22 Aralık 2014 Pazartesi

ELEŞTİRİ GÖÇÜK ALTINDA

Evren Kuçlu, Tahlil Tahrip İnşa dolayısıyla, Varlık dergisinde yayımlanmak üzere benle yaptığı söyleşide sorulardan birinde modern şiirle ilgili gelişmelerin eleştiriye, eleştirmene ne yaptığını merak ediyor. 


Her ne kadar konuşkan olsa da modern şiiri modern yapan şey, şairin “dilsizlik” hissidir. Şairin “bir merkez”in dışında kaldığı hissi ve kendi dilini icat etme zaruretini duymasıdır. Şiire başladığımda bu his ortamda vardı. Şairdik ve dışarıdaydık. Merkez bize küfür gibi gelirdi. Bugün “merkez”i övgü olarak algılayabilecek kadar şuursuz bir insan türü var ve şiirle ilgiliymiş gibi duruyor. Bu tersine evrim, toplumun dönüşmesiyle ilgili. Solun kendini yeniden üretememesiyle de ilgili. Muhafazakâr dünyanın iç dinamiklerinin değil, orijinalinin değil şablonlarının tuhaf zaferiyle de ilgili. Sadece simgeler aracılığıyla yaşatılmaya çalışılan her bütünlük, iflas etmeye yazgılı. Bugün insanın ihtiyaç duyabileceği her şeyin geçmişte zaten yaratıldığı hissiyle sürdürülen “geçmişçi/gelenekçi” bakış, geçmişteki sembolik değerlere/isimlere atfedilen “aşılamaz” vasfı, şiirsel soykütüğünün alenen yinelenmesi, şairin kendine dil bulma çabasını tecil ediyor. Modern şiir icat edilme güçlüğü yaşıyor bugün. Modern şiirin, aynı derginin sayfalarında bile kitsch’le bilek güreşi sürüyor. Eleştirmenin işi, tam da bu nedenle bir parça daha zorlaştı. Ayar her zaman gerekir ama bu defa terimlerinin de göçükten çıkarılması gerekiyor. Giriştiğim işi bu sebeple çok önemsiyorum. 

(söyleşinin tamamı Varlık dergisi 2015 Ocak sayısında yayımlanacak)

YANMIŞSIN

Dil ve Edebiyat şiir yıllığı (2015), devlet ve sanat arasındaki ilişkiyi sorguluyor. Zafer Acar'ın sorularını yanıtladım. Ata işler mirasyedi övünür. 

Hükümetin bu konuda geleneği güçlendirmeye çalıştığını görebiliyorum. Bu, tek başına faydasız hatta sonuçlarını edebiyat camiasındaki ilkel ve gösterişten ibaret gelenekçilikte gördüğümüz üzere yanlış bir yaklaşım. Bu işin doğasında bu var galiba. Sanatı yaratan kişilerin kırmaya çalıştığı her alışkanlık, sanatı korumaya, saklamaya, sahiplenmeye veya kullanmaya çalışan ellerde yeniden meşrulaşıyor. Batı merakı züppelikle sonuçlanıyorsa şu Doğuculuk da (bütün umuduma rağmen maalesef) edebiyatsızlaşmayla sonuçlanıyor. “Kendine ait” denebilecek bir kültürü yaratmazsan, hâlen yaratmazsan, medeniyetin yoksa, hâlen medeniyet dediğinde aklına “eski güzel günlerin”, eklektik ihtişamın geliyorsa yanmışsın. Bunu yaratmanın etkili yollarından biri sınırsız özgürleşme, özgürlük sunma, özgürlüğü bir değer olarak da sunma. 

(tamamı Dil ve Edebiyat 2015 Şiir Yıllığında okunabilir)

P DALGASI / H.Ü.

Bana minnet duyma diye varlarımı gizledim
bir şey istemedim
acıkmadım
sade su içtim

(Cannabis: bol miktarda lifi olan bir bitki türünden elde edildim baş döndürücüydüm adım Begur idi yaşamıyla beni öldürdüğünü bilmiyordu ona itaat ettim suçu üstlendim eğer insan olsaydım ardında yüksek dağlar bulunan önü sıra geniş ovaların uzandığı kâşanede onun tutsağı olurdum -sabaha az kaldı- göğsümü boydan boya kat eden yara izini ondan saklıyorum benden birkaç damla alması halinde benden kurtuluşunun olmadığını ona nasıl anlatacağım. birlikte suç mahalline döndük, mahal şeritlerle bir dörtgen çizilecek şekilde ayrılmıştı cam kırıklarından basılacak yer yoktu kan cam kırıklarını güzelleştiriyordu pembe kristaller gibi parlıyordu orta yer her saniye aleyhimize işliyor -bunu ona söylemek zorundayım- vukuatsızlığımızdan çok sıkılmıştık diyeceğiz savunmamızın ilk cümlesi bu aramızda anlaşıyoruz “peki” diyorum yine itaatle ama her an aradaki saat farkından dolayı yakayı ele verebiliriz)
(...)


(şiirin tamamı Hece dergisi Aralık 2014 sayısında yayımlanmıştır)
(görsel: Tatiana Garmendia)

29 Kasım 2014 Cumartesi

DOĞADAKİ BOŞLUKLARLA UĞRAŞIYOR BİR ŞAİR / H.Ü.

Ortalık karışıktır
Tabanca çekmek zorunda bırakıldık
Bir tarih de biz düşelim
İşe başlamanın tam da sırası
Aşk gitti, başka Kaleler kaldı geriye 


Alıntı “Mayıs Günleri İçin Ağıt” şiirinden. Bir önceki bölümde kendisini vurduğu tabancanın niçin patladığına da bir cevap mıdır bu şiir? Haşim’e bile göndermeleri olan çok güzel, duru bir şiirdir bu. Ezan vakti çocukların asıldığı bir zamanı anlatıyor. Aşk artık konfor anlamındadır. O çekingen edanın arkasında garip bir şiddeti saklıyor. “Her şeyi yarım kalmış bir ikindi kuşunun tek başına yuvasına dönüşü” onun benzetilenidir. Aciz kalmanın, büyük güç karşısında hiçbir şey yapamamanın öfkesinin bile yutulmak zorunda kalındığı… “Kol” düşmüş, “yol” düşmüş, “gül” boğulmuş, “aşk” gitmiş… ne olduğu tanımsız “başka Kaleler” kalmıştır elinde. Bu şiddetli duygu hayatta kalmakla ilgili bir saplantıya dönüşebilir. Zıt duygular içindedir Ergin Günçe. Şiirin barut kokmasını dilemesi, iyi bir yaşam ütopyasının içinde doğurduğu öldürme eğilimi, vurma eğilimi, sık sık kendine yabancılaşmasını da getirir. “Saçmasapan Bir Şiir”in “Oğlum Ergin” diyerek kendine seslendiği finalde “Yeter artık bu kadar yabancılaşman!” Fakat o yabancılaşmayı telaffuz ederken aslında, bunun yaratılışına aykırı olduğunu ima etmektedir ve bu yaratılış bıçak atmayı, saplamayı bilen Çerkes doğasıdır.   
Melodramın eşiğinde[i] bir mizacı taşıyan şair için işler, şiiri söyleyip bırakma, ısrar etmeme, sevimli sınırlar içinde kalmak olamayınca, Günçe sık sık uçar: Bir uçuş ifadesidir: “Yokuştan ilk çıkanı öldürmektir işim” Bunlar gayriciddidir, gerçekdışıdır, olmayandır, hayaldir. O aklından geçenleri yapmış gibi şiire kaydeder. Şiirindeki tüm şiddet eylemleri yapamadıklarının ifadesidir. Her ne sebeple bilinmez suçluluk duygusu kanına karışmıştır. “Bir suç oluyorum ben de külümü karıştırınca” (“Olmak ya da Vurmak Öldürmek”, 106). Arkadaşına bir mektubunda yalvarırcasına yazar:
“Ben onlara bir şey yapmadım ki sularını bile içmedim, göklerine bile bakmadım, ekmeklerine dişimi bile sürmedim. Yok yok ben suçsuzum ama uygarlıkların bütün verilerini gözüme tutuyorlar.”[ii]


[i] “Bu dünyada gülmedik de, öteki de şüpheli.” (“Ankara’da Bir Bahar Gününü…”, 151)
[ii] Günday, 29.

