27 Kasım 2012 Salı

"REDKİTİN AJANDASI" KUŞKUSUZ


(...)
niçin susmuyor mezarlıkta bir kemik
niçin ısrarla aynı tutkularla çalkalanarak
first class bir mezarda –bu benim, şehit gibi kefensiz 
gözü açık gittiğimden değil ne açım ne tok
ne ders almış ne şehvetsiz
bence bir kez olsun birbirimizi
yeniden o sabah sevişmesi
nonlineer denklemler bunda da etkili
sonuç değişebilir, küçük kızlar ağlarken gülebilir
bence son kez olsun birbirimizi
mandelbrot, euclid’i herkesten çok sevmişti



(şiirin tamamı şurada)
(resim: Kadir Yanaç'a ait ve ODTÜ Sergi Salonunda sergilenmekte olan heykel "Redkitin Ajandası")

26 Kasım 2012 Pazartesi

ŞİİRİN DOĞUŞ YERİ / Mehmet Yıldırım


(...)
Justin’in ölmeden önce ölmesindeki küçük kıyamet, Melankoli’nin Dünyaya çarpması ile meydana gelen büyük fiziksel kıyamet kadar gerçektir. Justin’in küçük kıyametinin doğup büyüdüğü yörünge, büyük kıyamete yol açacak olan Melankoli gezegeninin ufukta görünüp üzerinde Dünyaya yaklaştığı yörünge ile aynen örtüşmektedir. Yani aynı yaprağın bir yüzünde küçük kıyamet, öbür yüzünde büyük kıyamet, aynı eksen üzerinde gerçekleşmektedir.
Bu nedenle film, düz anlamda kötümsermiş gibi görünmekle beraber, paradoks oluşturacak şekilde, metaforik düzeyde iyimser bir bakışı ifade etmektedir.
Görüldüğü üzere Trier, kahramanı Justin’in temel yön değişikliğine uğrayarak pay alma/pay verme eksenine kaynak oluşunu, o eksen üzerinde yeni bir bedenle canlanmasını, ve giderek ideaya karşılık gelen büyük sona varışını anlatmaktadır.
İmdi, pay alma kavramının açıklanmasına karşılık gelen Husserlci fenomenoloji ile Heideggerci ontolojinin, kaçınılmaz bir şekilde özneliğe çağırması ve insanı işaret etmesi, hem Platonun felsefi kurgusunda, hem de anılan düşünüş tarzlarında, kendiliğin sonsuzla olan ilişkisi sorusunu gündeme getirmektedir. Nitekim bu yazıda, Platoncu kavramlara ilişkin olarak yukarıdaki dipnotta “şimdilik kaydıyla” şeklinde koyduğumuz çekince, bu noktada önemini göstermektedir. Zira şairin, işaret edilen bu öznelikte, yani şairin kendi beninde, sonsuzu üretmesi, onu tecrübe etmesi söz konusudur. Platoncu pay alma kavramı yoluyla kendisine vardığımız öznelik, sonsuzla ilişki sayesinde egoizmden kurtulabilir.[i] Sonsuzla ilişkideki bu tecrübeye uygun düşen dil ise, daha çok şiirin dili olacaktır.


[i] Konuya ilişkin geniş tartışma için bkz. Derrida, Jacques: “Şiddet ve Metafizik”, (Emmanuel Levinas’ın Düşüncesi Üzerine Deneme), çev. Zeynep Direk, Cogito Dergisi sayı: 47-48, Yaz-Güz 2006, 62-160, s. 83 vd.

(Yazının tamamı Hece dergisinde Aralık 2012, Takip Mesafesi'nde yer alacak.)

24 Kasım 2012 Cumartesi

Q KLAVYE SİSTEMDE

(...)
aynı ağdaydık aynı eksik aynı kürekteydik aynı kırık
aynı ölümle aynı açlık aynı kopmuş düğmeler
sandım da ağzıma aldım adını
suya su diycektin çamura çamur adil kimselerden biri olarak
bana gelince –adımdan çöl çıkarıp senpetrus
“-ben tanımıyorum o kadını”

kasım yaprakları kaplarken beton zemini
yedi kez inkar edicektin denizi
bir gtalk fermanı keskinliğinde
aynı dakik kırgınlıkla, dilekleri olan kimseler olarak
haklısın hatırladım -güzel bacaklı bir
göldüm ben -kururken bir bataklık doğurdum
(...)











