23 Şubat 2012 Perşembe

ÖLÇÜ KAÇTIĞI ORANDA ÖZERK Mİ ŞİİR? / Hayriye Ünal

Unsur: şiir                                 unsur: şehir                                          ortak maddi vasıf

1.    Beyit: temel şiirsel birim             mahalle: kapalı yapılanma,                                      katı-kristal
                                                     mahalleler birbirine karışmıyor

(“sokakların adları olmadığı gibi, divan şiirinde de şiirlerin başlıkları yoktu.” s.73)

2.    Enjambement, serbest                akışı güçlendirecek köprü yapımları,                       amorf-katı
müstezat                                   mahallenin çözülmesi

(“İstanbullular çeşitli mahallelerden Galata ve Pera’ya doğru hareket eder; cümle de beyitten dışarı çıkarken, her ikisi de daha önceki sınırlı mekânlarından taşmaya başlıyordu.” s.80)

3.    Dağılma, düzyazıya                     şehir tümüyle açık mekân                                      sıvı-kristal
dönüşme tehlikesine
karşı artlama

(“artık şehir ve şiir de eski katı yapılarından uzaklaşmışlarsa da bu tam bir serbesti ile sonuçlanmamıştır.” s.85)

4.    Parçalanmış mısra                      sınıfsal ayrışma, anonimleşme                                 sıvı

(“tek başına bir geçerlilik sahibi olan sözcüklerin olduğu şiir ve anonimleşen şehir ortamında yaşayan kentli, parçacıkları serbest sıvı gibi özgür ancak ayrıktır.” s.88)

5.    Görselliğe kayma,                       sokak ve hanenin çözülmesi,                                 amorf madde
biçimsel mısra                           istikrarsız toplumsal doku, kişisel konut    

(“Şehir de şiir de hiyerarşik değil, ağ biçiminde örgütlenmiş merkezsiz organizasyonlardır, anlık operasyonlar yaparlar.” s. 91)

Katı maddeden amorfa doğru biçimin sabitliğindeki azalmayla nitelendirilen bu dönüşüm modelleri, modernleşmenin de bir karakteristiği midir? Altan denemenin sonunda Bauman’a yaslanarak modernitenin “bir buharlaşma, bir ortadan kalkma süreci” olduğunu vurguluyor. Ortadan kalkma teorisi elbette şiir ve bize has modernite bahsinde ileri gitmiş bir hüküm gibi hatta şairane bir hüküm gibi görünüyor. Çünkü level atladıkça veya süreçte ileri kaydıkça bir durumun bitip diğerinin başlaması keskin hatlarla ayrılmadığı gibi günümüzde yaygınlaşan şiir anlayışlarının sıklıkla 3. ve 4. madde dolaylarında değerlendirilebileceği kanaatim var. Bu bahsi ayrı bir yazıda tartışmayı düşünüyorum. Zaten belirtmiş olduğum konu Altan’ın yaptığı ayrımın doğasına yönelik  değil. Günümüze doğru gelindikçe hem şimdiki zaman uğultusundan hem de şiir konuşmanın şairleri huzursuz etmesinden dolayı gerçek anlamda duyulabilir/ yanıtlanabilir konuşmalar yapmak olası görünmüyor. Hiç değilse terakki konusunda mukavemet etmemeyi erdem kabul ettiğimizi belirtip geçelim. (...) 

(Yazının tamamı Hece Mart 2012, Takip Mesafesi)                                                  Erhan Altan

22 Şubat 2012 Çarşamba

İÇ GÜVEYİNDEN FLÖRTÖZ BİRLİKTELİKLERE / Erhan Altan

(Estetik özerklik konusuna sık sık söyleşilerde vurgu yapıyorum. Son olarak Karagöz dergisinde yaptığımız “Kanonsuzlar” dosyasındaki yazımda da özerkliği kanonik seçimlerin bir belirteci olarak işledim. Edebiyat ilgilileri olarak içine düşüp durduğumuz tereddütlü ifadelerin en yoğunu, en bağdaşmazı özerklik konusuna dair olanlar. Birçok kimse konuya dair çelişkiler içinde edebiyat yapıyor ve farkında bile değil. Üç soruyla üstüne gittiğinizde tıkanan bir edebiyatçılık, bu görüş bulanıklığı kaygı uyandırıcı. Son zamanlarda özerklik konusundaki düşüncelerime katkıda bulunan, ancak bunun dışında biçime dair yorumlarıyla zihnimi bir adım öteye götüren bir kitap yayımlandı. Modern şiirin çizgisini biçimle takip ederek tüm imkânsızlık söylemlerine rağmen özerkliği mümkün bir noktaya taşıyan Ölçü Kaçarken. Bu kitapla yakalandığım bazı sorulara yanıt vermem zorunluydu. İçlerinden en can alıcı soruyu başlıkla ifadelendirdim: Ölçü kaçtığı oranda özerk miydi şiir? Ancak benim yazım bunun yanıtını vermeye çalıştığı kadar bu soruyu bir başka şekilde yeniden sormayı da deneyecek. Yazarın yanıtı zaten “evet” olarak açıktı. Erhan Altan kendi tezi doğrultusunda özerkliğe doğru hareketlenen bir şiir tarihinin bunu ne şekilde gerçekleştirdiğine dair yeni bir denemeyi Takip Mesafesi için yazdı. H.Ü.)

