28 Haziran 2012 Perşembe

BİR KELEBEĞİM VAR SOLİNGEN


Bergen'in fevkalade sesiyle icra ettiği sanatına dair görüşleri, elimizdeki yegâne sesli röportajından:  
"Ben şarkıya başladığım anda; ya sözün tesiriyle ya müziğin etkisiyle, orada, ya sigara yakıyor ya kadehe sarılıyor ya da ah çekiyor, derin bir ah. Kimbilir neleri dile getiriyor, benim bilmem mümkün değil."  



Bu şarkı da kusursuz Haziran'a gelsin. En iyilerden biridir. Ankara'da geceden kararmış Atatürk Bulvarında, Necatibey'de şairlerimce bağır çağır düeti yapılmıştı, anıyı kusursuz kılan şarkılardan. Videoyu yapan her kimse en başa bir görsel şiir koymuş.  

20 Haziran 2012 Çarşamba

KARANLIKÇILIĞA KARŞI

Şüyuu vukuundan daha kötü olan şeyler var, insanımızın kahir çoğunluğu ilgi gösteriyor şayiaya. Şayia, öyle olup olmadığı araştırmasına girme gereği duymayan yarım akıllının rehberidir.
Ehli akıl ve reşit kimseler için bana dair gerçek, benim beyanımdır. Ben beyan sahibiyim.  
Kulağıma gelen, 2002’lerden bu yana, şöyle veya böyle, ardı arkası kesilemeyen, zırt pırt anonim klonlarımın üremesi gibi harbiden sıkıcı, madrabazca bazı şüpheli durumlar nedeniyle bu açıklamaya gerek duydum. Beni buna zorunlu kılan edebiyat mahfillerinin düzeyini ve su-i zanla hareket edenleri ayrıca kınıyorum.  

Genel olarak; karşısındaki meçhul kimsenin Hayriye Ünal olmasını arzu edene ve meçhul kimsenin de Hayriye Ünal izlenimi ürettiği sanal tiyatrolara, kişisel fikrim sorulursa, aldırmıyorum. Her sezon var böyle sahnelenen bir oyun. Neden böylesi bir ilgiye mazhar olduğumu da bilemiyorum. Yani kitaplarım Konya’da bir öğretmenin kendi bastığı kitap kadar bile satmaz. Nasıl bir magazin değerimin olduğu benim için meçhul; ancak bitmiyor. Kamuoyunun safdilliğinden yararlanıp bana düşmanlar üretilmesi bilmiyorum kimin ne işine yarayacak? Ben zaten yazdıklarımla, yaptıklarımla verimsizliğin ve verimsizlerin, tafrası yeteneğini aşmışların olağan düşmanıyım. Onlar açısından yani. Yoksa mesele benim cephede hiç kişisel değil. Yani hasım bir fazla bir eksik, benim için sonuç değişmez.
Şu değişir ama. Hiç kimsenin gölgesine girmeyen, cüretiyle tanınan birine korkaklara yakışan şeyler yakıştırılmamalı. Yiğidin hakkını yemeyeceksin ülen.

Herhangi bir şair, romancı veya öykücünün eserine dair olumlu/olumsuz kanaatlere sahipsem, o kanaatler dile getirilmeye değerse, bunu Hayriye Ünal adımla, açık ve seçik biçimde, hiçbir korku taşımadan yazarım, yazıyorum. Bundan muaf kimse yoktur. (Herhangi bir pastane/kafe masasında kendisi orda yokken kötülediğim sonra yüzüne tebessüm ettiğim bir kişi bile yoktur. Varsa gösterilsin.)
Hakikaten birinin canını yakmak gibi bir arzu duyduğumda, duyarsam yani, bunu açıkça ve acıta acıta yaparım. Her ne kadar asıl maksadım can yakmak değilse ve bir hakikati eleştiri adına dile getirmekse de, bunu canı yanan kimse böyle anlamayabilir. Benim açımdan fark etmez. Her yazıdan sonra bir de o yazının niyetini açıklayan bir yazı döşenemem.

