30 Mayıs 2012 Çarşamba

ŞİİRİN TANIMI SORUNU: GİZEMDEN ARINDIRMAK / Ertuğrul Rast

(“Bugün, şiirle ilgili her konuda işimizin öncelikle gizemden arındırma olması gerekliliğine inanıyorum.” Böyle yazmıştım birkaç ay evvel. Bu eskatoloji hurafesini kurarken diktiğim sütunlardan biriydi. Sadece yüksekten aşağı çekmek anlamında bir hareketi değil paralel seviyede bir çekme hareketini de kapsıyordu bu. “Edebi zihnin temel hareketi, gizemden-arındıran bilinç modelini destekler; edebiyat nihayetinde kendini toparlar ve kendi dilinin sahip olduğunu iddia ettiği yüksek mevkiinin bir mit olduğunu keşfettiğinde sahicileşir.”* Sahicilik, şiir ve hayat denklemlerinin tek değişkeni değil miydi? Bunu başka başka sözcüklerle ifade etmek mümkündü, sahihlik, gerçeklik, hakikat, otantisite vb. Alıntıdaki önermeye tersinden bakarsak, sahicilik için yüksek mevki mitinin alaşağı edilmesi gerekebilirdi. Ülkemiz edebiyatında hem gizeme boğma işlemine maruz kalan hem de aynı anda çelişkili şekilde belirsiz bir sahicilik ölçütü ile sınava sokulan şiirimiz konusunda bu işleme –gizemden arındırma işlemine- ayrıca şiddetle ihtiyaç vardı. Dolayısıyla mevcut hayat-şiir denklemlerinin hepsi muhtemel bir gizeme boğma hareketinin öncülü gibi görünüyordu bana.
Ertuğrul Rast, Üçüncü Mevki** adlı fanzinde gizemden arındırmanın mümkün olup olmadığını tartışıyor. Aşağıya aldığım yazı. Bir tür sırrîlik atfettiği şiirsel düşüncesini böyle ifade ettiğinde iş değişir. Dolayısıyla şimdi fark ediyorum ki benim arınmasını tercih ettiğim sırnaşık gizemle, Ertuğrul’un ifade ettiği göksel boyut aynı şey olmayabilir son tahlilde. Nasıl ifadelendirildiği çok önemli. Blake’in metafiziğiyle şiirimizde zaman zaman beliren sulusepkenliğin aynı şey olmayışı gibi.
*Paul De Man, Körlük ve İçgörü, çev., Cem Soydemir-Ferit Burak Aydar, Metis yayınları: 2008, s. 43.
**3. Sayısı yeni çıkan Üçüncü Mevki'yi Ertuğrul, Gökçe Özder ile çıkarıyor. E-posta: ucuncumevki@gmail.com. “Edebiyat da bizi birleştirmeyecekse, yaşamayalım” spotuyla yayımlanıyor. H.Ü.)

“Şiir nedir?”, “Şiir nasıl tanımlanabilir?” türünden sorular hem eski, hem de canlılığını hala koruyan sorulardır. Bu sorular “ilk şiir”le doğmuştur ve “son şiir”e kadar canlılığını yitirmeyecektir.
Buna karşılık şairlerin ve düşünürlerin bir kısmı şiirin tanımlanamayacağı, şiiri tanımlamaya çalışmanın neredeyse “gereksiz” bir iş olduğu hususunda görüş bildirmişlerdir. Örneğin,  “Çıkar yol, şiiri tanımlamaktan vazgeçmektir. Tanım işi akıl işidir, şiir ise akıl dışıdır.” demiştir Melih Cevdet Anday.

