24 Şubat 2014 Pazartesi

FÜZYON / Hayriye Ünal

(...)
Bana anlat inkırazı kendim anlamıyorum
bana kalsa bin yıl burada tırnak cilalıyorum
nerden bilsin yaptığı ip hangi boyna bir kazaz
savaş kanununda hangi maddenin hangi bendi ben biliyorum
en kesiciyi, hangi dişi hangi ete geçirmeli
neden aniden boşalır cenaze sonrası mezarlıklar
boy 183, suat kara, yaş 33, gömdük
mesai bitmeden nüfus kaydı silinecek -şimdi anlat bana nedir inkıraz
(...)

("Füzyon" şiiri Hece dergisi Mart sayısında yayımlanacak)

19 Şubat 2014 Çarşamba

"GÖRÜN GÖRÜN NEREYE KADAR KARDEŞİM"

Edebiyat ortamları, klikler hakkında olumsuz düşündüğünü biliyorum. Dönen dolapların farkındasın ve buna rağmen tuhaf biçimde müsterihsin. Oysa algı da önemli. Özellikle sosyal medyada hesaplar açılıyor, bir kısmı o kişinin bilgisinde, bir kısmı değil. Bir yazarın kamusal yüzünü, adının etrafında oluşan şüpheleri kontrol etmesi neredeyse imkânsız. Bu minvalde sosyal medya hakkında fikirlerini öğrenmek istiyorum. Uzak durmanın nedeni nedir? Edebiyatçılarımızın buna atfettiği aşırı değer konusunda ne düşünüyorsun?


Aşırı değerin sebebi iktidardır. Ama millet yanlış anlıyor. Örneğin bizim kuşak iktidar kurmayı çok istediği için iktidar kuramadı. Ayrıca bizim kuşak bir meseleyi atladı. Yanlış anlayarak, yanlış yaparak atladı. Şair siyasi parti, kurumsal kimlik değildir. Herkes iktidar kurmak için şiir yerine siyaset üretti. Yaptıkları siyasete dedikodu, entrika da denilebilir. Şiirde iktidar şiirle kurulur. Bu benim en kesin kuralım.

Hayriye Hanım, ben kuşağımı tanıyorum. Kâmilen tanıyorum. Yani hem insan ve ilişkiler, hem de metin olarak tanıyorum. Kendimi de tanıyorum. Buna güvendiğim için müsterihim. Şiirimizin bir meselesi olarak genel yapıyı esas aldığımızda da bugün şair de, eleştirmen de boş bir alanda geçerliliğini ispatlamaya çalışıyor. Bunun yöntemi de daha çok görünmek. İnternet imkânları görünmeye dönük kullanılıyor. Görününce de şair olduk zannediyorlar. Yazarsan şairsin, yazamazsan değil. Yazamadıkça görünmek tutkusu şiddetleniyor. Her dakka alo ben burdayım beni de görün. Görün görün nereye kadar kardeşim. Bunların hepsi hikâye. Hem de ne biçim hikâye. İşin şahsi kısmı, yani internet âleminde benimle ilgili mevsimlik kampanyalar için söyleyecek sözüm yok. Öcüyüm ben. Adamlar ne yapsın.

(Söyleşinin tamamı, modernizm bahisleri, Türkiye Kitabı'na dair detaylar Hacı Şair'in 6. sayısında okunabilir)

