24 Aralık 2013 Salı

EMROLUNDUĞUM GİBİ / Hayriye Ünal







sen dostumdun sahip! 
peki, kanat kopsa da olur, tülden bol ne var 
sen arkadaşımdın okul yolunda ağaçtan düşerken… yanımdaydın 
iki dizimde yara iki elim yara bisiklet çalışırken sen vardın
yüzerken kanalın yavaşladığı genişlediği sığlaştığı kısımlarda
yaylım ateş bizimkiler yenerken sizinkileri
karşımdaydın kalkarken kadehler türlerin karışmasına
en güzel melez ırklardandım
dokunuşu yumuşak bir tenim vardı
bacak boyum 32 inch   


(Şiirin tamamı Mahalle Mektebi dergisinde sayı 15, Ocak-Şubat 2014)

5 Aralık 2013 Perşembe

MIKE KELLEY İLE KİRLİ OYUNCAKLAR

(Mike Kelley Los Angeles’ta Cal Arts’ta eğitim aldı. 1977’de Cal Arts’tan arkadaşı Tony Oursler’le birlikte “The Poetics” adlı punk-rock topluluğunu kurdu. Resimler, çizimler, çizgi romanlar yapmanın yanında yerleştirmeler, performanslar ve rock topluluklarıyla ortak çalışmalar yaptı. Amerikan popüler kültürü onun konusu. Aşağıdaki parçalar, "Dirty Toys" adlı söyleşiden alındı. Konuşan: Ralph Rugoff)


Ralph Rugoff: Sanat, politik açıdan tarafsız mı sizce?

M.Kelley: Sanatı hep görsel iletişim ve temsil açısından düşünüyorum. Sözgelimi, beden sanatında, sanatçıların medyum olarak fiziksel bedenlerini kullandığı o sanatta, onların insan olarak tamlıklarıyla bahsedemezsiniz onlardan, onlardan bir insan olma fikri gibi bahsedersiniz. Onları politikleştirmenin yolu, onlardan o mesafeli şekilde bahsetmek, onları bir yapı ya da bir ideogram olarak görmektir.
Ama bu ritüel sürecin içinden politik olana ulaşmanız gerekir. O süreç bir sürü ajitprop çalışmasında kısa devre olmuştur, bu da psikolojik süreçleri aşırı basitleştirilmesi yüzünden çok naiftir. Sanat fikrini basit düşünce tarzları ve birebir ilişkilere indirgerseniz, faşist fikirlere çok yaklaştığınızı görürüm. Bütün bu ayrımları daha karmaşık tutmayı yeğliyorum.
(…)

RR: yapıtınız tutarlı bir şekilde yüksek ve alçak kategorilerini, onları karşılaştırıp sınıflandırması güç bir şey yaratarak patlatmayı hedefliyor.

MK: Kültür açısından söylenirse, bir şeyin nitelikli olduğunu bilmenin tek yolu belirlenmiş sınıflandırma sistemleri sayesindedir. Fakat bana göre, haz, o tanım ve kategorilerden sıçrayıp öte yana geçmekten gelir. Yani nitelikli şeyler tam da sınıflandırması zor şeyler olur. Bunlar ilginç şeylerdir.


(italik bana ait. H.Ü.)
(Söyleşinin tamamı şu kaynakta: Charles Harrison-Paul Wood, Sanat ve Kuram 1900-2000 değişen fikirler antolojisi, çev., Sabri Gürses, Küre y., 2011, ss.1154-1155)

18 Kasım 2013 Pazartesi

NE OLSA GİDER-ANYTHING GOES / Kenan Çağan

Estetik, nesnel belirlemelerin bütünüyle geçersiz olduğu alanlardan biridir. Bu yüzden estetiğin temel kavramları (estetik özne, estetik nesne, estetik değer, estetik beğeni ve estetik tavır) her zaman tartışmalı olmuştur. Bu kavramlara dair süre gelen tartışma, estetik faaliyetin keyfi niteliğine dair bir göndermeyi içermektedir. Ama aynı zamanda estetik faaliyetin değerinin belirlenmesinde bütünüyle ölçüsüz ve kuralsız olunamayacağı gerçeğini de aşikar etmektedir. Zira söz konusu kavramların karşılık geldiği anlamlar, somut olarak gösterilebilseydi,  herhangi bir üretimin estetik alanına dair olup olmadığına ilişkin tartışmalar anlamsız olacaktı. Ancak üzerinde tam bir uzlaşının olmadığı bu kavramlar, estetik tarihi boyunca, belki de ilk kez bu kadar belirsiz, tanımlanamaz ve ölçüsüz olmuşlardır. Üstelik bu belirsizlik sadece kavramlara özgü değildir. Aynı zamanda estetik üretim alanlarının kendisine dairdir de.


Bilindiği üzere estetik, her zaman estetik faaliyetleri hiyerarşik ve kategorik olarak sınıflandırma gayreti içinde olmuştur. Yani bir yandan her sanatsal edimin bir ötekinden görece farklılığını belirleyen esasları tespit etmiş, bir yandan da, bu türlerin birbirlerine karşı olan hiyerarşik konumlanmalarını gerekçeleriyle açıklamayı denemiştir. Oysa günümüzde bu durum, tam bir belirsizliğe doğru itilmiş durumdadır. Sanat türlerinden herhangi birini ötekine karşın daha üstte konumlandırmak çok güçtür. Çünkü, sanat türlerinin kendilerine özgü, bağımsız, tanımlanabilir alanlarından bahsetmek çok güçtür.
Artık melez türlerin geçerliliğinden bahsetmek daha doğrudur. Farklılıkların kutsanarak melezleştirildiği bir dönemdir söz konusu olan. Postmodernizmin bir getirisi olarak tanımlayabileceğimiz bu durum, klasik sınıflamaların geçersiz olduğunu anlatmaktadır. Postmodernizm ilkesel olarak, sabitlemelere, hiyerarşilere, kutsallara, hakikat tekelciliğine karşıdır. Postmodernizmin inşa ettiği kültürel piyasa, her şeyin eş zamanlı var olabildiği, birinin ötekine karşı daha değerli olmadığı, her üretimin değerinin kendi içinde belirlendiği bir piyasadır. Dolayısıyla postmodern paradigmanın sanatın çoğaltılmasına, her yerde ortaya çıkmasına katkıda bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Bir başka ifadeyle postmodernizmin gündelik yaşamın bütünüyle estetikleştirilmesine katkıda bulunduğu vakadır. Ancak sanatın bu derecede yaygınlığı, her şeyin sanat başlığı altında toplanabilmesi, sanatın doğasına zarar veren bir şey olmuştur. Sanatın ruhu yok olmuştur. Çünkü Murhpy’nin (2000: 44) Kristeva’dan aktardıklarından da anlaşıldığı üzere; postmodern sanat, sanat yoluyla sanatın dışında konumlanmış bir şeydir.
Bunun sebebi bizzat postmodernizmin kendisidir. 