25 Mayıs 2012 Cuma

O ANDA ŞUNU ANLADIM

Ben Güneydoğu’da kamptayken bir adam vardı- böyle bir şeyi ilk defa görmüştüm. Hava gemisinin motorunda bir bozukluk vardı, kalkarken çakılıp ateş aldı. Adamı çıkardıklarında tümüyle yanmıştı. İki saat kadar yaşadı. Kurtarılamazdı; o kadar uzun yaşaması için, o iki saat için hiçbir neden yoktu. Sahilden uyuşturucu ilaç getirmelerini bekliyorduk. Birkaç kızla beraber onun yanında kaldık, uçağı yükleyen ekipteydik. Hiçbir doktor yoktu. Orada kalıp onun yanında olmanın dışında hiçbir şey yapamıyordunuz. Şoka girmişti, ama çoğunlukla kendindeydi. Çok acı çekiyordu, özellikle ellerinden –bedeninin geri kalanının tümüyle yandığını bildiğini sanmıyorum, acının çoğunu ellerinde hissediyordu. Rahatlatmak için ona dokunamıyordunuz, dokunduğunuzda deri ve et elinizde kalıyordu, o da çığlığı basıyordu. Onun için hiçbir şey yapamıyordunuz. Yapılacak hiçbir şey yoktu. Belki orada olduğunuzun farkındaydı, bilmiyorum. Ona yararı olmadı. Onun için hiçbir şey yapamıyordunuz. O anda şunu anladım… hiç kimse için hiçbir şey yapamayacağımızı… anlıyor musunuz… Birbirimizi kurtaramayız. Kendimizi de.

(Ursula Le Guin, Mülksüzler'den, s.59)


24 Mayıs 2012 Perşembe

HER YERDEN HİÇBİR YERE / HÜ


Sistemin kaybolduğu hallerde insandaki temel iki dürtünün -biyolojik yaşamı sürdürme ve ulvi arzular (kurtuluş gibi)- çarpışması ilk tepkime. Sineklerin Tanrısı’nda çocukların insiyakî olarak hür oluşları, kavramsal düşünmeksizin eylemlerini sürdürüşleri, adadaki olayları daha da ilginç hale getiriyor. İnsanın bir sözleşmeye duyduğu ihtiyaç onun insanlık geçmişini iyice analiz etmesiyle daha da anlaşılır oluyor. Ancak çocuklar çoğunlukla bu neden-sonuç ilişkisinden habersizdirler. Doğal anarşizmleri, eksik yaşam tecrübeleri, henüz biçimlenmemiş erdemleri, onları hayvani davranışlara çabucak götürmektedir. Uygar bir dünyada da kesinlikle var olan bu dürtüler ve davranış modelleri sadece daha dolambaçlı ve süslü olarak yerine getirildiği için insanca görünmektedir. Sözleşmesiz bir yaşam kime haksızlık? Bu kitap dolayında Bakunin’in bireysel özgürlüğün gerçek özgürlükle ilgisi olmadığı tezi akla gelebilir. Ona göre insanlık tarihi, insandaki ilkel tarafın, hayvansı tarafın yadsınmasından ibaret. Sineklerin Tanrısı çocukları özne seçerek tarihsiz bir kapalı ortam yaratmış, böylelikle o ilkel taraf tüm çıplaklığıyla gözümüzün önünde. Kitapta dikkati çeken İngilizlik vurgusu başlarda belirip kaybolur. Çocuklar başlarda bir İngilize yakışanın -tabii onlara göre- medeniyet olduğunun bilincinde olarak hareket ederler, fakat biyolojik varolma kaygısı, gizli hayvansı boyut olan etcillik İngilizliği siler. Et insanı yönetir, sözleşme insanı korur. Bence yönetil ama sözleşmeyle korunma. Kitap boyunca kendimizi yanında hissettiğimiz Ralph, ateşi yanık tutmak isterken Jack ile savaşa girmiş, onların çetesinin avına dönüşmüş; nihayetinde kurtuluşu ise Jack’in saldırganca ateşe verdiği adadan çıkan dumanlar sağlamıştır. Jack’in edimi tüm haksızlığına rağmen Feyerabend’in “toy anarşizm” dediği şeye uygun düşerek kurallar ve standartların sınırlılığına varmayı –elbette çocukların dünyası çerçevesi içinde- sağlamış olur. 

  

(Kesit, Hece Medeniyet Özel Sayısında yer alacak olan anti-medeniyet yazısından)   

23 Mayıs 2012 Çarşamba

KENDİLİĞİNDEN ETİK

Bülent Keçeli, Gerekli Açıklama dolayısıyla türler arası imgesellik aktarımının risklerine dair soruyor.

