31 Mart 2012 Cumartesi

TAPON, ALELÂDE, ŞİİR VD.

(Alelâdelik ve şiir konusundaki düşüncelerimin sağlamasını yapmamı sağlayan, şairce tavrı gösteren bir yazı yayımlandı bugün. İsmet Özel’in, İstiklal Marşı Derneği sitesinde yer alan, 31 Mart 2012 tarihli yazısı. Bir kısmını alalım.)

"Alelâdelik... buna yabancıydım. Bunun ne olduğunu çocukluğumdan beri bilmiyordum; ama bilmek ve hatta iyi bilmek, alelâdeleşmek istiyordum. Tecelli öyle vuku buldu ki, harc-ı âlem addedilen her şeyi iştiyakla bilmeye doğru çabam, her şeyi bilme yönündeki teşebbüsüm günden güne alelâdelikten biraz daha uzaklaşmam neticesine vardı. Tanışıp sevdiğim, gönül bağladığım, seçerek beğendiğim ne olduysa, onlar sebebiyle tecrid olundum. Bir oluşun tebellür ettiği vakidir: 'Mücerreten varoluş'. Bu ibare yaşadığım hayatın şeklini ifade ediyor. Görmek isteyen için her safhası görülebilecek sarahatte. 
(…)
"Siz bu son cümleden hiçbir anlam çıkaramadım, diyenler arasındaysanız, bilin ki ben başından beri bu anlaşılmazlığa tâlibim. Niçin rıza gösterecekmişim benimle hemdert olmayıp da sözlerime tepeden bakma cüreti gösterenlere?  Gerçek şu idi ki,  değerlendirme yetisi dediğim her ne ise, o da verilmiş, bahşedilmiş bir hususiyetti. (…)
"Şiirimdeki birinci tekil şahsın Türkiye olduğunu söylerdim. Şimdilerde bir ayağımın çukurda olduğu alenen tespit edilebilen günlerde Türkiye’ye bakıp 'Ben bu muyum?' diye sual ediyorum. Bana gözümü açtığım günden beri dünyadır diye gösterilen yerde hâlâ yaşayıp yaşamadığımı bilmez haldeyim. Hayatın hayat demeğe değer bir yanı kalıp kalmadığı sualine cevap arayan kaç kişinin kaldığını merak ediyorum. Milyonlar, milyonlar, milyonlar içinde kaç kişi kaldığımızı bilmiyorum. (…)"

Yazının tamamı burada yayımlanıyor. 

