30 Haziran 2013 Pazar

PIRUS / Hayriye Ünal

("Pirus" şiiri Dženana Bračković'in tercümesiyle Karadağca/Hırvatçada)

Laž je, da se nokat od mesa lako odvaja
Niko ne ostaje kad ga pustiš, kao pticu
Grana se polomi a nastavi da cvate
Voda žudi za daljinom

Od moje kose slama, od tebe čovjek
Ako ti kažem da je ovo Šanzelize, mogu li postati madam,
ne Bovari
Ana je umrla, nisu čista posla, zar se od ljubavi umire
Ili od tuge, gluposti!
Ak oje moguće biti djevojka od afjonskog kajmaka, ja sam,
Obojih kosu u crveno, ne nadaj se da će postati slama, ne
Nadaj se mlijeku od mene.

Ankara kao Ankara, uske ulice unutar zidina –
Ankara, to sam ja – a ti mislš da je grad
Putokazi vode ka meni, u meni se ukrštaju
Lica žena, jedno preko drugog,
Otkucavaju me satovi koji ne rade
Označih mjesto gdje stadoh

Gurnuti sofe pod sto, sliku ljeta sa leželjkom
Da li da tražimo staru.
U ovoj sam igri pobijedila
Osvrni se voljeni
Sagorjela sam kao pirus
Nema više borbe za titulu
Pik damu nosi pik kec.

GERÇEK RUHSAL VARLIKLARI ARARKEN

Freud’un “gerçek ruhsal varlık” dediği id, nesnel gerçeklerden bağımsız bir yaşantıyı sürdürüyor. Kadın oluş, id’in kadın enerjisinin gerilimini ne kadar entelektüel olunursa olunsun, kadın olarak yansıtacaktır. Bundan utanmaya da gerek yok. Büyük bir güzellik bu.  (...)
İnsan yaşamı bazı talihsiz şeylerin yinelendiğini görecek kadar uzun. 5 sene önce yaptığımız dosyalar, tartışmalar bugün bir anda hiç yapılmamış gibi olabiliyor. Sanki tuhaf bir döngüde kayboluyoruz. Teoriye dair tartışmalar doğurganlaşamadan ölüyor. İçinde bulunduğumuz dilin serüveni bizim de yazgımızı belirliyor. Türk şiiri pratiği birkaç asal yolda aşınmış kavramlar eşliğinde sürmeye meyilli. Kendi haline bıraktığın anda yaylı sistemler gibi o dar alana dönüyor. Bizim tersine müdahalemizin ne tür bir etkisi olduğunu görecek kadar şeffaf ortamlarda değiliz. Çeşitli gruplar arasında oluşan barikatlar şiire dair sahici konuşmaları engelliyor. Terimlerden aynı şeyleri anlamıyoruz. Biri adalet deyince sadece kendisi için adaleti isteyebiliyor. Bu kaosta ilerlemek zorundayız. 
(...)
Modern şiir, bir çetin ceviz olmasıyla moderndir. Yani bir şiirin modernliği ait olduğu dilin konvansiyonlarından ayrılabilmesiyle ve ona günlük becerilerle kolayca nüfuz edilememesiyle ölçülür. Ülen “folklor şiire düşman” diyen şairin kemikleri sızlıyordur bugün, geniş anlamda folklor –buna feysbuk da dahil yani-yoksa siz folkloru “çayda çıra” mı sanıyorsunuz?- şiiri silme işgal ediyor. Merkez merkez diyen de merkezkaç diyen de nereye merkez kurduğunu veya kuramadığını fark edemiyor, çünkü merkez modernin talep ettiği “zor beğeni”nin uzağında, internet ırmağının –sosyal- denize varacağı noktada hayal ediliyor.
(...)
Yapıtla karşılaşan okurun bilinci de “zekice doyurulmalıdır”. Oysa sevilen birçok şiire şaire baktığımızda zekice ulaşılmış bir şiirsellikten çok o ilk etkinin baskın çıktığını, şiirdeki tanıdık melodilerin işi götürdüğünü anlıyoruz. 


