22 Temmuz 2012 Pazar

88 MEGASAYKIL TAŞIYICI DALGA (FM)


Robert Barry* 1969 yılına ait çalışması “88 mc Carrier Wave (FM) hakkında yanıtlıyor:

Soru: Şu anda yaptığınız çalışmaya nasıl ulaştınız?
Barry: Bu benim daha önceki çalışmamın mantıksal bir devamı oldu. Birkaç yıl önce, resim yaparken, bir yerde ışık ve başka nedenlerle bir türlü görünen resimlerin, başka yerde başka türlü göründüğünü fark ettim. Aynı nesne söz konusu olsa bile, başka bir sanat eseriydi. Sonra üzerinde asılı durdukları duvarı da tasarımlarının bir parçası yapmaya başladım. Sonunda da resmetmeyi bırakıp tel yerleştirmeleri yapmaya başladım. Tel yerleştirmelerin her biri içine yerleştirildikleri yere uyacak şekilde yapıldı. Taşındıkları zaman zarar görürler.
Renk keyfî hale geldi. İnce saydam naylon monofil kullanmaya başladım. Sonunda tel o kadar ince hale geldi ki gözle görünmez oldu. Bu da beni görünmez malzeme kullanmaya yöneltti, ya da en azından bildik bir şekilde algılanmayacak malzeme. Bu sorun oluştursa da, aynı zamanda sonsuz olasılıklar getiriyor. Tam da bu noktada sanatın bakılması zorunlu bir şey olduğu fikrini bir kenara bıraktım.

Soru: Eseriniz algılanamıyorsa, insanlar onu nasıl ele alıyor, hatta var olduğunu nasıl biliyor?
Barry: Ben bizim algımızın sınırlarını sorgulamıyorum sadece, algının hakiki doğasını sorguluyorum. Bu biçimler kesinlikle var, denetleniyorlar ve kendi özelliklerine sahipler. Bizim duyularımızın dar keyfî sınırlarının dışında var olan çeşitli enerji türlerinden yapılmışlar. Enerji üretmek, saptamak, ölçmek ve biçimini tanımlamak için çeşitli araçlar kullanıyorum.
Sadece bu şovun içinde olarak, eserimin varlığını bildiriyorum. Bu şeyleri uzamı ve kataloğu kullanarak sanatsal bir durum içinde sunuyorum. Bence insanlar bu sanata alıştıkça bu sorun olmaktan çıkacak. Her sanatta olduğu gibi, ilgilenen biri kendi deneyimine ve imgelemine dayanan kişisel bir tarzda tepki verir. Elbette, ben denetleyemem bunu.

Soru: Tam olarak ne tür bir enerji kullanıyorsunuz?
Barry: Bir enerji türü elektromanyetik dalgalar. Sergide belli bir süre için bir radyo istasyonunun taşıyıcı dalgasını kullanan bir eser var, bunu bilgi aktarmanın bir aracı olarak değil, bir nesne olarak kullanıyor. Bir eser de bir halk bandı aktarıcısının taşıyıcı dalgasını, sergi sırasında New York ve Lüksemburg’daki iki ayrı yeri birbirine bağlamak için kullanıyor. Bu eser Ocak ayında –yani bu sergi sırasında-güneşin ve uygun atmosfer koşullarının bulunması sayesinde yapılabildi. Bir başka zaman farklı koşullarda, başka konumların kullanılması gerekecekti. Sergi mekanını dolduracak kadar güçlü iki küçük taşıyıcı dalga eseri de var. Çok farklı özelliklere sahipler, biri AM, diğeri de FM, ama ikisi de aynı anda uzamı kaplıyorlar –malzemenin doğası böyle.
Ayrıca sergide sesötesi sesle dolu bir oda da olacak. Ben ayrıca makrodalgalar ve radyasyondan yararlandım. Araştırmak istediğim başka birçok ihtimal var –ve eminim daha hakkında bir şey bilmediğimiz birçok şey var, çevremizdeki uzamda yer alıyorlar, ama biz onları görmüyor, hissetmiyoruz, bir şekilde orada olduklarını biliyoruz.

Kaynak: Charles Harrison-Paul Wood, Sanat ve Kuram 1900-2000 değişen fikirler antolojisi, çev., Sabri Gürses, Küre y., 2011, ss 897-898.
Görsel: “Word Lists”. Robert Barry’nin tek kişilik bir sergisinden. Kaynak: www.galeriegretameert.com
*1936 doğumlu Barry, kavramsal sanat icra ediyor. 

