28 Mart 2013 Perşembe

KAÇAK DÖVÜŞEN BİR İRONİST / HÜ





Eloğlu ilk kitabına şiir seçerken bugün Düdüklü Tencere’ye karakteristiğini veren ironiyle yetinmeye kararlıdır. Bunun en tipik örneğini kitabın son şiiri ile verir, ortada Leman Hanıma yazılmış bir şiir yoktur; ama borç bu üç mısra ile ödenmiştir:





BOYNUMUN BORCU
Leman Hanım
Size bir şiir borcum vardı ya
İşte onu ödüyorum

İronistin görünürde etik bir amacı yoktur. “Amacı kendi içinde yer alır.” (…) “İronist kendisini olduğundan farklı gösterdiği zaman, amacının insanları buna inandırmak olduğu düşünülebilir. Ancak asıl amacı kendini özgür hissetmektir ve bunu ironiyle elde eder.” Leman Hanıma yapılan gösterişli ama içi boş ödeme özgürlüğün biletidir şair için. Eloğlu böylece şairin karizmasına da, içi boş ithaf şiirlerine de belki kendince bir çizik atmıştır. Elbette hoş bir üçlüktür bu, kimse aksini iddia edemez; ancak kendisine özdeş bir gerçekliği paranteze almakla balon etkisi yaratıp sönen bir pırıltı. Yüzsüz mü, belki o kadar değil, ama süreksiz bir pırıltı. (...)

(Eloğlu'nun şiirimizdeki yeri hakkında yazımın tamamı Natama'nın 2. sayısında yer alıyor)
(Çizim: Demet Özge Aykan)


21 Mart 2013 Perşembe

YÜK / hü

penadan intiharcıya penadan intiharcıya –mesajınız var
birkaç nota kesmiştir boyundaki damarı -bedenini otellerde
sol anahtarından beretta –aklını sayfalarda
bıraktın
bir kadın olmak tam
bu dakika bu yılda: ay yüzeyinde bir krater soğuğu
ne yediğin içtiğin kim olduğun
ne kokun ne boynunun kavisi
bu şüpheyle atılmış bu utkusuz bu kibir
üzgün üç milf çorap satın almaktadır
eksi on sekiz derecede giyilebilir















("Yük" şiirinin tamamı Natama sayı 2'de)


MUCİZEVİ BİR KADINDAN BAZI PASAJLAR


(Aslı Erdoğan benim öykücülerimden biri. Zekâ, açık kalplilik ve vicdan aynı kişide çok seyrek birleşir ya, işte onlardan biridir Aslı Erdoğan. Bunu tabii salt metinlerinden yola çıkarak söylüyorum. Metin bazen yanıltabilir, ama hiçbir (külliyat) metin, onu yazanın kim'liğini uzun süre saklayamaz. Aşağıdaki pasajları çizmiştim okurken. Burada da olsunlar. Bugün en çok istediğim şey onun iyileşmesi, acilen.)    


SERGİO İLE KONUŞMALAR
(….)
- Seni nasıl böylesine hırpaladılar? Aşk sözcüğünü duyar duy­maz karmakarışık korkulara kapılıp gitmene, iki insanın birbirine en yakın olması gereken zamanlarda, uçuruma yuvarlanır gibi kendi içine dönmene, bakman, istemen ve sorman gerektiğinde başını öne eğmene, bedenin çırılçıplakken kafanı yastıkların altına gömmene kim neden oldu? Senden neyi esirgediler?
(Bütün bunları soran Sergio elbette. Benim yanıtımsa uzun, bitimsiz bir suskunluk.)
(….)
Başımı göğsüne yaslayıp hıçkırıklara boğulmamı, gözyaşları içinde trajik anılar anlatmamı, yara izlerimi onun şefkatli ellerine sunmamı nasıl da bekliyor! İşkenceden geçmiş bir kadını kusursuzca sevebileceğine, aşkının tılsımlı gücünün en derin yaraları iyileştireceğine öylesine inanmış. Nasıl da kendine güveniyor! Beni bir acı anıtına, günah çıkartmak için önünde diz çökeceği bir tapınma nesnesine dönüştürmek istiyor. O anda nefret ediyorum Sergio'dan. Bütün kartlarını gördüm, oyununu çözdüm.
 Beynimin içinde sessiz bir çığlık kafesteki bir kuş gibi çırpınıyor, yüreğimde pizzicato çalan bir çello.
(….)
- Yanlış görmüşsün ya da yorumlamışsındır. İşkence görmüş olsaydım sana mutlaka anlatırdım inan. Ben her önüme gelene geçmişimi kusmaktan hınzırca bir tat alırım, karşılığında da şefkat filan dilenmem. Bedavaya dağıtılan acılar, karabasanlar, trajedi­ler... Akşam pazarından ne koparsan kâr.
- Umarım bir gün bana yeterince güvenirsin. Gerçeği anlata­cak kadar.
 Sesinden incindiğini, gücendiğini anlıyorum. Devam ediyor:
- Bir insan ne kadar kötü dövülürse dövülsün, içeriden ya da dışarıdan, bedeni ya da ruhu ne kadar incinmiş olursa olsun, yaşamı yeniden sevebilir. Yeter ki kafasını hep aynı duvarlara vurmaktan vazgeçsin.
 Sanırım benim mutluluğumu, dirilişimi yaşamının kutsal görevi haline getirmek, kolay yoldan kendini aklamak istiyordu.
Oysa insanın bir başkasını küllerinden bile olsa yeniden yaratmak istemesi sonsuz bir yetki üstlenmeyi, bir tanrı olmayı arzulamasıdır. Bu da onun acı çekmesini ya da ölmesini istemekten daha masum değildir. Belki de ben başkalarına yönelik her türlü dileği ancak bir saldırı olarak algılayabiliyordum. Korumak arzu­su ile hükmetmek arzusu arasındaki sınırın nasıl çizilebileceğini bilmiyorum. Sonuçta birisini var olmayan bir dünyaya inandırmak hiç gelmeyecek bir mutluluğa hazırlamak, zavallı bir sokak köpeğini, ömür boyu tekmeler ve taşlar görecekken şefkate alıştırmak suçtur.
 Aşktan verebileceğinden fazlasını ummak budalalık Sergio.
(…)
Ama sadece müzik gerçekten söz edebilir aşktan.
(….)