27 Mart 2012 Salı

ŞİİRDE AVAMLIĞIN METHİ - FRAGMANLAR / H. Ünal


Şiirimizdeki avamca eğilimleri izleyebilmek için bazı parametreler tespit ediyorum. Görünüşte kimse avamlıktan yana değildir, avamlığı kendi üstünde görmek istemiyordur. Çünkü avamlık tercih edilebilir olanın adı değildir görünürde, fakat başka isimler altında (sadelik vb.) yapılan işler neticede avamlık kapısına çıkmaktadır. Bizim bunları tek tek ele alırkenki derdimiz ise topluca avamlığın övgüsüne dönüştüklerini iddia etmek. Burada itinayla dikkat edilmesi gereken şey şudur: Avamlığa giden yolda kullanılan malzemenin kendisinde sorun yoktur, edebiyat her şeyi konu edebilir, her tekniği uygulayabilir, her malzemeyi kullanabilir. Örneğin ilk parametre olan sokak benim tarafımdan kesinlikle dışlanma amacı güdülmeyen bir zenginlik unsuru iken şiirde inilmesi için hedef olarak seçildiğinde avamlığın göstergesi olmaktadır. (...)
Dolaylı olarak da ifade edilmediği halde sokak teorilerinde saklı olan şey sokağın hem dili hem de sorunsalları belirleyici olduğudur. Sokak belirleyici olduğunda suç, argo, kopukluk ve köksüzlüğün belirleyiciliğini de kabul etmek gerekir. Benim açımdan işin bu kısmında sorun yok; ben şiir dilindeki yoksullaşmadan yana kaygılıyım. Varsayalım ki sokağa iniş sokağın sorunlarını yansıtma maksatlı olsun, sokakta bile anlaşılabilir oranda bir arılığa da varsın. Yazar sokaktaki adamın jargonuna teslim olarak mı sokağı yeniden kurabilecek, edebîleştirecek? (...)
İkinci Yeni dekadanlığından çekinirken ben, Garip dekadanlığının belirmesi şaka gibi. Sokağa inerek Tanzimat edebiyatını, gündelik dille de Orhan Veli’nin “sanatsız bir şiir”ini yakalıyoruz. İkinci Yeni yorgunluğunun tek başına buna yol açtığına inanmak zor. İkinci Yeni odaklı tartışmalar insanlarda çaresizlik duygusu uyandırmış olabilir, ancak gündelik dilin, internetin de etkisi ile Garip’i diriltmiş olması çok daha mümkün. Aşma meselesinin dumanı tüterken daha mesele kapatılıyor. Garip deneyini yeniden sahneye koymak o deneyimdeki atılımı/zekâyı bugün için güncellemiş olmuyor, gecikmiş bir retorik olarak gösteriyor sadece. (...)
İktidar tarafından yönlendirilmesine de gerek yoktur bu zihniyetin, o kendiliğinden iktidarı onaylar. O zihninde kendini teslim etmiştir. İktidar tarafından ödüllendirilmesi veya korkutulması bile gerekmez. İktidar fikrinin âşığıdır burada mantık bir nevi. Bağımlı kölesidir. Ruhsal anlamda zihnen bağımlı denebilir ona. (...)
Bir konuşmasında Garip şiirine yönelik takdirini ifade eden Osman Konuk’un başka bir söyleşisindeki şu cümlesi manidardır: “Aleladenin şiirini yazabilirsiniz; ama yazdığınız şey alelade olma tehlikesini içerebilir.” Çoğu kimsenin buradaki iki ayrı durumu fark etmeksizin her koşulda aleladeyi benimsiyor olmaları dediğime örnektir. İnsanlar bu sözün ilk yarısını alıp uygularken ikinci kısmın tehlikesini bertaraf etmeye gerek görmeyebilir. Veya Parçalı Ham. şairinin günlük dil önerisi bağra basılırken “[H]içbir ideal yoksa –alelade intikam almak için yemin etmişse çoğunluk düşüncesi iğrençtir” cümlesi gözden kaçıverir. Neden? Çünkü bugün zaten geçer akçe bu olduğu gibi aleladenin şiiri ile alelade olanı ayırt edecek olan var mıdır? Adı geçen şairlerin bile böylesi bir farkı gördükleri hâlde –eleştirel bakmaya gönüllü olmadıkları bir durumda-  bunu itiraf edecekleri şüphelidir.  
Bunu itiraf etmek aslında eleştiriyi gerçekleştirmek demektir. (...)
Şiirde avamlaşma eğiliminin önemli bir psikolojik arkaplanı halkın değer kazanışı değil, bilakis ona düşük beğeni biçilerek onun değerden düşürülüşüdür. Bir başka ifadeyle, avamlaşma eğiliminden bahsederek biz halkı veya sıradanlıkla belirlenen egoyu küçümsemiş olmayız; onu düşük düzeye hapseden, ona aleladeyi sunan, ona belirli bir “anlama kapasitesi biçerek” onu bu şiire mahkûm edenin onu gerçekte küçümsediği ise açıktır. (...) 
Başka bir derginin sunuş yazısında ise “vefa müessesesi” vb. ibareler dikkati çekiyor. Edebiyatın gerekçesinin sıkıntıyla, açmazlarla değil de ‘olumlu’ değerlerle örülmesi, cilalanması işin kamusal tarafına, piyasa farkındalığına –dolayısıyla peşinen ambalajlı ürünler yaratma gereksinimine- dikkati çekiyor. (...) 

