senin için
baban çukurlar kazmıştır fidanlarına
-onu gömme -duymayacak
baban çok unutkan bir zalim
geçersin uğultulu bir mezarlığı
bütün cephelerden girildiğin
parkur yanında köpekler, seni

dünya ortasından biraz basıktır 

(...)

(Hepsi bugün çıkmış olan Üçüncü Mevki son sayıda, sayı 5)

16 Aralık 2012 Pazar

SİLÂHSIZ

Klişeye tabii ki karşıyım, mizacım da böyle. Ama gerekçelerim var. Klişe paradokslar yaratan bir konu; çünkü bir ucunda iletişim olan bir konuya dönüştürüyor şiiri. Şairde şiirin ortaya çıkışı dış etkenlerden bağımsız bir süreçken, şiirin okunması ve algılanması dış etkenlerle ilgili tümüyle. Önce bunu iyi ayırt etmek lazım. Yaratma anına dış etken karıştığında şiir metalaşıyor (örneğin piyasaya hitap etmeye çalışınca); algılanması esnasında yalıtkanlığı üst düzeye vardıran yabancılaşma öğeleri yerleştirilmişse şiire, bu da onu başka dil yapıyor (örneğin Çince kadar uzak gibi). Bir şiirin okunması, algılanması, yerine varması sonucunda iyi etki yaratması okurun zihninde iki ayrı hareketle gerçekleşir; tanıyacağı kadar aşina, hoşlanacağı kadar yabancı. Bu ikisi arasındaki ibre tanıdıklığa kaydığında klişe, yabancılığa kaydığında deneysellik ortaya çıkar. 

Huanbin Cai
Piyasaya hitap edenler direkt tanıdık üretim için klişeyi maksimize eder, teknik budur. Ancak klişe tümden çöpe atılması gereken bir şey değildir; klişe, insanlar arasındaki bağı kuran şeydir aynı zamanda; “günaydın” gibi. Şiirde minimize edilmesinde yaratıcılık namına büyük yarar vardır. (Konuya dair Hüseyin Cöntürk’ün “Deformasyonu Haklı Kılan” ve Serkan Işın’ın Tüğün kitabından “Nostalji ve Birikmiş Görsel Enerji” yazılarını önemle tavsiye ederim.)





(Üçüncü Mevki'de yayımlanacak söyleşiden, sayı 5) 

11 Aralık 2012 Salı

KONUŞAN BALIKLAR


Bertolt Brecht “Şair akıldan korkmamalıdır” diyor. Yeni kuşak şairlerin işi zor. Reddedecekleri bir yığın kitabı önce okumaları gerekiyor, bana göre böyle. Çürütücü bir okuma belki hem, yok saymak da bir seçim tabii; böyle ancak bir boşluk manifestosu yazabilirsin. Boşluktan sonrası yok. Bu noktada sanılmasın ki boşluk karşısında şair olarak kârdan zarar edeceğiz hissiyle tedirginim. Tersine boşluk sıklıkla hoşumuza gidiyor. Saldırılabilir bir içi yok. Fakat boşun felsefesine karşı dolu bir hayranlık da bir etik gerektiriyor ve boşluktan değil dolmaktan geliyor. Yeni kitaplar yazılmadan o çok kızılan, eleştirilen, bir kulp bulunan bu listeler, bu tarih hükümsüz kılınabilir mi? Ha, ancak şiire olan ihtiyaç azaldıkça, azaldığı sürece kitaplar raflarında hükümsüzleşebilir elbette. Ama o, yangın gibi bir şeydir zaten. Şiir veya genelde kültür öyle ortadan kalkacaksa zaten ne gam. 


(Yazının tamamı yarınki Yeni Şafak Kitap ekinde, 12 Aralık)
(Resim: P.Picasso)

27 Kasım 2012 Salı

"REDKİTİN AJANDASI" KUŞKUSUZ


(...)
niçin susmuyor mezarlıkta bir kemik
niçin ısrarla aynı tutkularla çalkalanarak
first class bir mezarda –bu benim, şehit gibi kefensiz 
gözü açık gittiğimden değil ne açım ne tok
ne ders almış ne şehvetsiz
bence bir kez olsun birbirimizi
yeniden o sabah sevişmesi
nonlineer denklemler bunda da etkili
sonuç değişebilir, küçük kızlar ağlarken gülebilir
bence son kez olsun birbirimizi
mandelbrot, euclid’i herkesten çok sevmişti



(şiirin tamamı şurada)
(resim: Kadir Yanaç'a ait ve ODTÜ Sergi Salonunda sergilenmekte olan heykel "Redkitin Ajandası")

26 Kasım 2012 Pazartesi

ŞİİRİN DOĞUŞ YERİ / Mehmet Yıldırım


(...)
Justin’in ölmeden önce ölmesindeki küçük kıyamet, Melankoli’nin Dünyaya çarpması ile meydana gelen büyük fiziksel kıyamet kadar gerçektir. Justin’in küçük kıyametinin doğup büyüdüğü yörünge, büyük kıyamete yol açacak olan Melankoli gezegeninin ufukta görünüp üzerinde Dünyaya yaklaştığı yörünge ile aynen örtüşmektedir. Yani aynı yaprağın bir yüzünde küçük kıyamet, öbür yüzünde büyük kıyamet, aynı eksen üzerinde gerçekleşmektedir.
Bu nedenle film, düz anlamda kötümsermiş gibi görünmekle beraber, paradoks oluşturacak şekilde, metaforik düzeyde iyimser bir bakışı ifade etmektedir.
Görüldüğü üzere Trier, kahramanı Justin’in temel yön değişikliğine uğrayarak pay alma/pay verme eksenine kaynak oluşunu, o eksen üzerinde yeni bir bedenle canlanmasını, ve giderek ideaya karşılık gelen büyük sona varışını anlatmaktadır.
İmdi, pay alma kavramının açıklanmasına karşılık gelen Husserlci fenomenoloji ile Heideggerci ontolojinin, kaçınılmaz bir şekilde özneliğe çağırması ve insanı işaret etmesi, hem Platonun felsefi kurgusunda, hem de anılan düşünüş tarzlarında, kendiliğin sonsuzla olan ilişkisi sorusunu gündeme getirmektedir. Nitekim bu yazıda, Platoncu kavramlara ilişkin olarak yukarıdaki dipnotta “şimdilik kaydıyla” şeklinde koyduğumuz çekince, bu noktada önemini göstermektedir. Zira şairin, işaret edilen bu öznelikte, yani şairin kendi beninde, sonsuzu üretmesi, onu tecrübe etmesi söz konusudur. Platoncu pay alma kavramı yoluyla kendisine vardığımız öznelik, sonsuzla ilişki sayesinde egoizmden kurtulabilir.[i] Sonsuzla ilişkideki bu tecrübeye uygun düşen dil ise, daha çok şiirin dili olacaktır.


[i] Konuya ilişkin geniş tartışma için bkz. Derrida, Jacques: “Şiddet ve Metafizik”, (Emmanuel Levinas’ın Düşüncesi Üzerine Deneme), çev. Zeynep Direk, Cogito Dergisi sayı: 47-48, Yaz-Güz 2006, 62-160, s. 83 vd.

