30 Nisan 2012 Pazartesi

GÜNÜMÜZDE ŞİİR VE ÇOKSESLİ ŞİİR POETİKASI / Ali Galip Yener


Şiirde güncel gelişmeleri teorik temelde nasıl okuyabiliriz? Böyle bir sorunun cevabını aramaya çalışacağım okuduğunuz denemede. Hem teorik plandaki tartışmaları zenginleştiren bir kitabın sözünü edeceğim, hem de genel olarak 1980 sonrası Türk şiirinde olup bitenler hakkında bir şeyler söylemeye çalışacağım.
Eleştirinin iyi okuma, zevk alarak okuma, yapıta bir problem açısından bakma, refleksif okuma ve kendini o yapıt açısından, yapıtı ise, içinde yer aldığı bütün bir kültürel ağ içinde düşünme gibi temel özellikleri vardır. Orhan Koçak, pek çok defa eleştirinin amacının, yapıtın kendi kendini icra etmesini sağlamak ve her yapıtın esasen görünürde durağan, ama hareket etmeyi, hareket ettirilmeyi, neredeyse sahneye konulmayı bekleyen tutulmuş bir enerji olduğundan yola çıkarak, işte o enerjinin harekete geçmesini ve yapıtın kendi kendini sahnelemesini sağlamak olduğunu söylemiştir.1

29 Nisan 2012 Pazar

AHLÂKÎ UYUM STANDARDI VE ÖLÜMSÜZLÜK


(...) Yaratıcı dimağı bastıran, oradan içe-bakışı denetleyen, yer yer “itirafçılık”la itham edebildiği, “batılın tasviri” olarak niteleyebildiği dışa vurumcu bir sanatı dışlayan bakış, yüzeye çıkmaya mahkûmdur. Kendi bireysel ruhsal güçlerini devre dışı bıraktığı için büyük kavramları, insanlığın tüm ortak değerlerini yanına almaya ihtiyaç duymaya başlar ve sahasının dışına çıkar. Büyük kavramlar ve sembollerle yetinen bir ifade alanı yaratmak anlam modüllerinden oluşan prefabrik yapılar inşa etmektir, okuru aptal saymaktır.  
Fakat bu konudaki zımni konsensüs o denli güçlüdür ki, Eliot gibi bir üstün akıl bile modern yazarlarda gelişim görülse de, “bir bütün olarak modern edebiyatın” –muhtemelen kendi eserlerini de dışta tutmaksızın- “alçaltıcı olmaya eğilimli” olduğunu ileri sürebilmiştir. (Religion and Literature) Fakat burada önemli olan bu alçalma ölçüsünün nasıl belirleneceğidir. Ayrıca alçalmanın karakteristiği olduğu bir edebiyata ne denecek? Hadi bakalım. Üstelik hazret bu sözü erdem taslamak için etmiş değildir. Ne de olsa “İnsanlar günümüzde muhakkak daha ahlâksız değildir, ama İlkeli insanlar arasında bile yazarın başvurabileceği evrensel bir Ahlâkî Uyum standardı yoktur.” (Robert Liddell, Some Principles of Fiction, akt. Wayne)
Benim açımdan kalıcılık arzusunun beş paralık değeri yok; ancak gözlemlediğim irili ufaklı ahlâkçıların dünyaya kazık çakmayı o kadar arzularken ancak edebiyata kazık attıklarının idrakinde biri olarak şu sonucu anımsatabilirim: Üzgünüm oradan oraya bir köprü, bir tren filan, bir doğru orantı yok. Zweig da bana katılıyor: “Her güçlü duygu, utanç kadar utançsızlık da, karakter sahibi olmak kadar karaktersiz olmak da, iyilik kadar kötülük de, ahlâklılık kadar ahlâksızlık da yaratıcı olabilir: Ebedîliği sağlayan şey, ruhun şekli değil, insanla ilgili özelliklerin çokluğu ya da bolluğudur. İnsanı ebedî kılan şey, hayatını yoğun biçimde yaşamış olmasıdır ve bir insanın hayatı ne kadar güçlü ve canlıysa, birlik ve tutarlığa ne derece sahipse, kendi kendini gerçekleştirmede o derece başarılıdır. Ölümsüzlük, ahlâk ve ahlâksızlık, iyi ve kötü arasında fark gözetmez; yalnızca eserleri ve güçleri ölçmekle yetinir; insandan saflık temizlik değil, birlik ve bütünlük ister; bir örnek ve orijinal bir karakter olmasını bekler. Ölümsüzlük için ahlâk bir hiçtir, hayatı olanca şiddetiyle ve yoğun biçimde yaşamak ise her şeydir.”