(Gülce Başer, Betül Dünder, Ayşe Nalan, Deniz Durukan, H.Ünal'ın katıldığı oturum Yasakmeyve dergisinde "Orta'dakiler" başlığı ile Temmuz-Ağustos sayısında yayımlanacak, alıntılar H.Ü.'den) 

20 Haziran 2013 Perşembe

BURADA ACAYİP ŞİİR VAR, GELSENİZE

(Şimdi Aşk Ebediyyen Değişir üstüne bu söyleşinin tamamı Hacı Şair'in 4. sayısında


Cihan: Nesneye yönelik adlandırma krizinden de kaçınıyorsun. Şiirini daha çok insanlar arası bir kriz şekillendiriyor.

HÜ: Nesnelerle alakalı düşünmek isterim sayende. Onlar hep insana göre ve insan için. Motosikletler akar gider insan yoldayken, gemiler suça iştirak eder, iskemle tekmelenmek içindir,

Cihan: Evet evet

HÜ: Gömlek varsa sevgili onu denesin diye, ekmek varsa kanına doğramak için birinin, tuvalet kapısı şiir yazamayan ama kendine sığmayan insanların daracık dağarcıkları için...

Cihan: İnsan ne için mesela?

HÜ: İnsanı ben bir töz olarak düşünmüyorum, bütün bu şeylerden sonra onu merkeze aldığım düşünülebilir; fakat insanı bir işlev olarak düşünüyorum. Hatta geçen dedim sana; insan olan bunu yapmaz diyorlar. Lan insan olan yapıyor tam da, her boku yiyor insan, biyolojik silahla vuruyor, misket bombası atıyor, ırkçılık yapıyor… örneğin kariyerist hayvan görmedim hiç, ezik ve yanaşma ruhlu bir hayvan da görmedim, insan nasıl giyiyor bunları? Deha kafayı taşıyan omuz da insana ait, her rüzgarda yelken açan ucuz kahramanın kafasını taşıyan omuz da. Maalesef veya iyi ki... 

10 Haziran 2013 Pazartesi

KİTLE, İKTİDAR, DEŞARJ, ATEŞ, SIZI ve ÖLÜMSÜZLÜK

DEŞARJ
Kitle içinde meydana gelen en önemli olay deşarjdır. Deşarj olmadan kitle gerçek anlamda mevcut değildir; kitleyi yaratan deşarjdır. Deşarj anı, kitleye dahil olan herkesin farklılıklarından kurtulduğu ve kendilerini diğerleriyle eşit hissettiği andır.
(…)
İnsanlar mesafe yüklerinden ancak hep birlikte kurtulabilirler; kitle içinde olan da işte budur. Deşarj sırasında ayrımlar bir kenara atılır ve herkes kendini diğeriyle eşit hisseder. Arada neredeyse hiçbir uzamın kalmadığı o yoğunluk içinde, vücut vücuda abanır, her bir insan diğerine kendisine olduğu kadar yakındır; sınırsız bir rahatlama hissi ortaya çıkar. İşte, insanlar hiç kimsenin diğerinden üstün ya da daha iyi olmadığı bu mutlu an uğruna bir kitle oluştururlar.
Ne var ki bu kadar arzulanan ve bu kadar mutlu olunan deşarj anı, kendi tehlikesini bağrında taşır. Bu an bir yanılsamaya dayalıdır; birdenbire kendilerini eşit hisseden insanlar gerçekten eşit olmamışlardır; sonsuza kadar eşit hissedecek de değillerdir. Kendi evlerine dönerler, kendi yataklarında yatarlar, mülklerini ve isimlerini korurlar. (…)