(Yazının tamamı Hece dergisinde Aralık 2012, Takip Mesafesi'nde yer alacak.)

24 Kasım 2012 Cumartesi

Q KLAVYE SİSTEMDE

(...)
aynı ağdaydık aynı eksik aynı kürekteydik aynı kırık
aynı ölümle aynı açlık aynı kopmuş düğmeler
sandım da ağzıma aldım adını
suya su diycektin çamura çamur adil kimselerden biri olarak
bana gelince –adımdan çöl çıkarıp senpetrus
“-ben tanımıyorum o kadını”

kasım yaprakları kaplarken beton zemini
yedi kez inkar edicektin denizi
bir gtalk fermanı keskinliğinde
aynı dakik kırgınlıkla, dilekleri olan kimseler olarak
haklısın hatırladım -güzel bacaklı bir
göldüm ben -kururken bir bataklık doğurdum
(...)











Hacı Şair ikinci sayısı (Plaka 51) bugün çıktı. Yukarıdaki şiirin tamamı orada yer alıyor. Tahrikkar bir yazıyla açılan dergide Ekim sonunda vefat eden Sami Baydar için hazırlanmış bir bölüm de var. Bölüm Baydar için yazılmış yazı, öykü, şiirler ve sürpriz bir tablo/resmi kapsıyor. Her sayfası bir görsel şiir gibi tasarlanan derginin bu sayısında eserleri bulunan şair ve yazarların tam listesi için derginin bloguna bakılabilir. 

19 Kasım 2012 Pazartesi

GAYYA KUYUSU ve...

(...)
Orta sınıfın talebini yerine getiren şiirin, 2004 öncesi dönemde niçin daha talepkar, daha hevesli, yer yer daha siyasî, daha entelektüel; bugün niçin daha doygun, tuzu kuru ve klişe olduğunu yazının girişindeki ihtiyaçlar analizi açıklıyor. Bu şiir, benim daha evvel çeşitli yazılarda özelliklerini avamlık, özerklik karşıtı olmak, sokakla sınırlanmak, gündelik dille çerçevelenmek, özümsenebilirlik, herhangi biri olmak, arı dil, şablon siyasi şiir gibi farklı uzantılarıyla, kavramsallaştırma yaparak sınırlarını çizdiğim, yeniden betimlediğim çevrelere ek olarak sol referanslarını yitirmiş, solun siyasî ana metinlerinden koparak ılımlı bir görüntüye kavuşmuş çevrelerde serpilip palazlanıyor. Bu defa orta sınıfın talebini karşıladığı için, oradan aldığı ekonomik güce sosyal iletişim ağının gücünü katarak açıkça yandaş olmayanlarını ezerek, 2004 öncesi dönemden daha işbirlikçi, daha pervasız ve birbirine daha çok omuz veren bir tablo sunuyor. Bu tablo dergileri, yayınevlerini, internet sitelerini, reklam ajanslarını, portalleri, kitap eklerini ve festivalleri kapsıyor. Gazete, televizyon, bağımsız dernekler ve ajanslarda geçimini temin eden edebiyatçılarla prestij değiş tokuşuna gidiliyor. 
Burada aslında bireyleri aşan çok yönlü bir toplumsal değişim var, bu değişimin karakterini doğru tespit edemeyip sadece rüzgârından yararlananlar var. Velinimeti orta sınıf olan ve hizmet sektöründe yer almayı seçmiş bir şiire bizce istediği gibi ödeme yapılmalıdır. Dolayısıyla bizi ilgilendiren geçer akça şairlerin kaderi veya kısa saltanatları değil. Bizi ilgilendiren şiirimizdeki geri dönüşsüz bu verimsizliği gününde saptayıp tarihe not düşmektir. Bu konuda haksız çıkarsak daha çok sevineceğimiz bir iddianın sahibiyiz.
Bu iddia; yukarıdaki belirlemelerim eşliğinde, edebiyatımızın, kiç olgusuyla benzerlikler arz eden şiir yoksulu yoz bir edebiyata dönüşme yoluna girdiğidir. Müşterisi hazır olduğu ve şairi daha iyisini ondan beklemeyecek şekilde okşadığı, evcilleştirdiği için buna “orta şiir tuzağı” demekte bir mahzur yok. Fazladan sanatsal olgunun bize mahsus koşullarda tümüyle bize özel şekilde ticarîleşmesi, akademizmin dergilerde yaygın ve itibarlı yer kaplayışı şiirin köklendiği özgür koşulları tümüyle kısıtlamış durumdadır. 
Şiirin lafazanlıkla değil gerekçelerle savunulması eskiden olduğu kadar bugün de önemlidir. Hegel’in, “sanatların ‘genel anlamda pratik ihtiyaçlarla, özel anlamda da ahlâkla olan ilişkileri açısından’ savunulmaya ihtiyacı olduğunu" düşünmesi boşuna değildir.
(...)
                Resim: Visitors / Giacometti

Bu yazının ("Gayya Kuyusunda, Şiirle Kalınız!" adıyla) yer aldığı Natama'nın ilk sayısı Aralık ayının ilk haftası çıkmış olacak. İstanbul'da Davut Yücel'in tasarım marifetiyle cisme bürünen Natama'nın sayfaları bir K-senfonisini şairler eliyle sahneye taşıyor.    
Dergiye yazı, şiir, öykü iletmek ve her türden iletişim için natamadergi@gmail.com adresi kullanılabilir. Gelişmelerden haberdar olmak için şimdilik şuralar:
https://twitter.com/natamadergi 
http://www.facebook.com/natamadergi

12 Kasım 2012 Pazartesi

KAÇ LEŞİN VAR?

Bugün bunları yeniden izlemek gerek. Unutmamak için. Karıştırmamak için. Kapılmamak için. Neyi hoş gördüğünü, neyi atladığını, neyi görmezden geldiğini, neleri kim olarak neci olarak bağışladığını bilmek için. Sözgelişi S.Gökçen havaalanına inerken bunu, bastığım yerin adını, ne olduğunu, insanların neye maruz bırakıldıklarını, unutmamak için “Özellikle Sabiha Gökçen’in attığı 50 kiloluk bir bomba Keçizeken köyünde bir asi gruba ağır zayiat…” (kaynak: “38”, Çayan Demirel)
"Bu harekâtta gösterdiği üstün başarı sebebi ile, CumhurbaşkanıBaşbakan ve Genelkurmay Başkanının da katıldığı bir törenle kendisine Türk Hava Kurumu Murassa (İftihar) Madalyası verildi." (kaynak: wikipedia)
Kahraman sözcüğünün telaffuz edilişi bile, bu seçim bile daima muktedirliğin belirtisi olarak... "kahraman Türk kızı" ve acz içindeki 'öteki'. Soru daima bu: acz mi kahramanlık mı? Bu da soru: Özne neden sen olasın ki? 


Çayan Demirel'den gülümsemeye çalışırken yanık etleri dökülen için bunu "5 nolu cezaevi" sonuna kadar izlenebilirse, 

38’i.