Hacı Şair ikinci sayısı (Plaka 51) bugün çıktı. Yukarıdaki şiirin tamamı orada yer alıyor. Tahrikkar bir yazıyla açılan dergide Ekim sonunda vefat eden Sami Baydar için hazırlanmış bir bölüm de var. Bölüm Baydar için yazılmış yazı, öykü, şiirler ve sürpriz bir tablo/resmi kapsıyor. Her sayfası bir görsel şiir gibi tasarlanan derginin bu sayısında eserleri bulunan şair ve yazarların tam listesi için derginin bloguna bakılabilir. 

19 Kasım 2012 Pazartesi

GAYYA KUYUSU ve...

(...)
Orta sınıfın talebini yerine getiren şiirin, 2004 öncesi dönemde niçin daha talepkar, daha hevesli, yer yer daha siyasî, daha entelektüel; bugün niçin daha doygun, tuzu kuru ve klişe olduğunu yazının girişindeki ihtiyaçlar analizi açıklıyor. Bu şiir, benim daha evvel çeşitli yazılarda özelliklerini avamlık, özerklik karşıtı olmak, sokakla sınırlanmak, gündelik dille çerçevelenmek, özümsenebilirlik, herhangi biri olmak, arı dil, şablon siyasi şiir gibi farklı uzantılarıyla, kavramsallaştırma yaparak sınırlarını çizdiğim, yeniden betimlediğim çevrelere ek olarak sol referanslarını yitirmiş, solun siyasî ana metinlerinden koparak ılımlı bir görüntüye kavuşmuş çevrelerde serpilip palazlanıyor. Bu defa orta sınıfın talebini karşıladığı için, oradan aldığı ekonomik güce sosyal iletişim ağının gücünü katarak açıkça yandaş olmayanlarını ezerek, 2004 öncesi dönemden daha işbirlikçi, daha pervasız ve birbirine daha çok omuz veren bir tablo sunuyor. Bu tablo dergileri, yayınevlerini, internet sitelerini, reklam ajanslarını, portalleri, kitap eklerini ve festivalleri kapsıyor. Gazete, televizyon, bağımsız dernekler ve ajanslarda geçimini temin eden edebiyatçılarla prestij değiş tokuşuna gidiliyor. 
Burada aslında bireyleri aşan çok yönlü bir toplumsal değişim var, bu değişimin karakterini doğru tespit edemeyip sadece rüzgârından yararlananlar var. Velinimeti orta sınıf olan ve hizmet sektöründe yer almayı seçmiş bir şiire bizce istediği gibi ödeme yapılmalıdır. Dolayısıyla bizi ilgilendiren geçer akça şairlerin kaderi veya kısa saltanatları değil. Bizi ilgilendiren şiirimizdeki geri dönüşsüz bu verimsizliği gününde saptayıp tarihe not düşmektir. Bu konuda haksız çıkarsak daha çok sevineceğimiz bir iddianın sahibiyiz.
Bu iddia; yukarıdaki belirlemelerim eşliğinde, edebiyatımızın, kiç olgusuyla benzerlikler arz eden şiir yoksulu yoz bir edebiyata dönüşme yoluna girdiğidir. Müşterisi hazır olduğu ve şairi daha iyisini ondan beklemeyecek şekilde okşadığı, evcilleştirdiği için buna “orta şiir tuzağı” demekte bir mahzur yok. Fazladan sanatsal olgunun bize mahsus koşullarda tümüyle bize özel şekilde ticarîleşmesi, akademizmin dergilerde yaygın ve itibarlı yer kaplayışı şiirin köklendiği özgür koşulları tümüyle kısıtlamış durumdadır. 
Şiirin lafazanlıkla değil gerekçelerle savunulması eskiden olduğu kadar bugün de önemlidir. Hegel’in, “sanatların ‘genel anlamda pratik ihtiyaçlarla, özel anlamda da ahlâkla olan ilişkileri açısından’ savunulmaya ihtiyacı olduğunu" düşünmesi boşuna değildir.
(...)
                Resim: Visitors / Giacometti

Bu yazının ("Gayya Kuyusunda, Şiirle Kalınız!" adıyla) yer aldığı Natama'nın ilk sayısı Aralık ayının ilk haftası çıkmış olacak. İstanbul'da Davut Yücel'in tasarım marifetiyle cisme bürünen Natama'nın sayfaları bir K-senfonisini şairler eliyle sahneye taşıyor.    
Dergiye yazı, şiir, öykü iletmek ve her türden iletişim için natamadergi@gmail.com adresi kullanılabilir. Gelişmelerden haberdar olmak için şimdilik şuralar:
https://twitter.com/natamadergi 
http://www.facebook.com/natamadergi

12 Kasım 2012 Pazartesi

KAÇ LEŞİN VAR?