(Bu yazı Hece dergisi "2014 Şiir" dosyası için kaleme alınan eleştiriden bir kesittir, Aralık 2014, sayı 216)

27 Ekim 2014 Pazartesi

ŞAKASI YOK GENÇ ŞAİRLERİN, BEN DİNLEMEDEYİM

Genç şairlerle şiir konuştuk. Ümit Güçlü (1989) ve Elif Nuray (1988) İstanbul’dan, Ali Berkay (1989) ve Ömer Korkmaz (1989) Konya’dan, Betül Aydın (1992) Malatya’dan geldi. Enes Tüfekçi (1991), Anıl İbrahim (1994) ve benimle beraber ev sahipliği yapan Ertuğrul Rast, konuklarımızla Ankara’da buluştuk. Şairin yaşı yoktur; fakat şiirle ilgilenme deliliğini belli bir yaşın üzerinde pek de göremiyoruz. Şiir yazma gerekçelerimizi, şiirin diğer yazınsal türlerle ilgisini, klişeyi, iyi şiirin ölçüsünü, şiirde anlamı, şiirin çağa göre değişen versiyonlarda ölüm ilanlarını, genç şairlere yönelik vasatlaştırma operasyonlarını, intihali, fanzinleri, güncel siyasetin şiire etkisini konuştuk. Bu sayede şiirle ilişkimizin içtenliğini de sorduk kendimize. Mikâil Söylemez (1984) bize uzaktan katıldı. Fotoğraflarımızı işinin erbabı olan sevgili Merve Yeğin çekti. Bu yıl oturum simgemizi Ali Berkay çizdi. İçimize sinen güzel bir toplama eriştik. Heyecan duyarak takdim ediyorum.  




Ümit Güçlü: Şiirin kendi bilgisinin kendisinde oluşacağını kavradım. Bu yüzden şiirle ilgi kurarken “anlatma-anlama” ilişkisi kurmaktan vazgeçtim. Gündelik nesnelere yöneldim, onların çarpışmalarının peşinden gittim. Olayların, karşılaşmaların, kötücül ve karanlık yönlerini görmeye daha yatkınmışım. O yönde ilerledim.

Elif Nuray: Yazarken, değişmekte olan bir kimyam olduğunu hissedebiliyorum. O an, dışımdaki dünyaya ters bir şeyler olduğunu da… Sanki bir şekilde önüme düşen bir enerjiyi, şiddetini muhafaza ederek ama onu başka bir forma evirerek dikey bir enerjiye dönüştürüyorum. 

Anıl İbrahim Bakırcı: Benim haysiyet çabam şiir ile birlikte var. Kendimi kendime dost kılmayı kendi kendime ermeyi mümkün kılacak en güçlü vasıtalarımdan biri. 
(...)
Bir süre sonra kendime şu soruyu sordum; kitapçıda kendi almayacağım bir dergiyi çıkartıyor olmanın bir âlemi var mı? Dergi benim için bununla beraber miadını doldurdu. Ya işi büyütecek kendi masamın gündemini bu külfet ile gölgede bırakacaktım ya da dergiyi kapatacaktım. İkincisini seçtim. 

Mikâil Söylemez: Yani şehrin gürültüsü artmasaydı, biz çok gelişmeseydik ve arabaların modeli yükselmeseydi daha iyi bir dünya söz konusu olacak ve bizler daha mı iyi insanlar olacaktık. O zaman hâlâ tarım toplumu olarak hayatlarını sürdürmeye devam eden ya da ilkel kabileler hâlinde yaşayan insanlar bizlerin sözde özendiği bir hayatı yaşıyorlar diyebilir miyiz? Cevabımız hayırsa, o hâlde eleştirilmesi gereken imkân, teknik ve olanaklar değil, dikkatimizi çekmesi gereken şey, bütün bu olanaklar karşısında şımaran, giderek başka bir şeye dönüşen, zaman içinde duymayan, anlamayan, hissetmeyen bir şeye dönüşen/ dönüşebilmeye müsait olan insanın, kendi değerleriyle karşı karşıya getirilince niçin bu denli yabancılaştığıdır. 

Enes Talha Tüfekçi: Şiiri; dünyada var oluşumu anlamlı kılmak, varlığa-eşyaya-insana daha derinden bakmak ve bir bakış parlaklığı kazanmak için yazıyorum.

Ömer Korkmaz: Bugün söz gelimi teknolojik hırdavat, uç spor tipleri, tabak kırma ayinleri ve haşere hicivde sükûn buluyor. Zamanın ruhu diyorlar adına. Klişe işte tam buranın, bu dairenin içerisinde. Duyuş biçimi ve duyuşa yürüyen kanallar değişince dünün kelimelerinin mahiyeti, dokunuşu, çağrışımı da değişti. (...) Anıl İbrahim'in deyişiyle “kimi sevdi isek ona yeniliriz”. “Yenildiğimiz” isimler var. Şiir yazarken haklarını gasp ediyor muyum diye düşündüğüm isimler... 

Ali Berkay: Şimdilerde de oldukça ünlü olan MGM'nin (hani şu filmlerinin açılışında aslan kükreyen şirket) sloganı “ars gratia artis”tir (lat. çev: sanat sanat içindir). 20. yüzyılın ikinci yarısında Amerikan sinema sanatı bu yönde gelişmiştir. Şiir, okuyucusunun kendisinden bir şeyler bulmak isteyeceği veya kendisine bir şeyler katmasını istediği bir metin. Ama mesela Luigi Serafini'nin Codex Seraphinianus adlı eseri bu yönde bir çabaya sahip değildir. Bu yüzden salt sanat için yapılmış bir yağlı boya resimden ya da müzik parçasından farklı olarak, ki bu eserlerin en önemlileri çok büyük meblağlara salt “bende de var” duygusuyla alınır, insanî bir şeyler barındırmak zorunda. 

Betül Aydın: Başkasının acısını derinden ve gerçekten hisseden bir şair, bu durumu şiirine konu edemez. Acılardan etkilenir ve bu şiirlere yansır fakat apaçık bir şekilde politik ajitasyona yer vermemeli, şair şiirde. Şair acıyı şiire gebe bırakıp acıyı yüzüstü bırakmak niyetindeyse ne felaket biter ne toplumsal olay, yolu açık olsun… 

(Oldukça hacimli bu oturumun tam metni Hece dergisinin 215. sayısında Kasım ayının dosyası olarak yer alacaktır.)

