31 Mayıs 2014 Cumartesi

VOLGA ŞEHİRLERİNE BULANIK BİR GECEYDİ / Betül Aydın

ahşap pencerenden atla bu sabah
atlayışına saklansın trampetler
kuş gagalarında bir dünya uçuşuyor
fotoğraflar gözünü ovuşturuyor

duvarların arasında duvarsın
eski gölgenin de gölgesi
seni tenekeye mahkûm etti
baudelaire’in sefihleri

bir sabah at arabasına atla
kadınlarını komşularını topukla
denize ak kabuk çak
yüzündeki gizli zayıflığa sark
bunları bana ya da ortaçağ abdalına anlat

tüysüz suratından kaç kafile
belki kaç çöl ortası gece
ama nice eğlence herakleitos'un gölgesi

tembel göz balığın imgesi
dişi kırık faik martı hamlesi

ne diyorduk gece geçmişlerin canına değsin
uyurgezer komşularına aç bir karga tünesin
ayak bileğinden çene kemiğine biçimsiz bir tünelsin
varsın eli bileğine dar gelenin çenesi düğümlensin

köprüaltı bulldong bonatti kokuyor
ama hayriye swarovski seviyor
epekşi bir yağmur yağıyor
yok kimselerin görünesi

sen yine de
yassı bir ağıtla
karanfilimi kanıtla
çünkü bu dünya aman.


(Betül Aydın'ın şiiri Hece Mayıs sayısında yayımlandı)

12 Mayıs 2014 Pazartesi

"AVCININ AVINA GÖSTERDİĞİ SON MERHAMET, ONU CANLI YEMEMESİDİR"

Handan Acar Yıldız'a aynı teknikle yazdığı üç öykü hakkında da bir soru sordum: "Ud Sancısı”, “Sapsarı Bir Öykü” ve “İlmek”. Nesnelere iç dünya atfederek onun geçirdiği değişimi anlatmak, ona “acı hissi” yüklemek bence iyi bir fikir. “Nesneyi kişileştirmeyi başaramıyorsam, kişiyi nesneleştirme ihtimali doğar.” diye düşünüyor o. Buna insanî/insaflı böyle bir vasıf eklemek gerekiyor muydu? Bunu sadece bir teknik olarak tanımlamamız yetmez miydi? Şöyle bir bağlantı kurdum. Alain-Robbe Grillet’i etkilemiş olan Francis Ponge, nesneler yoluyla evrene yaklaşabilmeyi ummuş. Sünger’i yazabilen birinin evrene yaklaştığını düşünürüm. Merkezde evren olduğunu düşünmüştüm bu öyküleri okuyunca, ama Handan'ın sözü “insan merkezli” bir yere çekti düşüncemi. Diyor ki o:




(...)
Bununla birlikte her zaman insanı anlatmak zorunda değilim elbette. Süngeri sadece sünger olarak da anlatabilmeliyim. Süngeri bazen araç olarak anlatabilirim ama bazen amaç olarak da anlatabilmeliyim. Modası geçtiği için çatıya kaldırılan bir ceketin ne hissettiğini anlayabilmeliyim. Bazen bir ihtiyarı bazen bir kadını bazen bir çocuğu anlama iddiasındaysam eğer, modası geçtiği için giyilmeyen bir ceketi de anlayabilmeliyim. Birini başaramazsam diğeri eksik kalır. Ama her zaman insan için ceketi aracı kılmamalıyım elbette. Ceketi ceket olarak da anlayabilmem lazım. Belki de bir cekete bakarak ağlayabilmem lazım. Evet, bir gün ceket ve mandalı da yazacağım inşallah. En çok da bulunduğu ipin üzerinde unutulmuş, ters dönmüş, soğuktan üşüyen, ters gördüğü dünyayı yeniden yorumlayan, ‘hayatı’ alt üst olmuş bir mandalı anlatmak isterim. Üstelik üzerindeki demir de paslanmaya başlamış olsun. Soğuk vurdukça paslanan yerleri acısın. 


[Öykücü Handan Acar Yıldız'la 2. kitabı Ağır Boşluk hakkında yaptığım bu söyleşi Haziran 2014, Heceöykü'de yayımlanacak]
[Görsel: Alejandro Xul Solar (1887-1963), "Cara Idolatrada"]