(Yazının tamamı Yeni Şafak Mayıs kitap ekinde "Yok Öyle Bir Tren" başlığı ile yer alacak.) 

14 Nisan 2012 Cumartesi

VIDE COR MEUM


A başıboş rüyalarında kendini uçarken görüp uyandığında, birden bir arıza baş gösterince, gereksiz yere sesini yükseltmektense, arkasını dönüp küs gibi durmaktansa, dirsek çevirmektense, kendini olanca tatlılığıyla, Napoleon’un savaşlarından birindeymiş gibi, topların gümbürtüsü içinde, heyecanla gülümseyerek, yağmura tıp tıp parmaklarıyla eşlik ederek, çünkü gerçek yüze çarpan damlalar kadar ihmal edilebilir, sinir bozucu, nüfus artmış, kent büyümüş, sözüne güvenilmediğini anlayan kadın için bir cesedin üzerine doğan güneş kadar dokunaklı, büzülme çekilme daralma ile ifade edilebilir, dağarcığına ekleyeceği yeni bir alçaklığın keşfi, hiçbir gün post festum bir zincirin ilk günü kadar örümcek ağıyla kaplanmış o, D dakik, sımsıkı bir kast içinde, dalkavukluğunun tescili hileli bir kağıt imzalatılmışçasına, engizisyoncusuna bir dilekçe gönderecek, çift kişilik dünyanın yarısına toprakla gübrenin birleştiği kokulu tarlalara varana kadar zift dökülmüş, bozulmamış tendonları, azalmamış av tutkusu, ile D, can çekişen köpeği bir köylünün pamuklu giysisine sarabilir, bir golem olarak avcunda sımsıkı tuttuğu şeyi, kendisine olmadığı iması edilen, krizalit olarak bağnazlıkla saplandığı, tamamlayamadığı, azarla, tehditle, dipçikle kopulamayıp iki çift yumuşak sözün kalp, akciğer, karaciğer ve batında yer alan tüm acımaz dokulu organları iflasa sürüklediği, işte ruh yüceliği yoksa insanın insan olduğu su götürürün bir kere daha, erkeğin erkek kadının kadın olabileceği ise de, Kuzey Kutbu'nda 400'e yakın çiçek açan bitki türü varken, Güney Kutbu'nda bir tane bile olmaması nedeniyle, iç dengemizi türlü yollarla bozabileceğimizi, müstearların düşmez kalkmaz gerçek beyanı ile, huyun çıkmayacağı sabittir. Mahkum şu dakka dizleri karna çekip kıvrılmayı, en az yer kaplayacağı, bunu seçti. 

12 Nisan 2012 Perşembe

NE YAPMALI?

Güzel güneşli bir günde taş gibi bir ölü olmadığım için yapacak en iyi şeyi bulmayı bekliyordum kendimden. Bugün bilgiyle yaptığım yolculuğun bu güzergâhında devrimcinin kendine sorduğu ve beni yakan o soru, o gün yarı vahşi bir sezgiyle ortadaydı: Ne yapmalı?
(...)
Bir üslup sahibi olmadan bu saldırılar vurkaçlara benziyordu, derinlemesine beni tatmin etmediği gibi, nedenleri konusunda kimseye bilgi vermiyordu. Orada o kadar yoktum ve oradaki herkes o kadar orada olabiliyordu ki, bu dünyada mutlak bulunuş mutluluğu karşısında kâğıtlarımdaki zırvalar ilk bakışta zavallıcaydı. Doğaya, bahara, çiçek açmış ağaçlara, amfilere mükemmelen eşlik edebilen bu insan manzaraları, doğasına ihanet etmiş benim gibiler için taşıdıkları tüm teatralliğe rağmen, ‘değerli olan benim’ diye bas bas bağırıyorlardı. Ben Schopenhauer okumuş birisiydim, onlar Schopenhauer’ın kaidelerinin canlı kanıtlarıydı.  
(...)
İşte bunun için o gün hiciv oklarım akış haldeki yaşamı yakalayamazdı. O biçimde, üreme isteğinin damarda yükselişi gibi başkasına yönelemezdi.