13 Ekim 2014 Pazartesi

ŞİİRİN GÖR DEDİĞİ: "Yerden 19 Pont Yukarda" / Ali K. Metin

Hayriye Ünal’ın “Yerden 19 Pont Yukarıda” şiiri (Mahalle Mektebi, 17. sayı, Mayıs-Haziran 2014) kendi mecrasında yeni bir biçim, bir dil arayışıyla dikkati çekmekte. Sözdiziminin konvansiyonel kalıplarla arasının açılması bunun en önemli işaretlerinden biri. Gerek mısracı gerekse tam ifadeye (cümle sentaksına) dayalı söyleyişin yerine kelimelerin yer yer münferit/bağımsız birer ses veya anlam birimi haline gelebildiğini (“O iz yoksunluk kokar./ İz. / Boynunda.”) görüyoruz. Daha dikkat çekici tarafıysa, dilin bu anlamda homojen, bütüncül bir şekil yapısı ortaya koymaması. Bunu, biçimsel unsurların hegemonyasını ortadan kaldırmaya dönük bir dil tutumuyla ilişkilendirmemiz mümkün. Başka deyişle dili serbestleştirme arzusunun bir sonucu sayabiliriz. Ne ki ritmin/sesin dile tahakküm edici bir düzeyden aşağı indirilmesiyle zuhur eden atonal unsurlar etkisini gösterir, ancak  konvansiyonel yapıdan radikal bir kopuş çabası içine girildiği söylenemez. Şair burada bizatihi biçime yani dili bozmaya dayalı bir çalışma yapmak yerine, daha çok biçimin dil üzerindeki sınırlamalarını aşma saikiyle hareket etmektedir. Muhtelif şekilleriyle dilin imkanlarını şiire transfer etme amacı belirleyici olmuştur: İlk dört mısradaki atonal söyleyişin ardından konvansiyonel mısra düzenine geçilmiş (Ayağına batan taşı dikeni / Aradığı hakikat zoruna yorar), 10. mısradan itibaren ise anlatımcı dil ve eda (“Sana gösterdiklerinde bak. / Bak bu canlılık bu da aksesuar, bu cüsseli eşyalar, iri, bu/chester koltuk.”) şiire hakim düzeye gelmiştir. Fakat anlatımcı dil sadece üçüncü şahısla sınırlanmış değildir. Birinci şahıs (ben) da aynı şekilde bir anlatı nesnesi olarak kullanılmış (Soğuk günlerde, ben soğuğu sevmem diyemem, ben sonra sıra / sıra botları dizdiğimde, bak ne meraklısıyım soğukta yürüyüşlerin,”), ama bu kısımlardaki “ben” vurgusunun yoğunluğu, şiire nispeten varoluşsal bir boyut kazandırmıştır. (“Bir zamanlar ben.” “Ben üşümeyi.”) Şiirin son iki mısrası, “Onu buldum” ifadesinde temayüz ettirilen öznellikle sözü edilen varoluş özelliğini pekiştirip netleştirir. Esasında, başkasını (o’nu) göstermekten / anlatmaktan ziyade başkasıyla kurulan empati (“O iz sana der ki, hiç olmamışsın.”) şiirin kurucu, hakim  unsuru olarak ortaya çıkmıştır. Benle sınırlanmadığı veya çıkış noktası ben halleri olmamakla beraber beni de devreye koyarak şiirde nesnel ve öznel katmanlaşma sağlanmıştır. Öznel unsurların nesnelle kurulan diyalog üzerinden tecessüm etmesiyse, benin varoluşunu insanlık halleriyle bütünleştiren etik duyarlıkla/perspektifle ilişkilendirilebilir. Özü itibariyle etik zaten şiirin varoluş sebebidir. Bir Suriyeli ölünün cesedindeki “iz”e bakışta, daha doğrusu bu bakışa içkin “yoksunluk” betimlemesinde etik tecessüs ve sorgulama esas noktayı teşkil etmektedir: Cesetteki işkence izi “yoksunluk” imgesiyle karşılanarak insanlığın maruz kaldığı kötülüğe, daha önemlisi eşitsizliğe bir çağrışım yapmaktadır. O iz bir göstergedir sadece, asıl olan bunun hangi insanlık haline denk düştüğünü görmemizdir. “Yoksun” olanların yoksunluğunun bilincinde olmaması (“Yoksun olan anlamaz neyden yoksun olduğunu.”) durumu değiştirmez. Ne ki şair tam da bu söylem tarzıyla kendi bakış açısını merkeze koymuş, yoksun olanı kendi bilincinden konuşturma/anlatma yoluna gitmemiştir. Dünyanın “yoksun” olanlarla “çoksun”lar arasındaki bölünme sebebiyle gayr-i etik olduğunu söyleme, bu minval bir söylemleşme arzusu belirleyici olmuştur. Çoksun imgesi üzerinden kurulan karşıtlık, bu söylemin ayrıca anlatım düzeyinde somutlaşmasını sağlamıştır. Öznenin (yahut şairin) etik bir tutarlık ve/veya içtenlikle kendini “çoksun”lar arasında değerlendirmesi ise vicdani bir rahatsızlığın ve sorgulamanın ifadesi sayılır. Özne, varoluşunu böylelikle etik bir sorumluluk çerçevesinde anlamlandırmaya çalışmıştır.
Özne, etik bir duruş, bir duyarlık göstermenin yanında, yoksun-çoksun karşıtlığıyla kendini gösteren gerçekliğin, varoluş dünyasındaki yansımasına ilişkin bir “hakikat”i de sabitler. Kişinin varlık dünyasıyla (bu dünyayı temsilen “yağmur”la) kurduğu duygusal ilişkinin yaşama tarzından ve imkanlarından (bunu temsilen “bot” giyip giyememekten) bağımsız olmadığını bizatihi kendi tecrübesinden/hayatından hareketle çıkarsamaktadır. Yoksunluk hali, doğa veya dünyayla insan arasında bir engele dönüşmektedir. “Ben yağmuru çok/Sevdim bak, yağışı, bunu şimdi ayaklarım sıcakken/anlıyorum. Mizacım sanmışım, mütemadiyen su alan/botlarımmış yağmur sevmeyen.”
Bu bakış açısı yoksulluk güzellemesine bir karşıtlık ortaya koymanın yanı sıra, sözkonusu karşıtlığı şiirdeki öznel bağlamından çıkararak “hakikat” düzeyine taşımaktadır. Bunu öznenin hakikati (dünyası) ile sınırlı diye düşünmek belki mümkün. Ancak son iki mısra, şairin daha genel bir hakikat göndermesinde bulunduğu ihtimalini kuvvetlendirici niteliktedir: “Hakikat uzakta değilmiş azizim./Onu buldum yerden 19 pont yukarıda.” Burada ironik bir deyiş var gibi görünmesine rağmen, bunun doğrudan hakikate yönelik değil, hakikatle insan arasındaki mesafeyi (“19 pont”) daha açıkçası insanın garabetini eleştirmeyi hedef alan bir ironi olduğu söylenebilir.

Hülasa, “Yerden 19 Pont Yukarıda” adlı bu şiiri varoluşsal iradeyle hakikat tecessüsünün birbirine eklemlendiği şiirin bir örneği olarak değerlendirmek mümkün.

(Ali K. Metin "Şiirin Gör Dediği" bölümünde tek şiirden hareketle yazıyor. Bu yazı kesiti, Hece dergisi Ekim 2014 sayısı "Devriye" bölümünde yer alıyor.)

23 Eylül 2014 Salı

LİRİK ŞİİR VE ZAMAN PROBLEMİ / David BAKER

(...)
Ben her iyi şiirin daima lirik ve hikâye edici prosedürler içerdiğini, şarkı ve öykü unsurları taşıdığını iddia ediyorum. Marlowe’un şiirindeki hikâye, kompleks olmakla birlikte açıktır, erotik bir değiş tokuş teklif edilir: hediyelere karşılık hizmetler. Geleneksel hikâye etme unsurları taşır ve doğrusal bir retorik dizayn yoluyla ilerler. Bu dizaynın her bir veçhesi, aksi iddia edilemez bir tamamlanışa doğru başı çeker veya çekmek ister. Keza, Pound’un imajist şiiri, mini bir hikâye ediş olarak şiire vücut verecek şekilde, yeter miktarda hikâye edici detaylar sunar. Biz şiirdeki sahne ile ilgili olarak; kim, ne, ne zaman, nerede sorularının cevabını ve bunun gibi Pound’un sahnenin yapısını başkalaştıran kuluçkaya yatış tarzını ve hayal ediş gücünü de bilmekteyiz. Şiir, Pound’un iddia ettiği gibi, “zaman kayıtlarından ve mekân kayıtlarından” serbestlik değildir, fakat şiir gerçekte anlamını ve müziğini, bu iki mutlak bünyenin etkileşiminde ve bunun kadar da dili genişleten büyük kültürel anlatı ve türlerde bulur.
Şiir; ölçme, anlatma ve düşünmenin zaman konusundaki ihtilaf edişleri hakkındadır. Bu yüzden şiirin hikâyelerinin tabiatı şiirden şiire değişir. Bir şiirin içerisinde hikâye taşıyıp taşımadığı sorusundan ziyade, şiirin yüklendiği zaman anlatımının türü sorusu daha önemlidir. Zaman örtbas edilmiş, uzatılmış, çarpıtılmış, kısaltılmış olabilir. Benekli, dairesel veya doğrusal olabilir. Üstünden yeniden çizilen eski bir tablette veya kötü bir fotoğrafta olduğu gibi, üst üste resimler gösterebilir. Zaman kesişen zamanların bir alanı olabilir. Susan Howe’un şiirleri, kökten bir şekilde deneysel görünmekle beraber, çoğu kez iki boyutlu bir plan üzerinde tercihen yalın üç boyutlu sahnelemelerdir. Onun “Riske Doğru Davranış Olarak Saçılma” sekansı; William Tyndale’ın 16. Yüzyıl Tevrat çeviri-güzel-yazısına düşülen bir şerh olup; “Politik edebiyat”a ait kocaman bir bez tuvalin üzerinde, bireysel bir “iç konuşma”nın serbest esnekliğini içeriyor. Bir bölümü şöyle:


(Hece dergisinin 2014 Ekim sayısında tamamı neşredilecek olan bu ilginç makaleyi, Türkçeye Mehmet Yıldırım çevirdi. Mütercimin bu makaleye dair eleştirel değerlendirme yazısı da dergide yer alacak.) 

28 Ağustos 2014 Perşembe

ŞAİRİN ÖZELLİKLE SAKALLI

Şairin özellikle sakallı fotoğraflarında cisimleştiğini anımsayarak Levinas’ın tanıklığına başvuracağım. “Eros’un Fenomenolojisi” yazısında Levinas yüzün çıplaklığını “iffetli” olarak niteler. Yüz “ahlâkîliğinde dışsal” olan, bedenin yegâne bölümüdür. “Bu epifani içersinde yüz, bir içeriği bürüyen bir biçim olarak, bir imaj olarak değil, ardında artık hiçbir şeyin olmadığı ilkenin çıplaklığı olarak parlar. Ölü yüz, biçim olur; ölüm maskesi haline gelir; o, görmeye izin vermek yerine gösterir; ama tam da bu sebeple yüz olarak belirmez artık.”[1] Zarifoğlu’nun yüzü, içeriği parçalanamayan şiirsel bir nesne olan (kutsal) kitabının azizleşmiş portresidir okur algısında artık.
Ancak özgün metin elimizde. Okuyarak yıpratma hakkı bizim. O hâlde neden şaire dair yerel efsanelere kulak asalım.




[1] Emmanuel Levinas, “Eros’un Fenomenolojisi”, Sonsuza Tanıklık, çev., komisyon, haz., Zeynep Direk-Erdem Gökyaran (İstanbul: Metis Yayınları, 2003), 109.

(Tahlil Tahrip İnşa'dan, çizim: Bünyamin K.)

19 Ağustos 2014 Salı

YANILGAN

Turgut Uyar’ın Metin Eloğlu için yazdığı “sanki sınıf bilinci yaratmaya uğraşır” (Bir Şiirden, Ada Yayınları, 1983, 141) yargısına ise hiç katılmıyorum. Uyar’ınki tümüyle onda bunu görme dileğinin bir sonucudur. Eloğlu “sınıf bilinci” konusunda oldukça tarafsızdır, çok önce Bezirci’nin de saptadığı üzere; tiplemelerini yaratırken varlıklıyı yoksuldan ayırt bile etmemiştir. Yine Uyar’ın saptaması olan “kendi değerlerini korumanın çabası, öfkesi, telaşı içindedir” yargısı da girişte ifade ettiğim çekincelerim nedeniyle doğru sayılamaz. Belli “değerleri” asıl değer kabul edecek bir zemine karşıdır Eloğlu’nun girişimi. Öfkeli ve telaşlı olabilir, fakat öneride bulunmamıştır. Mevcudun eleştirisi vardır, fakat yeni bir dünya arayışı sezilmez bu şiirlerde.


(metin Tahlil Tahrip İnşa'dan, Eloğlu çizimi Bünyamin K.)

12 Ağustos 2014 Salı

ŞİİR ÇALIŞMA GRUBU

Hece’de bir yılı aşkın zamandır yer yer öykünün öne çıktığı, fakat genel konusu edebiyat olan buluşmalar yapıyoruz. Bu faaliyet önümüzdeki dönemde de yürüyecek.
Bunun dışında yakın zamanda bir program daha başlattık. Şiir çalışma grubu. On kişilik, genç, şair arkadaşlarla oluşturduğumuz şiir çalışma grubu olarak şimdiye kadar gerçekleşen toplantılarda birçok makale ve şiir tartışıldı. Toplantının amacı esasen atölye; bir kitap veya makaleden çıkışla bir problemi ortaya koymak bir bölümünü oluşturuyor. Diğer bölümde edebiyat dergilerinden birini seçip dergideki şiirleri konuşuyoruz. Fanzinler de konularımız arasında. Atölyede yaptığımız işlerden biri de günümüzü (edebiyat, televizyon, sosyal medya, çevre, politika vb.) her açıdan yorumlamak, burada doğan fikirleri dergide uygulayacağız, bakalım. 
Elektronik arşivimiz de gelişiyor bu sayede, başka şehirlerde olan genç arkadaşlarla süren uzaktan erişimli çalışmalar için, önemli basılı dokümanı da e-ortama aktarıyoruz. Bu konuda ve doküman alışverişi için paslaşmak isteyen olursa bana e-posta atabilir. Özellikle baskısı bulunmayan eski tarihli yazı vb. malzeme, yasal veya etik açıdan problem teşkil etmeyecek şekilde, şiire dair bölümlerle her zaman ilgilenebilirim. 

6 Ağustos 2014 Çarşamba

İLK TEMASTA TUZLA BUZ

Rimbaud, yaşamını sürdürebilmek için şair mevkiinde bulunup da olduğundan başka bir şey olmayı reddetti. Bizim şairlerimiz, isimlerine kıskançlıkla titizleniyorlar, fakat mevkilerinin sorumluluğunu üstlenmeye hevesli görünmüyorlar. Kendilerini şair olarak kanıtlamadılar; sadece kendilerini böyle adlandırabildiklerine sevindiler. Onların dudakları arasından çıkacak olana bağlı bir dünya için değil, birbirleri için yazıyorlar. Kendilerini kasıtlı olarak anlaşılmaz kılmakla, yeteneksizliklerini haklılaştırmaya çalışıyorlar. Övgü düzdükleri kendi küçük benlerinin içine hapsolmuş durumdalar; kendilerini dünyadan uzak tutuyorlar çünkü ilk temasta tuzla buz olacaklarından korkuyorlar. Daha yakından bakılırsa birer kişi bile değiller, çünkü böyle olsaydı, onların ıstırapları ve hezeyanları neye benzerse benzesin anlaşılabilirdi. Kendilerini de fizikçinin problemleri gibi soyutlaştırdılar. Tıpkı ana rahmini özler gibi, başkalarına da bir şeyler iletmenin sıfıra indirgendiği arı bir şiir ortamını özlüyorlar.


Henry Miller, Rimbaud ya da Büyük İsyan, çev., Mustafa Tüzel (İstanbul: Kabalcı Yayınları, 1993), s. 47. 