14 Kasım 2013 Perşembe

DELİL / Hayriye Ünal

Delilleri bir bir çürütüyorum. Delilleri topluyorum. Delillerle yatıp kalkıyorum. Delillerle dolu kasalar, koliler, defterlerde her şey kayıtlı. Yastıkların içini bile delille doldurmuşum. Çıkışlar, el yazısı mektuplar… Bazaların altı dolu. İtham edilme olasılıklarının hepsi taranıp güzelce ortadan kaldırılmalı. Gündelik iş listesinin başında bu. Biraz eski bir delil arandığında ise, bir soru vardır yanıtlamam gereken, birine bir şeyi ispat etmem gerekiyordur, bir yalanı açığa çıkarmam, bir doğruyu göstermem; örneğin bir alışveriş fişi olabilir bu, bir garanti belgesi veya makbuz, bir check-in belgesi, otel rezervasyonu, tiyatro bileti, alışveriş listesi, kira kontratı, ilkokul karneleri, nişan davetiyeleri, delinerek geçersizleştirilmiş her biri başka bir ülkeye ait eski pasaportlarım, bana ait olmayan delik pasaportlar, loto biletleri, pet su şişelerinden kopardığım yapışkanlı etiketler, tutanaklar, bir azil belgesi, F.’nin ALES sonuç belgesi fotokopisi…

Boşaltılmayan çekmece, çekilmeyen dolap, kaldırılmayan kanepe kalmıyor, ve o delile ulaşmak mümkün olamıyor. Çünkü bütün deliller birbirine benziyor. Bütün somut deliller sadece kendisiyle sınırlı ve kâğıt üzerindedir. Bez ciltli ajandalarda her şey kayıtlı. Bana söylenen sözler, benim söylediklerim; hepsi haklılığımın kanıtları. Bu kadar haklı olarak sığabileceğim tek bir dünya, tek bir ev yok. İki katlı bir evin bir katını tümüyle delile ayırdım. Klasörleri önce harflendirmiştim, sonra alfabe yetmemeye başladı. Her harfin ucuna birden 5’e kadar Romen rakamı ekleyerek klasör sayısını önce 5 katına çıkarıyorum. Aradan iki sene geçince bu rakam yetmemeye başlıyor. Bu defa Arap harfleriyle yeni bir klas oluşturuyorum. Üst katın duvarları tümüyle doluyor. Bir bavul ise her biri değişik zamanlarda, sevildiğim günlerde bana yazılmış ama ismimi içermeyen, bazen ismimi şifreleyen şiir ve öykülerle dolu. Özellikle evli olan yazarlar için ithaf işleri tehlikeli. Şifrelemenin bir avantajı da birden fazla kişinin o şiiri kendine yazılmış sanmasıymış, ben bunu çok sonra fark ediyorum. Ama diğerleri de şifreli olduğu için şiirdeki veya öyküdeki öteki yaşayan kadınları teşhis edemiyorum. Çok da önemli değil, çünkü elimdeki delillere göre, iletişim ağında herkes birbirinin yerini çabucak alabiliyor. Daha önce G. için yazdığı ve tarih sırasıyla bir word dosyasında sakladığı aşk mektubundaki isimleri CTRL-F ile ve “tümünü değiştir” komutuyla hızlı sürede uyarlayıp M.’ye gönderdiğini anlatıyor bana biri. Bu bavulda karakteri benden esinlenmiş iki roman, iki de öykü kitabı bulunuyor. Sonradan bunları unutuyorum. Sahipleri bir yerde olayı başka türlü anlatınca –beni, benim etkimi sonradan hep inkâr ederler, çünkü nalıncı keseri gibi kendilerine yontarlar- hayal meyal anımsıyorum ve o zaman isimlerini koyduğum kitapların vaftiz töreni belgeleri olarak sakladığım mesajlaşmaları, şiirin bana ithaf ediliş ânına dair delillerin bir kopyasını sahibine postalıyorum. SMS’leri silmeden evvel üşenmeden tarih, saat ekleyerek bir ajandaya kaydediyorum. (...) "Bak doğrusu böyleydi" diyorum. Bu parayı şu ibanla senden şu tarihte almıştım ve bu ibanla şu tarihte iade etmiştim. Dekontlar için ayrı bir e-posta adresim var. Aklım bana yük. Savunulabilir yanlışlarımla formülü bozdum. Aklım bana yük. Kendime karşı adil olmamın şartı bu. 

("Delil" hikâyem Karagöz dergisinin 25. sayısında yayımlanacak) 
(screenshot: "Element of Crime" / Trier)

AŞK TUZAĞINDAN UZAK: ŞİMDİ AŞK EBEDİYYEN DEĞİŞİR / Evren Kuçlu

(...)
Ünal epik şiirin ritüellerine uyma konusunda başından beri gevşek bir şair. Bunun yeni bir ritüel oluşturmasına izin vermeden, hatta inanç sistemini dışlayarak, kaba tabirle belki “günaha girerek” zihnin – öncelikle  okur zihninin - dolaşımına kapı aralamış oldu. Kadın şairliğin zorluklarına kucak açarken de benzer bir gayret gösteriyordu muhtemelen. Bu açıdan görece saplantılı duygularını şiirin içerisinde bir geçiş olarak kullanma opsiyonu vardı. Özellikle ilk şiirlerinde edebi olduğu kadar klinik düzeyde de incelenmesi gereken bir özne vardı. Duygusal olgunluğun şiir bilgisiyle harmanlanmasının sonucunda Hayriye Ünal aşk şiiri yazarken bile kıvamını kolayca buluyor. Çünkü aşkın kapsama alanı ve gündelik işleviyle  ilgili geniş bir malumatı var. Bu yüzden gerçeklikle bağını keserken aşkını da yanında götürüyor. Octavio Paz'ın "Gerçeküstücüler arzunun yıkıcı gücüne ve erotizmin devrimci işlevine inanırlar" sözü bu düşüncemizi ayakları üzerine oturtabilir sanırım.  Hayriye Ünal gerçekliği de kurmacayı da aynı seremonide başarılı bir şekilde kullanıyor. Tabii gerçeklikle bağının her şeye rağmen güçlü olmasında bunun büyük payı olduğunu belirtmek gerekiyor.
(...)

28 Ekim 2013 Pazartesi

DURMAK ÖLÜMDÜR*

Yine şiir endişesiyle dertlenip henüz şiir kitabı çıkmamış şairlerle bir araya geldik. Bu defa yaz çok hareketli geçti. Politika rüzgârları şiirin üzerinden geçti, geçmeye çalıştı diyelim daha doğrusu. Örneğin edebiyat dergileri siyasi haftalık gazeteler gibi çıktı. Hem de çoğu oldukça alt perdeden. Ama iyi şiir daima dip akıntısı olarak ilerlemeyi bilir. Biz sadece şiirin izini sürmeyi istiyoruz. Tüm bu hengâme arasında biz yayıma hazırlanırken Murat'ın şiir kitabı çıktı, Ertuğrul evlendi. Melih'in bir çocuk kitabı basıldı. Murat Düzce’den, Nergihan, Dilek, Doğukan ve Melih İstanbul’dan geldiler; Ertuğrul benimle ev sahipliğimi paylaştı. Ankara’da buluştuk ve şiir konuştuk. Politika-şiir, internet, sosyal medya, ıstırap, poetika, genç yaşta editörlük konularımız arasındaydı. Hasan ve Musab yanıtlarıyla katıldı bize. Serap Koç fotoğrafları çekti.