YIKICILIK
Kitle, evleri ve nesneleri; pencere camları, aynalar, resimle ve tabak çanak gibi kırılabilir nesneleri yok etmekten özellikle hoşlanır; insanlar da kitlenin yıkıcılığını tetikleyenin bu nesnelerin kırılganlığı olduğunu düşünme eğilimindedirler. Bu yıkımdan çıkan gürültünün, yıkımın yarattığı tatmine katkıda bulunduğu doğrudur; pencerelerin çarpılması ve camların kırılması, taze yaşamın güçlü sesleridir, yeni doğan bir şeyin ağlamasıdır. Bunu yaratmak kolaydır; bu kolaylık da popülerliğini arttırır. Her şey birlikte ses çıkarır; söz konusu patırtı nesnelerin alkışlarıdır. Olayların başlangıcında, kitle henüz küçükken ve çok az şey olmuşken ya da hiçbir şey olmamışken, bu türden bir gürültüye özel bir gereksinim var gibidir. Gürültü, kitlenin ümit ettiği desteğin vaadi ve gelecekte yapılacak işlerin mutlu bir kehanetidir. (…)
Birey, kitlenin içindeyken kendi kişiliğinin sınırlarını aştığını hisseder. Bir tür rahatlama hisseder, çünkü onu kendisine döndüren ve içine kapatan mesafeler artık aradan kalkmıştır. Mesafenin yarattığı bu yüklerin omuzlarından kalkmasıyla kendisini özgür hisseder; onun özgürlüğü bu sınırları geçmektir. Kendi başına gelenin başkalarının da başına gelmesini ister ve ümit eder. Topraktan yapılmış bir kap bile sadece sınırlamaya yaraması nedeniyle onu rahatsız eder. Bir evin kapalı kapıları onu rahatsız eder. Ayinler ve törenler; mesafeleri koruyan her şey ona tehditkâr ve tahammül edilemez gelir. Er ya da geç, dağılan kitleyi önceden var olan kaplara geri itecek bir girişimin olmasından korkar. Birey, daha önceden de kendinin hapishanesi durumundadır ve kitlenin dağılmasından sonra da içine döneceği hapishanelerden nefret eder. Çıplak kitleye her şey Bastille gibi görünür.

PATLAMA
(…) kitlenin hiçbir zaman tatmin duygusu yaşamadığıdır. Henüz ulaşmadığı bir insan var olduğu sürece aç kalır. (…)

ZULÜM
Bir kitlenin iç yaşamının en çarpıcı özelliklerinden biri zulme uğramış olma duygusudur; bu duygu bir kez ve sonsuza dek düşman ilan ettiği insanlara yönelttiği kendine özgü bir öfke ve sinirliliktir. Bu düşmanlar haşin ya da yumuşak, sert ya da sempatik, keskin ya da ılımlı davranabilirler; ne yaparlarsa yapsınlar yaptıkları her şeyin değişmez bir art niyetten, kitleyi açık ya da sinsi bir biçimde yok etmeye yönelik kasıtlı bir niyetten kaynaklandığı yorumu yapılacaktır.

KİTLE KRİSTALLERİ
Kitle kristalleri, kitleleri oluşturmaya hizmet eden, son derece dayanıklı ve sabit, küçük, katı insan gruplarıdır. (…) Oynadıkları rol bildik olmalıdır; insanlar bu grubun orada niçin toplandığını bilmelidir. İşlevleri konusundaki en küçük bir kuşku kitle kristallerini anlamsız kılar. (…)
Kitle kristali sabittir; boyutlarını asla değiştirmez. Kitle kristalini oluşturanlar gerek eylem bakımından gerekse inanç bakımından eğitilirler. Tıpkı bir orkestradaki gibi farklı bölümlerde işlev görebilirler, ama tek bir birim olarak görünmelidirler; onları gören herkes ilk olarak bunun asla dağılmayacak bir birim olduğunu hissetmelidir.
(…) Bu kitle kristallerinin kitlenin oluşumunu nasıl hızlandırdıkları ancak somut örneklerle gösterilebilir. Kristallerin kendileri çeşitli biçimlerde yapılanmıştır ve bu yüzden oldukça farklı kitlelerin doğmasına yol açarlar.

