27 Ekim 2014 Pazartesi

ŞAKASI YOK GENÇ ŞAİRLERİN, BEN DİNLEMEDEYİM

Genç şairlerle şiir konuştuk. Ümit Güçlü (1989) ve Elif Nuray (1988) İstanbul’dan, Ali Berkay (1989) ve Ömer Korkmaz (1989) Konya’dan, Betül Aydın (1992) Malatya’dan geldi. Enes Tüfekçi (1991), Anıl İbrahim (1994) ve benimle beraber ev sahipliği yapan Ertuğrul Rast, konuklarımızla Ankara’da buluştuk. Şairin yaşı yoktur; fakat şiirle ilgilenme deliliğini belli bir yaşın üzerinde pek de göremiyoruz. Şiir yazma gerekçelerimizi, şiirin diğer yazınsal türlerle ilgisini, klişeyi, iyi şiirin ölçüsünü, şiirde anlamı, şiirin çağa göre değişen versiyonlarda ölüm ilanlarını, genç şairlere yönelik vasatlaştırma operasyonlarını, intihali, fanzinleri, güncel siyasetin şiire etkisini konuştuk. Bu sayede şiirle ilişkimizin içtenliğini de sorduk kendimize. Mikâil Söylemez (1984) bize uzaktan katıldı. Fotoğraflarımızı işinin erbabı olan sevgili Merve Yeğin çekti. Bu yıl oturum simgemizi Ali Berkay çizdi. İçimize sinen güzel bir toplama eriştik. Heyecan duyarak takdim ediyorum.  




Ümit Güçlü: Şiirin kendi bilgisinin kendisinde oluşacağını kavradım. Bu yüzden şiirle ilgi kurarken “anlatma-anlama” ilişkisi kurmaktan vazgeçtim. Gündelik nesnelere yöneldim, onların çarpışmalarının peşinden gittim. Olayların, karşılaşmaların, kötücül ve karanlık yönlerini görmeye daha yatkınmışım. O yönde ilerledim.

Elif Nuray: Yazarken, değişmekte olan bir kimyam olduğunu hissedebiliyorum. O an, dışımdaki dünyaya ters bir şeyler olduğunu da… Sanki bir şekilde önüme düşen bir enerjiyi, şiddetini muhafaza ederek ama onu başka bir forma evirerek dikey bir enerjiye dönüştürüyorum. 

Anıl İbrahim Bakırcı: Benim haysiyet çabam şiir ile birlikte var. Kendimi kendime dost kılmayı kendi kendime ermeyi mümkün kılacak en güçlü vasıtalarımdan biri. 
(...)
Bir süre sonra kendime şu soruyu sordum; kitapçıda kendi almayacağım bir dergiyi çıkartıyor olmanın bir âlemi var mı? Dergi benim için bununla beraber miadını doldurdu. Ya işi büyütecek kendi masamın gündemini bu külfet ile gölgede bırakacaktım ya da dergiyi kapatacaktım. İkincisini seçtim. 

Mikâil Söylemez: Yani şehrin gürültüsü artmasaydı, biz çok gelişmeseydik ve arabaların modeli yükselmeseydi daha iyi bir dünya söz konusu olacak ve bizler daha mı iyi insanlar olacaktık. O zaman hâlâ tarım toplumu olarak hayatlarını sürdürmeye devam eden ya da ilkel kabileler hâlinde yaşayan insanlar bizlerin sözde özendiği bir hayatı yaşıyorlar diyebilir miyiz? Cevabımız hayırsa, o hâlde eleştirilmesi gereken imkân, teknik ve olanaklar değil, dikkatimizi çekmesi gereken şey, bütün bu olanaklar karşısında şımaran, giderek başka bir şeye dönüşen, zaman içinde duymayan, anlamayan, hissetmeyen bir şeye dönüşen/ dönüşebilmeye müsait olan insanın, kendi değerleriyle karşı karşıya getirilince niçin bu denli yabancılaştığıdır. 

Enes Talha Tüfekçi: Şiiri; dünyada var oluşumu anlamlı kılmak, varlığa-eşyaya-insana daha derinden bakmak ve bir bakış parlaklığı kazanmak için yazıyorum.

Ömer Korkmaz: Bugün söz gelimi teknolojik hırdavat, uç spor tipleri, tabak kırma ayinleri ve haşere hicivde sükûn buluyor. Zamanın ruhu diyorlar adına. Klişe işte tam buranın, bu dairenin içerisinde. Duyuş biçimi ve duyuşa yürüyen kanallar değişince dünün kelimelerinin mahiyeti, dokunuşu, çağrışımı da değişti. (...) Anıl İbrahim'in deyişiyle “kimi sevdi isek ona yeniliriz”. “Yenildiğimiz” isimler var. Şiir yazarken haklarını gasp ediyor muyum diye düşündüğüm isimler... 