Musab: Modern sanatçının hedefi onlar iken postmodern sanatçının hedefi her birimizdir. Modern sanatçıda gördüğümüz dışsallaştırma maruz kalmışlıktan doğan pathos vardı ve bunun suçlusu dışta aranırken postmodern sanatçıda kabullenmişlik duygusu hâkimdir. Çünkü artık çıkış yoktur. Bu durumda işleyen sanatsal süreç her birimizin içindeki sistemle uzlaşmışlığa odaklanır… 

Nergihan: Kişisel olarak zamana ayak uydurmakta bir kaplumbağanın azmini taşıyorum. Ağır hareket etmenin vakıaları ağır ağır sindirebilme gibi bir lüksü de beraberinde getirdiği aşikâr, ancak yapılmış şeyi yapma –düşülmüş kuyuya düşme- riski de yok değil. Ama herhalde şair, hem önde olup hem aslında ağırdan alan kişi olmalıdır, bu ikisi birbiri ile çelişen şeyler gibi görünse de bütün manzaraya hâkim olmak için durmak isterim, durmak ve bir karıncanın yürüyüşü gibi aslında hiç acele etmeyen tüm âleme şahit olmak… Başka türlüsü zaten oyuklara konuşuyoruz, hiç değilse oyuğun diğer tarafında da henüz bir insan kalmış olsun, bir sırrın ağırlığını döküyormuş gibi anlık bir konfora kavuşabilelim. 

Ertuğrul: Bahsettiğiniz iletişim canavarlığı ya da internet, teknoloji şiire yeni alanlar açtı, yeni imgeler kazanmış durumdayız. İsmail Aslan’ın bir dizesi aklıma geliyor: “ellerini farklı kaydet onlar birer barış antlaşması”. Bu yeni imgeler iyi kullanıldığında iyi şiirler ortaya çıkabiliyor. Öte yandan kişinin kendini teknolojiye fazlaca kaptırmasıyla, bir sığlık da ortaya çıkabiliyor hayatında. 

Hasan: Derinleşmek adına muhatap olduğum/bırakıldığım meselelerin bir kısmını ıskalamak da istemiyorum açıkçası. Şiire yaklaşırken de bir ‘dağılma’ya veya insanı ‘yüzey’e çekecek, insanın ‘yüzey’e bakan yanına hitap edecek bir sığlığa kapı aralamamaya özen gösteriyorum. 

Dilek: Günün birinde birilerinin data bankasındaki verilerden biri olup olmayacağım konusunu bilmiyorum; adımın yerine “D_13#09#13@21/34” yazılıp yazılmayacağını da; ama diğer bütün eylemlerimden olduğu gibi yazdıklarımdan da sual edileceğimi biliyorum, buna iman ediyorum. 

Melih: Siyasetin, girdiği her yeri kirlettiğine inananlardanım. Bu sebeple de eser verirken siyasetten mümkün mertebe uzağım. Dahası güncel bir olaya dair şiir okumayı da tercih etmiyorum. Çünkü bu tip, sıcağı sıcağına gündemi yakalayan çabalarda, gündemin ekmeğini yeme isteği, tribüne oynama, popülist hareket etme gibi eğilimler görüyorum. Bu arada bunu bir sanat manifestosu olarak koymuyorum ortaya. Sadece şahsi tercihlerim bu yönde. 

Doğukan: “Divan edebiyatı zaten fâilün…” deyip geçmek büyük bir hakaret tabii. Resmî ideolojinin edebiyat dersleri, ters psikoloji ile yıllarca böyle nefret ettirdi eskimeyen şiirimizden bizi. Fakat bakın, Behçet Necatigil soyadını ünlü divan şairi Necâti’den mülhem olarak almıştır mesela. Şiirine ne kadar yansımıştır, o ayrı bir konu. Gelenek aslında farkında olmasak da bir damardan devam ediyor yani edebiyatımızda. Zaten “gelenek” devam eden bir şeydir, bir yerde kesintiye uğrarsa kendisine zeval gelmez; ama yeni zuhur eden şey, mutlaka bu kopukluktan dolayı sağlıklı olmayacaktır. Önemli olan bunun farkına varabilmek, olabildiği kadar. Lâkin ben de hâlâ Bedri Rahmi gibi utananlar tarafındayım. 

Murat: 2012 yılında Konya’da Habis dergisini çıkartıyordum, aynı zamanda bir kitapçıda çalışıyordum. Şiir rafına gidenlerin hemen hepsi ile konuşup yazıp yazmadıklarını, kimleri okuduklarını soruyordum. On altı yaşında bir lise öğrencisiyle tanışmıştım bu yoklamalar esnasında. Çocuk, ikinci yeniyi çoktaa…n bitirdiğini yeni arayışlara girdiğini söylemişti. Mesela o çocuğu acayip kıskandım o an. “Bu çocuk uçar,” dedim, şiirlerini gönderdi sonra, bir tanesini yayınladık. Birkaç ay sonra ne o çocuk bir daha dükkâna geldi ne de e-postalarıma cevap verdi. Bu şimdilik yanıldığımı gösteriyor.

(Şiire dair bu oturumun tam metni Hece dergisi Kasım sayısında yayımlanacak)

*Virilio

27 Ekim 2013 Pazar

YATAK ODAM BİR YERYÜZÜ ŞEKLİDİR / Hayriye Ünal

(...)
senin yatağımızda bıraktığın – değerli ceset
kalbi kaburgası içinde bana gerekli bir kadavra
bana tartışmalarla tehditlerle bıraktığın
oyun son bulsun, hadi!
delilik belirsin, hani nerde küçük kışkırtmaların
konkav ve mat huzursuz ve ılık
gör her şey kararıyor
hava, gümüş, ten
baktığım boşluk bana bakıyor

hangi yakınlığın içinde yok bir parça alçaklık?
(...)

("Yatak Odam Bir Yeryüzü Şeklidir" şiirimin tamamı Bakmaklar dergisi 2. sayısında yer alıyor)