19 Temmuz 2012 Perşembe

ANCAK HATAYLA BİREYSELLEŞEBİLEN BİR DÜNYA

Sabahattin Ali bir söyleşisinde merkeze aldığı sorunun karakter yaratmak olmadığını da itiraf eder: “Hikâyede bir insan yaratmak pek zor, bazan imkânsızdır. Hikâyenin merkez sıkleti vak’a (anekdot) olduğuna; ve vak’alar pek çabuk aktüel olmaktan çıkacağına göre, hikâyelerin uzun ömürlerini parmakla gösterilecek kadar azdır.” Burada öyküye bağlı bir tanım yapmaktadır. Fakat biz karakterleri bahsinde romanlarını da hükmümüze dâhil edebiliriz. Örneğin bir doktora çalışmasında “şahıs kadrosu” olarak irdelenecek karakterler toplamı nerdeyse ayrık kümeler olarak tasarlanmıştır. Vamp kadının sevecen ve onurlu kadınla ortak noktası bulunmamaktadır. Onurlu bir mahkûmun tipi, bir jandarmadan tümüyle ayrılır. Bu kolayca tasnif edilebilirlik, karakterlerin onlara gerçeklik olarak yazar tarafından verilen imgeye hapsedilmiş olmalarındandır. Bu imge, karakterleri katı sınırlarla çerçevelemiştir. Bu sınırları okuyucu gözüyle rahatça görebiliriz. Karakterin kendisi hakkında bildiğinden daha çok şeyi biz okur olarak bilmekteyizdir. Böylece karakter nesnel bir varoluşa sahiptir, değişmeyecek kader çizgisi üzerinde yürümesine tanık olan bizler için sürpriz içermez. Karakterin öykü içindeki bütünlüğü tüm hayatına dair bir bütünlüğün de habercisidir. (...)



(yukarıdaki kesit, Kültür Bakanlığı Sabahattin Ali Kitabı için Sabahattin Ali öykülerini değerlendirdiğim eleştirel denemeden, kitap pek yakında yayımlanacak. HÜ) 

16 Temmuz 2012 Pazartesi

"MECBURÎ KOZCU" HACI ŞAİR'DE

(...) Kendilerini güçlü birinin nihai sözleriyle yaftalanmış bulanlar, çoğu zaman sadece kendi sözlerinin nasıl da etkisizleştiğini görecek kadar yaşarlar. Sırtlarına yapışan etiketi okuma şansları olmadan ölürler. Tuhaf çelişki; bir gölge tiyatrosunun birbirine benzeyen silik kahramanları olarak güçlü kimsenin yaratıcı dimağı sayesinde betimlenebilen olmalarıyla vardırlar artık. Onların yaşarken aldıkları zevk yanlarına kârdır. Onların sözlerini, yargılarını ve kararlarını hatta külliyen mevcudiyetlerini etkisizleştirenin bir zamanlar kendi yarattıkları mesafe, ve bu mesafenin yarattığı algı bozukluğu ve devamında yarattıkları sahte suçlar olduğunu bile anlayamazlar. 
Cemal Süreya’nın “güzelsin sevgilim ama çok yakından” dizesi böyle de okunabilir. 
(...)
Bu deneme, Liman Mehmetcihat'ın tasarladığı Hacı Şair dergisinin ilk sayısında yayımlanıyor. İlk sayı: Sayı 38. Her safhasında uzaktan sancısını hissettiğim dergi bugün somut şekline Adana'da büründü, Ankara ve İstanbul'a doğru bu akşam yola çıkıyor. Cuma günü Konya'da olacak. Ardından Manisa ve İzmir'de. Diğer iller ve başka şeyler için derginin şurda kendini ifa eden bloguna bakılabilir. Dokunulabilir bir nesne olarak da dergi nedir'e bir yanıt Hacı Şair. Kapak Liman'ın elinden çıkma. Az sayıda basılan dergiyi edinmek isteyenler hacisair@gmail.com adresine şimdiden yazabilirler. Kalmayabilir. 

