28 Ekim 2013 Pazartesi

DURMAK ÖLÜMDÜR*

Yine şiir endişesiyle dertlenip henüz şiir kitabı çıkmamış şairlerle bir araya geldik. Bu defa yaz çok hareketli geçti. Politika rüzgârları şiirin üzerinden geçti, geçmeye çalıştı diyelim daha doğrusu. Örneğin edebiyat dergileri siyasi haftalık gazeteler gibi çıktı. Hem de çoğu oldukça alt perdeden. Ama iyi şiir daima dip akıntısı olarak ilerlemeyi bilir. Biz sadece şiirin izini sürmeyi istiyoruz. Tüm bu hengâme arasında biz yayıma hazırlanırken Murat'ın şiir kitabı çıktı, Ertuğrul evlendi. Melih'in bir çocuk kitabı basıldı. Murat Düzce’den, Nergihan, Dilek, Doğukan ve Melih İstanbul’dan geldiler; Ertuğrul benimle ev sahipliğimi paylaştı. Ankara’da buluştuk ve şiir konuştuk. Politika-şiir, internet, sosyal medya, ıstırap, poetika, genç yaşta editörlük konularımız arasındaydı. Hasan ve Musab yanıtlarıyla katıldı bize. Serap Koç fotoğrafları çekti.

Musab: Modern sanatçının hedefi onlar iken postmodern sanatçının hedefi her birimizdir. Modern sanatçıda gördüğümüz dışsallaştırma maruz kalmışlıktan doğan pathos vardı ve bunun suçlusu dışta aranırken postmodern sanatçıda kabullenmişlik duygusu hâkimdir. Çünkü artık çıkış yoktur. Bu durumda işleyen sanatsal süreç her birimizin içindeki sistemle uzlaşmışlığa odaklanır… 

Nergihan: Kişisel olarak zamana ayak uydurmakta bir kaplumbağanın azmini taşıyorum. Ağır hareket etmenin vakıaları ağır ağır sindirebilme gibi bir lüksü de beraberinde getirdiği aşikâr, ancak yapılmış şeyi yapma –düşülmüş kuyuya düşme- riski de yok değil. Ama herhalde şair, hem önde olup hem aslında ağırdan alan kişi olmalıdır, bu ikisi birbiri ile çelişen şeyler gibi görünse de bütün manzaraya hâkim olmak için durmak isterim, durmak ve bir karıncanın yürüyüşü gibi aslında hiç acele etmeyen tüm âleme şahit olmak… Başka türlüsü zaten oyuklara konuşuyoruz, hiç değilse oyuğun diğer tarafında da henüz bir insan kalmış olsun, bir sırrın ağırlığını döküyormuş gibi anlık bir konfora kavuşabilelim. 

Ertuğrul: Bahsettiğiniz iletişim canavarlığı ya da internet, teknoloji şiire yeni alanlar açtı, yeni imgeler kazanmış durumdayız. İsmail Aslan’ın bir dizesi aklıma geliyor: “ellerini farklı kaydet onlar birer barış antlaşması”. Bu yeni imgeler iyi kullanıldığında iyi şiirler ortaya çıkabiliyor. Öte yandan kişinin kendini teknolojiye fazlaca kaptırmasıyla, bir sığlık da ortaya çıkabiliyor hayatında. 

Hasan: Derinleşmek adına muhatap olduğum/bırakıldığım meselelerin bir kısmını ıskalamak da istemiyorum açıkçası. Şiire yaklaşırken de bir ‘dağılma’ya veya insanı ‘yüzey’e çekecek, insanın ‘yüzey’e bakan yanına hitap edecek bir sığlığa kapı aralamamaya özen gösteriyorum. 

Dilek: Günün birinde birilerinin data bankasındaki verilerden biri olup olmayacağım konusunu bilmiyorum; adımın yerine “D_13#09#13@21/34” yazılıp yazılmayacağını da; ama diğer bütün eylemlerimden olduğu gibi yazdıklarımdan da sual edileceğimi biliyorum, buna iman ediyorum. 