16 Şubat 2014 Pazar

BİR SÖYLEŞİDEN BAZI PASAJLAR / Şule Gürbüz

(...) gerçeği, asıl kıymetli olanı bulmak enikonu bir aranma, bir helâk olma işi. Ortadakine, görünene dokunmama işi. Radyo dinleyerek, üniversitede okuyarak, gazete okuyarak ancak perişan olunuyor. Bizde iyi bir sanatçı arkeolojik kazı ile bulunur, iyi yazar çok geç keşfedilir, piyasa bunları ne anlar, ne de bundan dertlenir. “İyi”, her nesilden yirmişer otuzar kişiyi yanına katarak elli senede kendince bir kıvama gelir. Siyasal sorunlar ve tercihler hep vasatı öne sürme, vasatı iyi gösterme eğilimindedir. “İyi” ile, “yüksek” ile kimse uğraşmaz. “İyi” toplumsal değildir, kendine aittir.
*
Şimdi, çok kolay okunur kitaplar var. Rahat rahat okunuyor, yormuyor, insanı kendinden memnun ettiriyor, “bu da benim kadar bir şey, demek ki ben de fena değilim” hali yaşatıyor. Bir aşk ya da tutku değil de, bir hoşlanma ilişkisi var okunan şeylerle, hatta dinlenen müzikle. Bakıyorsunuz, dinleyenin de rahatlıkla yapabileceği bir müzik tercih ediliyor. O zaman bu müzik niye tercih ediliyor, niye dinleniyor, insan kendi gibisine niye meyleder? Daha güçlü bir duygu, daha güçlü bir belâgat, anlayış, duyuş ve dile getiriş yoksa, insan başkasının üzerine neden eğilir?
*
hepimiz, burada belli bir kültüre doğduk. Ama bugün insanlarda, bu kültürle ilgili, dün akşam Chicago’dan gelmiş gibi bir konuşma şekli ve uzaklığı seziyoruz. Aslında ideal olan, bir sabah ezanının makbul olarak dilkeşhaveran makamında, ama alışkanlıkla saba makamında, öğle ezanının hicaz, ikindinin buselik, akşamın, yatsının şöyle böyle okunacağına dair, en azından bunu kültürel olarak bilebilmesidir. Ezanın içerdiği bir kültürse, buna sahip olabilmek gerekir. Yani bir Muallim Naci’ye, bir Yahya Efendi Mezarlığı’na, Türk musikisi makamlarına, bunu dışarıdan öğrenen birisi gibi sonradan okuyup “Binbir Gece Masalları”ndaki gibi bir tavırla, sathî bir aktarımda bulununca, ne aktarılan bir şeye benziyor ne aktaran.
*
şu an biz de kendi yaşadığımız devrin her tür illeti içindeyiz. Bu devrin de yüzlerce vahşeti, çirkinliği var. Bizden sonraki nesiller bunlar için belki utanacaklar, ama onlar da sonrakileri utandıracak şeylerle meşgul olacaklar bir yandan da.
*
Yazmak her şeyden önce acıdan kaçmamaya, derinlikten ürkmemeye bağlı. Yapması da çok zor. Ancak bu olduğunda gerçek bir şey çıkıyor ortaya. Yani insan kendisi nasılsa, ne kadarsa o kadar yazabilir. Ne kadar derinse, ne yükseklikte şeylerle hemhal olabiliyorsa, ne derinlikten ne bulabiliyorsa onları ortaya koyar.
*
İnsanın kucaklayışı aşkın değil, her şeye birden yetemiyor, her şeyi birden göremiyor. Birinin eli ona yetecek, ötekininki buna yetecek. Biraz da böyle bu işler. Bir katliama kanlı gözyaşları dökenler, başka bir katliamı sıradan sayabiliyor, şurada bir kedi ezildiğinde kılı kıpırdamayan, başka bir şey için koşabiliyor. Bir şeye ağlayan, az sonra ağlanacak bir şeye gülüyor. Memleketin deprem bölgeleri bile farklı hassasiyetler uyandırıyor. Yani benim anladığım, insanın zaten çok az bir merhameti var, bunu da idareli kullanıyor. Birincil gördüğü ne ise bir atımlık topu orada bitiveriyor. İnsan, duygulanımıyla, diğerkâmlığıyla, gerçekten üzülebilmesiyle, gerçekten acı duyabilmesiyle ilgili çok zayıf ve yetersiz. Üstelik bunlar da ya uçucu ya takıntılı duygulanımlar. Her şey birleşip, kalp yekpareleşip bunu gereken yerlere tevzi edemiyor. Kendine seçtiğine, bir sebep yakınlaştığına Hz. İbrahim evvahlığında iken, diğer belki çok daha kıymettar dertlere ve ıstıraplara eğilip de bakmıyor bile. Yani insanın önünden de arkasından da gidilmez.
*
Benim ömrüm kendimi hırpalamakla geçti. O yüzden kimseye bir şey kalmadı. Başka birinde beni azarlayacak bir mesafe kalmadı. 
*
Oysa hayat insanı yok etmek için ortaya çeker. Köşede durana bir şey yapamaz. Ortadakini öğütür, dişini geçirir, törpüler, kendi kabulü buna bağlıdır. Ortaya attıklarına tevessül edilmeyince hayatın silahı kalmaz. İnsan buna mukavemet etmeyi becerebilse her şey olur, yalnızlığa tahammül etse hayal edemeyeceği şeyler olur. 

(Kaynak: Şule Gürbüz, Bir+Bir dergisinde yayımlanan "Şule Gürbüz'le A'dan Z'ye" söyleşisinden dağınık alıntılar)