27 Ağustos 2012 Pazartesi

PUT KIRICI ŞİİRE ALAN AÇMAK / HÜ

“Efendisi bir Kızılderili köleyi bir sepet incir ve bir mektupla yola koymuş, köle yolda incirlerin çoğunu yemiş, kalanını gönderildiği kişiye götürmüş; bu kişi mektubu okuyup, sözü edilen sayıda inciri bulamayınca, köleyi mektupta söyleneni anlatarak incirleri yemekle suçlamış. Ancak Kızılderili (bu kanıta rağmen) kendinden emin, gerçeği inkar edip, sahte ve yalancı bir tanık olduğunu ileri sürdüğü mektuba lanet okumuş. Bu olaydan sonra, benzeri bir sepet ve teslim edilecek incirlerin sayısını belirten mektupla yeniden gönderildiğinde, köle daha önceki tutumuna uygun olarak, gene incirlerin çoğunu yemiş; ancak incirlere elini sürmeden önce (daha sonraki tüm suçlamaları önlemek amacıyla) mektubu alıp, büyük bir taşın altına saklamış, ‘mektup incirleri yediğimi görmezse, benden asla söz edemez’ diye düşünmüş; ancak şimdi öncekinden daha ağır bir suçlamayla karşılaşınca, suçunu itiraf etmiş, kağıdın kutsallığına duyduğu hayranlığı dile getirmiş ve gelecekte kendisine verilen her işi sadakatle yerine getireceğine söz vermiş.”

Eco'nun aktardığı bu hikâyecikte yazılı kültür insanı açısından Kızılderiliyi hurafeye batmış gösteren yine yazılı kültür bakış açısıdır. Kızılderili açısından ise muhtemelen sınırlarını ve ufkunu tayin ve tespit edemeyeceği genişlikte ve korkutucu bir bilgi evreni söz konusudur. Aynı duruma elektronik kültür karşısında yazılı kültür insanı düşmekte midir? Bence evet düşmektedir. Ve hortlayan şifahi kültür göstergeleri bir tür Kızılderili refleksidir. Bunun birçok belirtisini şairlerde görmek mümkündür. Konumuz açısından da önemli olan işin bu kısmıdır. Yenidoğan şiirsel dünya Üstübal’ın işaretlerini kitabında gösterdiği dünya olmaya çok yakın olabilecekken bir küçük manevrayla olağanüstü büyük açı yapmaktadır. Minör edebiyata açılabilecek o muhteşem kapı, mistik majör ve yerel –nerdeyse köylü- bir dünyaya açılıvermektedir. Bunda elektronik kültürün kendi biçimlerini yaratırken neyi boşa düşürdüğü önemlidir. Görsel kültürle birlikte yarattığı kendi mantığı açısından haklı ve sınırsız kombinasyonlu verimleriyle elektronik kültür yazıya ait olandaki biçimselliği koruyor değildir. Bilakis onu yazının taşıyıcısı olmaktan çekip alıyordur. Burada bir ayrışma gerçekleşiyor. Adına her ne dersek diyelim, niteliğini her ne şekilde küçümsersek küçümseyelim ya da abartalım, başıboş kalan birtakım anlamlar, kendisine değer biçilmeyen anlamlar bu defa şifahi olarak dolaşıma girmeye başlıyordur yeniden. Çünkü insan anlamsızlığa tahammül edemez. Bir tür halk ozanlarının ve bilgi ehli olmayanın eline geçen fırsat bununla ilgilidir. Görsel şairin, entelektüel şairin, postmodern veya dilsel anlamda gelişmiş şairin terk ettiği anlam, değersiz gördüğü anlam, bir çeşit üzerinden atlamayla, aşmayla geçip gittiği anlam; insandaki ilkel ve kadim ihtiyaçlar nedeniyle illa ki ifadesini bulmak istemektedir. Biçimini aramaktadır. Buna tenezzül ve tevekkül edenler de bir meydan vehmiyle yine alelade tercihini yapanlar olmuştur. Bu tercihi yapmayanların şiir sözcüğünden ayrılmayıp şiirden ayrılma harekâtı da doğallıkla anlamsızlaşmaktadır. Dolayısıyla kadim kavramlar da, kadim anlamlar da dilin en fukara şekliyle dolaşıma girmekten geri durmamaktadır. Zaman zaman şu şekilde duyduğum “onlar şairse zaten biz şair olmayalım” demekle yırtılabilecek bir kolaylık söz konusu değildir. Kaybedilen “yazının mekânsallığı” şiirin biçimsel anlamının da kayboluşuna neden olur. Bu anlamda sanılanın aksine biçimciliğin kazanımları, geri kaybedilmektedir.
Böylelikle “metin tarafından oluşturulmuş düşünce”nin yokluğu, şiir dünyasının bugünkü ilk sorunu olarak baş göstermiştir. Metinlerle düşünmeye başlayan insan Assmann’ın tabiriyle “ritüel bağdaşıklıktan metinsel bağdaşıklığa” geçmiştir. Fakat bugün yenidoğan şiirsel dünya, büyük oranda ritüel bağdaşıklarla yazmaktadır. Yazılanlar görünüşte yazıdır. Fakat mantığı ritüeldir. Kategoriktir. Bir bütün olarak onu bir atasözü, bir deyim gibi algılayabiliriz. Sözlü kültürde “kendini devam ettirme arzusu”nun hayvani güçlülüğü, Ong’un ifadesiyle “topluluk duygusunu geliştiren” boyutuyla birleşince bugünün kazananı ancak ve ancak şiir cemaatleri olmaktadır. Kazanmaktan ne anlaşılıyorsa artık. Bireysel kalan her çaba ancak bireyin takati oranında sürdürülebilir ve metin tarafından oluşturulan düşüncenin encamı da buna bağlıdır. Ülkemiz insanı fert olmayı sevmedi ve bu nedenle ruhen yeniden tebaalaşmakta mıdır? Bu soruyu yanıtlamayı, önemine binaen, başka bir yazıya erteleyerek asıl konuya devam ediyorum.