Melih: Siyasetin, girdiği her yeri kirlettiğine inananlardanım. Bu sebeple de eser verirken siyasetten mümkün mertebe uzağım. Dahası güncel bir olaya dair şiir okumayı da tercih etmiyorum. Çünkü bu tip, sıcağı sıcağına gündemi yakalayan çabalarda, gündemin ekmeğini yeme isteği, tribüne oynama, popülist hareket etme gibi eğilimler görüyorum. Bu arada bunu bir sanat manifestosu olarak koymuyorum ortaya. Sadece şahsi tercihlerim bu yönde. 

Doğukan: “Divan edebiyatı zaten fâilün…” deyip geçmek büyük bir hakaret tabii. Resmî ideolojinin edebiyat dersleri, ters psikoloji ile yıllarca böyle nefret ettirdi eskimeyen şiirimizden bizi. Fakat bakın, Behçet Necatigil soyadını ünlü divan şairi Necâti’den mülhem olarak almıştır mesela. Şiirine ne kadar yansımıştır, o ayrı bir konu. Gelenek aslında farkında olmasak da bir damardan devam ediyor yani edebiyatımızda. Zaten “gelenek” devam eden bir şeydir, bir yerde kesintiye uğrarsa kendisine zeval gelmez; ama yeni zuhur eden şey, mutlaka bu kopukluktan dolayı sağlıklı olmayacaktır. Önemli olan bunun farkına varabilmek, olabildiği kadar. Lâkin ben de hâlâ Bedri Rahmi gibi utananlar tarafındayım. 

Murat: 2012 yılında Konya’da Habis dergisini çıkartıyordum, aynı zamanda bir kitapçıda çalışıyordum. Şiir rafına gidenlerin hemen hepsi ile konuşup yazıp yazmadıklarını, kimleri okuduklarını soruyordum. On altı yaşında bir lise öğrencisiyle tanışmıştım bu yoklamalar esnasında. Çocuk, ikinci yeniyi çoktaa…n bitirdiğini yeni arayışlara girdiğini söylemişti. Mesela o çocuğu acayip kıskandım o an. “Bu çocuk uçar,” dedim, şiirlerini gönderdi sonra, bir tanesini yayınladık. Birkaç ay sonra ne o çocuk bir daha dükkâna geldi ne de e-postalarıma cevap verdi. Bu şimdilik yanıldığımı gösteriyor.

(Şiire dair bu oturumun tam metni Hece dergisi Kasım sayısında yayımlanacak)

*Virilio

27 Ekim 2013 Pazar

YATAK ODAM BİR YERYÜZÜ ŞEKLİDİR / Hayriye Ünal

(...)
senin yatağımızda bıraktığın – değerli ceset
kalbi kaburgası içinde bana gerekli bir kadavra
bana tartışmalarla tehditlerle bıraktığın
oyun son bulsun, hadi!
delilik belirsin, hani nerde küçük kışkırtmaların
konkav ve mat huzursuz ve ılık
gör her şey kararıyor
hava, gümüş, ten
baktığım boşluk bana bakıyor

hangi yakınlığın içinde yok bir parça alçaklık?
(...)

("Yatak Odam Bir Yeryüzü Şeklidir" şiirimin tamamı Bakmaklar dergisi 2. sayısında yer alıyor)