Öykü ve roman imgeselliklerinin şiire aktarılmasından yanayım. Riskli tabii. Özellikle de türler arasındaki geçişkenliğin son kerteye çıktığı bir dönemde yapılan bu aktarma bu kolaycılığın bir türevi gibi görünebilir. Oysa şiirin söylemi, içine aldığı her şeyi kendine katacak kadar güçlüdür. Bunun için şiirin tarihsel çizgisindeki yol ayrımlarına bakılabilir. Hiçbir şey, şairlerin şiire bakışındaki saygısızlık bile şiirin saygınlığını şiirden alıp götürmemiştir. Şiir çabasının tümünü bir laboratuar gibi düşünmek lazım. Şiire risk gerekçesiyle engeller koymaya başladığınızda indirgemeye razı olmak zorunda kalırsınız. Dil nasıl sürekli ve kalıcı bir yaratımsa şiir de öyle. Matematikle uğraştığım yıllarda sayıların sakin dünyasında kendimi çok güvende ve zaman dışı hissederdim, kanıtlar sanki hep parmaklarımın ucunda, orada dururdu. Fakat aynı yıllarda şiire düştüğümde o güveni sarsan bir dünyaya adım attım. Doğrunun ve yanlışın olmadığı, birbirinden ayrılmadığı bir dünyada konuşuyor ya şiir, risk hesabına da gelmiyor, yani sözgelişi sağlam adım attığınızı sanırken siz şiir elinize de gelebilir. Bu şeytani belirsizliği seviyorum, risk de neymiş, son kertede n’olabilir ki? Olmamış, yapamamış, başaramamış filan oluruz. Bu da şairin hesabını ancak kendisine vereceği, kendisine borçlandığı bir şeydir. “Kötü yazdığın zaman en büyük suçlu sensin” der Zola, üstelik bunu edebiyattaki tek ahlakî ölçüt olarak belirler, yani aslında bir edebiyatçının işleyebileceği tek büyük suç kötü yazmaktır. Tabii ki burada “edebiyatçı olarak” demek istiyorum. İşini iyi yapıyor olmanın insanî ve değerli deneyimi zaten içerdiğini varsayıyoruz aynı zamanda. Çünkü yetenek zekâya, zekâ da insanın toplum olarak yeryüzünde var olma savaşına, kaygısına eşlik edebilen bir şeydir. Zekâ da yetenek de kendiliğinden etiktir, mecraları başka nedenlerle başka yönlere çevrildiğinde bile. 

(Hayriye Ünal'la "Sorgusuz Sual'siz", tamamı için bkz. Ücra 47, Mayıs-Haziran 2012) 

22 Mayıs 2012 Salı

YİNE BİR TRIER

Melankoliğin dünyası ile melankolik olmayanın dünyası aynı değildir. 

(Kadim dostum Wittgenstein'dan, tahrif için kendisinden özürle, bazense bacaklarını taşıyamasan da, dişleri sıkıp ağlamamak daha iyidir) 
(şu eleştiriyi de)
(bu daha içerden)