(Yazının tamamı Takip Mesafesi'nde Eylül Hece 2012)

25 Ağustos 2012 Cumartesi

ŞİİRDE MİNÖRİTE: ALTBENLİK İLİŞKİLERİNE GEÇİŞ / Murat Üstübal

Minörlüğü sadece sosyal uzamda anlam kazanan bir kimlik olarak algılamamak lazım, onu aynı zamanda bir iç yaşantının içinden de görmek gerekir. Johnnie To ile Wai Ka Fai’nin Sun Taam (Mad Detective) filmindeki ana karakteri altbenlikleri görebilmektedir, filmdeki katil zanlısının altı- yedi altbenliği vardır. Hatta bu altbenliklerden birinin gizemli bir şekilde başka bir karakterin altbenliği olduğu ortaya çıkar finalde, belki de katil zanlısının altbenliğiyken zaafları ortaya çıkan diğer karakterin altbenliği olmayı başarmıştır. Kısacası, minörlüğü sadece bir faninin bedeninin ve onun kimliğinin temsili olarak algılamak pozitivist algı sistemleriyle ilgili kolaycı bir alışkanlık olabilir, dolayısıyla modernist bir bakıştan başka bir şey değildir. Dolayısıyla bir yandan minörün birey olarak indirgenmesinden güncel politik bir amaç ve çıkar sağlamış olmakla kalmayız, aynı zamanda onun kimliği üzerinden modern olanın hümanist değerlerini sabitlemiş de oluruz. Minörün bir bedenden çok daha fazlası olduğunu bir beden içindeki mikrokozmoslar olduğunu düşünmekle işe başlayabiliriz. Salt bir zihinden ve onun altkimliklerindense, daha çok birçok altbenlikten oluşan bir yapı. İnsan, tüm bu altbenlikleri incelikle kontrol edip yönetme sanatına sahiptir. Dolayısıyla, dışarlıklı bir zihnin güncel politik amaçlara yem olmuş insanındansa, çeşitlenmiş altbenliklerden oluşan arzulu insanın derinlikli ve çetrefilli politikliği yeğdir. İnsan, kendi altbenliklerinin ilişkisinden menkul ve mükellef olduğu gibi, öteki insanların altbenlikleriyle kurduğu ilişkiden de azade olmamalıdır. Şiir bir bakıma, öznenin kendi altbenlikleriyle ve diğer öznelerin altbenlikleriyle geliştirilen ilişkinin bir aracıdır. (...)