Şiirimizdeki bu siyasi atılım dönemleri her zaman bir tehlikeyi de beraberinde getirmiştir: şiirin siyasetin gereksinimlerine indirgenmesi ve siyasetin bir aracı haline gelmesi. Nitekim şiirin gelişimi sadece bu muhalif siyasi itkiyle de açıklanamaz. Her siyasi şiir döneminin öncesinde veya sonrasında şiirin kendi değerlerine yönelen bir dönem vardır: Tanzimat Edebiyatı’nı Servet-i Fünûn, Servet-i Fünûn′u Mehmet Emin’in hece şiiri, Nâzım Hikmet’in siyasi şiirini ise Garip izler. Bu dönemlerin aktörleri arasında her zaman bir çatışma olmadıysa da her dönem bir öncekini farklı düzlemlerde olumsuzlayarak gelmiştir. Siyasi şiir yandaşları tarafından küçümsenen Servet-i Fünûn, Garip gibi dönemler siyaset lehine dönen ibrenin tekrar şiire yönelmesini sağlamışlardır. Bu anlamda bir antagonik kuvvetler çarpışmasından söz edilebilir ve bu çarpışmalar şiiri durağanlığa düşmekten kurtarmıştır. Şiirin sosyal tarih ve moderniteyle iç içe geçen bu dinamik yapısı aynı zamanda onun daha çok özerkliğe doğru hareket eden tarihini de oluşturmuştur. (...)

(Altan'ın yazısının tamamı Mart Takip Mesafesi'nde okunabilir)

18 Şubat 2012 Cumartesi

TÎRAD / H.Ü.

(Hasip Bingöl, Zaza dilinde bir şiir antolojisi hazırlıyor. Sıla-i Rahim ve Tirad’ı Zaza diline çevirdi. Tirad’ı burada yayımlayabiliyoruz. Ancak Sıla-i Rahim ilk kez bu antolojide Zazaca olarak okunabilecek. Tirad 2000 yılında basılan ilk kitabımda yer aldı. Dizeler çeviride yan yana denk düşmüyor, yine de Türkçesiyle birlikte koymayı tercih ettim.)

U waharê bedenêko zixm                                              Onun gürbüz bir vücudu
Tengzarîya girdi b’                                                       Gürbüz bir öfkesi vardı
Wexti’g sendan kuwên                                                 Örsü döverken
Yo heqîqet sera vindertên                                             Goethenin yüzyıllar sonra dile getireceği
Kê Goethe do bi se serron cuwapey vaju                        Bir gerçeği düşünürdü

Eg ti sendan ê teşweşî nêvirazîyena                              Örs isen sana niye vurulduğuna dair
                        çira darb ginena tu ru                                        içine bir kurt düşmez
Ti zona ez senî vinderî sendano rind senî vindenu          Bilirsin nasıl durayım iyi örs nasıl durur
Asinger marazdarîya xu genu dyesa alaqnenu                 Demirci öfkesini çıkarıp asar duvara
Zobî çinê yê estu alaqnenu                                            Başka neyi varsa asar
Qaîde wu zenaetkar zey pastîş cuyenu                           Kuraldır zanaatkar pastiş gibi yaşar

Wexti’g mix kuwenu musenu wazîfey bedelîyenî            Ödevlerin değişebileceğini çivi çakarken
                                                                                                                                 kavrar
Prensîba verên ra pêhesîyenu kotişê Qralon                   Kralları düşebileceğini birinci ilkeden çıkarır
Ca donu marazdarîya xu heyverî                                   Öfkesini takar önce yerine
Zobî çinê yê estu ca donu ci                                          Başka neyi varsa takar