KİTLE SİMGELERİ 1: ATEŞ
(…) Ateş nerede ortaya çıkarsa çıksın aynıdır: hızla yayılır; bulaşıcı ve açgözlüdür; her yerde aniden patlak verebilir; çoğuldur; yıkıcıdır; düşmanı vardır; ölür; canlıymış gibi etkide bulunur ve öyle muamele görür. Bütün bunlar kitle için de geçerlidir. (…) [Kitle] bir kez oluşunca müthiş bir şiddetle yayılır. Onun bulaşıcılığına çok az insan dayanabilir; her zaman büyümeye devam etmek ister ve büyümesinin önünde doğasından gelen içkin hiçbir sınır yoktur. İnsanların bir arada bulunduğu her yerde ortaya çıkabilir ve kendiliğindenliği ve aniliği esrarengizdir. Çoğuldur, ama bu çoğulluk iç tutunumludur. Çok sayıda insandan müteşekkildir, ama hiçbir zaman kaç kişiden oluştuğu tam olarak bilinemez. Yıkıcı olabilir; bastırılabilir, ıslah edilebilir. Kendine bir düşman arar. (…)
Ateş yeterince büyükse eski kitlesel korkularının tuhaf bir karşıtına dönüşü onlara yangın alanına koşmayı emreder ve insanlar o parıldayan sıcaklıkta daha önceleri onları birleştirmiş olan bir şeyler duyumsarlar. Barış zamanlarında bu deneyimi yaşamadan uzun bir süre geçirmek zorunda kalabilirler, fakat bir kitle oluşur oluşmaz hissettiği en kuvvetli içgüdülerden biri kendisi için böyle bir ateş yaratmak ve bu ateşin çekiciliğini kendi büyümesini sürdürmek için kullanmaktır.

ARTIŞ SÜRÜSÜ
(…) İnsanoğlunun, insan olur olmaz daha fazla sayıda olmayı istediği kesindir. Bütün inançları, mitleri, ritleri ve törenleri bu arzuyla doludur. 

SÜRÜNÜN BELİRLİLİĞİ, SÜRÜLERİN TARİHSEL SÜREKLİLİĞİ
(…) günümüze kadar kalmış hiçbir kural tanımayacak kadar ilkel bir sürü daha, linç hukuku adı altında işleyen bir sürü vardır. Sözcük, işin kendisi kadar utanmaz bir nitelik taşır; çünkü yapılanlar aslında hukukun bir reddidir. Kurbanın hukuka layık olduğu düşünülmez; insanlar arasındaki alışılmış biçimlerin hiçbirine uyulmaksızın, bir hayvan gibi gebertilir. Kurban, görünüş ve davranış bakımından katillerinden farklıdır ve katillerin kendileriyle kurban arasında hissettikleri bu uzaklık ona hayvan muamelesi yapmalarını kolaylaştırır. Kurban, kaçışı sırasında onlara yakalanmamayı ne kadar uzun süre becerirse, katillerin oluşturduğu sürü o kadar gözü dönmüş olur. İyi koşabilen ve hayatının en iyi çağındaki bir insan, onlara hevesle ele geçirecekleri iyi bir av sunmuş olur. Bu kovalama doğası gereği sık sık gerçekleşemez; seyrekliği de çekiciliğini arttırır. Sürüyü oluşturanların, vahşeti kendilerine hak olarak görmeleri, adamı yiyememeleri olgusuyla açıklanabilir. Muhtemelen, dişlerini adama gerçekten geçirmedikleri için kendilerini insan olarak görürler. (…) 

