25 Ocak 2012 Çarşamba

ESKATOLOJİ, ŞİİR, KEHANETİN ŞEHVETİ / Enes Özel


(Takip Mesafesi’nde hurafeler serisinin ilki Düzyazı Düşmanlığı idi. Mehmet Raşit Küçükkürtül ile bu ilk hurafeyi tartışmıştık. İkinci hurafe ise düzyazı düşmanlığı kadar hakikatten uzaklaştırıcı olan eskatoloji. Edebiyatın sonundan veya yazgısından bahseden teorileri anlatmak için bu sözcüğü kullanıyoruz. Edebiyat eskatolojileri edebiyatçıların gönlünde yatan aslanları kendi zamanlarında göremeyip eskiye özlem duymalarının sonucu üretildikleri kadar geleceği ipotek altına alma arzusunun mevcuttaki potansiyeli görmemesiyle de üretilir. Günün olasılıklarını değerlendirmeye, düzene sokmaya engel olan eskatoloji başkalarını iğnelemek, eleştirmek için fazlasıyla elverişlidir, yeterli ritüellere sahiptir, fakat her hurafenin karakteristik vasfına da sahiptir: bir hakikatin üstünü kapatma. Her hurafe bir gerçeği örter. Eskatoloji şimdide saklı değeri yok etmeye yönelik zehirli ve yanıcı oklarla iş görür. Bunun birden fazla çehresi var. Saptadığımız önemli birkaçını bu ay Enes Özel’le birlikte ortaya koyduk. HÜ)  


(...) Kriz ve bunalım anlatıları bu kadar yaygınken, bir o kadar yaygın olan “şiirin sonu” anlatılarını çoğu zaman yapıldığı gibi bunlarla karıştırmamak gerekir. Şiirin sonu düşüncesi ilginç bir karaktere sahiptir, bir kehanet mi yoksa bir çağrı mı olduğu tam olarak anlaşılmaz. Bazen bir temenni gibidir, bazen korkunç ve melankolik bir tespit. Garip bir paradoksa sahiptir, özellikle de çoğu zaman bir şair tarafından dillendirildiğini düşünürsek. Bir şair, kendi sonunu arzulayabilir mi? Yoksa bir felaketin ardından yeryüzünde dolaşan tek insan olacağına inanmanın garip iyimserliği mi söz konusudur burada? Arzulanan, çağırılan felaket -tahmin etmesi çok zor olmasa gerek- hep başkalarının felaketidir. Elbette, çağrıya hiç cevap vermeyen, geçmişte de hiç cevap vermemiş olan felaketin bu yüz vermeyişi, onunla hesaplaşabilecek kadar güçlü kuvvetli olduğuna inanan insanın, son çare olarak, kendisini ve onu dinleyenleri felaketin çoktan gelmiş olduğuna inandırmak için çabalamasına sebep olur. Bazen de şiirin sonu, çağrılmaz fakat çarpık kehanetler vasıtasıyla ön görülür. Her zaman “hepimiz yok olacağız” diye bağıran biri bulunur. Bu durumda da şair, kendi hayatta kalma gücüne değil de kehanetinin doğru çıkma ihtimaline yatırım yapar gibidir. Kehanette bulunuyor olmanın şehvetine kendisini kaptırır. Son gelecektir ve hiç kimse, hatta kendisi bile bu sona direnemeyecektir. 


(Enes'in yazısının tamamı Şubat 2012, Takip Mesafesi'nde "Şiirin İmkânsız Sonu" başlığıyla yer alacak) 

24 Ocak 2012 Salı

AĞLAYAN ÇAYIR


Bir yetenekli kimseler öldüğünde, bir de bir ağaç kuruduğunda içimin yandığını fark ediyorum. Dünya ikisi için detaylarla doldurulmuş gibi gelir bana. Angelopoulos öldü. Umarım genlerini devralmış biri vardır. Genelde Sonsuzluk'unu severler, ama Ağlayan Çayır başka. Çok başka. 

19 Ocak 2012 Perşembe

SU CANLISI / Diplarya


Annem histerik kahkahalarla gülüyor. Anneme senin adın Derya olsun diyorum. O da senin adın Diplarya olsun diyor. Annemden çıkıyorum. Simit Kafe’den içeri girerken eksi 7’lerden sıcağa giriyoruz. Gözlüğümün camları buğulanıyor. Annemi arayacağım, numaraları her tuşlamamda ya ayağım taşa takılıyor, ya telefon çalıyor, şarj bitiyor, yanlışlıkla onu arıyorum. Ne zaman annemi arasam Derya çıkıyor telefona. -Alo diyor, ben Derya. Burdan Lacan’a kadar gideriz, az evvel yeni bir şiir akımı bulmadık mı? Annemin adı Derya değildi son hatırladığım şey adıydı, Derya her soruyu beş defa sormadan rahat etmiyor.