7 Kasım 2012 Çarşamba

MAVERAÜNNEHİR MÜREKKEP RENGİ YA


(...) 
Şairin* aşkı talep eden benliği, hor görülen sanatından ayrı düşünülemez. Sanatı, yani dolaylı olarak benliği hor görüldükçe onun aşk talebi de hınca zemin hazırlayan bir dilenciliğe dönüşmektedir. Şair özne burada artık teorik bir özne değildir. O Lukàcs’ın tabiriyle “estetiğin üslûplaştırılmış öznesi”dir, bir başka deyişle “deneyim bütünlüğünü kendi içinde barındıran canlı bir varlıktır.” 
Bu öznenin dünyaya yayılma arzusu, beğenilme, takdir görme arzusu aşk talebinde kendini göstermektedir. Şairin en kuvvetli arzusu kadına, onun kalbine sahip olmak gibidir. Fakat öyküde hiçbir şiiri kolayca beğenmeyen kadın figürü, beğeneceği şiirler karşılığında bedenini sunacak, şiir-tarihsel bir onay mekanizmasını da simgeler. Şairin en dipteki gizli arzusu ise, kamusuna (sevgiliye) beğendirmeyi gerekli bulduğu şiire (biçime) ulaşmaktır; ancak böylece içindeki aşkı (öznelliği) biçim hâlinde nesnelleşmiş (böylece seven öznenin sevmesi olarak büyüklüğüyle edebîleşmiş ve ebedîleşmiş) olabilir. Henüz vücut bulmamış eser sahiden de, de Man’in ifadesiyle söyleyecek olursak “öznenin kendi arzusuyla hiçbir zaman çakışamayacak bir yansıtma edimi aracılığıyla kendisini unutmasını” talep eder. 
Şair, dünyayı kendisinin muharriki olan sevgilisi ile tanımlamıştır. Onun takdirini -daha evvelki şairleri çıta gözeterek- kazanabilmek için yazmaya niyet ettiği şiiri, benliğini yalıtmadığı için asla bulamaz; ne zaman ki kendisini yalıtmaya razı olduysa o zaman takdir görme hisleri kaybolur ve şiirsel faaliyetinde gerekli sıçramayı yaşar. Şiirsel yaratımın özünde bu benlikten çıkma, irtifa kazanma vardır.


* Burada şair bir öykü karakteri.  

(Yazının tamamı "Şair Benlik ve Edebî Teşebbüs" adıyla, Yeni Şafak Kitap Ekinde, 17 Kasım'da)

31 Ekim 2012 Çarşamba

"DÜNYA DÖNÜŞÜYLE GÜZELDİ"


biz kaplumbağalar olarak, aynı boylamlarda olmayan kimseler ama hep aynı burçlarda gezen kimseler olarak, bütün teraziler bir sabah onun ölüm haberiyle uyandırıldık, bunun başımıza geleceğini biliyor gibi, özellikle kapalı havalarda, bazen, kavgaya tutuşurduk, incir çekirdeğini doldurmayan dünya meseleleri işte, ve o kuş olup kalktı gitti, ne kadar güçsüz olduğumuzu hatırlatan bir uyarı olarak, ölüm, büyük bir çekiç gibi, vurup, çeneleri özel olarak taşlanmış koca bir mengene gibi, kapıp, ölüm sevdiğimiz her şeyi bizden bir bir alacağını anımsatır gibi, gelip, götürdü, bir kaplumbağa ilk kez bu kadar hızlı, kopup, kayboldu, yolun ortasında şaşkın bakınan birkaç yavru kaplumbağaya, acıyıp, kim bakacak, güz çiçeği sami baydar yine güz vakti bizden ayrıldı (26 Eylül 1962 - 29 Ekim 2012), hâlâ hatırlamak istediği bir şeyler var mı ki krizdeki kalbinin, atmayıp, atmayıp.




"Kalbim her renkte çizgiyle
almıştır bu gece kanıma ayışığını
burda düş görmediğime inan
aslan seni bekledi"     

"Acıkan örümcekler şarkı  söylüyor
gitmek ne zor
kalbimiz yenik
bulutlarla bile hayal meyal."


19 Ekim 2012 Cuma

BURDA ŞİİR KONUŞUYORUZ ULAN

Neşe sonradan katılmadı bize. Şiiri konuştuk, kavga ettik, laptoplar kırayazdık, ayrıldık. Sonra barıştık, tekrar konuştuk. Aşağıda isimlerini vermeyeceğim kitapsız şairlerle şiirin Türkiye'deki yazgısını, interneti, abileri, çeteleri, okur şakşakçılığını, şiir tutkusunu konuştuk. Henüz kitapsızlar ama onlar her yeri twitter'ı, duvarları, mail kutularını, ODTÜ'nün tüm kapılarını, tiyatro kulislerini, Mülkiye'yi, Alfa Romeo ruhsatını, her yöne bedava dakikalarını, kabuslarını bile şiirle dolduruyorlar. 


E.Ö. dedi ki: "Şiirimiz gürbüz değil Allah’a şükür, her yanı aksıyor, özürlü bir çocuk gibi. Ama bir dakika, bu türlüsü de rahatsız etmiyor değil elbette beni, sanki daha önce başka yerde oynanmış bir oyunu tekrarlıyormuşuz gibi, elimize verilmiş tekstlerdeki repliklerimizi söylüyormuşuz gibi hissediyorum bazen. Bazen bir ölünün gecikmiş ve yerini bulamamış sesinin oradan buradan bana ulaştığını düşünüyorum."

L.M.: "Bir şekilde ismini bize kadar bile ulaştırmayı başaran belli bir şair türünün soyadını sürdürmekten başka bir işe yaramayan genç şairlerin genç türkcell’den bir farkı yok benim gözümde." 

Şiirimizin belirgin sorununu K.Y. yaşlılık olarak belirledi. 
"Kayıtsızlık büyük bir nimettir. Seyirci kalıp ibret alıyorum. Birinin hayata ara verip de benimle beraber gülmesini bekliyorum." 

M.A. için "sanat, bir ahilik ocağı değil ve zaman zaman bunu hatırlamak / hatırlatmak gerekiyor."

"Çok iyi şiir yazdıkları halde, şiir yazmayı bırakan çok insan var. Tarih onları kaydetmedi diye, o şiirlerin yok olduğunu kabul etmek istemiyorum. Sadece şiir de değil, çadırın birinde ağıt yakan bir kadının sesi, tarih o sesi tanımlamadı diye yok değildir. Bu arzu sanatçı için, öğrenilmiş bir arzudur gibi geliyor. Kimin tarihine hitap ediyoruz. Bu da bir atlama eşiği mesela, ileri zamanların şiirini yazıyor olmak. Tarihe kalma arzusu eğer bu arzu gerçekleşirse, o şairin geleceğin diliyle mi konuştuğunu gösteriyor?"