21 Mayıs 2012 Pazartesi

UMUT'A BAKIŞ

          (...) Adımı söylediğinde o ağızdan çıkan adım en güzel nağmeden daha hoş görünüyordu bana. Hor gördüğü, öfkelendiği, yeni yasaklar icat ettiği birkaç günlük evreyi müthiş bir ödül günü takip ederdi. Bu gerilimli döngüde bir seferinde korkudan dilimin tutulmasından büyük zevk almıştı. Doğuştan bir kekeme gibi tekliyor ve tek sözcüğü ağzımdan çıkaramıyordum. Hemen o anda büyük bir ödülle şereflendirildim. Dil zehrinden bu denli arınmamın şerefine kaldırıldı kadehler.
Bir gün kulüpte Simge geldi yanıma. Umut etrafta görünmüyordu. Temmuz çıkmak üzereydi. Alanya Slav turistlerle doluydu. Kızlarla uzun boylu zaman geçirmem yasaktı. Tedirgin oldum.
“-Seni izledim. Reis seni kötü kullanıyor. Niye izin veriyorsun?” Muhakkak kendi aralarında da konuşuyorlardı. Umut bundan hiç hoşlanmayacaktı. Ona bunun anlamını izah etmek hem imkânsızdı, hem de tehlikeli. Simge’nin içimde uyandırdığı sohbet arzusundan ürktüm. O an Umut olsun, bana yön versin istedim. Büyük bir çıkmaz içindeydim.
Uymam için bir emir gerekiyordu. Bir emir yoktu. Bocaladım. Terledim. Hava şeffaf demirden yapılmış gibi. Acıtıyor nefes alırken. Ellerim iki anlamsız uzantı olarak dizlerimin üzerinde, gözüme kaba iki çıkıntı olarak çok zavallı görünüyor.  
Simge’den bana medet gelirmiş gibi yalvaran gözlerle baktım. Simge büyük memeleri ile çok güzel, dikkat çekici bir kadındı. Umut onunla yatmış mıdır diye geçti kafamdan. Ne Simge’ye ne Umut’a sorulabilecek bu soru, asla cevabı bilinemeyecek bu soru düşünmeme sözümü bozarak, hainane ilerliyordu beynimde. (...)

(Haziran'da Heceöykü'de yer alacak "Umut" öyküsünden)

19 Mayıs 2012 Cumartesi

TRAJİK KAHRAMAN VE İMAN ŞÖVALYESİ


Trajik kahraman kısa sürede biter, savaşımı kısa sürede sona erer, sonsuzluk hamlesini yapar ve şimdi evrenselde güvendedir. Ancak iman şövalyesi sürekli tetiktedir, zira sürekli sınamadadır ve her an için evrensele pişmanlık içinde dönebilir ve bu ihtimal de gerçeğin kendisi gibi bir ayartma sınavı olabilir, aksi halde paradoksun dışında olurdu.
Bu nedenle iman şövalyesi ilk olarak ve en başta tek bir şeyle ihlal ettiği bütün etiğe konsantre olma tutkusuna sahiptir; gerçekten de İshak’ı bütün ruhuyla sevdiğinden emin olabilir.* Eğer bunu yapamazsa, bir ayartma durumundadır.
Daha sonra bu bozulmamış kesinliği ilk fırsatta tamamen geçerli bir yol olarak bir anda aklına getirme tutkusuna sahiptir. Eğer bunu yapamazsa başlayamaz, zira o zaman sürekli yeniden başlamak zorunda kalacaktır. (…) İman şövalyesi tek başınadır ve dehşet buradadır.İnsanların büyük bir kısmı etik yükümlülüklerinin her defasında bir gün sürmesine izin verirler, ancak asla bu tutkulu konsantrasyona, bu enerjik uyanıklığa ulaşamazlar. Trajik kahramana bunları elde etmede bir bakıma evrensel yardım edebilir, ancak iman şövalyesi her şeyde yalnızdır. Trajik kahraman evrenselde hareket eder ve huzur noktasını evrenselde bulur. İman şövalyesi ise sürekli gerilim içindedir.
(…) bireyin gerçekten bir ayartma durumunda olup olmadığı ya da iman şövalyesi olup olmadığına, yalnızca birey kendisi karar verebilir. (…) Gerçek iman fatihi daima mutlak izolasyon içindedir, sahte şövalye ise bir tarikata mensuptur. (…) iman şövalyesi paradokstur, o bir birey, kesinlikle başka hiçbir şey değil yalnızca, bağlantıları ve karmaşık yönleri bulunmayan bireydir. Bu dehşete aciz tarikatçı katlanamaz. (…) Tarikatçılar kendi gürültüleriyle birbirlerini sağır ederek, korkuyu çığlıklarıyla bastırırlar ve bir sanki gökyüzündeki fırtınayı andıran Pazar pikniği bağrışmalarıyla iman şövalyesiyle aynı yolu izlediklerine inanırlar. Halbuki iman şövalyesi kozmik izolasyon içinde, asla hiçbir ses işitmeden kendi korkutucu sorumluluğu omuzlarında yapayalnız yürür.
İman şövalyesi yalnız başına görevlendirildiği için, kendisini başkalarına anlaşılır yapamamanın acısını taşımakta, ancak başkalarına yol göstermek için herhangi bir şiddetli arzu hissetmemektedir. Acı onun güvencesidir, şiddetli arzuların yabancısıdır, aklı bunlarla uğraşmayacak kadar ciddidir. (…) Yalnızca bir tanık olmak isteyen kimse, kimseye itirafta bulunmaz, hatta başka birinin sempatisine ya da değerlendirmesine ve böylece kendisini yükseltebilmesine gerek duymaz. Ancak kendi kendine kazandığı şeyi ucuz kazanmadığı için, onu ucuz da satmaz; insanların hayranlığını kabul edecek kadar acınacak halde değildir ve bunun bedelini sessiz bir aşağılanma ile öder. Gerçekten yüce olanın herkes tarafından eşit biçimde elde edilmeye açık olduğunu bilir.