15 Ekim 2013 Salı

DEVLETTEN ANA ŞAİRDEN İKON: ARTTIRIYORUM

(...)
Garip’in “gayri meşru çocuk”larından bir diğeri Cemal Süreya’dır. İkinci Yeni içinde şiir dilindeki açıklıkla Garip’e en yakın şair olarak nitelendirilebilir Süreya. Bugün toplumda da İkinci Yeni’nin en sevilen ve sıklıkla “tüketilen” yüzüdür. Bu tüketilebilirlik bir parça İkinci Yeni’nin kabulüyle ilgili olsa da büyük oranda Cemal Süreya’nın metinleriyle de ilgilidir. Ancak Cemal Süreya şiir anlayışıyla Garip’ten keskince ayrılır ve eleştirir Garip’i. Cemal Süreya meşhur yazısı “Orhan Veli’nin Yanlışı”nda; Orhan Veli’nin şiir dilini doğallaştırmasından, şiiri sivilleştirmesinden, şiire kasket giydirmesinden övgüyle söz eder. Fakat o kadar. Övgüsü bununla sınırlıdır. Çünkü “bütün gemileri yakmanın neşesi” bir şiirin açımlanması, gelişmesi için yetersizdir. İşe “sıfırdan başlamak” istemekte haklı olabilir Orhan Veli, fakat “yeni yapıyı daha entelektüel planda kurmak suretiyle”. Cemal Süreya, Orhan Veli’nin tüm etkisinin kendisinde toplandığı eski şiiri inkâr hareketinin değerini sorgulatan bir teze sahiptir; bu teze göre bu şiirler sahip oldukları mevcut güzelliği de, tuhaflığı da “yüzde yüz eski şiirden alırlar.” Buna örnek olarak verdiği mısraların hepsi de eski şiirdeki mısralara gönderme yapmakla ironilerini onlara borçludurlar. Bu da şiiri şiir tarihsel açıdan bir dizinin parçası yapmaya yeter, şiiri ayrı bir güzellik kılmaya değil. Bu, onu Süreya’nın tabiriyle “negatif parodi” yapmaktadır.     
Her ne kadar bugün Orhan Veli, Cemal Süreya’nın ileri sürdüğü tezlere rağmen, şiirinin içerdiğinden daha kuvvetli bir etkiye sahipse de, şiirle samimiyetle ilgilenen herkes bu etkinin bir karşılık bulma olduğunu, şiirin direkt etkisinden çok pop içerikli bir şöhret olduğunu fark edecektir. Cemal Süreya çok içeriden bakmaktadır, tam da şiirin buyurduğu yerden. Bu ona tarihî bir tespit yaptırır: Orhan Veli “Türk şiirinin kavgasını kazandı. Kendi şiirinin kavgasını kaybetti.” 
Peki, niçin kendi şiirinin kavgasını kaybetmiş, erken vefat etmiş, şiiri bir anlamda yarım kalmış bir şair Türk toplumunda böylesi bir etkiye sahiptir? Bir kez daha Türk toplumunun, Türk edebiyatının beklentilerine geliyoruz böylelikle. Türk halkının beklentilerinin iktidarın beklentileri ile uyuşması ne ilk ne de sondur. Ama her uyuştuğunda ortaya birkaç popüler ikon şair çıkması tesadüfî değildir. (...)

(Şiirde etki konusunu tartışan Şairin Şemsiyesi adlı ortak kitap için yazılmış yazıdan)

13 Ekim 2013 Pazar

HATA VE HAKİKAT HAKKINDA KONUŞAN KİM?

(Bu yazı Karagöz dergisi için 2011 yılında yaptığım dosyaya yazdığım çerçeve yazısından bir kesit, yazı Şairin Alınyazısı kitabına adını veren yazı aynı zamanda. Söylediğimin tam tersi anlaşılması riskine rağmen bunları yazmayı istiyorum, gerekli buluyorum. Tek cümleyle "şiirleri görelim!" demek daha keyifli olurdu, derli toplu bir kültürel mirasa konmuş olsaydık. Masaya yemekleri, vazoyu, takım taklavatı vb. koymak için masaya ayak da gerekiyor hem de dört tane, sallanmıycak, eşit ayaklar, düz zeminde. Ağaoğlu ile ilgili kısım da, onun bir devrin eleştirisini yaptığı akılda tutulmazsa anlaşılmayabilir. Böyle.) 