Cemê kombîyayîşê qomîteya asîyono verênon d’            Bir terzinin
Yo terzî                                                                       Bir berber çırağının
Yo mişagê berbêr                                                         Bir oducunun
Yo îzmkar                                                                    Bir sahafın
Yo sahaf                                                                      Bir muçonun
Yo mîço                                                                       Bir kavafın
Yo solderz                                                                    Bir nalburun
Yo nalburi d’                                                                Katıldığı birinci asiler komitesi toplantısında
Kawa vonu                                                                   Anlatır Kawa
Ez yo hajet virazeno                                                     Bir alet yapacağım
Û pastîşbîyayîş ruh rê senî cefa wu                                Ve pastiş olmanın ruhuna verdiği ezayı
Û prensîba verên                                                          Ve birinci ilkeyi
Û prensîba diyîn                                                           Ve ikinci ilkeyi

Lajo verênê mergî waslonê yê wenu qêdnenu                 Onun azasını ölümün ilk oğlu yiyip bitirecek
Xeyma xu’wa şednayî ra erzîyenu                                  Güvendiği çadırından sökülüp atılacak
Ayora qêrra                                                                  Diye gürledi
Ayê’g yê şinasnenî heyret mendî                                   Onu tanıyanlar şaşırdılar
Adiro tay mehqeq zêdyenu benu vila bivila                     Küçük ateş ergeç semirip yayılacaktır yayıldı
Tefayêka hazir esta her lewe d’ qey potîş                      Her tepede yanmaya hazır bir ocak bulunacak
Ez pê asinê xu sarê yê perrneno ceffelqeleme                Demirimle ceffelkalem düşüreceğim başını
Û ez adiro verên fîneno tha                                          Ve ilk ateşi tutuşturacağım
Ti qerrî-nalîya Baysingur ê                                            Baysungurun dostları zarıncısın
TI QERRÎ-NALÎYA BAYSINGUR Ê                                     BAYSUNGURUN DOSTLARI ZARINCISIN

Tirkî ra Zazakî: Hasîp Bingöl

16 Şubat 2012 Perşembe

MƏNİ SADƏ SƏN SEVDİN

Əşyamda izin ayağımda tozun varmı deyə sorarsan 
Sana can çəkişə çəkişə dəyişən əşyayı xəbər verirəm
Ayağımın tozunu silktim əşyamı qarıncaya yüklədim
Qırıq yayda qalan ox kimi qaldım amma
Heç qorxmadım səni sükût-i xəyâlə uğratmadım

Sən xâtim ol mən yarım sən hâtəm vur mən incik sən könül qır
Mən uzun uzadıya özümü açıklayayım ki bilinsin necə bir zülmətdəyəm
Bilinsin bu kainat duanla hər gün ən başdan necə yaradılır
Boş bir sadaq kimi qaldım amma zatən nəhirlər çəkilmiş qurumuş göllər
Aramızda dəniz vardır (…) mənə qalan sadəcə səbr sadəcə səbr…

15 Şubat 2012 Çarşamba

BAŞ ÇƏKMƏK / HAYRİYƏ ÜNAL


Mövsümüdür, tunc heykəllər yağmurla yuyular
Qaranquşlar hənüz görünməmiş göy təkindən
Harlemli zəncilərin qlikoza batmış saçları için
Memarı üçün səni səndə ayaqda tutan dirəyin
Çatlamaz qübbələrin əsnəməz kəmərlərin sancmaların üçün
Tətikdə dur ən sağlamını seç belindəki xəncərin
Ki bir nəfəs dərim bir nəfəs üçün
Min bəlasıyla hər gün yüzlərcə nəfərin

Hər nəfərdə tətikdə durmaqdan yorulan biləklərim
Devraldığında bu nöbəti həm gönənir həm dinlənir
Üzüm var dünyaya qarşı hər kəsə hər zaman milyon bərəkətlə
Üzülsəm belə üzgünlüyüm bir az qolaya qaçmaq bir az da nəzakətdən
Özünü bil demədilərmi, dedilər sana Bill
Bunu unutma heç unutma saqın unutma
Özündədir açarı başqalarının
Sən özündə mənə doğru upuzun bir yol tapacaqsan

13 Şubat 2012 Pazartesi

DOĞAYA PARALEL / H.Ü.