22 Mart 2012 Perşembe

KENDİ ÜZERİNE ÇÖREKLENMİŞ SANAT / Yalçın Armağan

1.
Estetik özerkliğin Türkçedeki en kısa ifadesini Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Ahmet Haşim şiiri için söylediği “kendi üstüne çöreklenmiş sanat” sözünde bulabiliriz. Ahmet Haşim’in şiirinin eleştirilmesini “kendi üstüne çöreklenmiş sanat” anlayışının sonucu olarak gören Tanpınar şunları söyler: “Bittabi şiirde tek bir ruh hali yerine âdeta hikâye ve romanda imiş gibi devam hâlinde bir hareket isteyenler, bu kendi üstüne çöreklenmiş sanattan bir şey anlamayacaklar, onu akl-ı selîmin ötesinde görmeye çalışacaklardı”[i]. Haksız değildir Tanpınar. Türkiye’deki “edebiyat kurumu”nun baskın eğilimlerine bakıldığında, “sanatın kendi üstüne çöreklenmesi” yalnızca Haşim bağlamında değil, her zaman olumsuz bir eleştirinin konusu olmuştur. Türkiye’de modern edebiyatın daha ilk adımda kendini “toplumsal fayda” üzerinden inşa etmesinin hayli uzun ve etkili sonuçlar doğurması, sanatın, daha özelde edebiyatın (ve daha da özelde şiirin) özerkleşmesini “imkânsız” hale getirmiş[ii], Tanpınar’ın deyişiyle “sanatın kendi üzerine çöreklenmesi”ne izin verilmemiştir.
Sanatın kendi üzerine çöreklenmesi, nihai noktada, kendi kendine yeterlilik iddiasında bulunması olarak yorumlanabilir. Peki, sanat ne zaman bunu iddia eder hale gelebilir? Sanatçı, bir sabah uyandığında birden bire böyle bir iddia bulunabilir mi? Daha önemlisi, sanatın kendi üzerine çöreklenmesi sanata ve insana ne kazandırır? Nedir bu iddianın gerçekleştirmek istediği?
            (...)


[i] Ahmet Hamdi Tanpınar, “Ahmet Haşim’e Dair”, Edebiyat Üzerine Makaleler (İstanbul: Dergâh Yayınları, 1998), 287.
[ii] Özerkliğin imkânsız hale getirilmesini daha önce İmkânsız Özerklik: Türk Şiirinde Modernizm’de (İstanbul: İletişim Yayınları, 2011) tartıştığım için bu yazıda ayrıntılara değinmiyorum. Buradaki amacım, Hayriye Ünal’ın günümüz şiirinde "avamlaşma”yı ele aldığı yazısını doğuran tarihsel koşulları saptamak, konuya bir çerçeve sunmaktır.

(Yazının tamamı Nisan 2012, Takip Mesafesi'nde, Hece dergisi)
(Heykel: "Give or Take" 2002, Louise Bourgeois (1911-2010), Fransız heykeltraş)

21 Mart 2012 Çarşamba

BİR HURAFE DAHA YOLDA

Daha evvel, yazdığım Herhangi Biri’nin poetik macerasında herkesleşmeyi destekleyen internetin şiirde yarattığı anonim personayı ve şiirdeki etkisini göstermiştim. Tamamıyla olumsuzlamadığım bu Biri poetik bazı patikaları ortodoks kanala açabilirdi. Bu ortodoks olan için bir imkândı. Herhangi Biri, Tanrı-şairin antikoru olabilirdi. Aslında o daima vardı, sokaklarda, kahvelerde, otobüslerde zaten bir sese sahipti. İnternet ona mikrofon tuttu. Tıpkı evlerinde görüntülenen insanlardan TV programı yapılışı gibi sahneye taşıdı. Artık dünya bir kulis ve sahneydi, salt seyirci yoktu. Yıldızları onları alkışlayan topluluktan ayıran sınırlar ortadan kalkıyordu. İçerik üretme ve yayma açısından şair ve okuru arasındaki fark salt bir derece farkına dönüşmüş görünüyordu. Tarafsızca yeniden betimlediğimiz bir olgu bu. Buraya kadar olan süreç biliniyor.
Fakat bu Biri, onu kendi kişisel macerası esnasında keşfeden şairler eliyle dolaşıma girdiğinde arkasındaki o şiirsel macera görünmezleşti. Elimizde böyle bir maceradan geçmeden var olan salt bir kopya kaldı. Tabir caizse şairler arasında ikinci nesil Herhangi Biri’leri kendi kökenlerini ve geliş nedenlerini bilemiyordu. Onlara dikte edilen ‘şairin herkes gibi olması gerekliliği’ zaten içlerinde hiçbir zaman yaratmadıkları fark nedeniyle boş bir egonun tınlamasına dönüşecekti. Peki, bu egonun vaftizini niçin şiirle sağlamak gerekiyordu? Neden ille şiir? Şiirin böylesi bir kamusal ödevi olabilir miydi?
Tabii ki bu fotoğrafın tamamı değil, ancak bu bölümde kurgulanan hurafenin kilit noktasında duruyor. Uzun şairlik macerasında çeşitli evreleri sınadıktan sonra bir dönüm noktası olarak sadeliğe, herkes gibi olmaya gelen bir şair, bunu poetik bir ilkeye dönüştürdüğünde sorun -onun şahsında değilse bile onun nüfuz alanında- çatallaşarak Türk şiirinde geçmişten gelen derin sorunlarla birleşti. Bu havzanın içerdiği tüm karmaşaya rağmen yorumlanabilir olduğuna inanıyorum. 
Bunun için Hece'de Nisan sayısındaki bölümümde şiirimizdeki avamlaşma eğiliminin bir hurafe olduğunu iddia ederek bunun günümüzdeki göstergelerini okumaya çalışacağım. 
Liman Mehmetcihat bu hurafe için yarattığı zehir zemberek görsel şiirleriyle bölüme katkıda bulundu. 
Yalçın Armağan’ın yazısı ise bu hurafenin gökten zembille inmediğinin bir kanıtı. Armağan, yazısında Türk modernleşmesinin niçin kendine yeterlik ilkesi üzerinden işlemediğini sorguluyor. Yalçın kitabında zaten “Tanzimat döneminde seçilebilecek başka metinler varken, sonraki kuşaklar tarafından bazılarının tercih edilmesi, nasıl bir edebiyat inşa edilmek istendiğini açık biçimde gösteriyor ve bu kitaptaki temel iddiam olan Türkiye modernleşmesinin estetik özerkliği imkânsız hale getirecek bir projeye sahip çıktığını görmeye olanak sağlıyor.” diyerek meselenin özüne estetik özerkliği koymuştu. Bunun karşısında ise Türk edebiyatının tercihi duruyordu: “Aynı aydınlar seçkin bir kültür yaratmanın peşine düşmeleri olanaklı iken bunun tersine kültürün avamlaştırılmasını tercih ederler.” Demek ki avamlaştırma eğilimi bir anlamda –asıl amacı bu değilse bile- estetik özerkliğin önünü almayı da sağlıyordu. Bu noktada günümüzde özerklik düşüncelerinin sürekli engele takılmasının da sebebinin bu alt yapı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