ULUSAL KİTLE SİMGELERİ

(… ) Uluslardan sanki aralarında gerçek farklılıklar yokmuşçasına söz etmek boşunadır. Birbirlerine karşı uzun savaşlar sürdürürler ve her ulusun kayda değer bir kesimi bu savaşlarda etkin bir rol oynar. Ne için savaştıkları yeterince öne sürülür, ama ne olarak savaştıkları bilinmez. Bunun için kendilerine verdikleri bir ad vardır; Fransızlar olarak ya da Almanlar, İngilizler, Japonlar olarak savaştıklarını söylerler. (…) Bir ulusun hiçbir üyesinin kendisini asla yalnız hissetmediğini söyleyebiliriz. Bu insanın adı verilir verilmez ya da o insan kendi kendini adlandırır adlandırmaz, kendisini ilişkilendirdiği daha büyük bir birim, daha kapsayıcı bir şey bilincine işlenir. (…)

ENFLASYON VE KİTLE
(…) Hiç kimse başına gelen ani değersizleşmeyi hiçbir zaman unutmaz, çünkü bu çok acı veren bir deneyimdir. Bu acıyı başka birine yükleyemezse, hayatı boyunca taşır. Bir kitle de kendi değer kaybını asla unutmaz. Bu değer kaybından sonra ortaya çıkan doğal eğilim kendisinden bile değersiz, kendisini küçümsediği gibi küçümseyebileceği bir şey bulmaktır. Eski bir hor görmeyi devralıp onu aynı seviyede korumak yetmez. Burada istenen dinamik bir aşağılama sürecidir.

PARLEMENTER SİSTEMİN DOĞASI
(…) Savaştaki gibi iradenin karşısında irade vardır. Taraflardan her biri hakkın ve aklın kendisinden yana olduğu kanaatindedir. Bu kanaat kolayca edinilir ve bir partinin görevi tam da bu irade ve kanaati canlı tutmaktır. Oyları aşılan taraf çoğunluğun kararına, artık kendi davasına inanmaktan vazgeçtiği için değil, yalnızca yenilgiyi kabul ettiği için uyar. Bunu yapması kolaydır, çünkü ona hiçbir şey olmaz; önceki karşı çıkışından dolayı hiçbir şekilde cezalandırılmamıştır. Yaşamı tehlikede olsa daha farklı davranırdı. Ancak gelecekte pek çok çarpışmanın olacağını sezinler, ama bu çarpışmaların hiçbirinde öldürülmeyecektir. (…)

Oy pusulasıyla alay eden militaristler yalnızca kendi kan dökmeye yönelik eğilimlerini açığa vururlar. Oy pusulası, tıpkı bir anlaşma gibi, onlar için yalnızca bir kağıt parçasıdır; kana bulanmamış olması onların gözünde pusulayı aşağılık kılar; onlara göre geçerli kararlar yalnızca kanla elde edilenlerdir.

GİZLİLİK
Gizlilik iktidarın ta özünde yatar.
Gizlilik ikili karakterini iktidarın daha üstün bütün dışavurumlarında korur. (…) Bir adama bir şey, diğerine başka şey açıklar ve bunları birleştirme şanslarının olmamasını sağlar.
İktidar sahibi herkesten ketum olmalıdır; niyetlerini ve fikirlerini hiç kimse bilmemelidir. 

EMİR, KAÇIŞ VE SIZI
Orijinal biçimiyle emir, biri diğerini tehdit eden, farklı türlerden iki hayvan arasında gerçekleşen bir şeydir. (…)
Her emir bir moment ve bir sızıdan oluşur. (…)
Sızı emri uygulayan kişinin yüreğine oturur ve onun içinde değişmeden kalır. İnsanın bütün psikolojik yapısında sızı kadar değişmez bir şey yoktur. (…) gün ışığına çıkana kadar yıllar, on yıllar boyunca gömülü kalabilir. (…)
Hiçbir çocuk, en sıradan çocuk bile kendisine verilen emirlerin bir tekini bile ne unutur ne de affeder. Bir insanın görünümü, başını taşıyışı, ağzının ifadesi, karşısındakine bakışı, onu tanınabilir kılan her şey, onun içine bir sızı olarak saplanan ve onu kendisi yeniden üretene kadar değişmeden kalan emre uygun olarak değişir. 
Yalnızca yerine getirilmiş olan emir, boyun eğen kişide sızılarını saplanmış olarak bırakır. Savuşturulmuş emirlerin depolanmasına gerek yoktur; “özgür” insan kendisini emirlerden, o emirleri aldıktan sonra kurtaran insan değildir, bu emirleri nasıl savuşturacağını bilendir. Ancak kendisini bunlardan kurtarmak için en uzun zamanı harcayan ya da kurtulmayı hiç başaramayan insan hiç kuşku yok ki en az özgür olandır.
(…) kitleye verilen emir ardında sızı bırakmaz.