Her kimin canını acıtmak istersem, yani istersem şayet, bunu istemem şart ve istemem için oldukça palazlanmış bir canı da olmalı, bunu özellikle kendi adımla yani Hayriye Ünal adımla yapmaktan hususan keyif duyarım. Hususan kendi adımla olmasını gerekli görürüm. Çünkü yakan şey tam da hakikat olan şeydir ve bunu herkesten duyma şansı olmaz insanın her zaman. Bunu bizzat benden, Hayriye Ünal’dan duysun isterim. Kanaatimce meçhul birinin dile getirdiği hakikatin, benim dile getirdiğim hakikat kadar ödenmiş bir bedeli yoktur. Bu elbette kesinliği sınanabilir bir şey değil, bir kanaattir, aksi iddia edilirse tartışılabilir. Ve bu tutumumun yaşayan Türk edebiyatında istisnası yoktur.

Ola ki –onlara göre benim açımdan- çok gerekli buldukları zamanda, yedikleri haltın bir sonucu ve yanıtı olarak kendi adımla şöyle şöyle ve böyle böyle yazmam gerektiği sanıldığı bir zamanda bunu yazmamışsam, ben bunu o şekliyle o anda gerekli görmediğimdendir.

Bilinmelidir ki gerekli bulduğum bir şeyi gerekli gördüğüm anda gerekli bulduğum şekliyle ve altına imzamı zevkle atarak yazarım. Hükmü verilen kim olursa olsun.

Bu kadar bağımsız davranabiliyor olmamın, alışılmış bir şey olmadığı için, kabile açısından kabul edilebilir bir şey olmadığını biliyorum. Kulp aramaya gerek yok, böyleyim. Bu tutumumun da istisnası bir isim yoktur.

Yenmiş bir halt varsa ortada bunun bileti kesilmemiş, unutulmuş, gözden kaçmış, (tarafımdan) duyulmamış değildir, yalnızca önem sırasında liste sonuna kaymıştır veya kalemden başka bir alettir onun hakkı. Benden “alacaklı” kalınmayacağı konusunda ilgili herkesi temin ederim. Fakat ilk sıraları olgular, edebiyat meseleleri, güzel kitaplar, güzel işler işgal edip edip durur. Zaten gönlüm ister ki hep önemsediğim edebiyat işlerimle meşgul olabileyim, yapılacak o kadar güzel iş varken, şiir varken, dünya öyküyle doluyken  sevimsiz ve belirsiz durumlarla meşgul edilmek can sıkıcı.      

Ayrıca, olumsuzlamaya bile sahiden yönelmem için, belli oranda bir sahicilik, en az bir yönden saygınlık taşıması gerekir kişinin. Şiir namına ortaya koydukları zayıfsa bile, bir kimlik olarak kendisine yöneleceğim kadar saygınlık taşıyor olması gerekir. Bir yeri işgal ediyor, fakat gerçekte o yeri doldurmuyorsa da onu gündemime alabilirim. Örnekleri yazdığım saygın ulusal dergilerden izlenebilir. Bu konudaki eksiklerimi/yanlışlarımı bana gösterecekler varsa onları şükranla dinlemeye hazırım. 

ZEUGMA'NIN UĞURU, İLK GRAFFİTİ


Üzerine birçok araştırma yapılmış, dünyadaki ilk duvar yazısı bu. Zeugma'da bulunuyor, muhteşem mozaik müzesinde. Telefonla çekilen fotoğraf bu kadar. Adını kaydetmemişim.  