Ali Berkay: Şimdilerde de oldukça ünlü olan MGM'nin (hani şu filmlerinin açılışında aslan kükreyen şirket) sloganı “ars gratia artis”tir (lat. çev: sanat sanat içindir). 20. yüzyılın ikinci yarısında Amerikan sinema sanatı bu yönde gelişmiştir. Şiir, okuyucusunun kendisinden bir şeyler bulmak isteyeceği veya kendisine bir şeyler katmasını istediği bir metin. Ama mesela Luigi Serafini'nin Codex Seraphinianus adlı eseri bu yönde bir çabaya sahip değildir. Bu yüzden salt sanat için yapılmış bir yağlı boya resimden ya da müzik parçasından farklı olarak, ki bu eserlerin en önemlileri çok büyük meblağlara salt “bende de var” duygusuyla alınır, insanî bir şeyler barındırmak zorunda. 

Betül Aydın: Başkasının acısını derinden ve gerçekten hisseden bir şair, bu durumu şiirine konu edemez. Acılardan etkilenir ve bu şiirlere yansır fakat apaçık bir şekilde politik ajitasyona yer vermemeli, şair şiirde. Şair acıyı şiire gebe bırakıp acıyı yüzüstü bırakmak niyetindeyse ne felaket biter ne toplumsal olay, yolu açık olsun… 

(Oldukça hacimli bu oturumun tam metni Hece dergisinin 215. sayısında Kasım ayının dosyası olarak yer alacaktır.)

