18 Kasım 2013 Pazartesi

NE OLSA GİDER-ANYTHING GOES / Kenan Çağan

Estetik, nesnel belirlemelerin bütünüyle geçersiz olduğu alanlardan biridir. Bu yüzden estetiğin temel kavramları (estetik özne, estetik nesne, estetik değer, estetik beğeni ve estetik tavır) her zaman tartışmalı olmuştur. Bu kavramlara dair süre gelen tartışma, estetik faaliyetin keyfi niteliğine dair bir göndermeyi içermektedir. Ama aynı zamanda estetik faaliyetin değerinin belirlenmesinde bütünüyle ölçüsüz ve kuralsız olunamayacağı gerçeğini de aşikar etmektedir. Zira söz konusu kavramların karşılık geldiği anlamlar, somut olarak gösterilebilseydi,  herhangi bir üretimin estetik alanına dair olup olmadığına ilişkin tartışmalar anlamsız olacaktı. Ancak üzerinde tam bir uzlaşının olmadığı bu kavramlar, estetik tarihi boyunca, belki de ilk kez bu kadar belirsiz, tanımlanamaz ve ölçüsüz olmuşlardır. Üstelik bu belirsizlik sadece kavramlara özgü değildir. Aynı zamanda estetik üretim alanlarının kendisine dairdir de.


Bilindiği üzere estetik, her zaman estetik faaliyetleri hiyerarşik ve kategorik olarak sınıflandırma gayreti içinde olmuştur. Yani bir yandan her sanatsal edimin bir ötekinden görece farklılığını belirleyen esasları tespit etmiş, bir yandan da, bu türlerin birbirlerine karşı olan hiyerarşik konumlanmalarını gerekçeleriyle açıklamayı denemiştir. Oysa günümüzde bu durum, tam bir belirsizliğe doğru itilmiş durumdadır. Sanat türlerinden herhangi birini ötekine karşın daha üstte konumlandırmak çok güçtür. Çünkü, sanat türlerinin kendilerine özgü, bağımsız, tanımlanabilir alanlarından bahsetmek çok güçtür.
Artık melez türlerin geçerliliğinden bahsetmek daha doğrudur. Farklılıkların kutsanarak melezleştirildiği bir dönemdir söz konusu olan. Postmodernizmin bir getirisi olarak tanımlayabileceğimiz bu durum, klasik sınıflamaların geçersiz olduğunu anlatmaktadır. Postmodernizm ilkesel olarak, sabitlemelere, hiyerarşilere, kutsallara, hakikat tekelciliğine karşıdır. Postmodernizmin inşa ettiği kültürel piyasa, her şeyin eş zamanlı var olabildiği, birinin ötekine karşı daha değerli olmadığı, her üretimin değerinin kendi içinde belirlendiği bir piyasadır. Dolayısıyla postmodern paradigmanın sanatın çoğaltılmasına, her yerde ortaya çıkmasına katkıda bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Bir başka ifadeyle postmodernizmin gündelik yaşamın bütünüyle estetikleştirilmesine katkıda bulunduğu vakadır. Ancak sanatın bu derecede yaygınlığı, her şeyin sanat başlığı altında toplanabilmesi, sanatın doğasına zarar veren bir şey olmuştur. Sanatın ruhu yok olmuştur. Çünkü Murhpy’nin (2000: 44) Kristeva’dan aktardıklarından da anlaşıldığı üzere; postmodern sanat, sanat yoluyla sanatın dışında konumlanmış bir şeydir.
Bunun sebebi bizzat postmodernizmin kendisidir. 

14 Kasım 2013 Perşembe

DELİL / Hayriye Ünal

Delilleri bir bir çürütüyorum. Delilleri topluyorum. Delillerle yatıp kalkıyorum. Delillerle dolu kasalar, koliler, defterlerde her şey kayıtlı. Yastıkların içini bile delille doldurmuşum. Çıkışlar, el yazısı mektuplar… Bazaların altı dolu. İtham edilme olasılıklarının hepsi taranıp güzelce ortadan kaldırılmalı. Gündelik iş listesinin başında bu. Biraz eski bir delil arandığında ise, bir soru vardır yanıtlamam gereken, birine bir şeyi ispat etmem gerekiyordur, bir yalanı açığa çıkarmam, bir doğruyu göstermem; örneğin bir alışveriş fişi olabilir bu, bir garanti belgesi veya makbuz, bir check-in belgesi, otel rezervasyonu, tiyatro bileti, alışveriş listesi, kira kontratı, ilkokul karneleri, nişan davetiyeleri, delinerek geçersizleştirilmiş her biri başka bir ülkeye ait eski pasaportlarım, bana ait olmayan delik pasaportlar, loto biletleri, pet su şişelerinden kopardığım yapışkanlı etiketler, tutanaklar, bir azil belgesi, F.’nin ALES sonuç belgesi fotokopisi…