Edebiyatın farklı saiklerle toplumda itibar kaybına uğradığı zamanlarda sorgulanan tek tür neredeyse şiirdir ve dolayısıyla şairlik payesi de sorgulanır. İçinde bulunduğumuz zamanda edebiyatın diğer türleri konusunda ciddi bir mukavemet oluşmamışken şiirin bizzat şairler tarafından düşük görülmesi, etkisizliğinin ilanı bana şairin kendi etkisizliğini böyle bir paravanın arkasına sakladığını düşündürüyor. Aslında mesele şiirin yerini başka şeylerin almaya başlaması ile şairde nükseden işe yaramazlık hissi. Değer yüklü bir geçmişe sahip şiir, sözüm ona sözün etkili olduğu muhteşem devirlerin anısı bilincin gerisinde baskı oluşturuyor. Peki, anımsandığı kadar değerli miymiş şiirin yeri? Bugün bize parlak görünecek muhteşem bir devri olmuş mu hakikaten? Tür bütün edebiyat adına söz alırken ve kendi sınırlarının eşiğini aşındırmışken, haddinden taşmışken bugün ‘her şeyi açan bir kilit olarak’ bu rolün altında kalıyor olmasın? Sahi, şairin Türk aydını olma ödevi şiire ‘fazla’ geliyor olmasın?
(...)
Bir ulusun, etnik çoğunluğun çıkarları söz konusu olmaya başlayınca, ister istemez metinler o çıkarlara yakınlıklarına bağlı olarak kendi aralarında sıralanmaya başlanacaktır. Bu, nerdeyse sürecin kendi doğasında olan şeydir. Nasıl herkesin anlayabileceği, standartlara bağlanmış bir dil, bu süreçte yani merkezi güçlendirme sürecinde en önemli aşamalardan biriyse müzikten resme, edebiyattan güzel sanatlara kadar estetik beğeninin standartlaşması da zorunlu bir aşamadır. Buraya kadar olan süreç değerlendirmesi, Avrupa’nın tamamına yakınında, örneğin Fransa’daki uluslaşma süreciyle ortaklıklar taşıyor. Yine İngilizliği edebiyatta tecessüm ettirerek edebiyat ideolojisi şemsiyesi altında sınıflı bir toplumu bir araya getirebilen modern İngiliz edebiyatçıları ve akademileri, kendi toplumları açısından uygun modeli üretmişlerdi. Edebiyatın salt edebiyat olarak değerli olabilmesinde en önemli etken manevi değerleri daha evvel taşıyor olan dinin yerini peyderpey sanat ve edebiyatın alabilmesiydi. Bir İngiliz’in Shakespeare okuyarak kendine değerler manzumesi oluşturması bile beklenebilirdi.
(...)
Harcına Türklüğün katıldığı kültürel kimliğin oluşumunun edebiyattaki iyi bir örneği Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak romanıdır. Somut ve gündelik yaşama dair gözlemlerle o devrin ayrıntılarının verildiği kitapta Ağaoğlu karakterini ironikleştirerek durumun dışına çıkmayı gerçekleştirdiği ve çizdiği aydın profilinin kendi yazgısını fark etmesini sağladığı için romanın ulusal alegoriye dönüşmediği söylenebilir. Ancak yine de çizilen aydın kadın tipinin yaşadığı bunalımlarda kişisel olanla toplumsal olan birbirinden netlikle ayrışmamaktadır. Her şey iç içe geçip durmaktadır.  
Cumhuriyet’in Onuncu Yıl etkinlikleri kutlanmaktadır. “Program gece saat on’a doğru, çocukların yine sünnet bandosu eşliğinde söyledikleri Onuncu Yıl Marşı ile son buldu. Çok şükür. Çok şeyler başarılmıştı. Çok şeyler de başarılamamıştı ama, Dündar öğretmen de, elbet çocuklar da, her savaştan açık alınla çıkıldığına tâ yürekten inanmışlardı ya: Nasıl olsa, ne olsa, Türk’üz, Cumhuriyetiz, göğsümüz tunç siperi…”[i] Roman boyunca kahraman, karılan ulus harcının içinde ağır sorumluluk duygusuyla yer almayla, bireysel çıkmazları arasında kendini sorgular durur.
Sokakta bir afiş: “Tarihi Yeniden Yapan El Seni de Yapıyor. Ne Mutlu Sana.” (98) Sokağın o zamanki dilini anlatması bakımından iyi bir atmosfer tanımı. Bu, bireyin ayrıca bir gelecek doğuracak denli yüklenişini de anlatıyor. Bireyin rüyası bile sorumluluk hissiyle yoğrulmuştur:
Bu öyle bir anmış ki, sanki bir düğmeye basılacak ve bir tren raylarının üstünde hızla yol alacak. Ya da bir geminin, yıllarca kızakta, denize indirilmeyi bekleyen bir geminin denize indirilme anıymış. Tabiî düşü gören ben olduğum için olacak, bütün gözler de özellikle bana çevrikmiş. Galiba gemiyi denize ben indirecekmişim. Şişeyi ben kıracakmışım, düğmeye ben basacakmışım. İşte böyle, çok önemli bir görev bekliyormuş beni. (367)
Bu sorumluluğun bir teması yok değildir elbette: “Adı ‘Vatan ve vazife’ olan piyesteki bir okullu küçük kız için Melâhat öğretmen benim rol almamı istedi.” (92) “Sabiha öğretmen hep, ödevini en iyi yapan çocukların görevini en iyi yapan ve Türklüğü yücelten vatandaşlar olacağını söylüyordu.” (103) “Son müsamerede eskiyen Türk bayrağının yerine yenisini kendi cebinden diktirmiştir. O ay karnesiyle az şeker alabilmiştir.” (140) “Ertesi yıl Gençlik Parkı’nda, yine böyle bir kış günü, karlı bir bankın üstünde Aydın’la belki de bunun için yan yana oturmuştur. Bir ormanda bütün ağaçlar gibi bir ağaç, bir fabrikada bütün araçlar gibi bir araç olduğunu ummuştur.” (352)
Ancak bu bütünleşme hayallerinin hepsi boş çıkacak ve o “tek başına özgürleşme düşü içinde” boğulacaktır. Kişisel hikâyesini, fikir yığını hâline gelmiş bedenini birine ‘öylesine’ teslim ederek mahvederken “tek başına özgürleşememenin” bedelini öder gibidir. Aysel kahraman olamadığını ve iki uç durum arasında binlerce ara durum olduğunu fark ederken romanda alttan alta tek başına özgürleşebilmenin yolunun edebiyat olduğu da hissettirilir. İşte yazarın yeteneği!
(...)
Bir şair olarak toplumsal bir ürün olmak ne kadar minimize edilebilir? Bireysel takat, zihinsel güç ve yetenek bireyi çevreleyen koşullara rağmen ne kadar bir enerjiyi açığa çıkarabilir? Tarihsel koşulların bize sunduklarını reddederken, reddetmeye kurgulu oluşta başka koşulların üzerimizdeki etkisini görebiliyor muyuz? Bir klon, klon olduğunu nasıl fark eder? Ya ürünsek. Ya klonsak. Burada klonluğu fikirlerimizdeki orijinalitenin yokluğu anlamında sınırlandırıyorum. Ancak vurgulamam lazım: Bloomgil bir “etkilenme kaygısı”na atıfta bulunmaksızın tüm sosyal, siyasal koşulların etkisini düşünmeli. Bu konuda hiçbir kesinliğe sahip olamayışımız, mutlak anlamda “kendinden menkul” biri olmayacağı, bir çocuğun bile belli oranda anne babasını kopyalayışı ile desteklenince kaos büyüyor. Aysel’in başka türlü olabilirliği? İçsiz bir şey, bir kılıf, özü başkası tarafından taşınan bir kopya olmanın o kimsenin kendisi tarafından fark edilebilirliği olası mıdır? Acaba şu oranda kendi hakikatimiz, bu oranda kopya oluşumuz neyi belirleyecektir? Diyelim kötüleme maksadıyla “verili gerçekler”den söz ettiğim her defasında, “verili olmayan gerçeğin” nasıl bir şey olduğunu biliyor muyum? Verili ve bir gücün önerisi olmadığı hâlde yine de objektif olabilen, sadece bana açık bir hakikat –ve başkalarına açabileceğim bir hakikat- var mıdır? “Hata ve hakikat eşit ölçüde göz kamaştırıcıdır”[ii] Ama ikisi de eşit ölçüde toplumsallaştırılabilir midir? 
(...)

[i] Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak, 3. bas. (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1980), 24. Parantez içinde sayfa numarası verilen diğer alıntılar da bu kitaptan. 
[ii] Jacques Ellul, Sözün Düşüşü, çev., Hüsamettin Arslan (İstanbul: Paradigma Yayınları, 1998), 52.

8 Ekim 2013 Salı

KESKİN GÖZLÜ VE BELLEĞİ GÜÇLÜ BİR TANIK

Ümit Güçlü Kuyudaki Koro dergisi için benimle uzun uzun söyleşti, Şimdi Aşk Ebediyyen, genel olarak şiir sorunları ve politikleşirken şiiri, şiirini kaybeden şairlere dair yanıtlardan kesitler:

İlk kitapları yazarken tarih ve mitoloji beni çok meşgul ediyordu. O zaman şiir için garip teknikler geliştirmiştim. Şiirde kullanacağım sözcükler ve kişilerin haritasını yapıyordum. O kadar çok tarihsel kişilikle karşılaştım ki, birden dünyam zamanlar üstü bir zenginlikle doldu.
(...)
Burdaki fail “bir yandan en büyük talep, bir yandan olabilecek en kırılgan şey”, çünkü özgür olmak istediği kadar yardım da istemektedir, fakat ahlaki üstünlüklerle ilgilenmiyor olması onu etiksiz yapmıyor, bilakis sadece kendi vicdanı tarafından yargılanmayı kabul ederek kendi feci sonunun faili oluyor.
(...)
E tabii, çok iyi yakaladın. Madam Bovary edebiyatta gelmiş geçmiş en güzel “olamama” öykülerinden biridir. Lirizme hiç ulaşamama Emma’nın ölümüne sebeptir. Emma madundur, nesneleri kafasındaki öyküye göre yerleştirdikçe, her eylemi bir taklit olacak ve o kendi failliğini ıskalayacaktır. 
(...)
Bir dönem Poetikhars’ı yoğun okuyordum. Hâlen de bir kaynak mahiyetindedir. Mevcut şiirin güncel sorunlarına yönelik eleştirelliğimi pekiştiren bir bakış açısı vardı görsel şiirin. 
(...) Herkesi çıplak gördüm. Ortada dolaşan ve adı şaire çıkmışların -bazı safdilleri ve modaya uyanları saymazsak-aklı ermeyenler reşit sayılmamalı belki de- sınırlarda ölen askerleri de, Kürt insanını da umursamadıklarına, en küçük bir merhamet geliştirmediklerine; tek dertlerinin kendi beyaz kıçları olduğuna saniye saniye tanıklık ettim. Tanığım.  
Mısır’da silahsız insanlar kurşuna dizilirken (“muhtemelen sırf Arap oldukları için”) daha evvel kendilerine şair muamelesi yaptıklarımızdan gık sesi bile çıkmadı. Tanığım. En ilkel nefret suçları suç değilmişçesine satır aralarından sarkıyor artık. Hepsine tanığım.