"Şiiri sevmenin yeterli olduğunu düşünecek kadar saf çocuklardık." dedi N.C.B. 
"Şiir çeteleri, şiir kurumları, şiir ödülleri, şiir şiirleri, abiler, kardeşler, bir şeye itiraz ettiğiniz zaman sizi bir gecede yok etmeye çalışanlar, şiir kitabınızın basılmasını bin çeşit oyunla engelleyenler, geçersizleştirilecek binlerce 'kabul' varken, büyük bir konforu ve uzlaşmayı seçenler, şiir alanında kabul edilmek uğruna şiir dışı her yolu deneyenler, konforu seçtikleri açıkken muhalif görünmeye çabalayanlar, her gün şair abilerini (twitter'da, dergilerde, orda, burda) öven birtakım gençler (bari gerçekten sevseydiler, sevip de övseydiler), şair kardeşlerinin bu kamusal teveccühünü karşılıksız bırakmayan abiler..."  


(Bu kapsamlı tartışmanın tamamı Hece dergisinin Kasım 2012 sayısında yayımlanacak. Eşkali belli resimlerle ve isimlerle, ve neler neler.)

7 Ekim 2012 Pazar

GÖRÜNMEZ ADAMA TANIK BİR ÇİÇEK / HÜ

“Dünya dönüşüyle güzeldir. Resimlerim de böyle. İki nokta. Dikkatli bir resim. Dünya nedeni. Dünya dönüşüyle güzeldir.” 

Görünmeyen bir şair Sami Baydar. Görünmez adam o. Onu ve şiirini görmek için dikkat kesilmek gerekiyor. Daha bir görünmez olmayı istiyor adeta:

“Bir insanın gizli kapısı olmalı, geri dönüş bu olmalı
hiç göstermemeli işte bu yaşama başladığını.” 

Bu görülmeme arzusu çok çok ilginç geliyor bana. Belki onunla aynı biçimde değil ama farklı bir görünmez olma arzusu taşıdığım için olabilir. Göze görünen hiçbir şey tam anlamıyla kendisi değildir. Bakılan şey tam-özne olamaz. Bakan da bakış tarafından imrenilendir, baştan çıkarılır. Kendi hakikatiyle bozuşarak.

“Bir oğlan bakıyor pencereden imrenerek olana
Barış içinde kalamaz artık hayvanlarıyla” 

Salt görünmekle utanç arasında bağlantı kurulabilir. Çünkü “utanç, ayıplanabilir şu ya da bu nesne olma duygusundan değil, bizatihi nesne olmanın kendisinden kaynaklanır. Bu, kendimi ötekinin gözünde dönüşmüş olduğum halimle, indirgenmiş, bağımlı ve sabitlenmiş bir nesne olarak görmemdir.” (Sartre) Baydar’daki görünmezlik arzusu da tam bu farktan doğuyor gibi görünmektedir. Bakılabilen ve görülebilen bir şey olarak kendisi, kendi imgelemindeki kendisi ile hiçbir zaman çakışmayacaktır. Bu durumda hiç görünmemek onu daha az indirgeyicidir.
(...)
(Yazının tamamı şurada yayımlanmaktadır)

4 Ekim 2012 Perşembe

İHTİYAÇTAN



(...)
İhtiyaçtan satılık şiir, buralarda bir yerlerde devreye girecektir. Şair tam bu noktada muhatabını bulunduğu düzlemden şiiriyle yukarı çekecekken, onu orada, tam bulunduğu yerde tutmaya devam eder, böylece okur odaklı bir alışverişe girmiş demektir. Bu karşılıklı memnuniyet ve uzlaşma hali hakikaten şüphe uyandırıcıdır. Bu durumda Türkiye Perakendeciler Federasyonu sitesinden yararlanarak ifade edersek, müşteri varsa işiniz var, sadık müşteri varsa size geliştirecek kâr da (!) vardır.

Yazı, Yeni Şafak Kitap Ekinde 10 Ekim'de
Resim: Çinli küratör ve sanatçı Cai Guo-Qiang (1957), http://www.caiguoqiang.com/

1 Ekim 2012 Pazartesi

BABAMA BAHSETMEDİKLERİM / HÜ

(...)
Eksiğimi okuyor yüzüme –aleyhime kullanılabilir
Şüphelerle ördüğüm bir gerçek –giysileri şüphe
İki elimin arasından kayıp giderken sen
Lehime çevrilse ne –kıydığımda sana iki örümcek elimle
Aramızda isimler isimler isimler
Yakayı çevirip gömleğine bile sadık kalan sen 
Boğaz boğaza geldiğimde kendimle beni ayırsan
Aort kavisimin üst kenarında bir harf ölüyor
Bu son dönüş olabilir kendimi infazdan

Hiç olmamışa dönülür ey babîyê pêrun
Katlanır dünya sütliman bir deniz altında
Buzlarla karılacak hikâyemiz

(...)

(Yeni bir edebiyat dergisi doğuyor. Bu Kasım'da ilk sayısı çıkacak Natama dergisinin K-dosyasında yer alacak "Babama Bahsetmediklerim" adlı şiirden)

EFSANE SÜRÜYOR


Her gün birer defa andım seni, bir gün bir küfür gizledi bir gün bir hesap işi
Tamam bitti bu iş dediğim her defasında
-Çekelim pantolonları, bağlayın kemerleri
Yürüyelim ortasına dosdoğru şehrin
Baharda belki de mayıstır günlerden çarşambadır

(...)
"Tazyik" şiiri şurada yayımlanmaktadır. 

Resim: Lucio Fontana

30 Eylül 2012 Pazar

ÖNEM SIRASINDA PORSHE'DEN SONRA


(...)
Yirmidört saatte sen olmuştum
Uyandığımda paralar başkanlar ana dil değişmişti
Rozetlere işlenmiştin  
Kalktım, tozlarımı, terimi, üstümü başımı sevdim
Et sadece et değildi av tüfeğinin ucunda
Etimin içinden ceryan geçiyordu
Şanslı bir sigara tekini içtim

           Zehirli atıklar için atık beyan formu doldurulur

(Şiirin tamamı Hece'nin Kasım sayısında okunabilir)

24 Eylül 2012 Pazartesi

BİRAZ SAYILMAZ O KADAR ÇOK ÖYLE


Kadın: Sen bir korkaksın.
Adam: Evet bu yaşam beni hasta ediyor. Arzu ettiğimden bir gün fazla yaşamak sorumluluğuna itilmek, zorlanmak. 
Ve dediklerimi gerçekten kastettiğimi biliyorsun. 
Kadın: Bunun doğru olmadığını biliyorum. 
Adam: Doğru ya da yanlış bile yoktur. İhtiyaçlarımıza göre davranırız. 
Kadın: Neymiş onlar?
Adam: Seninki yaşamak ve bir hayat yaratmak için duyulan iğrenç bir arzu. 
Kadın: Ya seninki?            
Adam: Benimki ölmek. Taş gibi ölü olmak.