11 Nisan 2012 Çarşamba

DİL ÖNCESİ MUTLULUK


Modernist şiir ve tecrübe meselesine gelince: Modern şiirin kendine özgü konumunu tarif ettiğimiz tecrübe krizi ortamında bulduğunu yazan Agamben'e göre, "Baudelaire'den bu yana modern şiir yeni bir deneyim üzerinde değil, öncülleri olmayan bir deneyim yokluğu üzerinde temellenmiştir. Baudelaire'in büyük bir cesaretle kendi sanatsal üretiminin merkezine şoku yerleştirmesinin nedeni budur. (…) Bir şeyi deneyimlemek, o şeyin yeniliğini ortadan kaldırmak, onun şok potansiyelini etkisiz hale getirmek anlamına gelir. Metaların ve makyajın -yani özellikle deneyimlenemez olanın- Baudelaire'i büyülemesi de bununla ilişkilidir." (Agamben, 2010: 50) Zaten Benjamin'e göre Baudelaire, "kapitalist mübadele ilkesinin geleneksel ilişkileri çözüp her şeyi fantazmagorik metalara indirgediği modern kent yaşamının -ve zanaatkâr emeğinin montaj hattı üretimine indirgenmesinin- ürettiği bu şokları fark etmiş ve savuşturmaya çalışmış ilk isimlerden biriydi." (Jay, 2012: 415) Baudelaire'in modernist şiiri, modern zamanın pathos'unu poetik geleneğin birikimiyle ustaca harmanlamış ve Aydınlanmacı burjuvazinin ilerleme kültünün kofluğuna sığınmaktan kaçınmıştır.
Agamben, Baudelaire'in Kötülük Çiçekleri adlı yapıtını "tecrübe edilemez olanın atasözleri" olarak görür. Modern tecrübe kavramına asıl itirazın Proust'un eserinde ortaya çıktığını yazar. Bu başyapıtta, herhangi bir özne yoktur; ne nesnesi ne de öznesi olan mutlak bir tecrübe ya da farklı bir ifadeyle "tecrübenin inkârı ve reddedilmesi" söz konusudur. Emsalsiz bir "tecrübe boşluğunun" bilincine yer açan çok önemli bir şiir başyapıtı ise Rilke'nin eseridir. "Yaşanabilir / tecrübe edilebilir (erlebbaren) ve söylenebilir arasında askıda kalmış olan" Rilke, bir yandan "melekte, kuklada, cambazda ve çocukta her türlü deneyimden tamamen kurtulmuş bir Dasein'in figürlerini sunarken, öte yandan da kişilerin 'insani olanı biriktirdikleri' şeyleri özlemle anar." (Agamben, 2010: 51-52) Agamben'in beşeri tecrübeyi dilsel terimlerle aramaya itiraz etmesi, tecrübeyi dil-öncesi mutlulukla özdeşleştirmesi ve insan çocukluğu (infancy) bakımından, tecrübeyi, insanla dilsel olan arasındaki basit farkta bulması geliştirilmesi gereken önemli tespitlerdir. "İn-fans"ın "dilsiz" demek olduğuna dikkat çeken felsefeci, "henüz konuşmayan, çocuk olmuş ve hâlâ çocuk olan birey"i deneyim kavramında cisimleştirir. (Jay, 2012: 421)

3 Nisan 2012 Salı

ÖZGÜRLÜK, MUCİZE, LENİN, ŞİİR, İKTİDAR / H.Ünal

Gorki, Lenin’den Anılar’da Lenin’le geçirdiği bir akşamı aktarır. Moskova’da bir evde İşaya Dobroveyn’in çaldığı, Beethoven’a ait bir sonatı birlikte dinlerler. Lenin sanatsal haz alma konusundaki yeteneğini gösteren şu sözleri söyler: “Appassionata’dan daha iyi bir şey bilmiyorum. Her gün dinleyebilirim bu sonatı. Şaşırtıcı, insanüstü bir müzik! Naif denebilecek bir gururla hep: ‘Bak, insanlar ne mucizeler gerçekleştirebiliyor!' diye düşünürüm.”
Şairin özgürlüğü dendiğinde öyle şiirsel bir Promete akla gelsin istemem, fakat bu hikâyecik gelir benim aklıma. Mucizelerin ancak özgürce doğabileceğine, özgürlük içinde doğabileceğine inancım tamdır. Burada mucizeyle mucize kabilinden nadir bulunan eserleri kastettiğimizi not düşelim. İşte bu nedenle her ne kadar Promete’deki şiirsellik şiir-dışı ise de şiirin bir ateş çalma eylemi olduğunu kabul ederim. Bu öyle tedirgin edici bir çalmadır ki şair bunun hesabını çok ağır ödeyecektir. Alelade bir teşbih değil şiirin ateşle ilgisi. Evrenin unsurları arasında tartılamaz olan tek unsurdur ateş, diğer unsurları ısıtan ve aydınlatan odur. 
Ancak efsanevî, dünyayı değiştirme ideali yolunda büyük cesaret sergilemiş Lenin, o akşam gerektiğinde tüm estetik hazzını bir kenara koyabileceğini gösterecek sözlerine şöyle devam edecektir: “Sık sık müzik dinleyemiyorum, sinirlerimi etkiliyor, pis bir cehennemde yaşarken böyle bir güzellik yaratabilen insanlara hoş şeyler söyleyip başlarını okşama arzusu veriyor bana. Oysa bugün kimsenin başını okşamamalıyız, yoksa elimizi ısırıverirler: Başlarına vurmalıyız, acımasızca vurmalıyız, ideal düzeyde insanlara şiddet uygulamaya karşı olsak da. Hımm –son derece zor bir iş!” (vurgular bana ait H.Ü.)
(...)