Kısacası toplumumuzun özellikle okuryazar bölüğünün vicdan noktasında sıkıntılı olduğu oranda, “kültürel afazi” içinde debelenen bir bölük olduğuna dair kanılarım pekişiyor. Konuşuyorsunuz ama hiçbir kavram kendi anlam alanını kast etmemiş oluyor. Sayısız gecikmeli ekolali hastası bir koğuşta gibi. Bir tür lanet belki; ama ben tanığı olduğum hiçbir şeyi unutmuyorum. Ne yani "vicdan hariç şiir" mi diyeceğiz, yok öyle. Vicdan şovlarının asıl büyük vicdansızlığı örtmek için birebir olduğunu pek güzel izledik. 


(Söyleşinin tamamı Kuyudaki Koro dergisinin Ekim sayısında yer aldı, derginin dağıtımı bu hafta sonuna kadar bitmiş olacak)

4 Ekim 2013 Cuma

KANONUN DIŞINDA ŞİİRİN İÇİNDE / Hayriye Ünal

(...) 
El; işi, emeği ortaya koyan, olasılığı gerçeğe dönüştürecek eldir. Hayvanda bulunmayan, insanı ürün ortaya koyan, bir canlı olarak hayvandan ayıran en önemli uzuvdur. Locke’un tanımıyla “yaşamın zorunluluklarının üstesinden bedenleriyle gelen” bir canlının en işlevsel organıdır. “El” şiirinde “sıcak ve yok” olandır. El, eylemin en önemli göstergesi olarak, bir “olmama”nın işareti olarak da bir olumsuzlukla birlikte nerdeyse her şiirde. “Yaşarken unutulan elimiz” (“Tüy”) insan özgürlüğünün, insanın özerk alanının daralması bile kendilerine yansıyandır: “Büyük kentler büyüyor ellerimi eziyorum” (“Ağlama Adamları”)

Şiir başlıklarından biri “Değmeyen ellerim”dir. Eylemin bu yokluğu, o şiirde özellikle şaire barınak olmayan bir dünyayı anıştırır. “Kömürlüğe büzülen ayakları” ilk anda evsizliği/barınaksızlığı hatra getirmektedir. İnsan eseri bir dünyanın ortasında, bir şeye yetmemenin, bir şeyi alamamanın, her şeyden mahrum olmanın, yok olmanın, “kesik kesik” koşmanın şiiridir. (...)

(Yazının tamamı Hacı Şair'in "10 numara" adlı 5. sayısında yer alacaktır)

20 Eylül 2013 Cuma

İKİ VİDEO, SAGAZAN, RON FRICKE, SAMSARA

Filmi dün tesadüfen keşfettim, hadi sinemaya gidelim dedik Zel ile, Perispri de gelmek istedi, ona nasıl olmaz denir, en yakın sinemadaki en izleyicisiz filme daldık (Samsara), akıllı telefonda 7 yıldızlı film olarak seçmiştik. Üçümüz de şaşırmayı beklemiyorduk. Aralarında İngilizce konuşan 3 kişi ikinci yarının ortasında çıktılar. 6 kişi kaldık. Tek sözcük edilmeden bitti film, “ne oyuncumuz ne de diyaloğumuz var, dolayısıyla görüntü bizim başrol oyuncumuz.” demiş yönetmen Ron Fricke. İtiraf etmeliyim Baraka'nın yönetmenini de böylece tanıdım. Perdede her şey çokluk'un yoğun eleştirisi gibi geliyordu bana, Hardt ve Negri'nin kulakları çınlasın. Olağandaki olağanüstü. Hayvanların bir "yığın" halde katledilişi zaten korkunç ama orda başka bir çakışma gördüm. Hayvan cesetleri, malzemeler yükleme bantlarından akarken makine gibi yüzlerce insanın aynı şeyin kurbanı olduğu... Sonra bir an bir ofis çağrışımı ile dondum, aşağıdaki videodaki 2 dakikalık kesit başladı. Buraya almadan edemedim. Bir leopold gördüm, yirmi dört saate lanet. Şiir misin be adam!
   

Film bana Olivier de Sagazan'ı armağan etti. Youtube'a dalınca Sagazan'ın atölyesine ait aşağıdaki videoyu buldum, müthiş transfiguration (insan bedeni ile ilgili önyargılarla doluysanız, omuzlarında dünyayı taşıyansanız izlemeyin) 


5 Eylül 2013 Perşembe

BAWER BİKİN EM Bİ DESTPÊKA DEMSALA SAR / Furûx Ferrûxzad

Bawer bikin em bi destpêka demsala sar
û ez im ev
jineke tenê
li ber devê demsala sar
li ber destpêka fêmkirina qirêjiya dinê
û bêhevîtiya zelal û xemgîn î asîman
û qelsiya van destên bêtonî.

dem çû
dem çû û saetê çar caran lê xist
saetê çar caran lê xist
îro bîst û yekê berfenbarê ye
ez efsûna demsalan dizanim
û fêhm dikim ji devê kêliyan
mêrxas di gora xwe de raza ye
û xak, xaka dilovan
hişareta aramiyê ye

dem çû û saetê çar caran lê xist.

ba tê li kûçeyê
ba tê li kûçeyê
û ez cotbûna kulîlkan difikirim
bijkojên bi çiqlên xwe yên ziravokên bêxwîn
û vê dema bi jana zirav î westiyayî
û zilamek derbas dibe ji kêleka darên şil re
zilamê ku rişteyên şîn ên tamarên wî
wek marên ijmirî bi her du aliyên sûyê wî ve
hilkişiyane
û li ser cênikên wî yên tevlîhev wan her du kîteyên bixwîn
dûbare dikin
-silav
-silav