Michel del Castillo demişti ki bana:

Antigon gibi annem de beni meftun etti, çünkü o, çok kadının cesaret edemeyeceği inanılması güç, hayat dolu bir enerjisi vardı, hiçbir utanma sıkılması olmayan, ne bedel ödenirse ödensin, korkunç bir yaşama iradesine sahipti, kendi çocuklarının hayatı üzerinden bir buldozer gibi geçiyor. Annem benden özür dilemiyordu ama tarihi keyfiyetlerin onun üzerinde çok ağırlığı olmadı değil. Ölmeden önce bunu anlamak isterdim. Anlamak, özür dilemeyi istemek değildir. Annem 1905’te doğdu ve 1993’te öldü, bu durumda onu anlamak, bütün bir yüzyılı anlamak demektir. Bu ucubeleri, içimizden her birimiz kendi içimize taşımaktayız. Yeraltından Notlar’da Dostoyevski bunu çok güzel tanımlıyor. Her biri havada kalabiliyor. Dostoyevski “Annem beni nefret duygusuyla seviyordu” diyor.

(Annemi aramam başarısızlıkla sonuçlanıyor. Sıcak bir şehirde kalmış annem. Annem benden birazcık büyüktür.)

-Kalk Diplarya, dürtüklüyor beni. Karnımızı doyurmalıyız. Herkesin kolayca idrak edebileceği şeyleri bile ona defalarca anlatmam gerekiyor. Herkesin kolayca anlayabileceği bir şeyi defalarca, karşısında bir aptal varmış gibi uzun uzun izah ediyor. Derya, parmaklarını ketçapa bulayıp yalıyor. Hey karşı masa, iki andavallı, biri Uğur’u andırıyor, bize bakıp gülüşüyorlar. On kere de dönüp bakılmaz ki kardeşim. Parmaklarındaki ketçapı kanımmış gibi düşünüyorum. Çatalla didiklenen et parçaları da baldırımdan kesilmiş olmalı. Kadın şüphesiz içindeki canavarı kahkahalarıyla bastırıyor. Onu sahafa götürüp teskin ediyorum. Sadece kitapları görünce diniyor sinirli gülüşü. Katgütle dikicem ağzını. Susarsa daha kötü, zararlı bakışıyla, bomboş manasız dik küskül patetik bakışıyla, sıkıcı kelimesiz korkutucu muayyen içsiz bakışıyla beni yerimden ediyor. Tomris Uyar çevirisi birkaç kitabı elleyip bırakıyor. Kitapların hepsine dokunuyor. Kitapların öleceğini düşünüyorum bu zehirli temastan sonra. Ben Diplarya, kuşkusuz pek yakında bağışıklığım güçlenmiş olarak ona döneceğim.

(Diplarya, 19 0cak 2012 Ankara notu, metindeki Castillo çevirisi Tahir Yücel’e ait)

16 Ocak 2012 Pazartesi

İNSANIN EDERİ / Saul Bellow


Kimyasal açıdan insanın değeri 69 veya 72 senttir. Sahip olduğun her şey ilaç endüstrisinden sağlanabilir. Bu anlayışta insan sistematik olarak sıfıra indirgenmiştir. Kurulan ittifaklarla insanlar yok edilmeye çalışılırsa buradan metafizik bir açıklama çıkar. Ruh yoktur, tin yoktur, yalnızca vücut vardır. Vücut topraktan ibaret. İsa toprak gibi kimyasal elementlerden oluşur. Hepsi bu. Bu mantık bana mekanik düşünceye dönüş gibi geliyor. Avrupa bilincine ilk defa Birinci Dünya Savaşında sızdı. Özellikle binlerce genç insanın yok edilmesi sonucu. Bombardımandan geriye sağda solda insan parçacıkları kalmıştır.

(metni çev. Fatih Tepebaşılı, Bellow’la yapılan söyleşiden başlıklandırılarak alıntılandı. Saul Bellow (1915-2005), Kanada doğumlu Yahudi yazar. 90 yaşını görenlerden. Türkçede Yağmur Kral, Herzog vb. birkaç eseri bulunuyor. Bir söyleşi de şurada.)

12 Ocak 2012 Perşembe

SANDIK


İnsanların yanlış yerde olduklarını anladıkları bir an vardır, bir cisim bir görüntü bir nesne, büyük yanlışlarını onlara anlatan bir şey, mesela sevdikleri birinin yanında bulunmayışındaki büyük hata, yanlış bir işte ömür sürdüklerini anladıkları an, diğer seçenekleri savurganca yok etmiş o tek seçenek, çeldirici şıkkı tickleyivermiş kalem vs. İşte bunu onlara bir işaret lak diye gösterir. O işaret bazen bir insandır. Sandıkta biri var.