GERÇEK HAYATA YANIT

Gerçek Hayat, çalışıyor. Bir ay kadar evvel "Sezai Karakoç gibi kendi içinde yaşayan, dış dünya ile bağlantısını neredeyse kesmiş bir beyefendinin özel hayatının bir hit malzemesine dönüştürülmüş olması ve internet haberciliğinin bu konudaki tutumuna dair" bir dosya yapıldı. Konuya dair sordular söyledim:  
Şöhret bulmuş bir insanın hangi mesleği icra ederse etsin kamuya bakan yüzünü belirlemesi, koruyabilmesi imkânsızdır. İsminin medyatik nesneye dönüşmesine istediği kadar itiraz etsin, o isim onun tasarrufundan çıkar. İsim her isteyenin kestirimlerini gerçek gibi sunabileceği bir tabula rasadır artık. Ülkemizde bu türden suiistimallere karşı yasalar da işlevsiz; çünkü öncelikle edebiyatçılar arasında herhangi bir konuda mahkemeye gitmek raconsuzlukmuş gibi algılanıyor. Edebiyat çevreleri, alenen, hakkına sahip çıkanı kınıyor. Eserinizi internette izinsiz yayımlayıp bundan da size bir lütufmuş gibi bahsedebiliyor adam. Kesinlikle usulsüz olan ve ahlakî olmayan bu tavırların toplumsal yapılanmayla ilgisi var. Mümin insanların Allah korkusunu, devrimci insanların devrimci ahlakını saymazsak, sokaktaki insanları engelleyen 2 şey vardır: toplumsal kınama ve ceza. Hafta sonu magazin programları esnasında ekrana yapışıp şöhretlinin yaşamını izleyerek içmeye çabalayan bir toplumda bu konudaki etiksiz tutum “kınanan davranış” kategorisine konmaz. Karakoç gibi kıymetli şahsiyetlerin bu konularda sessiz kalmaması gerekiyor. Karakoç ziyaretine gelen bir âdemoğluyla konuşmaya tenezzül ettiğinde, toplumun tümüne yönelik bir açıklama yapmaya ise tenezzül etmediğinde aslında olayın kontrolünü kendi eliyle vermiş de oluyor. Karakoç istese antolojilere, bu sitelere hem kötüye kullanmaktan hem telif kanunlarından dava açsa hepsini mahkûm ettirebilir. Tüm bu söylediklerim internet medyasının etiksiz tavrını aklamıyor elbette. Toplamda kırk kişi filan olsaydık yeryüzünde insanların içsel etiklerine güvenen bir sistem kurmayı hedefleyebilirdik, denerdik. Ama değiliz, ceza yoksa suç alır başını gider, bu kadar basittir. 

13 Haziran 2012 Çarşamba

ŞAİRİN DÜNYASI

Mallarmé bir söyleşisinde şairin kendine özgü bir kavrama ve çalışma biçimi olduğunu söyler, “şaire sunulan hiçbir öneri onun kendine özgü bu kavrama ve gizli çalışma şeklinden üstün olamaz.” (...)
Etkili bir şairin bile bizzat damgasını taşıyan bir ortamda dünyasını dış etkiyle değiştirebildiğini görürüz. Elbette bu onun yaşadığının kanıtıdır, ya şairin dünyası diye tabir ettiğim şey biraz başka. Şairin dünyası geçmişi ve geleceği bir arada tutan dildedir. (...)
Derginin poetik düzlemi keskin sınırlarla tanımlanmış olmamasına rağmen şairlerin müşterek bir alanı kolladıkları söylenebilir. Bu alanın göze çarpan niteliği; sert nesnelerle ve makineleşmiş bir dünyanın unsurlarıyla düşünmek, hem doğanın hem insan doğasının tümden geri çekildiği, acıtıcı imgelem, eril, özgürlükle temasın sık kesildiği, fazla uzağa gitmeye gerek duymayan, yer yer “çivi atıştırmak”, “ağızdan kaçan piranha” gibi örneklerde somutlaşan bedensel kontrolsüzlük hali. Nesneler hep tacizcidir, fakat konuşmaz bu şiirlerde. Dünyanın kozmolojik rolü hiç hesaba katılmaz, hep insanla mamur olmuş bir dünyanın hesabı tutulmaktadır. İnsanın ölümsüzlük arzusu, ölümle bitmeyen sınanması, evrensel insanın kadim dertleri, kısa yoldan ifade etmek gerekirse trajik olan sansürlenmiştir. (...)


(Yazının tamamı bugün -13 Haz.- yayımlanan Yeni Şafak Kitap'ta.
Görsel: Şarkdemir. Vural Kaya'nın kitap kapak görseli)