20 Eylül 2012 Perşembe

MEGGER MARKA İŞKENCE ALETİ


Ulucanlar Cezaevi'nde üç fidanın hırkasını gömleğini, yattığı ranzayı gördüm. Birisi ortasından makasla kesilmişti ölü bedenden çıkarılırken. Üç ayaklı bir darağacı. "Tutukevleri boyunca ahizelerde"* bekletilen kadınların gölgesini dapdar görüşme kabinlerinde gördüm. Prangalar, helalar, naylon ibrikler... el yazısı mektuplar. Duvarlarda şiirlerden birinde sevgiliyi özlemekten bahsediyordu. Sevgiliye sevgili özlemeye özlemek diyerek. Megger marka. 

*Resim: Cezaevi müzesinde sergilenen manyetolu bir işkence aleti. 
*Kadir Yanaç'ın Kasım'da çıkacak şiir kitabından.

6 Eylül 2012 Perşembe

HAZIMLI TOPLUM HAZMEDİLEBİLİR ŞAİR / hü


(...) İyiliğin iyilik olduğuna karar verecek olan kimdir? Şimdi portresi Çek bozuk paralarında arzı endam eden Hus’u kitaplarıyla birlikte yakan, küllerini Ren nehrine savuran ve çoğunluğun uyurgezer şekilde desteklediği güç odakları mı? 
(...) Çünkü kendi imgesine yöneltilen bir ihaneti –veya ancak çok açık bir ihaneti- tespit edebilen bir halk doğru tepkiyi koyabilir. Her zaman değil, nadiren. Kendisine dair imgesinde sıkıntıları olan, kendi imgesini bulanık bir aynada seyreden bir halk ihaneti kavrayabilecek midir?
(...) Şiir, bugüne değin birçok şeyin hizmetine girdi, girmedi değil; fakat hiçbir zaman bugünkü kadar toplum tarafından özümsenmek ve hızla posalaşmak tehlikesi altında kalmadı. Özümsenebilir olmak, okurun dişinin kovuğuna göre olmak ne zamandan beri marifet oldu? Hem okur kim, bazen ateşe odun getiren mi? Hem de katıksız şiddetin ortasında, her yerinden ateş fışkıran bir ülkenin ferdiyken. Ve şiiri mi benzeri olmayan türdeşlerine yapılan haksızlığı mı daha hızlı hazmediyor? Bilmek isterdik.  

(kesitler, Yeni Şafak Kitap Eki'nde, 12 Eylül'de "Başkalarının Sınırında Şair" başlığıyla yer alacak yazıdan)

27 Ağustos 2012 Pazartesi

PUT KIRICI ŞİİRE ALAN AÇMAK / HÜ

“Efendisi bir Kızılderili köleyi bir sepet incir ve bir mektupla yola koymuş, köle yolda incirlerin çoğunu yemiş, kalanını gönderildiği kişiye götürmüş; bu kişi mektubu okuyup, sözü edilen sayıda inciri bulamayınca, köleyi mektupta söyleneni anlatarak incirleri yemekle suçlamış. Ancak Kızılderili (bu kanıta rağmen) kendinden emin, gerçeği inkar edip, sahte ve yalancı bir tanık olduğunu ileri sürdüğü mektuba lanet okumuş. Bu olaydan sonra, benzeri bir sepet ve teslim edilecek incirlerin sayısını belirten mektupla yeniden gönderildiğinde, köle daha önceki tutumuna uygun olarak, gene incirlerin çoğunu yemiş; ancak incirlere elini sürmeden önce (daha sonraki tüm suçlamaları önlemek amacıyla) mektubu alıp, büyük bir taşın altına saklamış, ‘mektup incirleri yediğimi görmezse, benden asla söz edemez’ diye düşünmüş; ancak şimdi öncekinden daha ağır bir suçlamayla karşılaşınca, suçunu itiraf etmiş, kağıdın kutsallığına duyduğu hayranlığı dile getirmiş ve gelecekte kendisine verilen her işi sadakatle yerine getireceğine söz vermiş.”

Eco'nun aktardığı bu hikâyecikte yazılı kültür insanı açısından Kızılderiliyi hurafeye batmış gösteren yine yazılı kültür bakış açısıdır. Kızılderili açısından ise muhtemelen sınırlarını ve ufkunu tayin ve tespit edemeyeceği genişlikte ve korkutucu bir bilgi evreni söz konusudur. Aynı duruma elektronik kültür karşısında yazılı kültür insanı düşmekte midir? Bence evet düşmektedir. Ve hortlayan şifahi kültür göstergeleri bir tür Kızılderili refleksidir. Bunun birçok belirtisini şairlerde görmek mümkündür. Konumuz açısından da önemli olan işin bu kısmıdır. Yenidoğan şiirsel dünya Üstübal’ın işaretlerini kitabında gösterdiği dünya olmaya çok yakın olabilecekken bir küçük manevrayla olağanüstü büyük açı yapmaktadır. Minör edebiyata açılabilecek o muhteşem kapı, mistik majör ve yerel –nerdeyse köylü- bir dünyaya açılıvermektedir. Bunda elektronik kültürün kendi biçimlerini yaratırken neyi boşa düşürdüğü önemlidir. Görsel kültürle birlikte yarattığı kendi mantığı açısından haklı ve sınırsız kombinasyonlu verimleriyle elektronik kültür yazıya ait olandaki biçimselliği koruyor değildir. Bilakis onu yazının taşıyıcısı olmaktan çekip alıyordur. Burada bir ayrışma gerçekleşiyor. Adına her ne dersek diyelim, niteliğini her ne şekilde küçümsersek küçümseyelim ya da abartalım, başıboş kalan birtakım anlamlar, kendisine değer biçilmeyen anlamlar bu defa şifahi olarak dolaşıma girmeye başlıyordur yeniden. Çünkü insan anlamsızlığa tahammül edemez. Bir tür halk ozanlarının ve bilgi ehli olmayanın eline geçen fırsat bununla ilgilidir. Görsel şairin, entelektüel şairin, postmodern veya dilsel anlamda gelişmiş şairin terk ettiği anlam, değersiz gördüğü anlam, bir çeşit üzerinden atlamayla, aşmayla geçip gittiği anlam; insandaki ilkel ve kadim ihtiyaçlar nedeniyle illa ki ifadesini bulmak istemektedir. Biçimini aramaktadır. Buna tenezzül ve tevekkül edenler de bir meydan vehmiyle yine alelade tercihini yapanlar olmuştur. Bu tercihi yapmayanların şiir sözcüğünden ayrılmayıp şiirden ayrılma harekâtı da doğallıkla anlamsızlaşmaktadır. Dolayısıyla kadim kavramlar da, kadim anlamlar da dilin en fukara şekliyle dolaşıma girmekten geri durmamaktadır. Zaman zaman şu şekilde duyduğum “onlar şairse zaten biz şair olmayalım” demekle yırtılabilecek bir kolaylık söz konusu değildir. Kaybedilen “yazının mekânsallığı” şiirin biçimsel anlamının da kayboluşuna neden olur. Bu anlamda sanılanın aksine biçimciliğin kazanımları, geri kaybedilmektedir.
Böylelikle “metin tarafından oluşturulmuş düşünce”nin yokluğu, şiir dünyasının bugünkü ilk sorunu olarak baş göstermiştir. Metinlerle düşünmeye başlayan insan Assmann’ın tabiriyle “ritüel bağdaşıklıktan metinsel bağdaşıklığa” geçmiştir. Fakat bugün yenidoğan şiirsel dünya, büyük oranda ritüel bağdaşıklarla yazmaktadır. Yazılanlar görünüşte yazıdır. Fakat mantığı ritüeldir. Kategoriktir. Bir bütün olarak onu bir atasözü, bir deyim gibi algılayabiliriz. Sözlü kültürde “kendini devam ettirme arzusu”nun hayvani güçlülüğü, Ong’un ifadesiyle “topluluk duygusunu geliştiren” boyutuyla birleşince bugünün kazananı ancak ve ancak şiir cemaatleri olmaktadır. Kazanmaktan ne anlaşılıyorsa artık. Bireysel kalan her çaba ancak bireyin takati oranında sürdürülebilir ve metin tarafından oluşturulan düşüncenin encamı da buna bağlıdır. Ülkemiz insanı fert olmayı sevmedi ve bu nedenle ruhen yeniden tebaalaşmakta mıdır? Bu soruyu yanıtlamayı, önemine binaen, başka bir yazıya erteleyerek asıl konuya devam ediyorum.