15 Ekim 2013 Salı

DEVLETTEN ANA ŞAİRDEN İKON: ARTTIRIYORUM

(...)
Garip’in “gayri meşru çocuk”larından bir diğeri Cemal Süreya’dır. İkinci Yeni içinde şiir dilindeki açıklıkla Garip’e en yakın şair olarak nitelendirilebilir Süreya. Bugün toplumda da İkinci Yeni’nin en sevilen ve sıklıkla “tüketilen” yüzüdür. Bu tüketilebilirlik bir parça İkinci Yeni’nin kabulüyle ilgili olsa da büyük oranda Cemal Süreya’nın metinleriyle de ilgilidir. Ancak Cemal Süreya şiir anlayışıyla Garip’ten keskince ayrılır ve eleştirir Garip’i. Cemal Süreya meşhur yazısı “Orhan Veli’nin Yanlışı”nda; Orhan Veli’nin şiir dilini doğallaştırmasından, şiiri sivilleştirmesinden, şiire kasket giydirmesinden övgüyle söz eder. Fakat o kadar. Övgüsü bununla sınırlıdır. Çünkü “bütün gemileri yakmanın neşesi” bir şiirin açımlanması, gelişmesi için yetersizdir. İşe “sıfırdan başlamak” istemekte haklı olabilir Orhan Veli, fakat “yeni yapıyı daha entelektüel planda kurmak suretiyle”. Cemal Süreya, Orhan Veli’nin tüm etkisinin kendisinde toplandığı eski şiiri inkâr hareketinin değerini sorgulatan bir teze sahiptir; bu teze göre bu şiirler sahip oldukları mevcut güzelliği de, tuhaflığı da “yüzde yüz eski şiirden alırlar.” Buna örnek olarak verdiği mısraların hepsi de eski şiirdeki mısralara gönderme yapmakla ironilerini onlara borçludurlar. Bu da şiiri şiir tarihsel açıdan bir dizinin parçası yapmaya yeter, şiiri ayrı bir güzellik kılmaya değil. Bu, onu Süreya’nın tabiriyle “negatif parodi” yapmaktadır.     
Her ne kadar bugün Orhan Veli, Cemal Süreya’nın ileri sürdüğü tezlere rağmen, şiirinin içerdiğinden daha kuvvetli bir etkiye sahipse de, şiirle samimiyetle ilgilenen herkes bu etkinin bir karşılık bulma olduğunu, şiirin direkt etkisinden çok pop içerikli bir şöhret olduğunu fark edecektir. Cemal Süreya çok içeriden bakmaktadır, tam da şiirin buyurduğu yerden. Bu ona tarihî bir tespit yaptırır: Orhan Veli “Türk şiirinin kavgasını kazandı. Kendi şiirinin kavgasını kaybetti.” 
Peki, niçin kendi şiirinin kavgasını kaybetmiş, erken vefat etmiş, şiiri bir anlamda yarım kalmış bir şair Türk toplumunda böylesi bir etkiye sahiptir? Bir kez daha Türk toplumunun, Türk edebiyatının beklentilerine geliyoruz böylelikle. Türk halkının beklentilerinin iktidarın beklentileri ile uyuşması ne ilk ne de sondur. Ama her uyuştuğunda ortaya birkaç popüler ikon şair çıkması tesadüfî değildir. (...)

(Şiirde etki konusunu tartışan Şairin Şemsiyesi adlı ortak kitap için yazılmış yazıdan)

13 Ekim 2013 Pazar

HATA VE HAKİKAT HAKKINDA KONUŞAN KİM?

(Bu yazı Karagöz dergisi için 2011 yılında yaptığım dosyaya yazdığım çerçeve yazısından bir kesit, yazı Şairin Alınyazısı kitabına adını veren yazı aynı zamanda. Söylediğimin tam tersi anlaşılması riskine rağmen bunları yazmayı istiyorum, gerekli buluyorum. Tek cümleyle "şiirleri görelim!" demek daha keyifli olurdu, derli toplu bir kültürel mirasa konmuş olsaydık. Masaya yemekleri, vazoyu, takım taklavatı vb. koymak için masaya ayak da gerekiyor hem de dört tane, sallanmıycak, eşit ayaklar, düz zeminde. Ağaoğlu ile ilgili kısım da, onun bir devrin eleştirisini yaptığı akılda tutulmazsa anlaşılmayabilir. Böyle.) 