û ez cotbûna kulîlkan difikirim
li ber devê demsala sar

29 Ağustos 2013 Perşembe

EPİK LİRİZM VE MAHMUD DERVİŞ

Muriel Steinmets soruyor:
 -Yannis Ritsos’un şiirinizi “epik lirizm” diye sınıflandırması şaşırtıcıydı. Bu sınıflanmaya katılıyor musunuz, bu şiir mümkün müdür, bugün hâlâ, batıda destanın yüzyıllar önce kaybolmuş bir tür olduğunu, lirizmin pek çok eleştiriye uğradığını da gözeterek yorumlar mısınız?
Mahmud Derviş yanıtlıyor:
 Epik şiir, geleneksel anlamıyla algılarsak, uzun süre önce yok olmuştur. Hegel’in de öngördüğü üzere, epik şiir eski uygarlıklara bağlıdır. Lirizm ise her zaman var olmuştur; çünkü her zaman bir “ben”in çoğulluğunu bünyesinde taşımaktadır. Bu tip şiir ayrıntıları, bir halkın ruhunun parçalarını dile getirir. Halktan daha çok, halkı oluşturan bireylerle ilgilenir. Bu kavramlar elbette Arap şiirinde güçlü bir şekilde yoklar; batı dillerinden çevrilmişlerdir. Batı dünyası’nda, lirizmin ne epik ne de dramatik olduğu; tiyatroya yaraşır bir duygu olduğu söylenir. Tam tersine bizim Arap Edebiyatı ise başlangıcında, kökende liriktir; ama sonra diğer akımları takip eder. Arap edebiyatında da çeşitli türler vardır. Ritsos benim şiirimi “epik lirizm” olarak tanımlarken, şiirin mimarisinden, yapısından ve bu yapı içindeki sesin çeşitliliğinden bahsetmek istemiştir. Sadece benim sesim değil, başkalarının da sesi de var ki bu bir grubu ima eder.
Şiirim sınırlı ve kişisel bir mekânda, alanda yer almıyor; ama tarihî ve coğrafi bir plan üzerinde geniş bir alanda bulunuyor. Bu noktada bazı metinlerim, epik şiiri çağrıştırabilir. Bu şiirlerdeki lirizm ne kişisel ne de bireyseldir; kolektif lirizmdir. Bu da ne tamamen lirik ne de tamamen epik bir şiiri işaret eder. Arap dünyasında da lirizm ağır saldırılara, eleştirilere uğradı. Genç şairler kavramlara hakimiyetlerini biraz kaybettiler; sürekli olarak romantizm ile lirizmi birbirine karıştırıyorlar.
(Fransızcadan çeviren: Ali Kozan, www.humanite.fr, 2004) 

23 Ağustos 2013 Cuma

HİŞT, SEYİRCİ KAN İSTİYOR GENE, KOŞ KAHRAMAN

(Dergilerdeki şiirlerde, nette ve e-posta kutularımıza mail gruplarından yağan berbat şiirlerde 70’lere dönüş emaresi görüldüğü şu günlerde, Ahmet Oktay'ın, içinden bir kesitini aldığım şu yazısını hatırlamakta büyük yarar var. HÜ)  

(…)
[Ş]iir; [ancak] gündelik yaşama hemen el koymayı ve onu bir programa göre değiştirmeyi öngören kuruluş ve kadroların güdümünde olmayan ve onların kısa vadeli taktiklerinin çekim gücünden uzak durabilen bir “siyasal söylemi” üstlenebilir. (…)
1970’lerden sonra yayımlanan pek çok şiir (bir kuşağın ürünleri) son kertede bir eylem ve kahraman eğretilemesi bağlamında üretiliyor. Şiir ve “Kurtarıcı” Özne başlıklı yazımda (Tan, sayı 2) toplumun dönüştürülmesi gibi insanal ve dünyasal bir sorun’un, eylem ve kahraman eğretilemesi yoluyla tarihin kendi zaman boyutundan Mesihgil bir zaman boyutuna taşınmasının tehlikelerine değinmiştim. “Gerçekliğin algılanmasının yarattığı sarsıntıları onarıcı nitelikteki”[i] bu eğretilemenin, şairler öngörmemiş olsa bile, çok önemli kuramsal sorunlar içerdiği kesin. İlk yaklaşımda, “hem bir tür yaşamama isteği, hem bir tür ölmeme isteği”ni[ii] dile getiren bu şiirlerdeki kahraman imgesi, sürekli olarak, Marx’ın onca eleştirdiği bireysel başkaldırıyı öne sürmektedir. Yine sürekli olarak kitleler adına ve kitleler için acı çektiğini vurgulayarak; bu kahraman; kendini somut ve yaşamsal olandan ayırmakta, alabildiğine duygusallaşmakta, dolayısıyla Hillach’ın deyimiyle somut siyasal pratik bağlamında yabancılaşmış bir figür olarak belirmektedir.[iii] Eylemin karasevdalısı, az sonra kendi türünün oldukça yetkin bir örneğinde izleyeceğimiz gibi, doğayı da aşk, dostluk gibi bireysel/insanal değerleri de gözden düşürmekte, horlamaktadır. Kahraman “köprüleri atmaya”, “dünyanın ağzını kan içinde bırakmaya” hazırdır. “Yaşamayı seçmek zorunda kalmaz” o. “Ne bir sınıftır, ne de başkalarıyla eylemde bulunmayı benimseyen toplumsallaşmış insan.”[iv]

(Yazının tamamı şu kaynakta: Ahmet Oktay, Şair ile Kurtarıcı içinde “Kahraman İmgesi ve İçeriği”, Korsan y., 1992; bu blogdaki kesite başlığı ben koydum. HÜ
Promete heykeli: Nicolas-Sébastien Adam (1705–1778)





[i] A.Dillach, “Siyaset Estetiği: W.Benjamin’in Alman Faşizminin Kuramları”, çev. Ü.Oskay, W.Benjamin’in Estetize Edilmiş Yaşam kitabının sunuşu, s.72, Dost Y.
Bu sunuş ve Benjamin’in metni çok önemli sorunları irdelemekte ve açımlamaktadır. Siyasete mesihgil bir içerik yüklenmesine ve estetize edilmesine yönelik çözümlemeler, Türkiye somutunda gözden kaçırılmaması gereken yaklaşımlar getirmektedir. Ne yazık ki, aydınlarımız, bu türden sorunlara uzak durmayı seçiyorlar sanki üzerinde konuşmayarak sorunların yoksanacağına inanıyorlar.
[ii] F.C.Rang, anan Benjamin, age, s.116.
[iii] Age, s.65. Okur, Dillach’ın sunuş yazısından, günümüz pratiğini açıklayıcı çok şey öğrenebilir.
[iv] Ü.Oskay: “Çağdaş Fantazya”, s.167. Anyazko y.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

ŞİİR, ŞİİRDE KALMAZ EFENDİLER / Hayriye Ünal

(Aşağıdaki kesitin yer aldığı çalışmayı; önce, "Ece Ayhan'ın sivilliğinin kaynakları" olarak 1995 yılında ODTÜ'de öğrenciyken Güzel Sanatlar Bölümünde sundum. O hayattayken kendisine de bahsettiğim tezi yazı olarak toparlayamadan ben, o vefat etti. Yazı; 2002 Ekim'de Hece'de, daha sonra 2004'te de Orhan Kahyaoğlu'nun hazırladığı Mor Külhani-Ece Ayhan Şiiri adlı ortak kitapta yayımlandı. Yazı Ece Ayhan'ı, bu şiir için daha önce hiç dile getirilmemiş olan yer adları ve kişi adları üzerinden inceliyor. Aşağıdaki parça yazının gözden geçirilerek alınacağı ve önümüzdeki aylarda yayımlanacak olan Şairin Alınyazısı kitabımdan. Yazının orijinal başlığı yine şairden alıntıyla "Şiirimiz Her İşi Yapar Abiler")  