MUCİZEVİ MANDARİN
Yaşlı ve çirkin bir mandarin, karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel, ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş. Sa­baha karşı, yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış. Ne var ki mandarin, tilki uykusun­dan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başla­mış. Haydutlar hem kalabalık, hem de işinin ehliymiş. Onu ko­layca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa vursunlar bu zayıf, çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin iz bı­rakmadığını görmüşler. Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler, ama en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile mandarine hiçbir şey yapamıyormuş. Sonunda korkup kaçmışlar. Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha, bu sefer aşk adına sevişmek istemiş. Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşama­ya başlamış. Gelgelelim güzel kadının her dokunuşunda mandari­nin bedeninde yeni bir yara beliriyormuş, dövüşün, darbelerin, bı­çakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar. İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda mandarin kanlar içinde kadının kollarına yığılmış, ölmüş.

Bir zamanlar İzlediğim "Mucizevî Mandarin" adındaki bir ba­lenin, eski Çin efsanelerinden alınma öyküsünü, ilk sevişmemiz­den hemen sonra Sergio'ya anlatmıştım. Nedense anlattıklarım­dan pek hoşlanmadı, ama bu öykü benim en sevdiklerimden biri­dir.

SIRP LOKANTASI VE MİCHELLE
(….)
Neleri mi sever?, Çok şeyi. Alpleri, ormanı, günbatımlarını ve gündoğumlarını, Çaykovski ve Janis Joplin'i, Aragon'u, kırmızı şarabı, beyaz uçlu sigaraları, kendisini iyice dağıtabileceği cuma gecesi partilerini, ilginç insanlarla dolu barları, kahveyi, egzotik ül­keleri, egzotik yemekleri, sıradışı sevgilileri... Sıradan olmaktan ödü patladığından, süper marketlerden, gezi turlarından, moda dergilerinden var gücüyle nefret eder. Bir mankene benzediğini yadsımak için ısrarla çirkin noktalarını, aşırı büyük ayaklarını ör­neğin, vurgular. Fularlara, iri küpelere, Afrika takılarına düşkündür. Aşktan, aşkın olanaksızlığından, gerçekdışılığından söz etme­ye bayılır, ama aslında bunu yeni bir aşkı yakalayabilmek için yem olarak kullanır.
(….)

GİDERKEN
(….)
Güzel olanla birlikte çirkinin de sürekli yok olmasının yarattığı korku da diyebilirim.
(….)
Zamanın durdurulamayan akışından, sürekli “bu an”ın geçmiş oluşundan duyduğum o iç sızısını anlatıyorum. Sanki büyük bir ırmak boyunca gidiyorum; hiçbir yerde durmama ve kıyıya çıkmama, hiçbir şeye ikinci kez bakmama izin yok.
(….)
Anların hiç var olmamış gibi birbiri ardından yitmesinin yalın hüznü söylediğim.

AYNANIN DİBİNE YOLCULUK (İMGELER)
(….)
Parçalayarak, kırarak, dağıtarak, yok ederek, küçük hayvancıkların ve midye kabuklarının üzerine basarak yürüyorum.
(….)
İnsan karanlık, dipsiz bir kuyudur. Acısının derinliklerinde boğulur.