SIZININ KAYBOLUŞU
Karşıtına dönme kitlesi, çok sayıda insanın, tek başına kurtulma umutlarının olmadığı emir sızılarından birlikte kurtulmaları için var olur.
Kitlenin saldırdığı insanlar(ın), (…) Herhangi özel bir sızının fiili kaynağı olmalarına gerek yoktur, ama öyle olsalar da olmasalar da, o kaynakları temsil ederler ve kesinlikle, sanki onlarmış gibi muamele göreceklerdir. (…)
Bir isyan başarısız olursa ve sonunda insanlar sızılarından gerçekten kurtulmazlarsa, yine de kitle oldukları zamanı hatırlarlar. Her hâlukarda o süre için sızılardan kurtulmuşlardır ve bu yüzden geriye dönüp o süreye nostaljiyle bakacaklardır.

ÖLÜMSÜZLÜK
Yazınsal ya da başka herhangi bir tür kişisel ölümsüzlük üzerinde düşünmeye en iyi Stendhal gibi bir adamla başlanabilir (...) sığ ya da bayağı olmadı; çünkü sahte birlikler yapılandırmaya çalışmak yerine, ayrı olan her şeyin ayrı kalmasına izin verdi. Onu harekete geçirmeyen her şeyden kuşku duyardı. (...) bu gerçekten özgür adam (...) kendisine acımaksızın, birkaç kişi için yazmaya razıydı; ama yüzyıl içinde pek çok kişi tarafından okunacağına emindi. Yazınsal ölümsüzlüğe duyulan inanç, modern zamanlarda hiçbir yerde daha açık, daha saf ve daha az gösterişli bir biçimde bulunmaz. (...) yaşayanlara karşı herhangi bir husumet besliyor değildir; onlardan kurtulmaya ya da onlara herhangi bir biçimde zarar vermeye de çalışmaz. Hatta onları kendine rakip olarak bile görmez. Sahte ün kazananları hakir görür; eğer onlarla onların silahlarıyla savaşmış olsaydı kendisini de hakir görürdü. Onlara kin gütmez; çünkü onların nasıl tamamen yanılgı içinde olduklarını bilir, ama o bir gün ait olacağı topluluğu, yapıtları hâlâ yaşayan, ona hitap eden ve onu besleyen, eski çağların insanlarının oluşturduğu, kendisinin de bir gün ait olacağı topluluğu seçer. 
Hayatta kalmak için öldürmek, böyle bir insan için anlamsızdır; çünkü onun hayatta kalmak istediği zaman şimdiki zaman değildir. (...) Ama yapıt orada olmalıdır ve orada olacaksa, hayatın en büyük ve en saf ölçütünü içermelidir. Stendhal öldürmeyi kesin olarak reddetmekle kalmaz, aynı zamanda burada onunla birlikte yaşamakta olan herkesi kendisiyle birlikte ölümsüzlüğün içine çeker ve ancak o zaman bunlar, en büyüğünden en küçüğüne kadar gerçek anlamda canlı kalır. 

(yukarıda yer alan pasajların tümü de alıntıdır ve Elias Canetti'nin 30 yıl üzerinde çalıştığı  Kitle ve İktidar kitabında farklı bölümlerde yer almaktadır, blog için derlenmiştir, italikler Canetti'ye aittir) 
(görsel 1: Boris de Freitas)