13 Temmuz 2012 Cuma

VE BAHADIR / HÜ



Bahadır bir gün önce gelseydi, yer minderinde saçları dağınık, rahatça oturmuş dizlerindeki başı aheste aheste seven bir melek görecekti. Ne aldatıcı bir yüz. Sonradan öğrenmedi mi sonuçta? Öğrendi, Sibel’den. Nasıl kıyabilirdi ona? Seni sevmesine izin verme, diye yalvarmıştı Bahadır. O sıra arkadaşını kolluyordu. İçtendi. (...) Susması gerekecekti. Dizginleri bırakmadı elinden. Sibel, böyle durumları hemen sezer. Hoşuna gitti; değişik bir durum, diye düşündü. Bahadır hafif uzun sarıya çalan saçları ile o kadar yakışıklı ki Sibel için yeterli bir veridir bu. Bahadır’ın birkaç fotoğrafından ekran koruyucu yaptığını bile saklama gereği duymuyor ondan. Ekran koruyucuyu gördüğünde Bahadır, Yavuz’un bunu hiç göremeyeceğini bile düşünemeyip paniklemişti bir an. Ne cesaret! Kendini ahım şahım bulmuyor Bahadır, fakat uğruna can verilecek cinsten tanrısal bir erkek o, bu tanım Sibel’in iç sesinden. Sibel baygın baksa da azıcık hiçbir ayrıntıyı kaçırmazdı. Dur bakalım, işin sonunu görelim.
İşin sonu şu ki, Yavuz’dan Bahadır’a gelen yanıt karanlık cümleler ediyor, bir buçuk ay sonra:
(...) Öncesindeki bir buçuk ay zarfında, Sibel’le Yavuz üç önemli konuşma yaptılar. Beraber kalıyorlardı üçü. Yavuz odasına bir kanepe eklemişti Sibel için. Babasının hastalığı yüzünden Mersin’e gitmesi gerekince, Sibel’den kız arkadaşlarının yanına geçmesini rica etmişti. Döndüğünde, evin havasında sezdiği farklılığa anlam veremedi. Bunu araştıracak değildi, soruşturmayı onur meselesi yapıyordu. (...)


(Öykünün tamamı önümüzdeki günlerde çıkacak olan Karagöz dergisinde yer alacak, sayı 20)
(Görsel: Güney Koreli heykeltraş Osang Gwon'a ait heykel. Gwon 1974 doğumlu. Bütünü yekpare göstermekten kaçmasıyla boyut düşüncesini kırıyor. Cismin sürekliliğine darbe vurmak onun yaptığı.) 

9 Temmuz 2012 Pazartesi

ÜRÜN MÜ?


(...) Edebî eser hem dünyadan ayrıdır hem de onunla iletişim halindedir. Edebiyatçı, yaptığı işin mahiyeti üzerine düşünürken, bu ikiliği, birini diğerine feda, birinin ötekinin içine göçüşü şeklinde algıladığında sorun doğar. Örneğin; doğal ve olağan bir iletişimde edebî retoriğin kullanılması nasıl rahatsız ediciyse ve iletişimin sahiciliğine darbe vuruyorsa, bir şairin toplumun onayına gereksinim duyarak toplumun o gün için öne çıkan değerlerini şiir aracılığıyla vurgulaması o denli rahatsız edicidir ve sahiciliği su götürür. O bulanık sınır, edebiyatçının çıkarı için içinde oynayabileceği bir dumanlı havayı teşvik etmek için var değildir. Bu sınır, bir uçurum olarak kendini “hem dramatize etmek hem de pekiştirmek” için vardır. Bu; Wilde’dan Brecht’e, Joyce’tan Carver’a birçok değerli yazarı eserlerinin indirgenemez bir “kamusal inşa” olarak da nasıl algılanacağı konusunda meşgul etmiştir.
Tabii ki beklenenden bir sapma olarak tanımlayıcı/toplumsal/ buyurgan dış gözün de böylelikle ortaya çıktığı söylenebilir. Bana göre, dış gözün varlığının yazarın yazma anına müdahalesi, yazarın kabiliyeti ve edebî görgüsünün gelişmişliği oranında denetlenebilir. Hiçbir yazar, en pür olanı bile insanların hiç bulunmadığı bir dünyaya yazıyor değildir. Fakat bir yazar sanatsal enerjisini, “hayat ile hayal arasındaki akışkan hattı” hayattan alacakları uğruna –rating, satış, güncel ilgi vb.- hayata doğru ittirmek için dönüştürdüğünde, eserinin topluma verilen bir rüşvet olduğu hissine kapılırız ki biz bu hissi bir kere edindikten sonra, rüşvetin nasıl bir zarf içinde uzatıldığının hiçbir önemi yoktur. 