UNUTULMUŞ TOPRAKLAR
(….)
Yukarısı, derin, derin, derin bir gökyüzü, sessizliğin karşı konulmaz utkusu. Gökyüzü geniş, engin, sonsuzdur; dallar ise dar, güçsüz, kırılgan. Ona uzanırlar sadece, dokunup renklerini bırakırlar onunkinin üstüne. Acı çekmiyorum. Bulutların gittiği yönde, çok uzaklarda, unutulmuş bir ülke olmalı.
(….)
Senin bir rüzgâr esecek, yaprakları savuracak oraya buraya, güneş doğacak. Hiçbir şey hatırlamayacağım.
(….)

Topraklar sahip olmak için değil, hatırlanmak içindir. (Don Juan)

Gökyüzü yaşayanlarınsa, toprak ölülerindir.
(….)

GEÇMİŞ ÜLKESİNDEN BİR KONUK
(….)
Dünya ruhumun bir aynasına dönüşmüştü, kendi mezarına gömülmüş bilincim sadece karanlığı ve gölgeleri seçebiliyordu. Bir keresinde, Moda’da bir çay bahçesinde karşılıklı birbirini yansıtan iki ayna görmüştüm. İşte o gün, dünya ve ben birbirimizin sonsuz boşluğunu böylece yansıtıp durduk.
(….)
Hayatımın hep bir kaybetme korkusu ile dolu olduğunu şimdi anlıyorum.
(….)
Yaşamı yaşamaya değer kılacak bir inanç, bir düşünce, bir insan olmalıydı bir yerlerde.
(….)
Buralarda bütün sokaklar, bütün hayatlar gibi mezarlığa çıkıyor. Bu da öylesine doğal ki!

“Bir insanı gerçekten sevmek, onun tuhaflıklarını, başka hiç kimsenin, kendisinin bile benimseyemeyeceği, hatta fark etmediği huylarını sevmektir. İnsanların en esaslı yönleri uyumsuzluklarında saklıdır çünkü.”
(….)
Hayır, bir kadına âşık olmak bir insanı sevmekle aynı şey değildir.

Herhangi bir kavşakta, trafik ışıklarının hemen altındaydık. Bir anlığına başımı defterimden kaldırdım, dışarıya bakmak için her nedense o anı ve yeri seçmiştim, çok eski ve tanıdık bir kâbus, sanki sadece benim görmem için gerçekleşti. Gözlerimi kapamam­dan önceki tek saniyede, yolun karşı, tarafındaki minibüsü ve sağ ön tekerleğin altında kalmış kedi yavrusunu gördüm, öylesine fe­ci ezilmişti ki artık rengi bile anlaşılmıyordu, hâlâ sağdı, direniyor­du. Üzerine tünemiş, kendisinden sonsuzca büyük, garip canavara karşı, biricik silahı patileriyle var gücüyle savaşıyor, dev tekerleği biteviye tırmalıyordu. Tonlarca ağırlığa karşı dört küçük pati; ölü­mü durdurmaya çalışan, durdurabileceğine içtenlikle inanmış, so­nuna dek teslim olmayan kedi patileri... Şoför de fark ediyor her­halde, minibüsü geriye alıyor ama tekerlek kediyi de peşi sıra sü­rüklüyor, hayvan kurtulacağına daha da kötü parçalanıyor, ama arka ayakları hâlâ gerçeküstü bir güçle savaşıyor. Daha fazla baka­mıyorum. KEŞKE ÇABUCAK ÖLSE!
Parmak uçlarında yürüyerek sessizce, habersizce yaklaşmış, so­ğuk, çelikten parmaklarıyla şöyle bir dokunarak, beni aşk düşleri gördüğüm uykumdan uyandırmıştı işte. Gözlerimin önünde yaşama tecavüz etmişti. O an dersimi almıştım ve bir daha hiç unutmayacaktım. Hayatımın bütün mutluluk kaynakları, aşk, sanat, müzik, şiir, dağlar, ne varsa hepsi birden, ölümün darbeleriyle, bir daha toparlanmamak üzere parçalanıyordu, ince, siyah bir, tülün bir hançerle delik deşik edilişi gibi. Benliğimin temelleri artık yıkılıyordu.
(….)
Ruhundaki yıkımı biraz olsun denetleyebilmek, geciktirebilmek için ne yapabilir ki insan? Sarhoş olabilir, sevişebilir, ağlayabilir yazabilir.