*Trajik kahraman etik yükümlülüğün (oğluna karşı, kızına karşı vb.) kendi içinde bir dileğe dönüşerek var olduğuna emindir. Bu nedenle Agamemnon diyebilir ki: benim görevimin (Iphigenia’ya karşı) benim dileğim olması, benim babalık yükümlülüğümü ihlal etmediğimin bir kanıtıdır. O zaman burada dilek ve görev birbiriyle uyuşmaktadır. Eğer yaşamda benim dileğim benim görevimle çakışıyorsa ne mutlu bana ve aksine insanların büyük bir kısmının yaşamdaki, büyük bir istekle kendi dilekleri haline dönüştürdükleri görevleri, tam olarak yükümlülüklerinin gerisinde kalmaktadır. Trajik kahraman bu görevini yerine getirmek için dileğini terk etmektedir. İman şövalyesi için dilek ve görev aynıdır, ancak iman şövalyesinin her ikisini de terk etmesi gerekmektedir. Bu nedenle dileğini teslimiyet içinde terk ettiğinde huzur bulamaz, zira bu onun görevidir (terk ettiği şey onun görevidir). Eğer yükümlülüğünün altında yaşarsa ve dileğini tutarsa iman şövalyesi olamayacaktır. Çünkü mutlak görev, tam olarak terk etiği şeyi gerektirmektedir (dileğiyle aynı olan görevi). Trajik kahraman görevin yüksek bir ifadesine ulaşır, ancak mutlak bir göreve değil.

(Kesit Kierkegaard'ın Korku ve Titreme kitabından. çev. İbrahim Kapaklıkaya)