(Yazının tamamı Takip Mesafesi'nde Eylül Hece 2012)

25 Ağustos 2012 Cumartesi

ŞİİRDE MİNÖRİTE: ALTBENLİK İLİŞKİLERİNE GEÇİŞ / Murat Üstübal

Minörlüğü sadece sosyal uzamda anlam kazanan bir kimlik olarak algılamamak lazım, onu aynı zamanda bir iç yaşantının içinden de görmek gerekir. Johnnie To ile Wai Ka Fai’nin Sun Taam (Mad Detective) filmindeki ana karakteri altbenlikleri görebilmektedir, filmdeki katil zanlısının altı- yedi altbenliği vardır. Hatta bu altbenliklerden birinin gizemli bir şekilde başka bir karakterin altbenliği olduğu ortaya çıkar finalde, belki de katil zanlısının altbenliğiyken zaafları ortaya çıkan diğer karakterin altbenliği olmayı başarmıştır. Kısacası, minörlüğü sadece bir faninin bedeninin ve onun kimliğinin temsili olarak algılamak pozitivist algı sistemleriyle ilgili kolaycı bir alışkanlık olabilir, dolayısıyla modernist bir bakıştan başka bir şey değildir. Dolayısıyla bir yandan minörün birey olarak indirgenmesinden güncel politik bir amaç ve çıkar sağlamış olmakla kalmayız, aynı zamanda onun kimliği üzerinden modern olanın hümanist değerlerini sabitlemiş de oluruz. Minörün bir bedenden çok daha fazlası olduğunu bir beden içindeki mikrokozmoslar olduğunu düşünmekle işe başlayabiliriz. Salt bir zihinden ve onun altkimliklerindense, daha çok birçok altbenlikten oluşan bir yapı. İnsan, tüm bu altbenlikleri incelikle kontrol edip yönetme sanatına sahiptir. Dolayısıyla, dışarlıklı bir zihnin güncel politik amaçlara yem olmuş insanındansa, çeşitlenmiş altbenliklerden oluşan arzulu insanın derinlikli ve çetrefilli politikliği yeğdir. İnsan, kendi altbenliklerinin ilişkisinden menkul ve mükellef olduğu gibi, öteki insanların altbenlikleriyle kurduğu ilişkiden de azade olmamalıdır. Şiir bir bakıma, öznenin kendi altbenlikleriyle ve diğer öznelerin altbenlikleriyle geliştirilen ilişkinin bir aracıdır. (...)

(Üstübal'ın yazısının tamamı Hece'de Takip Mesafesi'nde, Eylül 2012) 

8 Ağustos 2012 Çarşamba

KAOS TEORİSİ VE ÇEKİRDEK AİLE


RIVERSIDE PARKINDA PAZAR GÜNÜ. Babalar oğullarını oldukları yere sabitliyor, onları büyülü bir biçimde uysal ahbaplığın efsunlu meşum bakışlarıyla çimene çiviliyor ve saatlerce beysbol topu atıp tutmaya zorluyorlar. Sanırsınız ki oğlanlar can sıkıntısının oklarıyla delik deşik edilmiş küçük birer Aziz Sebastian.
Aile eğlencesinin kendini beğenmiş ritüelleri her nemli Yaz çayırını bir Eğlence Parkı’na çeviriyor, her bir oğul Baba’nın refahının kasıtsız bir kinayesi, gerçeklikten 2 ya da 3 kat kopuk soluk bir temsil: Şunun ya da bunun metaforu olarak Çocuk.
Ve işte ben çıkageliyorum alacakaranlık çökerken, mantar tozuyla uçmuş, bu yüzlerce ateşböceğinin kendi bilincimin ürünü olduğuna kanaat getirmiş vaziyette – Bunca yıldır nerdeydiler peki? Neden böyle birdenbire bu denli kalabalıklar? – her biri kendi akkorluk anlarında yükselen ve döldeki enerjinin soyut grafiklerine benzer seri kavisler çizen.
“Aileler! Sevgi pintileri! Nasıl da nefret ediyorum onlardan!” Akşam yıldızının ışığında amaçsızca beysbol topları uçuşuyor, tutuşlar ıskalanıyor, huysuz bitkinlik sesleri yükseliyor. Çocuklar sadaka olarak verilen özgürlüğün son saatlerinin de günbatımı tarafından yutulduğunu hissediyor ama Babalar ataerkil fedakârlıklarının kımıltısız uzatmalarını akşam yemeğine dek oynamakta ısrarcı, ta ki gölgeler çimeni yiyip bitirene dek.
Bu orta tabaka oğlanlardan biri bir anlığına gözlerini bana dikiyor – telepatik olarak ona tatlı müsaadenin imgesini aktarıyorum; okulun, müzik derslerinin, yaz kamplarının, televizyon karşısında geçirilen aile akşamlarının, Babayla Park’ta geçirilen Pazar günlerinin tüm parmaklıklarından kurtarılmış ZAMANın kokusu – otantik zaman, kaotik zaman.
Aile şimdi Park’tan ayrılıyor, minik bir doyumsuzluk müfrezesi. Ama o çocuk arkasını dönüp bana suç ortaklığıyla gülümsüyor – “Mesaj Alındı” – ve benim arzumla neşelenen bir ateşböceğinin peşinde dans ediyor. Baba, benim gücümü dağıtan bir mantra ünlüyor.
An geçip gidiyor. Oğlan haftanın motifi içinde yenip yutuluyor – baldırı çıplak bir korsan ya da misyonerler tarafından esir alınmış bir Kızılderili gibi gözden yitiyor. Park benim kim olduğumu biliyor, gece tefekkürü için uyanmak üzere olan dev bir jaguar gibi altımda kıpırdanıyor. Hüzün onu zapt ediyor ama derinliklerinde gene de evcilleşmemiş olarak kalıyor: şehir gecesinin kalbinde muazzam bir kargaşa.