(Mucizevi Mandarin, 1996)

18 Mart 2013 Pazartesi

ONLAR DA OLMASA DÜŞÜN Kİ ÇORAKLIĞI



Tiyatroyu daima önemsedim, özellikle şiire kattıkları açısından önemsedim. Birden çok sesin aynı anda ve etkileşim içinde yaratma kabiliyeti, tiyatro yazarlarına has ayrı bir şair varlığı demek. Ionesco (1912-1994) bana göre ironist şairlerin ders alması gereken bir yazar. Göze sokmadan alaycı, okurunu aptal yerine koymadan ve sözcük oyunlarına sığınmadan iş gören bir mizahı var. Gelinlik Kız’ı Cemal Süreya ve Ülkü Tamer çevirmiş, Önder’i ise Genco Erkal ve Ülkü Tamer. Kapak Sait Maden. 30 sf. İkisi aynı kitapçık içinde 1964’te De yayınevinin bastığı. Diyor ki Ionesco:

“Ben varlığa bir türlü alışamadım – dünyanın varlığına, ya da öbür şeylerin varlığına… kendi varlığıma da alışamadım. İçini, özünü boşaltmakta olan biçimlerle karşılaşıyorum durmadan; gerçek gerçek değil; sözcükler yalnızca anlamsız sesler; evler, gök hiçliğin dış görünüşü… Kendimi gözden geçiriyorum, anlaşılmaz, nedeni bilinmez bir acıya gömülmüşüm, adı konmamış üzüntüler, gereksiz pişmanlıklar içinde boğuluyorum, bir çeşit aşk, bir çeşit nefret, bir neşe gösterisi, tuhaf bir acıma duygusu (neye? kime?)… Bana kalırsa, benim tiyatrom daha çok kendini ortaya vurmak. Ama benim kendimi ortaya vuruşum anlaşılacak gibi değil, sağır kulaklara çarpıp kalıyor – başka türlü de olabilir mi?”   

15 Mart 2013 Cuma

BENİ ALTETME FORMÜLLERİ


Dünya bazen insanı sarar dostanedir; bazen de sebepsiz yere düşmanlaşır, düz yolda ayağın sürçer filan.

Dünyadan bana mesaj ulaşıyor: Sana düşmanım ulan!

Hassiktir, iyi. Aferin. Yerim seni.

Rüzgâra bak sen, bugün deli deli, bana inat, böyle fırtına görülmedi, sevdicekle atlayıp ninjaya gezintiye çıkacağdık, o ise 11. kattan uçuracak narin gövdemi. Balkona çıkamıyoz lan korkudan.
Benden de dünyaya bir dizi mesaj var. Ey dünya üyeleri, dünya hacminde kapladığım XX cm3 yerle ve yere basınç yaptığım 60 N kuvvetle oldukça yenilebilir biriyim. Benim de bileğim bükülebilir, elhak; fakat tavsiyelerime ihtiyacın var:

Beni altetmek mi istiyorsunuz, hile yapın, hesap yapın, başka çaresi yok.

Beni altetmek mi istersiniz, işbirliği yapın, birleşin, başka çaresi yok.

Beni altetmek mi gerekiyor, benle asla teke tek karşılaşmayın, kendi iyiliğiniz için.

Herhangi bir konuda beni lekelemek mi gerekiyor, karaçalma iyi bir metot, her türlüsü, tutar.

Beni şiirsel açıdan değersizleştirmek mi gerekiyor, ideolojik karartmaya başvurun, çok tutar, ülke geleneği. Yarımyamalak aydına en yakışan elbise. Buraya fav pls.

Beni üzmek mi gerekiyor, beni benim karatımda olmayan kimselere çekiştirin, hep duyarım, üzülürüm, e bi yerde ben de etten kemiktenim ya, ama çabuk geçer. Sizi, şeytanınız kendi etrafında 2 tur dönmeden unuturum.  

Beni ve uğraşımı, çabamı, eserimi gölgelemek mi gerekiyor, pislikte kral bi metot söyleyeyim: Aslolanı tali, tali olanı asılmış gibi gösterin. Bu çok etkili bir yöntemdir. Bunu söyleyerek kıyak yapıyorum. Yapın bunu. Come on! Temelde sahip olduğum şey sizin elinize yine geçmez; ama ben geçici olarak gölgeye girerim ve böylece elinizdeki 3 paralık şey size kıymetli görünebilir.

Tabii, yan tesir olarak bu şeylerden sonra kendinizi boktan hissedeceksiniz bir süre. Boktanlık şurubu içmediyseniz ya da sülale yadigârı değilse boktanlığınız. Hadi kolay gelsin, çaw güzellerim. 

10 Mart 2013 Pazar

ŞÜPHE ET, OLSUN

Gizlenen gerçek, ne kadar kalın bir duvarla saklanırsa saklansın; şüphe, olmayanı bile görürken, oldururken, var ederken ‘zaten var’ bir gerçeği mi görmeyecekti, höst!

Tek maddelik tekvin kuralım böyle doğdu: Şüphe et, olsun.



"Şüphe et, olsun"ların tamamı Hacı Şair'in 23 KOLTUKLU 3. sayısında, dün çıktı, yine mahdut sayıda, kazası yok, Adana'dan canlı)