14 Mayıs 2012 Pazartesi

TROMBOSİT VE ŞİİR


Hemen o gecede Diplarya için korkunç bir zamanın sonrasında biraz ferahlık saklanmıştı. Onu çekip alacak yürek bir parça kâğıda düşmezdi gerçek dünyada, ama kâğıttan yüreklere saman kâğıttan yapılmış, üstüne adlar kazınmış, papirüslere filan gerek olmadan, bildiğin matbaada filan hazırlanmış, aptallığımın belgesini “bu senin karnen” diye uzattılar burnuma doğru. Gönül borcunu ödemek için boynunu uzatabilirdi kıl derecesinde inceltip. Boynunu sadece uzatmak bile onun için felaketleri önleyecekti. Yaşamak bakımından tehlikeliydi yaşamak, onu çok isteyenlere verilmedi. Bazı insanlarda görülen  iktidarsızlığın sebepleri konusunda aşırı hırsa işaret eden bazı kadim doktorlar vardı. Eski Mısır doktorları içinde de deha derecesinde olan bazıları kafatasında açtıkları deliklerle içerdeki basıncı alabilmişlerdi. Ben bu yöntemi bir deftere kaydetmiştim. Kafa çifti denen sinirlerden 5.si olan trigeminal siniri yumuşatırdım. Teknik sorunları aşabilseydim, muzipliği kaybetmeden bakabilseydim meseleye, yakılıp da içilmemiş bir tel sigara ziyan oluyordu, ister kendi kendine yanarak külü uzasın gitsindi ister sönüp kalsındı tütünü acıyarak. Sonra ıslanmış yerlerinden duyduğum kuşkuyla, kadın cenazelerini defnetmeme izin verilmiyordu. Kadınlar kadın cenazesini yıkıyordu, erkek cenazesini ise hocalar. O kadar çok vardılar ki memeler hepsinde vardı, ve memelerin kullanımı konusunda hep aynı prosedürü uyguluyorduk. Bazılarına ellerimle mastektomi yapacak kadar uzmandım. Bilmezdi kimse. Son çare olarak. İyi bir boşaltım sistemim vardı. Ve bazı diğer organlar konusunda da beraberce eksiksizdik. Bir maç yapsaydık sözgelişi berabere kalabilirdik. Hepimizde hepsinden vardı. Facebookta Büyük Türk Memesi diye bir başlık açtım. Ferhatı, Keremi, Kanberi, Mecnunu, Tahiri, Abelardı, la boş durmadım, Romeoyu bile iş başına çağırdım. Şüphesiz partnerleri de gelebilirlerdi. Durup dururken eski şiirleri anımsadım. Maske arkasına geçtiğinde bir yerli kendini daha cesur hissediyordu. Bunun için yanaklarına kırmızı ve yeşil şeritler atıyor, yüzünün yarısını sarıya yarısını kırmızıya boyuyordu. Başka biri gibi olduğunda insan, her şeyi söyleyebilirdi. Baba tarafımın dayandığı Kuvakiyutlar atalarının efsanevi serüvenlerini canlandırdıkları danslarda yüzlerindeki maskeyi çıkarıp, bir anda başka bir kişiliğe bürünerek izleyenleri şaşırtırlardı. Yakın akrabam olan bazı Afrika halkları doğaüstü güçlerini yükledikleri maskeleriyle doğa olaylarını bile etkilerlerdi. Annemin hısımı olan Mali Yerlilerinden Bambaralar ürünün bereketli olması için yapılan ayinlerde uzun süre antilop kafası takmışlardı. Liberya’daki amcaoğlum Mendeler ergenlik çağındaki çocukların erişkinliğe kabul törenlerinde, bu çocukları ormanın ıssız bir köşesine bırakıp o korkunç maskeyi takmış kişiye yaklaştırıp cesaretlerini sınarlardı. Bense tüm bu abidevi yakınlarıma mahcup olacaktım. Ormanda dımdızlak kalmıştım, her yaklaştığımda kan basıncım tansiyonum beynimi elime veriyordu. Biz hemen o anda şeyi keşfettik, misliyle ölüm. Hepatit geçirmediğim için kendimi kullanılmış hissetmedim. Hem n’olcak daha çok olsa daha çok verirdim. Hepatit geçirmediğim gibi karaciğerimde şişme filan da yoktu. Mide koruyucu aldığım sürece yediklerimden bir kötülük görmeyecek kadar da iyi biri diye bilinirdim, güzel insan derlerdi bana. İyki varsın diyenler de yok değildi, yakınlar arasında. Ostim civarında bir kaza geçirince üstüme gazete sermişlerdi daha bu sabah birinin rüyasında. Ve ben yüzelliyle giderken uyuyunca onun civarında bir tür yükselme yaşayarak 300 metre kadar direksiyona abanarak sürüklenerek çığlık atarak ne şans sadece tekeri patlatarak sağa çektim.
Türk Kargosu ile aramız giderek kötüleşiyordu. Meşenin meyvasına palamut derdik üveyliği belirten bir şey olarak. Üveyliğimi çekip alan, yokuş sokakları Ankara’nın, bir tavafla etrafında beş turla kendisine varılan; yapraklarım şarapla ıslatılıp içilirse kuvvet verici olurdum. Kalırdım, vücudunu terleterek, zehirleri dışarı atmana yardımcı olurdum olabilirdim, başının üstünde bir süngerle titreyerek ölmeden önce, titremeden evvel, bana  gerçeği söylemek, başkasının ağzından. Hiç iyi fikir değildi. Bir damlası ile gerçeğin işte ölmüştüm. Dünya artık dar değil. 