4 Ağustos 2014 Pazartesi

NEGATİF PARODİ

Cemal Süreya meşhur yazısı “Orhan Veli’nin Yanlışı”nda; Orhan Veli’nin şiir dilini doğallaştırmasından, şiiri sivilleştirmesinden, şiire kasket giydirmesinden övgüyle söz eder. Fakat o kadar. Övgüsü bununla sınırlıdır. Çünkü “bütün gemileri yakmanın neşesi” bir şiirin açımlanması, gelişmesi için yetersizdir. İşe “sıfırdan başlamak” istemekte haklı olabilir Orhan Veli, fakat “yeni yapıyı daha entelektüel planda kurmak suretiyle”. Cemal Süreya, Orhan Veli’nin tüm etkisinin kendisinde toplandığı eski şiiri inkâr hareketinin değerini sorgulatan bir teze sahiptir; bu teze göre bu şiirler sahip oldukları mevcut güzelliği de, tuhaflığı da “yüzde yüz eski şiirden alırlar.” Buna örnek olarak verdiği mısraların hepsi de eski şiirdeki mısralara gönderme yapmakla ironilerini onlara borçludurlar. Bu da şiiri şiir tarihi açısından bir dizinin parçası yapmaya yeter, şiiri ayrı bir güzellik kılmaya değil. Bu, onu Süreya’nın tabiriyle “negatif parodi” yapmaktadır.


(Tahlil Tahrip İnşa’dan)

1 Ağustos 2014 Cuma

TAHLİL TAHRİP İNŞA

-Modern Şiir Eleştirileri-

Tahlil Tahrip İnşa matbaaya gidiyor, hadi bakalım. 

Bu kitap başka şairlere nasıl baktığıma dairdir. Durduğum zeminden çok ayrılmadan onları kendileri olarak kavramaya çalıştım. Bu kitapla birlikte daha önce yazdığım cümlelerin de sorumluluğunu bir kere daha üstleniyorum. 

Şiirleri eleştirirken onun hem şairin ürünü hem de içinde olduğu toplumun ve koşulların bir ürünü olduğunu unutmadım. Başka disiplinlerin bende yarattığı ışıma anlarını şiirleri anlamakta kullandım.

Eleştiri sevgim şiir sevgimden doğuyor. Eleştiri sevgim, şiirin nasıl çalıştığını merak etmemle ilgili. Bu nedenle, bu kitapta, bir kısım yazı “bu şiir niçin çalışmıyor” sorusuna binaen yazılmış olsa da daha çok “çalışan” şiirler üzerine yönelttim bakışımı. 

Edebiyat tarihinde kullanılan birtakım şemaları ve Türkiye’deki kültür demagojisinin ideolojik/mistik vb. sağa veya sola çeken kayırmalarını dikkate almadığımı iftiharla belirtmek isterim.    

Bu kitap eleştiri anlayışımı da bütün uçlarıyla sergiliyor. Eleştirel bakışımın koordinatları, bu kitapta yer alan şairler özelinde, şiirde öznelik durumları, şairin dünyası, şiirin tarihsel konumlanışı, şiirin sarsıcılığı, şiirin oyunsal boyutu, şiirde ironinin işlevi, etki-esin, erotik yön, şiirde kriptik boyut, deney ve deneyim sonrası, politikası olan suç unsuru, yorum-bağlam, biçim-anlam, nesne-dünya verileri üzerine oturtulmuştur. Bu tabloda tasvir, açıklama, özet ve şiirin gündelik dile tercümesi yoktur.

11 Temmuz 2014 Cuma

ELEŞTİRİ KİTABIM NE ÂLEMDE?

Şiir eleştirilerimi içeren yeni kitabım hazır. Pazartesi günü yayınevine gidiyor. Eylülün 1’inden itibaren ilgilisine, okuruna ulaşacak. On beş yıllık bir zamana yayılan eleştiri mantığımda zamanla çok çeşitlenme, gelişme olmuş, bugün toplama baktığımda bunu görebiliyorum. Fakat şiiri odağa koymam, hep şiir perspektifinden bakışım değişmemiş, şairin kimliği ne olursa olsun, şiir dışı verileri her zaman değerlendirmeye alsam da şiiri şiir yapan temel veriye sadık kalmışım. 
Bu kitap beni olağan dışı şekilde heyecanlandırdı, hazırlık safhası da genişti; süreçte eleştiri üzerine yeniden düşünmeye vaktim oldu. Bu düşüncelerin sonucu olarak kitabın devamı niteliğindeki 2. cildin projesini de oluşturmaya başladım. Onun bir kısmını da peyderpey dergilerde takdim edeceğim.  
Şair şair ayrılmış kısımlarda yer alan şiir eleştirilerinin yanında edebiyat hurafelerini ve güncel eleştirilerimi de koymak istiyordum; fakat 40 yazılık toplam kendi içinde bir mantık oluşturunca ve hacmi de 400 sayfaya ulaşınca, hurafeler dışarıda kaldı. Onlarla birlikte “gayya kuyusunda şiirle kalınız” yazım gibi zamanına şahit olan ve ışık tutan yazılar bundan sonraki kitabın içeriğine daha uygun hale geldi. Neo-garipçi vb.lerinin yakın ufuklarına dair yeni yazılarla birlikte, güncel yazılar ve şimdi yazmakta olduğum bölümlerle yeni bir kitap oluşuyor. Oluşan yeni şiir kuşaklarını da eleştireceğim, değerlendireceğim bölümlerle birlikte bir tür “ilga” kitabı da tezgâha girmiş oldu böylece. Onu şimdilik bir kenara bırakalım.

Kitaba çok anlamlı katkıları olan dostlarım oldu, onların sayesinde yaptığımı daha net görebildim. Ne kadar fark edilir, bugün kim neyi ne kadar fark edebiliyor, kimin fark edişi ne kadar önemli olabilir vb. sorulara karşın, edebiyat eleştirisine şiir odaklı bir anlayışı getirmekten dolayı sevinçliyim. Kitabın adı netleşti. Şu an sunuşu yazıyorum. Kapak görseli hazırlanıyor; içeride yer alacak çizimlerin atölye çalışması sürüyor, son birkaç portre ve görsel iş kaldı. Birkaç güne netleşen bilgileri yeniden paylaşacağım.   

10 Haziran 2014 Salı

ADRES DEĞİŞİKLİĞİ

Bana gelen dergi, kitap vb. birçok posta geri dönüyormuş; muhtemelen eski adreslerime gidiyor. Taşınalı bir hayli zaman oldu. Yeni adresimi bir kez daha duyurmakta yarar var. Aşağıdaki adres harici eski adreslerime giden kargo vb. postaların takibini yapamıyorum. 
Galiba uzunca bir süre buradayımİlgililerin bilgisine. 

Turgut Reis Cad. 36 / 5 Anıttepe / Ankara
 

31 Mayıs 2014 Cumartesi

VOLGA ŞEHİRLERİNE BULANIK BİR GECEYDİ / Betül Aydın

ahşap pencerenden atla bu sabah
atlayışına saklansın trampetler
kuş gagalarında bir dünya uçuşuyor
fotoğraflar gözünü ovuşturuyor

duvarların arasında duvarsın
eski gölgenin de gölgesi
seni tenekeye mahkûm etti
baudelaire’in sefihleri

bir sabah at arabasına atla
kadınlarını komşularını topukla
denize ak kabuk çak
yüzündeki gizli zayıflığa sark
bunları bana ya da ortaçağ abdalına anlat

tüysüz suratından kaç kafile
belki kaç çöl ortası gece
ama nice eğlence herakleitos'un gölgesi

tembel göz balığın imgesi
dişi kırık faik martı hamlesi

ne diyorduk gece geçmişlerin canına değsin
uyurgezer komşularına aç bir karga tünesin
ayak bileğinden çene kemiğine biçimsiz bir tünelsin
varsın eli bileğine dar gelenin çenesi düğümlensin

köprüaltı bulldong bonatti kokuyor
ama hayriye swarovski seviyor
epekşi bir yağmur yağıyor
yok kimselerin görünesi

sen yine de
yassı bir ağıtla
karanfilimi kanıtla
çünkü bu dünya aman.