(Üstübal'ın yazısının tamamı Hece'de Takip Mesafesi'nde, Eylül 2012) 

8 Ağustos 2012 Çarşamba

KAOS TEORİSİ VE ÇEKİRDEK AİLE


RIVERSIDE PARKINDA PAZAR GÜNÜ. Babalar oğullarını oldukları yere sabitliyor, onları büyülü bir biçimde uysal ahbaplığın efsunlu meşum bakışlarıyla çimene çiviliyor ve saatlerce beysbol topu atıp tutmaya zorluyorlar. Sanırsınız ki oğlanlar can sıkıntısının oklarıyla delik deşik edilmiş küçük birer Aziz Sebastian.
Aile eğlencesinin kendini beğenmiş ritüelleri her nemli Yaz çayırını bir Eğlence Parkı’na çeviriyor, her bir oğul Baba’nın refahının kasıtsız bir kinayesi, gerçeklikten 2 ya da 3 kat kopuk soluk bir temsil: Şunun ya da bunun metaforu olarak Çocuk.
Ve işte ben çıkageliyorum alacakaranlık çökerken, mantar tozuyla uçmuş, bu yüzlerce ateşböceğinin kendi bilincimin ürünü olduğuna kanaat getirmiş vaziyette – Bunca yıldır nerdeydiler peki? Neden böyle birdenbire bu denli kalabalıklar? – her biri kendi akkorluk anlarında yükselen ve döldeki enerjinin soyut grafiklerine benzer seri kavisler çizen.
“Aileler! Sevgi pintileri! Nasıl da nefret ediyorum onlardan!” Akşam yıldızının ışığında amaçsızca beysbol topları uçuşuyor, tutuşlar ıskalanıyor, huysuz bitkinlik sesleri yükseliyor. Çocuklar sadaka olarak verilen özgürlüğün son saatlerinin de günbatımı tarafından yutulduğunu hissediyor ama Babalar ataerkil fedakârlıklarının kımıltısız uzatmalarını akşam yemeğine dek oynamakta ısrarcı, ta ki gölgeler çimeni yiyip bitirene dek.
Bu orta tabaka oğlanlardan biri bir anlığına gözlerini bana dikiyor – telepatik olarak ona tatlı müsaadenin imgesini aktarıyorum; okulun, müzik derslerinin, yaz kamplarının, televizyon karşısında geçirilen aile akşamlarının, Babayla Park’ta geçirilen Pazar günlerinin tüm parmaklıklarından kurtarılmış ZAMANın kokusu – otantik zaman, kaotik zaman.
Aile şimdi Park’tan ayrılıyor, minik bir doyumsuzluk müfrezesi. Ama o çocuk arkasını dönüp bana suç ortaklığıyla gülümsüyor – “Mesaj Alındı” – ve benim arzumla neşelenen bir ateşböceğinin peşinde dans ediyor. Baba, benim gücümü dağıtan bir mantra ünlüyor.
An geçip gidiyor. Oğlan haftanın motifi içinde yenip yutuluyor – baldırı çıplak bir korsan ya da misyonerler tarafından esir alınmış bir Kızılderili gibi gözden yitiyor. Park benim kim olduğumu biliyor, gece tefekkürü için uyanmak üzere olan dev bir jaguar gibi altımda kıpırdanıyor. Hüzün onu zapt ediyor ama derinliklerinde gene de evcilleşmemiş olarak kalıyor: şehir gecesinin kalbinde muazzam bir kargaşa.

(Hakim Bey'den çev. İnan Mayıs Aru)