(Çok heyjanlı...

20 Mart 2012 Salı

ÇOK SIKILMAK


Soru: geçmiş fetişizmi ve yüceltimi edebiyat ortamını nasıl etkiliyor?
Cevap: "Kuşkusuz" diye cümleye giren, yazıya giren yazarlar bile var. Komik ama var. Adam muhtemelen hayatında hiç kuşku duymuyor. Çünkü geçmişi arkasına almış. Ağabeyleri, dedeleri filan bulmuşlar her şeyi. O pek sevdiği geçmişteki yazarlar, bugün hayatta olsalar onun yüzüne bakmayacaklar oysa. Şimdi o zannediyor ki, onlarla akraba. Böyleleri için geçmişte oluşan edebiyat nasları çerçeveyi çizdiği gibi, zaten büyük edebiyat haritasında yerleri olan tipler de yeri geldikçe yüz sürülecek, adı anılacak mübareklerdir. Adlarını her andığında onlardan biri olacağı yanılsaması bu. Oysa böyle bir şey yok. Alt tabaka sürekli isim sayar. Ama işte "piyasa"nın hali budur. Açın bir gazete sayfasını, gazetecinin ufkunu görün, edebiyat dergisi açın, kitap değerlendirmesine bakın, en kallavi şiir dergisini alın, başköşedeki şairin şiirini okuyun: size "bu piyasa"nın geçmiş fetişisti olduğunu anında gösterir. Başka bir şey, gidin bir şiir şölenine, neler oluyor diye. Aslında anlatacak anılarından başka hiçbir şeyi kalmamış yaşlı bir şairin etrafındakileri görmelisiniz. Yaşlıya, isim yapmışa, geçmişe, kanıtlanmışa olan bu tuhaf ilgi; edebiyatımızın ne kadar da 'şehvetsiz' olduğunu gösteriyor aslında. Edebiyat ortamımız ölüleri, ölmeye yaklaşanları seviyor; hele bir yıllık ömrü kalmışsa bir şairin, onu seviyor. Yeni ölmüşse ona bayılıyor. Aslında onlardaki var olmama ihtimalini, iddiasızlığı seviyor. Dükkanı kapatmış mı adam, büyükse de büyük, kapatmış ama, yok o adam artık. Kitaplarda bir isim o. Bedensiz.
Geçmiş fetişizmi ortamı nasıl mı etkiliyor; öldürüyor. Solduruyor. 