(Betül Aydın'ın şiiri Hece Mayıs sayısında yayımlandı)

12 Mayıs 2014 Pazartesi

"AVCININ AVINA GÖSTERDİĞİ SON MERHAMET, ONU CANLI YEMEMESİDİR"

Handan Acar Yıldız'a aynı teknikle yazdığı üç öykü hakkında da bir soru sordum: "Ud Sancısı”, “Sapsarı Bir Öykü” ve “İlmek”. Nesnelere iç dünya atfederek onun geçirdiği değişimi anlatmak, ona “acı hissi” yüklemek bence iyi bir fikir. “Nesneyi kişileştirmeyi başaramıyorsam, kişiyi nesneleştirme ihtimali doğar.” diye düşünüyor o. Buna insanî/insaflı böyle bir vasıf eklemek gerekiyor muydu? Bunu sadece bir teknik olarak tanımlamamız yetmez miydi? Şöyle bir bağlantı kurdum. Alain-Robbe Grillet’i etkilemiş olan Francis Ponge, nesneler yoluyla evrene yaklaşabilmeyi ummuş. Sünger’i yazabilen birinin evrene yaklaştığını düşünürüm. Merkezde evren olduğunu düşünmüştüm bu öyküleri okuyunca, ama Handan'ın sözü “insan merkezli” bir yere çekti düşüncemi. Diyor ki o:




(...)
Bununla birlikte her zaman insanı anlatmak zorunda değilim elbette. Süngeri sadece sünger olarak da anlatabilmeliyim. Süngeri bazen araç olarak anlatabilirim ama bazen amaç olarak da anlatabilmeliyim. Modası geçtiği için çatıya kaldırılan bir ceketin ne hissettiğini anlayabilmeliyim. Bazen bir ihtiyarı bazen bir kadını bazen bir çocuğu anlama iddiasındaysam eğer, modası geçtiği için giyilmeyen bir ceketi de anlayabilmeliyim. Birini başaramazsam diğeri eksik kalır. Ama her zaman insan için ceketi aracı kılmamalıyım elbette. Ceketi ceket olarak da anlayabilmem lazım. Belki de bir cekete bakarak ağlayabilmem lazım. Evet, bir gün ceket ve mandalı da yazacağım inşallah. En çok da bulunduğu ipin üzerinde unutulmuş, ters dönmüş, soğuktan üşüyen, ters gördüğü dünyayı yeniden yorumlayan, ‘hayatı’ alt üst olmuş bir mandalı anlatmak isterim. Üstelik üzerindeki demir de paslanmaya başlamış olsun. Soğuk vurdukça paslanan yerleri acısın. 


[Öykücü Handan Acar Yıldız'la 2. kitabı Ağır Boşluk hakkında yaptığım bu söyleşi Haziran 2014, Heceöykü'de yayımlanacak]
[Görsel: Alejandro Xul Solar (1887-1963), "Cara Idolatrada"]

28 Nisan 2014 Pazartesi

YERDEN 19 PONT YUKARIDA


(...)
O iz sana der ki, hiç olmamışsın.
İki iz arasında, iki dehşet, iki kayık arasından düşerken nehre.
İki kürek kemiği arasından geçerken o ürperme.
Olmamışsın sen, olmamış. Cehennemin
flaş bellekte taşınan bir imge.
Yoksun olan bilebilse
neyi sevdiğini neyi sevmediğini ben bilirdim
bir zamanlar yağmuru niçin sevmediğimi.


Bir zamanlar ben. 







(Şiirin tamamı Mahalle Mektebi, sayı 17, Mayıs 2014 sayısında)
(Görsel: Tatiana Garmendia)

20 Mart 2014 Perşembe

SAHTE'NİN PORTRESİ

"Gerçeğim ben gerçeğim çok gerçeğim" diye yırtınıp duruyor bir Sahte, bu kadar bağırmasından anlıyoruz ki Sahte odur, o sahtedir.

Sahte; tanık topluyor, filanca, falanca, filankes, falankes tanık benim ne kadar Güvenilir olduğuma diyor, tanıklar artınca kendi inanıyor gerçekliğine, bu defa hem Sahte hem Kendini Bilmez oldu.
Tanık nedir? Gören Kişi. Gören Kişi her şeyi görebilir mi? Sahte, kime ne kadarını gösterdiğini çok iyi biliyor. Tanıklar yanıltıldı. Ama beni ihmal etti. Onu Sahte’yken Ben gördüm.

Sahte’nin sahteliği bize dert değil, ama anlaşılan o ki kendine çok dert. Biz Gerçek’ten bahsetmezdik ki bile; Sahte bu kadar kendinin de Bir Gerçek olduğuna dair iddialarıyla beynimizin içine etmese. 

Şu da var Sahte olmasa biz sahtelik nedir bilmezdik, Sahte sayesinde Gerçek’i de tanıdık, teşekkürler Sahte!
Gerçek için sahtelik Sahte üstünde sadece bir teşhis, Sahte içinse Gerçeklik bir statü, onu elde etmesi gerekiyor, ama nafile!

Hiçbir zaman Gerçek olamayacağını bilen bir Sahte, hep azapta olsa gerek; onu Gerçek’lere “siz sayıca ne kadar da azsınız” demesinden de tanırsınız.
Der ki Sahte, bir Gerçek’e bakıp: "ne kadar da az tanığın var senin, benim şu kadar tanığım var bak, bir kaşık suda boğarız senin tanıkları." 

Sahte, etrafında etten duvar örer gibi "sayı"yı arttırmak için yırtınır, ama içindeki özgüven açığını hiçbir sayı, hiçbir kalabalık, hiçbir onay kapatamaz.  

Lan nerde görülmüş Gerçek’in tanık bolluğu, hangi devirde?  

“Dürüstüm en dürüstüm çok dürüstüm” diye de yırtınıp durur Sahte, Yalancı’lığı yırtınmasından bellidir –çevirdiği haltlar paçasından akıyor.  
Aaa Sahte kendi inanıyor kendi sözlerine. O anda inanıyor, her ânı diğerini inkâr halde. Sonsuz türevi alınmış bir Yalan halde hayatı. Hiçbir kare yan yana gelmeyecek sanıyor.
Gerçek, karşısına çıkıp kareleri birleştirmeye, suratına çarpmaya tenezzül etmeyecek çünkü, bunu bilir Sahte. Gerçek’in tenezzülsüzlüğünden yararlanır. Kendisi her şeye tenezzül eder. Sahte’yi tenezzül edişinden tanırsınız. Her şeye tenezzül eder, her söze, her övgüye ve her yergiye duyarlıdır. Her yergi karşısında en temel duygusu olan Sahte'liğini anımsar acı acı. Ama "görmedim" der "ben görmedim, bir arkadaşım görmüş". 

Sahte’nin Yalancı Tanık’ları onun adını yalarlar düzenli şekilde, Sahte pusuda bekler, düzenli yalamayanları yakalar, sorguya çeker. 

En büyük korkusu tanık kaptırmaktır, çünkü Sahte'nin bir tanığı Gerçek'le bir kere temas etse Sahte faş olur.  
Bu nedenle Ad Yalayıcı*’lardan biri herhangi bir Gerçek’e kazara temas ederse, Sahte derhal duruma el koyar. Sahte hep başkalarını, onların tepkilerini, kimin kimi ne oranda sevdiğini/sevmediğini izleme halindedir. Kamusal yave paketleri hazırlama haricinde, bütün mesaisi budur. Tehdit savurur, ödül vadeder, kuşu yemler, her yolu dener ve Gerçek'le kazara temas etmiş Gafil Yalayıcı’yı yola getirir.

Ad Yalayıcı da bir nevi Sahte Aday Adayı'dır. Böyle tanıklar Gerçek karşısında önce ikircikli, sonra duyarsız/sessiz, en son düşman kesilirler.  

O ne özgüvendir o! Ulan Değme Gerçek, bu çığırtkanlıkla kendinden bahsedemez, Gerçek utangaçtır. Gerçek, bir Siyam kedisi ise Siyam kedisi gibi davranır.
Hiç Siyam kedisinin kendisini Van kedisi sandığını gördünüz mü?
Bak yaa, en çok vefadan bahsediyor bir Hain, ortalığı yıktıkça o Vefa diye, satmadan duramadığı ortaya çıkıyor. Her satıştan sonra Vefa etiketli deterjanla yıkıyor elini ağzını.