Edebiyatın farklı saiklerle toplumda itibar kaybına uğradığı zamanlarda sorgulanan tek tür neredeyse şiirdir ve dolayısıyla şairlik payesi de sorgulanır. İçinde bulunduğumuz zamanda edebiyatın diğer türleri konusunda ciddi bir mukavemet oluşmamışken şiirin bizzat şairler tarafından düşük görülmesi, etkisizliğinin ilanı bana şairin kendi etkisizliğini böyle bir paravanın arkasına sakladığını düşündürüyor. Aslında mesele şiirin yerini başka şeylerin almaya başlaması ile şairde nükseden işe yaramazlık hissi. Değer yüklü bir geçmişe sahip şiir, sözüm ona sözün etkili olduğu muhteşem devirlerin anısı bilincin gerisinde baskı oluşturuyor. Peki, anımsandığı kadar değerli miymiş şiirin yeri? Bugün bize parlak görünecek muhteşem bir devri olmuş mu hakikaten? Tür bütün edebiyat adına söz alırken ve kendi sınırlarının eşiğini aşındırmışken, haddinden taşmışken bugün ‘her şeyi açan bir kilit olarak’ bu rolün altında kalıyor olmasın? Sahi, şairin Türk aydını olma ödevi şiire ‘fazla’ geliyor olmasın?
(...)
Bir ulusun, etnik çoğunluğun çıkarları söz konusu olmaya başlayınca, ister istemez metinler o çıkarlara yakınlıklarına bağlı olarak kendi aralarında sıralanmaya başlanacaktır. Bu, nerdeyse sürecin kendi doğasında olan şeydir. Nasıl herkesin anlayabileceği, standartlara bağlanmış bir dil, bu süreçte yani merkezi güçlendirme sürecinde en önemli aşamalardan biriyse müzikten resme, edebiyattan güzel sanatlara kadar estetik beğeninin standartlaşması da zorunlu bir aşamadır. Buraya kadar olan süreç değerlendirmesi, Avrupa’nın tamamına yakınında, örneğin Fransa’daki uluslaşma süreciyle ortaklıklar taşıyor. Yine İngilizliği edebiyatta tecessüm ettirerek edebiyat ideolojisi şemsiyesi altında sınıflı bir toplumu bir araya getirebilen modern İngiliz edebiyatçıları ve akademileri, kendi toplumları açısından uygun modeli üretmişlerdi. Edebiyatın salt edebiyat olarak değerli olabilmesinde en önemli etken manevi değerleri daha evvel taşıyor olan dinin yerini peyderpey sanat ve edebiyatın alabilmesiydi. Bir İngiliz’in Shakespeare okuyarak kendine değerler manzumesi oluşturması bile beklenebilirdi.
(...)
Harcına Türklüğün katıldığı kültürel kimliğin oluşumunun edebiyattaki iyi bir örneği Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak romanıdır. Somut ve gündelik yaşama dair gözlemlerle o devrin ayrıntılarının verildiği kitapta Ağaoğlu karakterini ironikleştirerek durumun dışına çıkmayı gerçekleştirdiği ve çizdiği aydın profilinin kendi yazgısını fark etmesini sağladığı için romanın ulusal alegoriye dönüşmediği söylenebilir. Ancak yine de çizilen aydın kadın tipinin yaşadığı bunalımlarda kişisel olanla toplumsal olan birbirinden netlikle ayrışmamaktadır. Her şey iç içe geçip durmaktadır.  
Cumhuriyet’in Onuncu Yıl etkinlikleri kutlanmaktadır. “Program gece saat on’a doğru, çocukların yine sünnet bandosu eşliğinde söyledikleri Onuncu Yıl Marşı ile son buldu. Çok şükür. Çok şeyler başarılmıştı. Çok şeyler de başarılamamıştı ama, Dündar öğretmen de, elbet çocuklar da, her savaştan açık alınla çıkıldığına tâ yürekten inanmışlardı ya: Nasıl olsa, ne olsa, Türk’üz, Cumhuriyetiz, göğsümüz tunç siperi…”[i] Roman boyunca kahraman, karılan ulus harcının içinde ağır sorumluluk duygusuyla yer almayla, bireysel çıkmazları arasında kendini sorgular durur.