Bugün bunları yeniden izlemek gerek. Unutmamak için. Karıştırmamak için. Kapılmamak için. Neyi hoş gördüğünü, neyi atladığını, neyi görmezden geldiğini, neleri kim olarak neci olarak bağışladığını bilmek için. Sözgelişi S.Gökçen havaalanına inerken bunu, bastığım yerin adını, ne olduğunu, insanların neye maruz bırakıldıklarını, unutmamak için “Özellikle Sabiha Gökçen’in attığı 50 kiloluk bir bomba Keçizeken köyünde bir asi gruba ağır zayiat…” (kaynak: “38”, Çayan Demirel)
"Bu harekâtta gösterdiği üstün başarı sebebi ile, CumhurbaşkanıBaşbakan ve Genelkurmay Başkanının da katıldığı bir törenle kendisine Türk Hava Kurumu Murassa (İftihar) Madalyası verildi." (kaynak: wikipedia)
Kahraman sözcüğünün telaffuz edilişi bile, bu seçim bile daima muktedirliğin belirtisi olarak... "kahraman Türk kızı" ve acz içindeki 'öteki'. Soru daima bu: acz mi kahramanlık mı? Bu da soru: Özne neden sen olasın ki? 


Çayan Demirel'den gülümsemeye çalışırken yanık etleri dökülen için bunu "5 nolu cezaevi" sonuna kadar izlenebilirse, 

38’i.

7 Kasım 2012 Çarşamba

MAVERAÜNNEHİR MÜREKKEP RENGİ YA


(...) 
Şairin* aşkı talep eden benliği, hor görülen sanatından ayrı düşünülemez. Sanatı, yani dolaylı olarak benliği hor görüldükçe onun aşk talebi de hınca zemin hazırlayan bir dilenciliğe dönüşmektedir. Şair özne burada artık teorik bir özne değildir. O Lukàcs’ın tabiriyle “estetiğin üslûplaştırılmış öznesi”dir, bir başka deyişle “deneyim bütünlüğünü kendi içinde barındıran canlı bir varlıktır.” 
Bu öznenin dünyaya yayılma arzusu, beğenilme, takdir görme arzusu aşk talebinde kendini göstermektedir. Şairin en kuvvetli arzusu kadına, onun kalbine sahip olmak gibidir. Fakat öyküde hiçbir şiiri kolayca beğenmeyen kadın figürü, beğeneceği şiirler karşılığında bedenini sunacak, şiir-tarihsel bir onay mekanizmasını da simgeler. Şairin en dipteki gizli arzusu ise, kamusuna (sevgiliye) beğendirmeyi gerekli bulduğu şiire (biçime) ulaşmaktır; ancak böylece içindeki aşkı (öznelliği) biçim hâlinde nesnelleşmiş (böylece seven öznenin sevmesi olarak büyüklüğüyle edebîleşmiş ve ebedîleşmiş) olabilir. Henüz vücut bulmamış eser sahiden de, de Man’in ifadesiyle söyleyecek olursak “öznenin kendi arzusuyla hiçbir zaman çakışamayacak bir yansıtma edimi aracılığıyla kendisini unutmasını” talep eder. 
Şair, dünyayı kendisinin muharriki olan sevgilisi ile tanımlamıştır. Onun takdirini -daha evvelki şairleri çıta gözeterek- kazanabilmek için yazmaya niyet ettiği şiiri, benliğini yalıtmadığı için asla bulamaz; ne zaman ki kendisini yalıtmaya razı olduysa o zaman takdir görme hisleri kaybolur ve şiirsel faaliyetinde gerekli sıçramayı yaşar. Şiirsel yaratımın özünde bu benlikten çıkma, irtifa kazanma vardır.


* Burada şair bir öykü karakteri.  

(Yazının tamamı "Şair Benlik ve Edebî Teşebbüs" adıyla, Yeni Şafak Kitap Ekinde, 17 Kasım'da)