(Yazının hepsi, Yeni Şafak kitap ekinde 18 Temmuz'da yayımlanacak)

8 Temmuz 2012 Pazar

BU BEŞ ÇUBUK KRAKER DEĞİLDİR


Görsel şiirdeki gerçek çubuk krakerler, Bim’de satılanlardan. Çubuk krakerden şiir. Değil, çubuk krakerlerin eşdeğer izdüşümünden. Liman'ın, tarayıcıda uzun süre bekledikten sonra bir gece vakti evde yiyecek bir şey bulamayıp yediği. Şairin böyle bir pratiği de var yani. Şiir ve politikanın sınırlarını böyle de kurcalamak mümkün. Yoksulluğun hiç ağlak olmayan bir anlamını cana yönelen bir bıçağın eskimişliğinden bulup çıkardığım olmamış mıdır, olmuştur. 

Şiir: Liman Mehmetcihat / "Bim Sayesinde Fakirlerin de Cappucino İçebilmesi" 
Kaynak: http://www.fluxus-aurelius.com/

2 Temmuz 2012 Pazartesi

ŞİMDİ MÜZİK EBEDİYYEN DEĞİŞİR


MAL, META, ESER

Gerçek Hayat sorar da söylemez miyim. Kalemle yapılan çook popüler işlerin mahiyetini merak ediyorlarmış, burda değindiğimden daha derli topluca orda da değindim: 
... Bu alan, en çok, eserin mala dönüşmesinden etkilenir. Fakat meşhurluk tuhaf bir meşruiyet sağlıyor. Bir yazar için buna pabuç bırakmamak zor. Eser mala dönüşürken, yazar da mala yani ürünün kendisine dönüşüyorsa bu kötü... 
Başka bir şey: ... yaygın olmayışa bir kutsallık atfedilmesi. Bir seçkinlik işareti olarak şiirin, has edebiyatın satmadığı... 
Bu, elbette bir çaresizliğin de işaretidir. Böylece zihinlerimizde edebiyata bir kült değeri yüklenir. Ne var ki unutulan bir şey var; edebî eserin kült değeri, niceliksel çoğalmayla yara almaz; çünkü edebî eseri benzersiz -benzersizlik konusunda da elimizde tales benzeri bir teorem yok aslında- kılan şey, maddesinde değildir. Fakat kaçınılmaz bir şey var; eser, müşteriyle karşılaştığı ilk andan başlamak üzere, okunduğu her an, bu aura sis kıvamından yavaş yavaş çıkarak yayılır gider. O kadar ki, kitap ne kadar çok okunur, ne kadar çok etki alanı yaratırsa kitap olmanın gereklerini o derece yerine getirir, öte yandan etki alanı içinde o efsanevî benzersizliğini de o derece zedeler. Etkilediği her zihne, kendi düşünme biçimini dayatır ve etkilediği zihinlerin kendini yansılamasını sağlamış olur. İşte tam bu sebeple, değerini halkına mal etmek isteyen bir yazarın en çok isteyeceği şey bu yaygınlık olacaktır, ancak yazarın adı bir müddet sonra bir cins isim hâline bile gelebilir. Böylece insanların okuması için üretilen her şeyin eninde sonunda ürünleşmesi, ambalajlanması, parayla alınıp satılması mukadderdir demiş oluyoruz. Ancak eserin metaya dönüşmesi süreci kısaldıkça yazarların metalaşmaktan daha az rahatsız olduğu gözlemleniyor. Mümkünse ölüm sonrası değere inananlar kalsaydı elimizde. O ne acıklı bir şeydi, ama kuvvetli bir şeydi. Soruda ima edilen vitrin yazarlarınınsa zaten yazınsal değer değil meta ürettiği, herhalde kendilerince de inkar edilmeyecektir, çok açık. Belki buralardan sanatla zanaat ayrımına da gidilebilir. İşporta ve müzelik ayrımına da. Gidilmeyebilir de, artık son modaya göre bu ayrımlara gidilmiyor. Kitap yayımlamanın bile aslında yaratıcı düşünce açısından bir bidat olduğu iddiası yok değil.