(Hakim Bey'den çev. İnan Mayıs Aru)


22 Temmuz 2012 Pazar

88 MEGASAYKIL TAŞIYICI DALGA (FM)


Robert Barry* 1969 yılına ait çalışması “88 mc Carrier Wave (FM) hakkında yanıtlıyor:

Soru: Şu anda yaptığınız çalışmaya nasıl ulaştınız?
Barry: Bu benim daha önceki çalışmamın mantıksal bir devamı oldu. Birkaç yıl önce, resim yaparken, bir yerde ışık ve başka nedenlerle bir türlü görünen resimlerin, başka yerde başka türlü göründüğünü fark ettim. Aynı nesne söz konusu olsa bile, başka bir sanat eseriydi. Sonra üzerinde asılı durdukları duvarı da tasarımlarının bir parçası yapmaya başladım. Sonunda da resmetmeyi bırakıp tel yerleştirmeleri yapmaya başladım. Tel yerleştirmelerin her biri içine yerleştirildikleri yere uyacak şekilde yapıldı. Taşındıkları zaman zarar görürler.
Renk keyfî hale geldi. İnce saydam naylon monofil kullanmaya başladım. Sonunda tel o kadar ince hale geldi ki gözle görünmez oldu. Bu da beni görünmez malzeme kullanmaya yöneltti, ya da en azından bildik bir şekilde algılanmayacak malzeme. Bu sorun oluştursa da, aynı zamanda sonsuz olasılıklar getiriyor. Tam da bu noktada sanatın bakılması zorunlu bir şey olduğu fikrini bir kenara bıraktım.

Soru: Eseriniz algılanamıyorsa, insanlar onu nasıl ele alıyor, hatta var olduğunu nasıl biliyor?
Barry: Ben bizim algımızın sınırlarını sorgulamıyorum sadece, algının hakiki doğasını sorguluyorum. Bu biçimler kesinlikle var, denetleniyorlar ve kendi özelliklerine sahipler. Bizim duyularımızın dar keyfî sınırlarının dışında var olan çeşitli enerji türlerinden yapılmışlar. Enerji üretmek, saptamak, ölçmek ve biçimini tanımlamak için çeşitli araçlar kullanıyorum.
Sadece bu şovun içinde olarak, eserimin varlığını bildiriyorum. Bu şeyleri uzamı ve kataloğu kullanarak sanatsal bir durum içinde sunuyorum. Bence insanlar bu sanata alıştıkça bu sorun olmaktan çıkacak. Her sanatta olduğu gibi, ilgilenen biri kendi deneyimine ve imgelemine dayanan kişisel bir tarzda tepki verir. Elbette, ben denetleyemem bunu.

Soru: Tam olarak ne tür bir enerji kullanıyorsunuz?
Barry: Bir enerji türü elektromanyetik dalgalar. Sergide belli bir süre için bir radyo istasyonunun taşıyıcı dalgasını kullanan bir eser var, bunu bilgi aktarmanın bir aracı olarak değil, bir nesne olarak kullanıyor. Bir eser de bir halk bandı aktarıcısının taşıyıcı dalgasını, sergi sırasında New York ve Lüksemburg’daki iki ayrı yeri birbirine bağlamak için kullanıyor. Bu eser Ocak ayında –yani bu sergi sırasında-güneşin ve uygun atmosfer koşullarının bulunması sayesinde yapılabildi. Bir başka zaman farklı koşullarda, başka konumların kullanılması gerekecekti. Sergi mekanını dolduracak kadar güçlü iki küçük taşıyıcı dalga eseri de var. Çok farklı özelliklere sahipler, biri AM, diğeri de FM, ama ikisi de aynı anda uzamı kaplıyorlar –malzemenin doğası böyle.
Ayrıca sergide sesötesi sesle dolu bir oda da olacak. Ben ayrıca makrodalgalar ve radyasyondan yararlandım. Araştırmak istediğim başka birçok ihtimal var –ve eminim daha hakkında bir şey bilmediğimiz birçok şey var, çevremizdeki uzamda yer alıyorlar, ama biz onları görmüyor, hissetmiyoruz, bir şekilde orada olduklarını biliyoruz.

Kaynak: Charles Harrison-Paul Wood, Sanat ve Kuram 1900-2000 değişen fikirler antolojisi, çev., Sabri Gürses, Küre y., 2011, ss 897-898.
Görsel: “Word Lists”. Robert Barry’nin tek kişilik bir sergisinden. Kaynak: www.galeriegretameert.com
*1936 doğumlu Barry, kavramsal sanat icra ediyor. 

19 Temmuz 2012 Perşembe

ANCAK HATAYLA BİREYSELLEŞEBİLEN BİR DÜNYA

Sabahattin Ali bir söyleşisinde merkeze aldığı sorunun karakter yaratmak olmadığını da itiraf eder: “Hikâyede bir insan yaratmak pek zor, bazan imkânsızdır. Hikâyenin merkez sıkleti vak’a (anekdot) olduğuna; ve vak’alar pek çabuk aktüel olmaktan çıkacağına göre, hikâyelerin uzun ömürlerini parmakla gösterilecek kadar azdır.” Burada öyküye bağlı bir tanım yapmaktadır. Fakat biz karakterleri bahsinde romanlarını da hükmümüze dâhil edebiliriz. Örneğin bir doktora çalışmasında “şahıs kadrosu” olarak irdelenecek karakterler toplamı nerdeyse ayrık kümeler olarak tasarlanmıştır. Vamp kadının sevecen ve onurlu kadınla ortak noktası bulunmamaktadır. Onurlu bir mahkûmun tipi, bir jandarmadan tümüyle ayrılır. Bu kolayca tasnif edilebilirlik, karakterlerin onlara gerçeklik olarak yazar tarafından verilen imgeye hapsedilmiş olmalarındandır. Bu imge, karakterleri katı sınırlarla çerçevelemiştir. Bu sınırları okuyucu gözüyle rahatça görebiliriz. Karakterin kendisi hakkında bildiğinden daha çok şeyi biz okur olarak bilmekteyizdir. Böylece karakter nesnel bir varoluşa sahiptir, değişmeyecek kader çizgisi üzerinde yürümesine tanık olan bizler için sürpriz içermez. Karakterin öykü içindeki bütünlüğü tüm hayatına dair bir bütünlüğün de habercisidir. (...)



