8 Mart 2012 Perşembe

ÂDEMİN KIZLARINDAN BİRİ / Tahir Abacı


Hayriye Ünal’ın (doğ. 1973)  ikinci şiir kitabı. Kitabın sonuna düşülen nottan kitabı var eden şiirlerin daha önce Hece ve Dergâh dergilerinde yayımlanmış olduklarını öğreniyoruz. “Saçları kazınmış kadınlar” bölümünde yedi, “Köpekdişi” bölümünde üç şiir toplanmış. Kitabın 90 sayfa olduğu düşünülürse, Ünal’ın uzun söylemeyi seven bir şair olduğu anlaşılmış olur. Bir dizi şairin Sezai Karakoç tarafından başlatılan modernizm aşılı şiirdeki söylemi, üslubu ve biçimi neredeyse kurallaştıran tarzı, Hayriye Ünal için de geçerli. Şiirler serbest konuşma söylemiyle çatılınca şairin kendi kişiselliği ve özgüllüğü belirginlik kazanabilmek için daha çok çaba gerektiriyor. Ünal’ın bulduğu farklılaşma çözümü, dinamizm olmuş. Mekândan mekâna, olgudan olguya hızlı ve atak geçişler, arada kelime buluşmalarının keyfine kapılır gibi olma, sonra yeniden bağlanma limanına dönüş çabası hemen her şiirde seçiliyor.
Kitabın ilk bölümünün adı, Gülten Akın’ın “Kestim Kara Saçlarımı” kitabının adını anımsatıyor. Besbelli ki Âdem kızlarının yaşadığı zorluklar sürüyor. Kitaba adını veren şiirdeki “Hey sözleriyle zihnimi çelen / Geniş omuzlu erk/ek / Erkini kutsuyorum / Un ufak ediliyor şairliğin” dizeleri, enerjinin şiirsel alana aktarıldığını gösteriyor. Tanrı, kadim gelenek, erkek, sistem erklerine eşit tavır söz konusu değil kuşkusuz, kimi olgular sorgu dışı ama bağlanma noktası aynı olan kimi tezahürler değil: “-İyice korkutulmuş küçük bir kız için korku- / KORKU / Islıklar çalarak gelen bir odundur / Surata indirilen bir odun / Her şey başladığı gün girmişti hayatımıza korku / Her gün taam gibi hatırladık onu / Saçlarından günah ürüyor şimdi / Tırnak aralarında şeytanın enikleri / Kanının sıcak kokusundan yükselir şiirinin cesedi / Fahişeye bak / Fahişeye bak”. Bu dizelerin yer aldığı “Cüzam” şiirinin “Bir korsan gemisinde kraliçe kızım güzel helene“ye, yani tarihsel ya da kurmaca özgül bir kişiliğe mi, daha evrensel olana mı dokunduğu tartışılabilir. Kitapta benzer ‘paratoner’lere rastlamak mümkün. Son dizelerin dediği gibi: “İmparatorlar ve peygamberler onun rahminden geçti / Bu yüzden bir yüzü arafa dönüktür, bir yüzü cehennem!”  Şairin epik tutumu, başka deyişle farklı öznelerin bakış açısına yerleşme arzusu “Katolik” şiiriyle de sürüyor. “İdealler savaşı olarak anılacak / Yüzyıllar sonra bu devir / Ve denecek Margot’un güzel elleri / Sarmıştı başını asinin” Makrodan mikroya bu anlık geçişler özneleri de iç içe geçiriyor, söyleyen belli mesafeden mi tartılıyor, vekillik ya da temsil mi üstleniyor, belirsiz kılınıyor, çünkü kimlik hem kesin tanımlı hem bunalımlı. Bunu, etkilemiş kitapların hem akıl çelen, hem ürküten niteliklerine vurguyla açılan “Kemoterapi” şiirinde de gözlemlemek mümkün. Hızını alamayıp Sokrates ile baldıran ilişkisi üzerine çeşitlemeler de yapan şiir, altı bölüm halinde parabolik bir yolculuğa dönüşüyor, cebi ve çantası ilaçlarla, gerekli tıbbi gereçlerle dolu söyleyen özne, göçebe toplumların hırkalı bir mensubuna dönüşerek ama rüzgâr hızıyla uğramadık arkaik mekân bırakmıyor. Sorun belki de bir kararda kalamamak: “Doğulu bir ünlemle şaşırıyorum / Oysa soru işaretimi celi sülüsle yazmış değilim / Gotiktir avucumdaki çizgi / Derimin altına zerk edilen mayi çabuk çözümlere alıştırdı zihnimi” Bu uzun şiirde de sık sık kesitler, hatta tek tek kimi dizeler otonomi ilan ediyor. Sadece “Kemoterapi” şiiri değil, diğer şiirler de tıbbî terimlerle, gereçlerle dolu.

Kitabın ikinci bölümü “Köpekdişi”nin ilk şiiri “Çalım”da anımsatıyor söyleyen özne (şair değil, Hanife): “Yozluğum doğuştan değil doğuştan hanefiyim / Sünni, ancak doğuştan şeytanım kuvvetli / Şekildir dinin mihveri sekizimde kurdum bu cümleyi / Mihvere mihver demeyi sonradan öğrendim elbette / Hanımbaşı oyalı yazmamla kasabanın şose yollarında / Kursa doğru isteksiz / Akşam inmeden kütük gibi bir antoloji”. Kurs (Kur’an kursu ya da elişi kursu, fark etmez) bir yan, ‘antoloji’ bir yan oldu yine. Sözü ilerde şair de alacak, Hanife’nin (bir dizeye göre, Gisele de olabilirdi bu) kadınlık durumuna dışardan bakmayı deneyecektir, ama acaba ne kadar dışarıdan? Denebilirse kitabın bütün şiirleri bu belirsizlik üstünden işliyor. Bölümün ikinci şiiri “Vesikasız Borca Girenler” tutunamayanların ağıdını sürdürürken kitabı noktalayan son şiir “Garnizonbahar” bir sistem eleştirisi iması ile başlıyor. Şairin yaygın biçimde kullandığı kopuk bağlama yöntemi bu şiirde doruğa çıkıyor, “Duke Ellington dinleyen kırsal kökenli / Yer mi yemez mi uzuvların cazın ritmini” sorusu olguların tümüne yayılıyor, ironi ve öfke, sokulma ve sıyrılma, cazibeye kapılma ve anımsayıp geri çekilme zihni hayli meşgul ediyor, Âdem kızları, inancın gerekleriyle ‘fıtrat’ arasında belirsizi söylüyorlar, belki de moderni modern yapanın baskıcılığa dönüşmemek şartıyla inançları da kucaklayabilen her çeşit özgürlük olduğunun kavranmasına giden yolu açıyorlar…
Âdemin Kızlarından Biri, Birun Yayınları’nın editörlüğünü İbrahim Tenekeci’nin yaptığı “Başka Kitaplar” dizisinde çıkmış. Özenli sayfa tasarımını da, kapak tasarımını da Yunus Karaaslan yapmış. Kapakta kullanılan resim Frida Kahlo’ya ait: Üstü korumalı ahşap karyolada uyuyan kadın, yorganda çiçek ve çatlak izleri. Yatağın ve resmin en üstünde ise bir ağ, yine çiçekler ve uyuyan bir kadın iskeleti. Eklemek gerekli mi: Kitaptaki kutupsallıklar ile uyumlu olduğu için seçilmiş belli ki.

(Bu yazı, Yasakmeyve dergisinin Ocak-Şubat 2011 sayısında yer almıştır)