8 Mart 2012 Perşembe

ÂDEMİN KIZLARINDAN BİRİ / Tahir Abacı


Hayriye Ünal’ın (doğ. 1973)  ikinci şiir kitabı. Kitabın sonuna düşülen nottan kitabı var eden şiirlerin daha önce Hece ve Dergâh dergilerinde yayımlanmış olduklarını öğreniyoruz. “Saçları kazınmış kadınlar” bölümünde yedi, “Köpekdişi” bölümünde üç şiir toplanmış. Kitabın 90 sayfa olduğu düşünülürse, Ünal’ın uzun söylemeyi seven bir şair olduğu anlaşılmış olur. Bir dizi şairin Sezai Karakoç tarafından başlatılan modernizm aşılı şiirdeki söylemi, üslubu ve biçimi neredeyse kurallaştıran tarzı, Hayriye Ünal için de geçerli. Şiirler serbest konuşma söylemiyle çatılınca şairin kendi kişiselliği ve özgüllüğü belirginlik kazanabilmek için daha çok çaba gerektiriyor. Ünal’ın bulduğu farklılaşma çözümü, dinamizm olmuş. Mekândan mekâna, olgudan olguya hızlı ve atak geçişler, arada kelime buluşmalarının keyfine kapılır gibi olma, sonra yeniden bağlanma limanına dönüş çabası hemen her şiirde seçiliyor.
Kitabın ilk bölümünün adı, Gülten Akın’ın “Kestim Kara Saçlarımı” kitabının adını anımsatıyor. Besbelli ki Âdem kızlarının yaşadığı zorluklar sürüyor. Kitaba adını veren şiirdeki “Hey sözleriyle zihnimi çelen / Geniş omuzlu erk/ek / Erkini kutsuyorum / Un ufak ediliyor şairliğin” dizeleri, enerjinin şiirsel alana aktarıldığını gösteriyor. Tanrı, kadim gelenek, erkek, sistem erklerine eşit tavır söz konusu değil kuşkusuz, kimi olgular sorgu dışı ama bağlanma noktası aynı olan kimi tezahürler değil: “-İyice korkutulmuş küçük bir kız için korku- / KORKU / Islıklar çalarak gelen bir odundur / Surata indirilen bir odun / Her şey başladığı gün girmişti hayatımıza korku / Her gün taam gibi hatırladık onu / Saçlarından günah ürüyor şimdi / Tırnak aralarında şeytanın enikleri / Kanının sıcak kokusundan yükselir şiirinin cesedi / Fahişeye bak / Fahişeye bak”. Bu dizelerin yer aldığı “Cüzam” şiirinin “Bir korsan gemisinde kraliçe kızım güzel helene“ye, yani tarihsel ya da kurmaca özgül bir kişiliğe mi, daha evrensel olana mı dokunduğu tartışılabilir. Kitapta benzer ‘paratoner’lere rastlamak mümkün. Son dizelerin dediği gibi: “İmparatorlar ve peygamberler onun rahminden geçti / Bu yüzden bir yüzü arafa dönüktür, bir yüzü cehennem!”  Şairin epik tutumu, başka deyişle farklı öznelerin bakış açısına yerleşme arzusu “Katolik” şiiriyle de sürüyor. “İdealler savaşı olarak anılacak / Yüzyıllar sonra bu devir / Ve denecek Margot’un güzel elleri / Sarmıştı başını asinin” Makrodan mikroya bu anlık geçişler özneleri de iç içe geçiriyor, söyleyen belli mesafeden mi tartılıyor, vekillik ya da temsil mi üstleniyor, belirsiz kılınıyor, çünkü kimlik hem kesin tanımlı hem bunalımlı. Bunu, etkilemiş kitapların hem akıl çelen, hem ürküten niteliklerine vurguyla açılan “Kemoterapi” şiirinde de gözlemlemek mümkün. Hızını alamayıp Sokrates ile baldıran ilişkisi üzerine çeşitlemeler de yapan şiir, altı bölüm halinde parabolik bir yolculuğa dönüşüyor, cebi ve çantası ilaçlarla, gerekli tıbbi gereçlerle dolu söyleyen özne, göçebe toplumların hırkalı bir mensubuna dönüşerek ama rüzgâr hızıyla uğramadık arkaik mekân bırakmıyor. Sorun belki de bir kararda kalamamak: “Doğulu bir ünlemle şaşırıyorum / Oysa soru işaretimi celi sülüsle yazmış değilim / Gotiktir avucumdaki çizgi / Derimin altına zerk edilen mayi çabuk çözümlere alıştırdı zihnimi” Bu uzun şiirde de sık sık kesitler, hatta tek tek kimi dizeler otonomi ilan ediyor. Sadece “Kemoterapi” şiiri değil, diğer şiirler de tıbbî terimlerle, gereçlerle dolu.