(yukarıdaki kesit, Kültür Bakanlığı Sabahattin Ali Kitabı için Sabahattin Ali öykülerini değerlendirdiğim eleştirel denemeden, kitap pek yakında yayımlanacak. HÜ) 

16 Temmuz 2012 Pazartesi

"MECBURÎ KOZCU" HACI ŞAİR'DE

(...) Kendilerini güçlü birinin nihai sözleriyle yaftalanmış bulanlar, çoğu zaman sadece kendi sözlerinin nasıl da etkisizleştiğini görecek kadar yaşarlar. Sırtlarına yapışan etiketi okuma şansları olmadan ölürler. Tuhaf çelişki; bir gölge tiyatrosunun birbirine benzeyen silik kahramanları olarak güçlü kimsenin yaratıcı dimağı sayesinde betimlenebilen olmalarıyla vardırlar artık. Onların yaşarken aldıkları zevk yanlarına kârdır. Onların sözlerini, yargılarını ve kararlarını hatta külliyen mevcudiyetlerini etkisizleştirenin bir zamanlar kendi yarattıkları mesafe, ve bu mesafenin yarattığı algı bozukluğu ve devamında yarattıkları sahte suçlar olduğunu bile anlayamazlar. 
Cemal Süreya’nın “güzelsin sevgilim ama çok yakından” dizesi böyle de okunabilir. 
(...)
Bu deneme, Liman Mehmetcihat'ın tasarladığı Hacı Şair dergisinin ilk sayısında yayımlanıyor. İlk sayı: Sayı 38. Her safhasında uzaktan sancısını hissettiğim dergi bugün somut şekline Adana'da büründü, Ankara ve İstanbul'a doğru bu akşam yola çıkıyor. Cuma günü Konya'da olacak. Ardından Manisa ve İzmir'de. Diğer iller ve başka şeyler için derginin şurda kendini ifa eden bloguna bakılabilir. Dokunulabilir bir nesne olarak da dergi nedir'e bir yanıt Hacı Şair. Kapak Liman'ın elinden çıkma. Az sayıda basılan dergiyi edinmek isteyenler hacisair@gmail.com adresine şimdiden yazabilirler. Kalmayabilir. 

13 Temmuz 2012 Cuma

VE BAHADIR / HÜ



Bahadır bir gün önce gelseydi, yer minderinde saçları dağınık, rahatça oturmuş dizlerindeki başı aheste aheste seven bir melek görecekti. Ne aldatıcı bir yüz. Sonradan öğrenmedi mi sonuçta? Öğrendi, Sibel’den. Nasıl kıyabilirdi ona? Seni sevmesine izin verme, diye yalvarmıştı Bahadır. O sıra arkadaşını kolluyordu. İçtendi. (...) Susması gerekecekti. Dizginleri bırakmadı elinden. Sibel, böyle durumları hemen sezer. Hoşuna gitti; değişik bir durum, diye düşündü. Bahadır hafif uzun sarıya çalan saçları ile o kadar yakışıklı ki Sibel için yeterli bir veridir bu. Bahadır’ın birkaç fotoğrafından ekran koruyucu yaptığını bile saklama gereği duymuyor ondan. Ekran koruyucuyu gördüğünde Bahadır, Yavuz’un bunu hiç göremeyeceğini bile düşünemeyip paniklemişti bir an. Ne cesaret! Kendini ahım şahım bulmuyor Bahadır, fakat uğruna can verilecek cinsten tanrısal bir erkek o, bu tanım Sibel’in iç sesinden. Sibel baygın baksa da azıcık hiçbir ayrıntıyı kaçırmazdı. Dur bakalım, işin sonunu görelim.
İşin sonu şu ki, Yavuz’dan Bahadır’a gelen yanıt karanlık cümleler ediyor, bir buçuk ay sonra:
(...) Öncesindeki bir buçuk ay zarfında, Sibel’le Yavuz üç önemli konuşma yaptılar. Beraber kalıyorlardı üçü. Yavuz odasına bir kanepe eklemişti Sibel için. Babasının hastalığı yüzünden Mersin’e gitmesi gerekince, Sibel’den kız arkadaşlarının yanına geçmesini rica etmişti. Döndüğünde, evin havasında sezdiği farklılığa anlam veremedi. Bunu araştıracak değildi, soruşturmayı onur meselesi yapıyordu. (...)


(Öykünün tamamı önümüzdeki günlerde çıkacak olan Karagöz dergisinde yer alacak, sayı 20)
(Görsel: Güney Koreli heykeltraş Osang Gwon'a ait heykel. Gwon 1974 doğumlu. Bütünü yekpare göstermekten kaçmasıyla boyut düşüncesini kırıyor. Cismin sürekliliğine darbe vurmak onun yaptığı.) 

9 Temmuz 2012 Pazartesi

ÜRÜN MÜ?


(...) Edebî eser hem dünyadan ayrıdır hem de onunla iletişim halindedir. Edebiyatçı, yaptığı işin mahiyeti üzerine düşünürken, bu ikiliği, birini diğerine feda, birinin ötekinin içine göçüşü şeklinde algıladığında sorun doğar. Örneğin; doğal ve olağan bir iletişimde edebî retoriğin kullanılması nasıl rahatsız ediciyse ve iletişimin sahiciliğine darbe vuruyorsa, bir şairin toplumun onayına gereksinim duyarak toplumun o gün için öne çıkan değerlerini şiir aracılığıyla vurgulaması o denli rahatsız edicidir ve sahiciliği su götürür. O bulanık sınır, edebiyatçının çıkarı için içinde oynayabileceği bir dumanlı havayı teşvik etmek için var değildir. Bu sınır, bir uçurum olarak kendini “hem dramatize etmek hem de pekiştirmek” için vardır. Bu; Wilde’dan Brecht’e, Joyce’tan Carver’a birçok değerli yazarı eserlerinin indirgenemez bir “kamusal inşa” olarak da nasıl algılanacağı konusunda meşgul etmiştir.
Tabii ki beklenenden bir sapma olarak tanımlayıcı/toplumsal/ buyurgan dış gözün de böylelikle ortaya çıktığı söylenebilir. Bana göre, dış gözün varlığının yazarın yazma anına müdahalesi, yazarın kabiliyeti ve edebî görgüsünün gelişmişliği oranında denetlenebilir. Hiçbir yazar, en pür olanı bile insanların hiç bulunmadığı bir dünyaya yazıyor değildir. Fakat bir yazar sanatsal enerjisini, “hayat ile hayal arasındaki akışkan hattı” hayattan alacakları uğruna –rating, satış, güncel ilgi vb.- hayata doğru ittirmek için dönüştürdüğünde, eserinin topluma verilen bir rüşvet olduğu hissine kapılırız ki biz bu hissi bir kere edindikten sonra, rüşvetin nasıl bir zarf içinde uzatıldığının hiçbir önemi yoktur. 

(Yazının hepsi, Yeni Şafak kitap ekinde 18 Temmuz'da yayımlanacak)

8 Temmuz 2012 Pazar

BU BEŞ ÇUBUK KRAKER DEĞİLDİR


Görsel şiirdeki gerçek çubuk krakerler, Bim’de satılanlardan. Çubuk krakerden şiir. Değil, çubuk krakerlerin eşdeğer izdüşümünden. Liman'ın, tarayıcıda uzun süre bekledikten sonra bir gece vakti evde yiyecek bir şey bulamayıp yediği. Şairin böyle bir pratiği de var yani. Şiir ve politikanın sınırlarını böyle de kurcalamak mümkün. Yoksulluğun hiç ağlak olmayan bir anlamını cana yönelen bir bıçağın eskimişliğinden bulup çıkardığım olmamış mıdır, olmuştur. 

Şiir: Liman Mehmetcihat / "Bim Sayesinde Fakirlerin de Cappucino İçebilmesi" 
Kaynak: http://www.fluxus-aurelius.com/