Boşaltılmayan çekmece, çekilmeyen dolap, kaldırılmayan kanepe kalmıyor, ve o delile ulaşmak mümkün olamıyor. Çünkü bütün deliller birbirine benziyor. Bütün somut deliller sadece kendisiyle sınırlı ve kâğıt üzerindedir. Bez ciltli ajandalarda her şey kayıtlı. Bana söylenen sözler, benim söylediklerim; hepsi haklılığımın kanıtları. Bu kadar haklı olarak sığabileceğim tek bir dünya, tek bir ev yok. İki katlı bir evin bir katını tümüyle delile ayırdım. Klasörleri önce harflendirmiştim, sonra alfabe yetmemeye başladı. Her harfin ucuna birden 5’e kadar Romen rakamı ekleyerek klasör sayısını önce 5 katına çıkarıyorum. Aradan iki sene geçince bu rakam yetmemeye başlıyor. Bu defa Arap harfleriyle yeni bir klas oluşturuyorum. Üst katın duvarları tümüyle doluyor. Bir bavul ise her biri değişik zamanlarda, sevildiğim günlerde bana yazılmış ama ismimi içermeyen, bazen ismimi şifreleyen şiir ve öykülerle dolu. Özellikle evli olan yazarlar için ithaf işleri tehlikeli. Şifrelemenin bir avantajı da birden fazla kişinin o şiiri kendine yazılmış sanmasıymış, ben bunu çok sonra fark ediyorum. Ama diğerleri de şifreli olduğu için şiirdeki veya öyküdeki öteki yaşayan kadınları teşhis edemiyorum. Çok da önemli değil, çünkü elimdeki delillere göre, iletişim ağında herkes birbirinin yerini çabucak alabiliyor. Daha önce G. için yazdığı ve tarih sırasıyla bir word dosyasında sakladığı aşk mektubundaki isimleri CTRL-F ile ve “tümünü değiştir” komutuyla hızlı sürede uyarlayıp M.’ye gönderdiğini anlatıyor bana biri. Bu bavulda karakteri benden esinlenmiş iki roman, iki de öykü kitabı bulunuyor. Sonradan bunları unutuyorum. Sahipleri bir yerde olayı başka türlü anlatınca –beni, benim etkimi sonradan hep inkâr ederler, çünkü nalıncı keseri gibi kendilerine yontarlar- hayal meyal anımsıyorum ve o zaman isimlerini koyduğum kitapların vaftiz töreni belgeleri olarak sakladığım mesajlaşmaları, şiirin bana ithaf ediliş ânına dair delillerin bir kopyasını sahibine postalıyorum. SMS’leri silmeden evvel üşenmeden tarih, saat ekleyerek bir ajandaya kaydediyorum. (...) "Bak doğrusu böyleydi" diyorum. Bu parayı şu ibanla senden şu tarihte almıştım ve bu ibanla şu tarihte iade etmiştim. Dekontlar için ayrı bir e-posta adresim var. Aklım bana yük. Savunulabilir yanlışlarımla formülü bozdum. Aklım bana yük. Kendime karşı adil olmamın şartı bu. 

("Delil" hikâyem Karagöz dergisinin 25. sayısında yayımlanacak) 
(screenshot: "Element of Crime" / Trier)

AŞK TUZAĞINDAN UZAK: ŞİMDİ AŞK EBEDİYYEN DEĞİŞİR / Evren Kuçlu

(...)
Ünal epik şiirin ritüellerine uyma konusunda başından beri gevşek bir şair. Bunun yeni bir ritüel oluşturmasına izin vermeden, hatta inanç sistemini dışlayarak, kaba tabirle belki “günaha girerek” zihnin – öncelikle  okur zihninin - dolaşımına kapı aralamış oldu. Kadın şairliğin zorluklarına kucak açarken de benzer bir gayret gösteriyordu muhtemelen. Bu açıdan görece saplantılı duygularını şiirin içerisinde bir geçiş olarak kullanma opsiyonu vardı. Özellikle ilk şiirlerinde edebi olduğu kadar klinik düzeyde de incelenmesi gereken bir özne vardı. Duygusal olgunluğun şiir bilgisiyle harmanlanmasının sonucunda Hayriye Ünal aşk şiiri yazarken bile kıvamını kolayca buluyor. Çünkü aşkın kapsama alanı ve gündelik işleviyle  ilgili geniş bir malumatı var. Bu yüzden gerçeklikle bağını keserken aşkını da yanında götürüyor. Octavio Paz'ın "Gerçeküstücüler arzunun yıkıcı gücüne ve erotizmin devrimci işlevine inanırlar" sözü bu düşüncemizi ayakları üzerine oturtabilir sanırım.  Hayriye Ünal gerçekliği de kurmacayı da aynı seremonide başarılı bir şekilde kullanıyor. Tabii gerçeklikle bağının her şeye rağmen güçlü olmasında bunun büyük payı olduğunu belirtmek gerekiyor.
(...)