13 Ekim 2014 Pazartesi

ŞİİRİN GÖR DEDİĞİ: "Yerden 19 Pont Yukarda" / Ali K. Metin

Hayriye Ünal’ın “Yerden 19 Pont Yukarıda” şiiri (Mahalle Mektebi, 17. sayı, Mayıs-Haziran 2014) kendi mecrasında yeni bir biçim, bir dil arayışıyla dikkati çekmekte. Sözdiziminin konvansiyonel kalıplarla arasının açılması bunun en önemli işaretlerinden biri. Gerek mısracı gerekse tam ifadeye (cümle sentaksına) dayalı söyleyişin yerine kelimelerin yer yer münferit/bağımsız birer ses veya anlam birimi haline gelebildiğini (“O iz yoksunluk kokar./ İz. / Boynunda.”) görüyoruz. Daha dikkat çekici tarafıysa, dilin bu anlamda homojen, bütüncül bir şekil yapısı ortaya koymaması. Bunu, biçimsel unsurların hegemonyasını ortadan kaldırmaya dönük bir dil tutumuyla ilişkilendirmemiz mümkün. Başka deyişle dili serbestleştirme arzusunun bir sonucu sayabiliriz. Ne ki ritmin/sesin dile tahakküm edici bir düzeyden aşağı indirilmesiyle zuhur eden atonal unsurlar etkisini gösterir, ancak  konvansiyonel yapıdan radikal bir kopuş çabası içine girildiği söylenemez. Şair burada bizatihi biçime yani dili bozmaya dayalı bir çalışma yapmak yerine, daha çok biçimin dil üzerindeki sınırlamalarını aşma saikiyle hareket etmektedir. Muhtelif şekilleriyle dilin imkanlarını şiire transfer etme amacı belirleyici olmuştur: İlk dört mısradaki atonal söyleyişin ardından konvansiyonel mısra düzenine geçilmiş (Ayağına batan taşı dikeni / Aradığı hakikat zoruna yorar), 10. mısradan itibaren ise anlatımcı dil ve eda (“Sana gösterdiklerinde bak. / Bak bu canlılık bu da aksesuar, bu cüsseli eşyalar, iri, bu/chester koltuk.”) şiire hakim düzeye gelmiştir. Fakat anlatımcı dil sadece üçüncü şahısla sınırlanmış değildir. Birinci şahıs (ben) da aynı şekilde bir anlatı nesnesi olarak kullanılmış (Soğuk günlerde, ben soğuğu sevmem diyemem, ben sonra sıra / sıra botları dizdiğimde, bak ne meraklısıyım soğukta yürüyüşlerin,”), ama bu kısımlardaki “ben” vurgusunun yoğunluğu, şiire nispeten varoluşsal bir boyut kazandırmıştır. (“Bir zamanlar ben.” “Ben üşümeyi.”) Şiirin son iki mısrası, “Onu buldum” ifadesinde temayüz ettirilen öznellikle sözü edilen varoluş özelliğini pekiştirip netleştirir. Esasında, başkasını (o’nu) göstermekten / anlatmaktan ziyade başkasıyla kurulan empati (“O iz sana der ki, hiç olmamışsın.”) şiirin kurucu, hakim  unsuru olarak ortaya çıkmıştır. Benle sınırlanmadığı veya çıkış noktası ben halleri olmamakla beraber beni de devreye koyarak şiirde nesnel ve öznel katmanlaşma sağlanmıştır. Öznel unsurların nesnelle kurulan diyalog üzerinden tecessüm etmesiyse, benin varoluşunu insanlık halleriyle bütünleştiren etik duyarlıkla/perspektifle ilişkilendirilebilir. Özü itibariyle etik zaten şiirin varoluş sebebidir. Bir Suriyeli ölünün cesedindeki “iz”e bakışta, daha doğrusu bu bakışa içkin “yoksunluk” betimlemesinde etik tecessüs ve sorgulama esas noktayı teşkil etmektedir: Cesetteki işkence izi “yoksunluk” imgesiyle karşılanarak insanlığın maruz kaldığı kötülüğe, daha önemlisi eşitsizliğe bir çağrışım yapmaktadır. O iz bir göstergedir sadece, asıl olan bunun hangi insanlık haline denk düştüğünü görmemizdir. “Yoksun” olanların yoksunluğunun bilincinde olmaması (“Yoksun olan anlamaz neyden yoksun olduğunu.”) durumu değiştirmez. Ne ki şair tam da bu söylem tarzıyla kendi bakış açısını merkeze koymuş, yoksun olanı kendi bilincinden konuşturma/anlatma yoluna gitmemiştir. Dünyanın “yoksun” olanlarla “çoksun”lar arasındaki bölünme sebebiyle gayr-i etik olduğunu söyleme, bu minval bir söylemleşme arzusu belirleyici olmuştur. Çoksun imgesi üzerinden kurulan karşıtlık, bu söylemin ayrıca anlatım düzeyinde somutlaşmasını sağlamıştır. Öznenin (yahut şairin) etik bir tutarlık ve/veya içtenlikle kendini “çoksun”lar arasında değerlendirmesi ise vicdani bir rahatsızlığın ve sorgulamanın ifadesi sayılır. Özne, varoluşunu böylelikle etik bir sorumluluk çerçevesinde anlamlandırmaya çalışmıştır.
Özne, etik bir duruş, bir duyarlık göstermenin yanında, yoksun-çoksun karşıtlığıyla kendini gösteren gerçekliğin, varoluş dünyasındaki yansımasına ilişkin bir “hakikat”i de sabitler. Kişinin varlık dünyasıyla (bu dünyayı temsilen “yağmur”la) kurduğu duygusal ilişkinin yaşama tarzından ve imkanlarından (bunu temsilen “bot” giyip giyememekten) bağımsız olmadığını bizatihi kendi tecrübesinden/hayatından hareketle çıkarsamaktadır. Yoksunluk hali, doğa veya dünyayla insan arasında bir engele dönüşmektedir. “Ben yağmuru çok/Sevdim bak, yağışı, bunu şimdi ayaklarım sıcakken/anlıyorum. Mizacım sanmışım, mütemadiyen su alan/botlarımmış yağmur sevmeyen.”
Bu bakış açısı yoksulluk güzellemesine bir karşıtlık ortaya koymanın yanı sıra, sözkonusu karşıtlığı şiirdeki öznel bağlamından çıkararak “hakikat” düzeyine taşımaktadır. Bunu öznenin hakikati (dünyası) ile sınırlı diye düşünmek belki mümkün. Ancak son iki mısra, şairin daha genel bir hakikat göndermesinde bulunduğu ihtimalini kuvvetlendirici niteliktedir: “Hakikat uzakta değilmiş azizim./Onu buldum yerden 19 pont yukarıda.” Burada ironik bir deyiş var gibi görünmesine rağmen, bunun doğrudan hakikate yönelik değil, hakikatle insan arasındaki mesafeyi (“19 pont”) daha açıkçası insanın garabetini eleştirmeyi hedef alan bir ironi olduğu söylenebilir.

Hülasa, “Yerden 19 Pont Yukarıda” adlı bu şiiri varoluşsal iradeyle hakikat tecessüsünün birbirine eklemlendiği şiirin bir örneği olarak değerlendirmek mümkün.

(Ali K. Metin "Şiirin Gör Dediği" bölümünde tek şiirden hareketle yazıyor. Bu yazı kesiti, Hece dergisi Ekim 2014 sayısı "Devriye" bölümünde yer alıyor.)