9 Mayıs 2012 Çarşamba

ANTICHRIST



Bir erkeğin kibrinin bir kadın için öldürücü olmasına dair bir şeyler ararken tesadüfen izledim o filmi. Linki yollayan eller sağolsun. Deccal. İlk iki gün kadına yüklendim zihnimde, suçluluğa eşlik ederek. Sonra filmi unuttum, unutmayı istedim galiba. Ta o zaman yazacaktım. Fakat bugün tesadüfen Birikim’in eski sayılarından birini karıştırırken rastladım yazıya. Zamanlama iyi. Bazı düğümleri açmama yardım etti yazı. Fakat filmde adamın onca bilgisine rağmen nihayetinde kadını algılamaması, kadının da kendini bir türlü berrakça göremiyor oluşu berbat bir his veriyor. Yazar filmi Nietzsche ve köle-efendi diyalektiği ile ilişkilendirerek eleştiriyor. Bir kısmını alalım:

“Adamın kadının suçluluk duygusunu kadının bilinçdışı bir korkusuyla ilişkilendirmesi doğrudur; çünkü psikanalizin ilk keşiflerinden biri insanın kendini suçlu hissetmesinin zorunlu olarak suçlu olduğu anlamına gelmediği, bazı hallerde suçluluk duygusunun insanın bilinçdışı bir korkusunu yorumlamasından kaynaklandığıdır. (…) adam kadının kadınca değersiz ve kötücül bulunan tarafını görünce ve kadına gösterince, kadın adamın kendini ve dolayısıyla cinselliğini terk edeceğini düşünür. Bu en büyük korkusu o kadar büyür ki, bu korkuyu hatırlatan her şeyi yok etme isteğine dönüşür, (…)
“Madem insan arzularını üstünlük duygusu kazanarak, yani bir başkasını küçümseyerek doyurabilmektedir, o halde insan arzularını fizyolojik olarak doyuramadığında bu üstünlük hissini kendisini, kendi arzularını küçümseyerek ve suçlayarak da pekâlâ elde edebilir. İşte kölelerin aslında sınıfsal zayıflıklarından dolayı arzularını doyuramamalarından doğan acılarını suçluluk duygusu olarak yorumlaması tam bu noktada işe yarar. Yüzyılların birikimiyle acıya karşı dayanıklılık kazanan köleler arzularını ve kendilerini küçümseyerek sahte de olsa acılarından zevk ve üstünlük duygusu kazanmayı keşfetmişlerdir.”

Yasin Yıldırım, “Antichrist Ne Anlatıyor?”, Birikim, sayı 258

4 Mayıs 2012 Cuma

EYER VURULMUŞ / D-503


Sürgün edilmiş ve mahpusluk yaşamış Yevgeni Zamyatin, insanın düş gücünü kaybetmedikçe insana karşı kazanılmayacağını ifade eden ve Orwell’i etkilediği söylenen bir yazar. Birçok bilgi bulunabilir hakkında. Kısaca kitabın 1920’de yazıldığını, kendi ülkesinde ve dilinde yayımlanamadığını belirtip geçelim. Beni ilgilendiren çizdiği kara ütopyada şiire biçtiği rol oldu. Totaliter sistemlerin şiire ayırdığı yeri, bugün şairlerin kendiliğinden kabullenmesine ne demek lazım. Kitapta bireyler sayı ile ifade ediliyor, onlara sayı deniyor. Yaratıcı aydınların çoğunluğun mutluluğu için tasarlanmış sistemlerde nasıl mutsuz olduğu, ya da yaratıcı güçlerinden vazgeçmeleri gerektiğine dair iyi bir anlatı. D-503 adlı sayı: “Orijinal olmak diğerlerinden farklı olmak, dolayısıyla da eşitliği bozmaktır. Eskilerin küçümsediği sıradan olmak bugün bizim görevimiz.” Sanki bugün yaşayan bir papağan konuşuyor.
Edebiyata dair ise şöyle bir bölüm var:

“Eskilerin edebiyatlarının saçmalığını nasıl anlayamadıklarını merak ederim. Edebiyatın büyük, muhteşem gücünü boşa harcamışlar. Ne kadar gülünç herkes canının istediğini yazmış. Bu eskilerin yirmi dört saat boyunca denizlerin sahilleri dövmesine, dalgalardaki milyonlarca kilogram/metre enerjisinin yalnızca âşıkları duygulandırmaya yaramasına izin vermelerinin gerçekliği kadar saçma ve gülünç. Ama bizler, dalgaların aşk dolu fısıltılarından elektrik çıkardık, vahşi köpükler saçan canavarı evcil hayvana dönüştürdük, benzer şekilde şiiri de uysallaştırıp eyere vurduk. Bugün şiir, bülbülün tembel, hayâsız şakıması olmaktan çıkmış, toplumun hizmetine sunulmuştur. Şiir yararlıdır. (…)
“Şairlerimiz artık ulaşılmayacak yüksekliklerde değiller. Ayakları yere basıyor, Müzik Üretimevi’nden yükselen Marş’ın eşliğinde bizimle birlikte yürüyorlar. Lirleri artık, sabahları elektrikli diş fırçalarından yayılan sesleri, Velinimet’in Makinesinin korkunç kıvılcımlı çatırtılarını, kapalı perdelerin heyecanlı hışırtılarını, Tek Devlet Marşı’nın heybetli yankılarını, kristal avizenin şıkırtılarını, en son yemek kitabının şen şatırlarını ve seyrek de olsa yollardaki alıcıların fısıltılarını da kapsıyor.
“Bizim tanrılarımız burada, yeryüzünde, bizimle, Büroda, mutfakta, iş yerinde, tuvalette. Tanrılar bize benzediler, bundan dolayı da biz tanrılaştık. Uzak gezegenlerdeki bilinmeyen okuyucularım, size ulaşıp, sizin yaşamınızı da bizimki gibi kutsal ve kusursuz yapacağız.” 

1 Mayıs 2012 Salı

KIRMIZI KÜPE

Nejat Eser’in müthiş bir albüm koleksiyonu vardı, birkaç çalgı aleti çalışma odasını süslerdi, ama onları çalacak müzikal yetenekten yoksundu. Çeşitli düzeyler arasındaki farkı bilen, bir üste atlamak için gerekli her donanıma sahip fakat bir türlü geçemeyen birinin dramı acıtıcı idi. Binbir çabayla açtığı fotoğraf sergisi Cumhuriyet, Radikal, Taraf gibi çeşitli görüşlere ait gazetelerde haber yapılmıştı, edebiyat dergilerinde sıkça eleştirileri yayımlanan bir edebiyatçı tarafından “mekânın şiirselliğini ortaya çıkardığı” gerekçesiyle övgüye değer bulunmuştu. Hatta Mülkiye’den eski bir arkadaşının önayak oluşuyla Maison Française’de bir röportajı yayımlandı. İç mekân çekimlerinde abartısız dekoratif öğeler minimalizm esintili yeni gerçekçi stile uygun bulunmuştu. Eser içten içe bunlarla yırtamayacağını biliyordu. Kalıcılıkla bozduğu kafası, gerçekte hiç beğenmediği kimselerin, geçkin kadınların, ahbapların dostluk adına yapılan iltifatlarına mazhar olmakla günübirlik avunabilirdi; oysa kendine bile itiraf edemediği o gerçek onu nasıl yakıp durmaz: o vasattı! O birine isteyerek kötülük yapmayacak kadar iyi yürekliydi de. Esra şöyle bir düşündüğünde tüm kalbiyle acıdığını fark ediyordu ona. Hani adil olması gerekirse Esra’nın, Eser’in gerçekte var olan tek kusurunu teslim ederdi, bu kusur insan sevmemesiydi. Diğer şeyler yalnızca onun yoksunluklarıydı. Nasıl yoksul biri parasızlığı nedeniyle ayıplanamazsa Eser de yeteneksiz diye ayıplanamazdı. Hatta vasat üretimin bile kullanılacağı yerler çoktu. Eser’in emeğine bu açıdan saygı duyulabilirdi. Bunları kendisi fark etmiyorsa onu uyandırma gücüne de Esra sahip değildi.


Bu öykünün hepi şurda yayımlanıyor.