Sokakta bir afiş: “Tarihi Yeniden Yapan El Seni de Yapıyor. Ne Mutlu Sana.” (98) Sokağın o zamanki dilini anlatması bakımından iyi bir atmosfer tanımı. Bu, bireyin ayrıca bir gelecek doğuracak denli yüklenişini de anlatıyor. Bireyin rüyası bile sorumluluk hissiyle yoğrulmuştur:
Bu öyle bir anmış ki, sanki bir düğmeye basılacak ve bir tren raylarının üstünde hızla yol alacak. Ya da bir geminin, yıllarca kızakta, denize indirilmeyi bekleyen bir geminin denize indirilme anıymış. Tabiî düşü gören ben olduğum için olacak, bütün gözler de özellikle bana çevrikmiş. Galiba gemiyi denize ben indirecekmişim. Şişeyi ben kıracakmışım, düğmeye ben basacakmışım. İşte böyle, çok önemli bir görev bekliyormuş beni. (367)
Bu sorumluluğun bir teması yok değildir elbette: “Adı ‘Vatan ve vazife’ olan piyesteki bir okullu küçük kız için Melâhat öğretmen benim rol almamı istedi.” (92) “Sabiha öğretmen hep, ödevini en iyi yapan çocukların görevini en iyi yapan ve Türklüğü yücelten vatandaşlar olacağını söylüyordu.” (103) “Son müsamerede eskiyen Türk bayrağının yerine yenisini kendi cebinden diktirmiştir. O ay karnesiyle az şeker alabilmiştir.” (140) “Ertesi yıl Gençlik Parkı’nda, yine böyle bir kış günü, karlı bir bankın üstünde Aydın’la belki de bunun için yan yana oturmuştur. Bir ormanda bütün ağaçlar gibi bir ağaç, bir fabrikada bütün araçlar gibi bir araç olduğunu ummuştur.” (352)
Ancak bu bütünleşme hayallerinin hepsi boş çıkacak ve o “tek başına özgürleşme düşü içinde” boğulacaktır. Kişisel hikâyesini, fikir yığını hâline gelmiş bedenini birine ‘öylesine’ teslim ederek mahvederken “tek başına özgürleşememenin” bedelini öder gibidir. Aysel kahraman olamadığını ve iki uç durum arasında binlerce ara durum olduğunu fark ederken romanda alttan alta tek başına özgürleşebilmenin yolunun edebiyat olduğu da hissettirilir. İşte yazarın yeteneği!
(...)
Bir şair olarak toplumsal bir ürün olmak ne kadar minimize edilebilir? Bireysel takat, zihinsel güç ve yetenek bireyi çevreleyen koşullara rağmen ne kadar bir enerjiyi açığa çıkarabilir? Tarihsel koşulların bize sunduklarını reddederken, reddetmeye kurgulu oluşta başka koşulların üzerimizdeki etkisini görebiliyor muyuz? Bir klon, klon olduğunu nasıl fark eder? Ya ürünsek. Ya klonsak. Burada klonluğu fikirlerimizdeki orijinalitenin yokluğu anlamında sınırlandırıyorum. Ancak vurgulamam lazım: Bloomgil bir “etkilenme kaygısı”na atıfta bulunmaksızın tüm sosyal, siyasal koşulların etkisini düşünmeli. Bu konuda hiçbir kesinliğe sahip olamayışımız, mutlak anlamda “kendinden menkul” biri olmayacağı, bir çocuğun bile belli oranda anne babasını kopyalayışı ile desteklenince kaos büyüyor. Aysel’in başka türlü olabilirliği? İçsiz bir şey, bir kılıf, özü başkası tarafından taşınan bir kopya olmanın o kimsenin kendisi tarafından fark edilebilirliği olası mıdır? Acaba şu oranda kendi hakikatimiz, bu oranda kopya oluşumuz neyi belirleyecektir? Diyelim kötüleme maksadıyla “verili gerçekler”den söz ettiğim her defasında, “verili olmayan gerçeğin” nasıl bir şey olduğunu biliyor muyum? Verili ve bir gücün önerisi olmadığı hâlde yine de objektif olabilen, sadece bana açık bir hakikat –ve başkalarına açabileceğim bir hakikat- var mıdır? “Hata ve hakikat eşit ölçüde göz kamaştırıcıdır”[ii] Ama ikisi de eşit ölçüde toplumsallaştırılabilir midir? 
(...)