1 Mart 2012 Perşembe

NŞA'DA OLAY YERLERİ

Olay yerleri gerçek kahramanlardır. Olay kahramanlarını bıraktığınız gibi bulmak imkansızdır, fakat olay yeri öylece orada bekler. Fakat bence bir olay yerine asla ulaşılamaz. Görünmeyen iplerle çevrelenmiş ve giriş yasağı konulmuştur. Zenon paradoksuyla belirlenmiştir olay yerinin konumu. İçinden geçerken fark etmediğimiz bir koridorda -mesela altıgen bir merdiven sofası- işlenmiş cürmü sadece bellekte, o bellek zaten iflas haldedir, konumlayan olay anı başka anlar tarafından silinir. Her olay yeri, sadece kamusallaşmış suçlar için çerçeveye alınır. Birini öldürmenin tek bir yolu yoktur. 


-Nasılsın? 
-Ölüyüm.      


-Hey dostum nasılsın?
-Şüphedeyim

-Nasılsınız efendim?
-Ters dönmüş bir kaplumbağanın kendini bal köpüğü sanmasıyım.
-Nasıl gidiyor?
-Durdurulmuş biri, teoride ölmüştür.
-Somut olarak nasılsın a canım?
-Uyanık. Gerçekle zehirlenmiş.

-Nasılsın?
-Korkutucuyum. Bence sadece kendini öldürebilenlerin her şeyi söylemiş olma hakkı vardır.
-Ben nasılım?
-İyiyim iyiyim iyiyim. İyi olursam korkutmam belki. Bunun için iyiyim.
-Nasılım ben?
-Kadınım, çok değişiğim. Saçlarım filan var. Bacaklarım var. Kolum. Dudaklarım var. Hepsi var. Tastamam.
-Nasılsın?
-Düşmanım.


-Bugün nasılız?
-Bugün yalanız.
-Keyifler nasıl?
-Hiç tadım yok. Yalan oldum ben.
-Merhaba, nasılsın?
-Kuyruğu dik tutmalıyız, yalan olmamalıyız, keyfimiz iyi gibi yapmalıyız, çevremize neşe saçmalıyız, kendisinden ümit kesilmemiş olmalıyız, yalnızlığımızı eserlerimizle cilalamalıyız... prensipli olmalıyız. Zayıf görünmemeliyiz. Hatta zayıf olmamalıyız. Bazen çok zayıf görünmeliyiz. Bunlar iyi olmanın şartlarıdır. Çünkü hayat güzeldir su hayattır çiçekler su ister.


Olay yeri öykülerinin üçüncüsünü yazdım. Hepsi aşağıdaki metnin altında.   
(...)

Savaş’a baktı, gülümsemiyor. Şapkayı biri koydu kafasına. Bir veda sahnesi bu. Şapka yavaşça yuvarlandığı yerden havalandı, kafaya oturdu. Savaş birazdan ağlayacak mı? Senin gözünün pınarı da ıslanır mı? Pınar demeleri bundan aptal, ıslanması gerek. Bunun doğru olmasını neden bu kadar istiyorum. Elif Biket oradan uzaklaştığında ona ne olacağını bilmiyor. Kendisine ne olacağını çok iyi biliyor. Elinde ağır çantalarla merdivene yöneldi, ilk katı yavaşça inebildi. En alt kata inen merdivenlerin sonuna geldiğinde dizleri büküldü ve yere düştü. Gözlerini açık tutmaya çalışırken kolundan tutan birinin “başını çarpmasın” seslerini hayal meyal duyuyor. Oracıkta bağıra çağıra ağlasa. Hava lazım, ışık lazım. Bu karanlık basınç yapıyor. Çok hava lazım. Uykuya kendini bırakırken karanlık merdivenlerde bacaklar seçiliyor.
Savaş’ın neye ihtiyacı olduğunu hiç bilemedi. Nasılsın? dedi Biket. İçinden ölüyorum dedi. Nasılsın’ı nasılım’dı. O sorsun istiyordu. Fakat Savaş doldurulmuş bir av hayvanı gibidir. Güzel durur ona bakarsan. Kıpırdamadan durduğunda ona saatlerce bakabilir Biket. Savaş için sözcükler kullanışlı arkadaşlara benzer. 
(...)