Sahte’nin her türde deterjanı var. Leke çıkarıcı Sadakat, fırıldaklık kapatıcı Ahlâk, beyazlar için birebir cam şişede Vicdan, korkaklık kapatıcı Merhamet, mürailik arıtıcı Namus, Haysiyet vb., dezenfektan olarak Müslümanlık...   

Allah vergisi bir satış becerisi, Allah vergisi bir fırıldaklık… Hadi herkese yedirdin, beni nasıl ikna edeceksin? 
Veee bu tarihi sen yazmıyorsun yavrum

(Sürecek…

Not: Yakında Sahte’yi tüm fotoğrafları ile takdim edebilirim okura. Adeta bir novella :) 

*Ad Yalayıcı tabiri ne yazık ki bana ait değil, onu Canetti keşfetmiş. Her devirde zibil gibi çokmuş bunlar.) 

24 Şubat 2014 Pazartesi

FÜZYON / Hayriye Ünal

(...)
Bana anlat inkırazı kendim anlamıyorum
bana kalsa bin yıl burada tırnak cilalıyorum
nerden bilsin yaptığı ip hangi boyna bir kazaz
savaş kanununda hangi maddenin hangi bendi ben biliyorum
en kesiciyi, hangi dişi hangi ete geçirmeli
neden aniden boşalır cenaze sonrası mezarlıklar
boy 183, suat kara, yaş 33, gömdük
mesai bitmeden nüfus kaydı silinecek -şimdi anlat bana nedir inkıraz
(...)

("Füzyon" şiiri Hece dergisi Mart sayısında yayımlanacak)

19 Şubat 2014 Çarşamba

"GÖRÜN GÖRÜN NEREYE KADAR KARDEŞİM"

Edebiyat ortamları, klikler hakkında olumsuz düşündüğünü biliyorum. Dönen dolapların farkındasın ve buna rağmen tuhaf biçimde müsterihsin. Oysa algı da önemli. Özellikle sosyal medyada hesaplar açılıyor, bir kısmı o kişinin bilgisinde, bir kısmı değil. Bir yazarın kamusal yüzünü, adının etrafında oluşan şüpheleri kontrol etmesi neredeyse imkânsız. Bu minvalde sosyal medya hakkında fikirlerini öğrenmek istiyorum. Uzak durmanın nedeni nedir? Edebiyatçılarımızın buna atfettiği aşırı değer konusunda ne düşünüyorsun?


Aşırı değerin sebebi iktidardır. Ama millet yanlış anlıyor. Örneğin bizim kuşak iktidar kurmayı çok istediği için iktidar kuramadı. Ayrıca bizim kuşak bir meseleyi atladı. Yanlış anlayarak, yanlış yaparak atladı. Şair siyasi parti, kurumsal kimlik değildir. Herkes iktidar kurmak için şiir yerine siyaset üretti. Yaptıkları siyasete dedikodu, entrika da denilebilir. Şiirde iktidar şiirle kurulur. Bu benim en kesin kuralım.

Hayriye Hanım, ben kuşağımı tanıyorum. Kâmilen tanıyorum. Yani hem insan ve ilişkiler, hem de metin olarak tanıyorum. Kendimi de tanıyorum. Buna güvendiğim için müsterihim. Şiirimizin bir meselesi olarak genel yapıyı esas aldığımızda da bugün şair de, eleştirmen de boş bir alanda geçerliliğini ispatlamaya çalışıyor. Bunun yöntemi de daha çok görünmek. İnternet imkânları görünmeye dönük kullanılıyor. Görününce de şair olduk zannediyorlar. Yazarsan şairsin, yazamazsan değil. Yazamadıkça görünmek tutkusu şiddetleniyor. Her dakka alo ben burdayım beni de görün. Görün görün nereye kadar kardeşim. Bunların hepsi hikâye. Hem de ne biçim hikâye. İşin şahsi kısmı, yani internet âleminde benimle ilgili mevsimlik kampanyalar için söyleyecek sözüm yok. Öcüyüm ben. Adamlar ne yapsın.

(Söyleşinin tamamı, modernizm bahisleri, Türkiye Kitabı'na dair detaylar Hacı Şair'in 6. sayısında okunabilir)

16 Şubat 2014 Pazar

BİR SÖYLEŞİDEN BAZI PASAJLAR / Şule Gürbüz

(...) gerçeği, asıl kıymetli olanı bulmak enikonu bir aranma, bir helâk olma işi. Ortadakine, görünene dokunmama işi. Radyo dinleyerek, üniversitede okuyarak, gazete okuyarak ancak perişan olunuyor. Bizde iyi bir sanatçı arkeolojik kazı ile bulunur, iyi yazar çok geç keşfedilir, piyasa bunları ne anlar, ne de bundan dertlenir. “İyi”, her nesilden yirmişer otuzar kişiyi yanına katarak elli senede kendince bir kıvama gelir. Siyasal sorunlar ve tercihler hep vasatı öne sürme, vasatı iyi gösterme eğilimindedir. “İyi” ile, “yüksek” ile kimse uğraşmaz. “İyi” toplumsal değildir, kendine aittir.
*
Şimdi, çok kolay okunur kitaplar var. Rahat rahat okunuyor, yormuyor, insanı kendinden memnun ettiriyor, “bu da benim kadar bir şey, demek ki ben de fena değilim” hali yaşatıyor. Bir aşk ya da tutku değil de, bir hoşlanma ilişkisi var okunan şeylerle, hatta dinlenen müzikle. Bakıyorsunuz, dinleyenin de rahatlıkla yapabileceği bir müzik tercih ediliyor. O zaman bu müzik niye tercih ediliyor, niye dinleniyor, insan kendi gibisine niye meyleder? Daha güçlü bir duygu, daha güçlü bir belâgat, anlayış, duyuş ve dile getiriş yoksa, insan başkasının üzerine neden eğilir?
*
hepimiz, burada belli bir kültüre doğduk. Ama bugün insanlarda, bu kültürle ilgili, dün akşam Chicago’dan gelmiş gibi bir konuşma şekli ve uzaklığı seziyoruz. Aslında ideal olan, bir sabah ezanının makbul olarak dilkeşhaveran makamında, ama alışkanlıkla saba makamında, öğle ezanının hicaz, ikindinin buselik, akşamın, yatsının şöyle böyle okunacağına dair, en azından bunu kültürel olarak bilebilmesidir. Ezanın içerdiği bir kültürse, buna sahip olabilmek gerekir. Yani bir Muallim Naci’ye, bir Yahya Efendi Mezarlığı’na, Türk musikisi makamlarına, bunu dışarıdan öğrenen birisi gibi sonradan okuyup “Binbir Gece Masalları”ndaki gibi bir tavırla, sathî bir aktarımda bulununca, ne aktarılan bir şeye benziyor ne aktaran.
*
şu an biz de kendi yaşadığımız devrin her tür illeti içindeyiz. Bu devrin de yüzlerce vahşeti, çirkinliği var. Bizden sonraki nesiller bunlar için belki utanacaklar, ama onlar da sonrakileri utandıracak şeylerle meşgul olacaklar bir yandan da.
*
Yazmak her şeyden önce acıdan kaçmamaya, derinlikten ürkmemeye bağlı. Yapması da çok zor. Ancak bu olduğunda gerçek bir şey çıkıyor ortaya. Yani insan kendisi nasılsa, ne kadarsa o kadar yazabilir. Ne kadar derinse, ne yükseklikte şeylerle hemhal olabiliyorsa, ne derinlikten ne bulabiliyorsa onları ortaya koyar.
*
İnsanın kucaklayışı aşkın değil, her şeye birden yetemiyor, her şeyi birden göremiyor. Birinin eli ona yetecek, ötekininki buna yetecek. Biraz da böyle bu işler. Bir katliama kanlı gözyaşları dökenler, başka bir katliamı sıradan sayabiliyor, şurada bir kedi ezildiğinde kılı kıpırdamayan, başka bir şey için koşabiliyor. Bir şeye ağlayan, az sonra ağlanacak bir şeye gülüyor. Memleketin deprem bölgeleri bile farklı hassasiyetler uyandırıyor. Yani benim anladığım, insanın zaten çok az bir merhameti var, bunu da idareli kullanıyor. Birincil gördüğü ne ise bir atımlık topu orada bitiveriyor. İnsan, duygulanımıyla, diğerkâmlığıyla, gerçekten üzülebilmesiyle, gerçekten acı duyabilmesiyle ilgili çok zayıf ve yetersiz. Üstelik bunlar da ya uçucu ya takıntılı duygulanımlar. Her şey birleşip, kalp yekpareleşip bunu gereken yerlere tevzi edemiyor. Kendine seçtiğine, bir sebep yakınlaştığına Hz. İbrahim evvahlığında iken, diğer belki çok daha kıymettar dertlere ve ıstıraplara eğilip de bakmıyor bile. Yani insanın önünden de arkasından da gidilmez.
*
Benim ömrüm kendimi hırpalamakla geçti. O yüzden kimseye bir şey kalmadı. Başka birinde beni azarlayacak bir mesafe kalmadı. 
*
Oysa hayat insanı yok etmek için ortaya çeker. Köşede durana bir şey yapamaz. Ortadakini öğütür, dişini geçirir, törpüler, kendi kabulü buna bağlıdır. Ortaya attıklarına tevessül edilmeyince hayatın silahı kalmaz. İnsan buna mukavemet etmeyi becerebilse her şey olur, yalnızlığa tahammül etse hayal edemeyeceği şeyler olur. 