[i] Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak, 3. bas. (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1980), 24. Parantez içinde sayfa numarası verilen diğer alıntılar da bu kitaptan. 
[ii] Jacques Ellul, Sözün Düşüşü, çev., Hüsamettin Arslan (İstanbul: Paradigma Yayınları, 1998), 52.

8 Ekim 2013 Salı

KESKİN GÖZLÜ VE BELLEĞİ GÜÇLÜ BİR TANIK

Ümit Güçlü Kuyudaki Koro dergisi için benimle uzun uzun söyleşti, Şimdi Aşk Ebediyyen, genel olarak şiir sorunları ve politikleşirken şiiri, şiirini kaybeden şairlere dair yanıtlardan kesitler:

İlk kitapları yazarken tarih ve mitoloji beni çok meşgul ediyordu. O zaman şiir için garip teknikler geliştirmiştim. Şiirde kullanacağım sözcükler ve kişilerin haritasını yapıyordum. O kadar çok tarihsel kişilikle karşılaştım ki, birden dünyam zamanlar üstü bir zenginlikle doldu.
(...)
Burdaki fail “bir yandan en büyük talep, bir yandan olabilecek en kırılgan şey”, çünkü özgür olmak istediği kadar yardım da istemektedir, fakat ahlaki üstünlüklerle ilgilenmiyor olması onu etiksiz yapmıyor, bilakis sadece kendi vicdanı tarafından yargılanmayı kabul ederek kendi feci sonunun faili oluyor.
(...)
E tabii, çok iyi yakaladın. Madam Bovary edebiyatta gelmiş geçmiş en güzel “olamama” öykülerinden biridir. Lirizme hiç ulaşamama Emma’nın ölümüne sebeptir. Emma madundur, nesneleri kafasındaki öyküye göre yerleştirdikçe, her eylemi bir taklit olacak ve o kendi failliğini ıskalayacaktır. 
(...)
Bir dönem Poetikhars’ı yoğun okuyordum. Hâlen de bir kaynak mahiyetindedir. Mevcut şiirin güncel sorunlarına yönelik eleştirelliğimi pekiştiren bir bakış açısı vardı görsel şiirin. 
(...) Herkesi çıplak gördüm. Ortada dolaşan ve adı şaire çıkmışların -bazı safdilleri ve modaya uyanları saymazsak-aklı ermeyenler reşit sayılmamalı belki de- sınırlarda ölen askerleri de, Kürt insanını da umursamadıklarına, en küçük bir merhamet geliştirmediklerine; tek dertlerinin kendi beyaz kıçları olduğuna saniye saniye tanıklık ettim. Tanığım.  
Mısır’da silahsız insanlar kurşuna dizilirken (“muhtemelen sırf Arap oldukları için”) daha evvel kendilerine şair muamelesi yaptıklarımızdan gık sesi bile çıkmadı. Tanığım. En ilkel nefret suçları suç değilmişçesine satır aralarından sarkıyor artık. Hepsine tanığım.

Kısacası toplumumuzun özellikle okuryazar bölüğünün vicdan noktasında sıkıntılı olduğu oranda, “kültürel afazi” içinde debelenen bir bölük olduğuna dair kanılarım pekişiyor. Konuşuyorsunuz ama hiçbir kavram kendi anlam alanını kast etmemiş oluyor. Sayısız gecikmeli ekolali hastası bir koğuşta gibi. Bir tür lanet belki; ama ben tanığı olduğum hiçbir şeyi unutmuyorum. Ne yani "vicdan hariç şiir" mi diyeceğiz, yok öyle. Vicdan şovlarının asıl büyük vicdansızlığı örtmek için birebir olduğunu pek güzel izledik. 


(Söyleşinin tamamı Kuyudaki Koro dergisinin Ekim sayısında yer aldı, derginin dağıtımı bu hafta sonuna kadar bitmiş olacak)

4 Ekim 2013 Cuma

KANONUN DIŞINDA ŞİİRİN İÇİNDE / Hayriye Ünal

(...) 
El; işi, emeği ortaya koyan, olasılığı gerçeğe dönüştürecek eldir. Hayvanda bulunmayan, insanı ürün ortaya koyan, bir canlı olarak hayvandan ayıran en önemli uzuvdur. Locke’un tanımıyla “yaşamın zorunluluklarının üstesinden bedenleriyle gelen” bir canlının en işlevsel organıdır. “El” şiirinde “sıcak ve yok” olandır. El, eylemin en önemli göstergesi olarak, bir “olmama”nın işareti olarak da bir olumsuzlukla birlikte nerdeyse her şiirde. “Yaşarken unutulan elimiz” (“Tüy”) insan özgürlüğünün, insanın özerk alanının daralması bile kendilerine yansıyandır: “Büyük kentler büyüyor ellerimi eziyorum” (“Ağlama Adamları”)

Şiir başlıklarından biri “Değmeyen ellerim”dir. Eylemin bu yokluğu, o şiirde özellikle şaire barınak olmayan bir dünyayı anıştırır. “Kömürlüğe büzülen ayakları” ilk anda evsizliği/barınaksızlığı hatra getirmektedir. İnsan eseri bir dünyanın ortasında, bir şeye yetmemenin, bir şeyi alamamanın, her şeyden mahrum olmanın, yok olmanın, “kesik kesik” koşmanın şiiridir. (...)

(Yazının tamamı Hacı Şair'in "10 numara" adlı 5. sayısında yer alacaktır)