İnsanın sanata ilgi duyuşunun ardında yatan nedenlerden biri, zamanla ilgili yenilgisini aşmaktı. Diğeri ve daha önemlisi, sanırım, varlığı kavramak. Birincisi zamanla bağlantılı, dolayısıyla bir süreç fikrini, insanın hayatın içine doğru girişini, lineer bir hareketi imliyor. İkincisi ise, vüsatle ilgili bir arzu, bir alana yayılmayı ve alandaki nesneleri kucaklamayı imliyor. Birincide insandan varlığa doğru bir hareket, ikincide varlıktan insana doğru bir hareket tahayyül edilebilir. Birinci kavrayış, dilin cüretini gereksinir, artzamanlı ve analitik bir algılanma talep eder, şiirin güzeli, okuyucuyla ilişkisinde deyim yerindeyse güzel olduğuna pişman olmak ister, sertlikle karşılaşarak. Talan edilerek. İkinci kavrayış, nesneleri her ne kadar yan yana sıralı öğeler halinde görsek de daima kesintisiz bir bütünü kavrar. Eşzamanlı ve sezgiseldir, gelip bakışa teklifsizce oturur.
İnsanın varlığı kavramasında bu iki kavrayış biçiminin birbirinden ayrılmaktan çok birbirini tamamladığı açık. Dahası, diğer tüm sanatların da buna dahil edilmesi gerekir. Hepsi de insanı bütüne doğru kışkırtır. Sanatçının alınyazısı, içinde olduğu toplumun gerçekleriyle yüzleşmeyi gerektirdiği zamanlarda da –Goya örneğinde olduğu gibi- deneysel dönemlere girildiği zamanlarda da. Leonardo, kadavraları kesip biçerken insan bedenini yakından tanıma amacı güttüğü kadar ölümsüzlüğün ipuçlarını ölümün izlerinde arıyordu. Cézanne, iç dünyasını sıradan bir şekilde dışa vurmanın bayağılığını anlamıştı; başka bir şekilde bakmayı ve görmeyi başardığı anda “doğaya paralel bir harmoni” olarak tanımladığı sanatın bir anlama kavuşacağını biliyordu. Başka türlü baktığı anda gördüğü şey, renklerin aslında derinliğin ifadeleri, derinliği yakalamak için bir nevi uç olduğuydu. Meksikalı Diego Rivera, resmi neredeyse bir silah gibi kullanıyordu. Ressam, “bir konu aramayı ve kabul etmeyi yadsıdığı zaman kendi plâstik yöntemleri ve kendi estetik kuramları konunun yerini alır. O bunlardan kaçsa da eserin konusu kendisi olur. Kendi ruhsal durumunun tasvircisi olmaktan öteye gidemez ve kendi kurtuluşunu ararken köleliğin en kötü biçimi içine düşer.” dediğinde şiire de aynen uygulamakta yarar gördüğüm bir ilkeyi belirlemiş oldu. 
Devamlı büyüyen ve gelişen bir bellek, insanlığın ortak belleği olan şiirse insanlığın vicdanıdır da. Bütün örtüleri kaldırır, aralar, yırtar, saldırgan ve hesap sorucudur; çünkü dil, bir tür kanundur. Susalım baylar! diyerek söz alacak birinin tanıklar huzurunda sunacağı yeni bir kanıtı olmalıdır, sonucu değiştirecek. Hani kuru gürültü olması da pek kolaydır.

3 Şubat 2012 Cuma

AV SEÇİLDİĞİ ANDAN İTİBAREN ETTİR


Geçerli edebiyat diline yabancılaşmak neyi ifade ediyor? sordu Asım Öz

Saygınlığına inandığımız kavramlar sandığımız gibi değil. Diğer dediğim şeyler kısaca: Türlerin dayattığı şeylere kulak asmaya gerek yok. Çoğunluğun kafasındaki şiir tanımına göre şekillenmiş beklentilere muhalefet edebiliriz. Şiir dışı her şeye el koyabiliriz. Krizler iyidir. Bütünü asla göremeyeceksiniz. Bizi kuşatan gerçekliğe teslim olmamızı beklemeyin. Başarılamaz olanın hiç değilse bilgisi üretilebilir. Neyle? Yüreklilikle. Bir örnek vereyim: George Mines adlı bir araştırmacı 28 yaşında iken kalbe düzenli elektrik impulsları veren cihaz yapar. Çalışmasını insanlar üstünde yapma zamanı gelince denek olarak kendisini seçer. Akşamüstü laboratuardan ses gelmeyişinden şüphelenen kapıcı içeri girdiğinde Mines’ı laboratuar masasının altında yerde kalbinin üstünde kırık bir mekanizma ile bulur. Yanındaki başka bir cihaz da gittikçe yavaşlayan kalp atışlarını kaydetmektedir. Mines o akşam ölür.

(Dergâh dergisi Şubat 2012 sayısında Eşikteki Özgürlük Çoksesli Şiir dolayısıyla yapılmış söyleşiden)