(Kaynak: Şule Gürbüz, Bir+Bir dergisinde yayımlanan "Şule Gürbüz'le A'dan Z'ye" söyleşisinden dağınık alıntılar)

15 Ocak 2014 Çarşamba

ARZUNUN BOŞLUKLARI / H.Ü.

(...)
Arzu eden öznenin, karşı atakla, güçlü bir arzu nesnesinin kendisine yönelmesini sağlamak için sahte dolayımlayıcılar icat ettiği görülebilir. “Stendhal sık sık, kibirli bir kadına arzulandığını hissettirmek kişinin kendisinin daha aşağıda olduğunu açığa vurmasıdır der. Böyle davranan kişi hiç arzu uyandıramadan sürekli arzu duyma tehlikesi altındadır. Çifte dolayım aşkın alanını istila ettiğinde, tüm karşılıklılık umutları kaybolur.”
Bunun için özne, arzulanabilirliğinin kanıtı olarak –hiç değilse kendine karşı veya kibirli kadına sergileyebilmek amacıyla- daha güçsüz, elde edilmesi kolay, “maliyetsiz” modeller seçer. Bu aşamada “duyulan arzuyu saklamak ve aslında duyulmayan arzuyu duyuyormuş gibi yapmak gerekir. Yalan söylemek gerekir.” (sf.99)

Yetersiz özne için arzulanabilirliğin –muhtemel bir iktidarsızlığı/soğukluğu getirmemesi için kendine karşı ve utanç yaratmamak için sessiz tanıklara karşı- kanıtlanması o kadar önemlidir ki, zengin bir erkeğin yoksul rolüne bürünmesi gibi grotesk sahneler sık sık filmlere konu olur: “Beni ben olduğum için sev” repliği o kadar gülünç müdür, iyice düşündüğümüzde? Eklenti bir gücü kendisinden geçici olarak uzaklaştıran özne, kendisinin sadece “zatıyla arzulanabilir” olduğunu görmek ve göstermek ister. Oysa o bileşenlerinden ayrı bir bene veya sevilebilirliğe sahip midir? Cevabı yok.


(Denemenin tamamı Kuyudaki Koro dergisinin 9. sayısında yer alıyor) 
(görsel: Rocco Freres filminden)

6 Ocak 2014 Pazartesi

ŞAİRİN KEDERİ ve MUCİZESİ

Şimdi beni iyi dinle, hayat oldukça güzel ama bir türlü onu yaşamayı beceremiyorum. Bunu açıklayamıyorum bile. Bunun kulağa ne kadar aptalca geldiğini tahmin edebiliyorum... nasıl hissettiğime dair en ufak bir fikrin olsaydı... Hayatta olmak... Evet, hayatta olmak ama bir türlü yaşayamamak. Ah, bütün sorun bu. Canlı kanlı bir taş gibiyim, gerçekliğin dışına hapsolmuş... 
keşke, bir şey uğruna ölüp de bir kahraman olsaydım, fakat ölememek ve hâlâ... Hâlâ bir duvarın arkasında saklanıyor olup insanların benim uyum sağlayamadığım yerlere kabul edilmelerini izlemek, ancak gri sisin sardığı o duvarın arkasından konuşmak, yaşamak ama bir türlü erişememek ya da daima sakim şeylere erişmek... Tümden yanlış yapmak... Yanlış olan her şeyi... İnan bana (inanabilir misin?) Ait olmak istiyorum, yanlış ülkede doğan bir Yahudi gibiyim. Bir parçası değilim, üyesi değilim... Yalnızca donakalmışım

(Alıntı: Anne Sexton, çev. Hande Karataş, Tabutmag, sayı 2)

3 Ocak 2014 Cuma

AŞK VE ŞİİR: EBEDİLİĞİN PEŞİNDEKİ EDEBİLİK / Ali Galip Yener

(...) Paz’ın ateşin çeşitlemesine yönelik tespitiyle Ünal’ın bir gözlemi uyuşuyor. Ünal, son kitabı hakkında kendisiyle yapılan bir söyleşide, çocukluğunda ateşle oynama alışkanlığından, yangın çıkarma hayallerinden bahsederek kitabını “ateşle oynama deneyimi” olarak tanımlıyor. İlk şiirin adının “Pirus” olması anlamlı ve şaire göre her aşk Kral Pirus’u yeniden sahneye koyma deneyimini temsil ediyor. Böylece kitap lirizmin günümüzde ne kadar mümkün olduğunun araştırılmasına dönüşüyor ve şairince “bir kundakçının kitabı” olarak isimlendiriliyor. (Yeni Şafak Kitap, 13 Mayıs 2013) Ünal’ın kitabı 22 şiirden oluşuyor. “Bana Olanlar” adlı ilk bölümde 13, “Oyun Kurucu” adlı ikinci bölümde 9 şiir var. Kitabın Pirus adlı ilk şiirinde şair, “(…) etrafına bir bak sevgili / pirus kadar yanmışımdır” diyerek poetikasına dair ilk ipucunu sunuyor. “Bana Olanlar” adlı ilk bölümde yer alan on üç şiirden onunda yanma edimi geçiyor. İkinci bölümde ise sadece iki şiirde yangından, ateşten bahsediliyor. 
Paz’ın adını andığımız kitabında yer verdiği önemli tespitlerinden biri âşığın ortaya çıkışının kadının ortaya çıkışından ayrılamayacağı, kadın özgürlüğü olmadan aşkın söz konusu olmadığı yolundadır. Bireysel hayatın üstün bir ideali şeklinde aşkın Batı’da ortaya çıkış tarihi 12. yüzyıl Fransa’sına denk gelir. Bu, Platon’un tespitiyle kadınların dışta tutulduğu felsefi-düşünsel bir erotizm değil, öteki’ne ve tamlığa ihtiyaç duyma şeklinin bir tezahürüdür. Kadının sarayda özgür bir konumda olması, hiyerarşideki üstünlüğü ve sınıfsal konumunun yüksekliği saraylı kadınların aşkının şiirlere yansımasını sağlamıştır. 
(...)
(Yazının tamamı Yasakmeyve dergisinde Kasım 2013'te yayımlandı, şurada da tamamı bulunuyor)