Yukarıdaki pasaj, Yeni Şafak gazetesinin ayda bir yayımlanan kitap ekinde bundan böyle yazacağım köşenin ilk yazısından. 4 Nisan'da gazete ile birlikte veriliyor. Yarın. Köşenin daimi konusu güncel poetik meseleler ve elbette güncel kitaplar. 
Videoda ise Lenin'in bahsettiği  parçadan bir kısım icra ediliyor. Yine Valentina'nın mucize parmakları ile. 

1 Nisan 2012 Pazar

VALENTINA LISITSA'NIN ELLERİ

Chopin

Rahmaninov

Liszt

Valentina Lisitsa: 1973 doğumlu Ukraynalı piyanist. Göz kamaştırıcı.  

OLARAK ŞİİR / Evren Kuçlu

"Çoksesli şiir, düşüncenin yoğunluğunu ve onun sunum eşiğini  temel alıyor. Ünal’a göre 'Çoksesli Şair henüz tamamlanmamış olan dünyaların çekim alanında, kıyısında ya da içindedir.' Bu nedenle çoksesli şiirde mümkün olan hiçbir şeyin geçmişin ışığında geliştiğini söyleyemeyiz. Bu ve benzeri ilkesizlikmiş gibi duran tanımlar aslında teorinin odağını oluşturuyor. Çünkü  Ünal’ın çıkarımlarından çıkardığımız kadarıyla teksesli şiirin yaşatıldığı dünya bir tufanla çoktan yok olmuştur. Artık mizaç olarak çoksesli şiirden başkasını şiir olarak duyamayacak ya da işine geldiğini duyacak bir kitle var önümüzde. Her ne kadar anlam tüm diriliğiyle (acısıyla) karşımızda dursa da onu kavrayacak öznenin (hem okurun hem şairin) durumu bulunduğumuz eşik açısından bakarsak oldukça kritik seviyelerde. Samimiyet çabucak provoke edilebilir durumda. Gündelik yaşamla, şiirsel üslup arasında nasıl bir bağ kuracağımızdan emin değiliz. Okurla şiiri buluşturacak kanalların birçoğu tıkanmış durumda. Son sayfasına kadar periyotlarla bizlere bunu ima eden  Eşikteki Özgürlük bu bağlamda zihnin sıradan işlemlerini değil, sıçrama noktalarını, psişik belirtilerini, arka planını ve kuramsal eşiğini kurcalıyor. (...)
"Kitapta metinler üzerinde sıfırlanabilecek küçük küçük teoriler de söz konusu. Ünal şiirsel bilincin -yarı açık bazen tamamen kapalı-  tüm varyasyonlarını biraz da sezgisel göndermelerle yorumluyor. Yer yer şiirin alabileceğinden fazlasını dile getirdiği düşüncesine kapılabiliriz, ancak çoksesli şiirin nerde başlayıp nerde bittiğini tam olarak anlamadığımız sürece bundan da yeterince emin olamayız. Çünkü son kertede Ünal, bazı varsayımlara ikna olmamız koşuluyla yumuşak bir 'post modern -şiir' tanımı yapıyor. Şiirin ihtiyaçlarıyla olduğu kadar lüksleriyle de ilgilenen Eşikteki Özgürlük, dolayısıyla çoksesli şiir, şaire definenin yerini gösteriyor mu?  bilemeyiz…  Ama haritayı anlamak için yorumlanması gereken işaretler taşıdığından emin olabiliriz."
(Güncel yazının tamamı şuradan okunabilir)