Kanımızca Ece Ayhan’ın en önemli kahramanı Çanakkaleli Melahat’tir. “Adıyla çalışan ermiş kadınlar”dan biridir, vesikalıdır, imparatoriçedir. Bir konuşmasında[1] Melahat’in önemine ilişkin şunları söyler: “Çanakkaleli Melahat’i anlatırken Cumhuriyeti de anlatmış oluyorum. Önce ‘Fuhuşun Özel Tarihi’ olarak başladım. Sonra ‘Fuhuşun Genel Tarihi’ oldu. Sonra ‘Fuhuş’u da çıkartıyorum ‘Genel Tarih’ oluyor. Bu coğrafyada, sivilliğin nasıl geliştiğini çok iyi anlatıyor bu.”
“Patron! Ya da Bir Patron!” şiirinin dördüncü kısmı da Melahat’le ilgilidir:

...
Ben de şunu istiyorum:
Çanakkaleli Melahat da bir Anafartalıdır. Çanakkale Cumhuriyet Meydanı’nda bir heykelinin dikilmesi!
Lapsekili Priapos’un heykeli tam karşısında. Ve dönecek![2]

*****
Melahat’in önemi iki yönlü. Birincisi, Ece Ayhan’ın cinsel temaları belirgin biçimde öne çıkarması ve tanımlayıcı kavramlarını cinsel kavramlardan seçmesi. İkincisi, sivillik tanımı. Melahat, Ece Ayhan çocukken iki kapılı bir evde çalışırmış. Ev basılıp kapısı mühürlenince yarım saatlik gecikmeyle öbür kapıdan çalışmaya başlarmış. Bu mesleğe yasal izin verildikten sonra bile, Melahat belge almamakta direnmiş. Şairin orospulara ve “orospu” sözcüğüne olan ilgisi, aslında, mühre olan dirence ilgidir. Bu yüzden Melahat iyi bir simgedir. “Devletin karşısında değil tamamen dışında olan bir kadın”. Şairin sivillik ve sivil toplum algısını en iyi açıklayan kavramlardan biri, Melahat simgesidir.
Şairin kullanmaktan çekindiği herhangi bir sözcük yok. Cinselliği, insanın doğal ve ‘devletin dışında’ olan bir hali olduğu, kendisi dışında bir şeyi temsil etmediği için tercih ediyor. Böylece ona istediği anlamı kendisi yükleyebiliyor. Lutiliğe yer verir. Ensest ilişkiyi ele alır. Manastırlardaki gizli sıradışı ilişkileri konu eder. Cinselliğe özgü en hafif iki ifadesi estetik değeri olmak bakımından burada yerini almalı: Kılıç kında olmak ve iki kaşık gibi iç içe olmak. “Devlet ve şairleri iki kaşık gibi iç içe uyurlarken” ifadesiyle aslında estetik bir küfür savurmuş olur. “Gerçeklikte şiir fuhuşla iç içe gider” (Son Şiirler, 29) ona göre.
Dürüstlük, şiddet karşıtlığı, her çeşit yolsuz işe karşı kabaran tiksintisi, sivillik anlayışı ve buna örnek seçtiği kişiler (orospular, deliler, çocuklar...) onun şiirinin belirleyici kişisel politikasını oluşturur. Cinsellik, insanın doğrudan davranışı olması yüzünden şair için insani bir öğe olarak yerini alır şiirde. Kimi zaman "sapkınlık" olarak ortaya çıkar. Yaygın olarak çoğu toplumda sapkınlık diye nitelenen bu tür cinsellik (ensest, livata vs.), onda marjinalliğin bir başka ifadesi olmuştur aynı zamanda.
Ahlakçı karşısında ahlaksız sayılanı, kurumlaşmış her şey karşısında bireyi, baba karşısında ‘oğul’u (“Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler”) yeğleyecektir hep. Daima muhalif kalabilmek ve şairliğini böylesi bir seçim üzerine oturttuğu için ezileni, dışlanmışı, kamburu, sarışın olmayanı yeğlemesi doğaldır. “döküntüler, dışta bırakılmış her şey, düşürülenler, hal ve gidişi sıfır olanlar, yasaklananlar...”[3] Azınlıklara olan duyarlık da bununla ilgilidir. Şaşırtıcı biçimde Kürtleri bile içine alan bir duyarlık bu: “Koparılmış kürt çiçekleri, hatırlayarak amcalarını/ Azınlıkta oldukları bir okulda bile, sorarlar soru” (Bütün Yort Savullar, 35)

              (...)

Şairin çocuk, deli ve orospu üçlemesini birlikte işlediği, tipik bir Ece Ayhan şiiridir “Yalınayak Şiirdir”.

1. Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim

Emrazı Zühreviye Hastanesi’ne kapatıldı anamız
Adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarındandır

Şeker atar hala mazgallardan Cankurtaran’da
Acı Bacı’nın acı bilmez uçurtma çocuklarına

Yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz?

2. Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim

Babamız dövüldü güllabici odunlarla tımarhanede
Acaba halk nedir diye düşünür arada işittiği

Dudullu’dan ta Salacak’a koşarak alkışlayalım
Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocukları

Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?[4]

Bu şiir, sözünü ettiğim üçleme aracılığıyla Ece Ayhan’ın uyumculuk karşıtlığını ortaya koyar. Konformizmden tiksintisini okuruz burada. Yukarıda andığımız iktidar karşıtlığı burada bir kez daha somut biçimde çıkar karşımıza. “Bütün işkence biçimlerinin doğasında bulunan bu intikam duygusunun altında, işkencenin, birey için iktidar, Devlet içinse otorite ve diktatörce hükmetme isteği anlamına gelmesi yatar” diyor Scott, İşkence Tarihi’nde.[5] Ece Ayhan şiirine temel olan düşünce ve işkencenin bütün yönleri arasında kurulacak bağlantı, zevkli bir yazı konusu olacak kadar zengin görünüyor. Bu yüzden bunu derinleştirmeden konuyla ilgili şunu ekleyip yazıyı noktalamak uygun olacak: Ece Ayhan’da dilin gizleyici bir yönü olması biraz da seçtiği konuyla ilgilidir. Çünkü işkence zihniyeti bakımından Ortaçağda yaşadığımızı biliyordur. Her çağda halk kitleleri, istek ve beğenilerine karşı olan, anlamadıkları, ancak görmezden de gelemedikleri her şeyden nefret ederler. Varoşlardan, tinerci çocuklardan, delilerden, yeniden, alışkanlıklarını ve konforlarını tehdit eden her şeyden. “1914-1918 savaşı sırasında büyük bir ulusal gazetenin, nahoş bir gerçeği dile getirdiği için yakılması, psikolojik açıdan, Ortaçağda cadıların yakılması kadar anlamlı bir hareketti (...) Kitlelerin düşünüş ya da psikolojisine uyum sağlamayan azınlığın zayıf oluşu, çoğunluğun dönüp onu parçalayacağının bir işaretidir. Bu tehlike nedeniyle, bütün benimsenmeyen eylemler gizli yürümek zorundadır, gizlilik derecesi de benimsenmemelerinin yaygınlığıyla doğrudan orantılı olur.”[6]


[1] Nokta.
[2] (Son Şiirler, 30)
[3] Ece Ayhan, Dipyazılar, Yky. 1. baskı 1996, s. 75. 
[4] (Bütün Yort Savullar, 34)

[5] George Ryley Scott, Mütercim: Hamide Koyukan, Dost Kitabevi 2001, s. 23.
[6] Age, s. 42.