17 Aralık 2015 Perşembe

ZAHMETE DEĞMİŞ


Aşağıdaki alıntı Cevdet Karal'a ait. Karal  Yedi İklim dergisinde şiir kitabına dair kendisiyle yapılan söyleşide Mehmet Özger'i yanıtlarken Çoksesli Şiir'den bahsetmiş. 
Aklıma şu soruları getiren bir yanıt oldu: Niye kuramsal çalışmalar, meşruiyet arayışı olarak nitelendirilmeli? Dile gelmemiş bir gayrimeşruluk durumu mu var? 




Kaynak: Yedi İklim, sayı 309, Aralık 2015

30 Kasım 2015 Pazartesi

EBUBEKİR EROĞLU ŞİİRİNE DAİR BİR SÖYLEŞİ, BİR YAZI / H.Ü.

Şiirin gündelik hayhuydan, gelip geçer siyasetlerden bağımsız oluşuna inancı, Eroğlu’nun hem şiir metninde hem de düzyazısında açık seçik görülüyor. Poetik içeriğin değerine vurgu yaptığı şu ifadeler bunun hem göstergesi hem de diğer şairlere nasıl bakmamız gerektiğine dair iyi, şaşmaz bir ölçü veriyor bize: “Sadece şair olarak baktığınız zaman, Leskofçalı Galip, Yenişehirli Avni ve Hersekli Arif Hikmet gibi şairler, Namık Kemal ve Ziya Paşa’yı dengelemekten uzak değildir. Eğer uzaksa, bu da ancak daha iyi oldukları içindir.” (Modern Türk Şiirinin Doğası, s.19)
Türkiye’de zaman zaman öne çıkan bazen geriye itilen bir tutum var: yaygın bir tutum: şiddet içeren, siyasi olguları, yerel zamana bağlı olguları istimal eden, hatta giderek şiiri böyle tanımlayan. Şair bunu “’şimdi’nin egemenliği” olarak tanımlıyor. Ve yine Modern Türk Şiirinin Doğası’nda “Şiirin biçimi, ‘duyum tarzının ifadeye kavuşmasındaki yetkinlik’ olmaktan ziyade, hitap edilen topluluğun gündelik beklentilerini kollamaktaki başarıyla ölçüldü.” (s. 68) diyor. Bugün de şiir ortamları gündelik beklentilerle doluyken İçkale ile gündelikten yana durmamayı seçiyor Eroğlu.
Geçmişin İçindeki Geçmiş kitabıyla ise hem lirik duyuşun aslında halkın ta kalbinde doğup orada büyüdüğünü somut ve açık örneklerle ortaya koyuyor hem de lirik olanda saklı maşeri aklı bulguluyor.*

İlk şiirini yayımladığında şair Ebubekir Eroğlu on beş yaşındaydı. Tam bu ay şairin şiire verdiği emeğin ellinci yılı. Hece dergisinde şairin ellinci yılını kutlamak amacıyla bir dosya hazırladık. Şiirle yetinmeyip dikkate değer düzyazılar da kaleme alan şaire düzyazı ve eleştirinin Türkçe şiirin gelişimine katkısını sordum. 

Ebubekir Eroğlu: Benim düzyazılarım, şiirimin de yatağı olan zeminlerde oluşmuştur. İnsanın hâllerini düşünmenin baskısı altında yazıldığı için, felsefe ve başka konularda da olsa denemelerim öteki disiplinlerden çok şiire yakındır. Felsefe ve başka konularda da olsa öyle görünür bana, hislerim böyle söyler. Şiir hakkında yazarken, kendime okur olmanın dışında bir pâye biçmedim. Bu konuda çözümleyici yaklaşımdan hiç hoşlanmayan biri olmakla, şiirden öğrendiğimizin bilgi olarak mı yoksa yatkınlık olarak mı tanımlamak gerektiğine karar vermediğim zamanlar olmuştur. Bazı bilgilerin şiir üzerinden aktarıldığı bir gerçektir. Bunları bilgiden saymamak da kafa rahatlığı verebilir. Şiirden kazandığımız, yatkınlıktır. Şiir, yakınlık duygusunu artırır, yatkınlık sağlayarak ve yatkınlık hâlinde bilgi verir. Düz yazıdaki veri olarak bilgiden farklıdır bu bilgi; daha çok hissederek alınmıştır. Dilimiz, her konunun şiir formlarıyla anlatıldığı bir geçmişe ve bu bağlamda bir hazineye sahip. Antik dünya ve başka diller de bu yöntemin yabacısı değildir. Günümüzde bir şiiri ya da şiirle ilgili bir konuyu ortaya atıp konuya odaklanarak derinleşmektense onun etrafında dolanan konuşmalar rağbet buluyor daha çok. Yatkınlık sağlama yönünde insana yararı olmayan söz yığınları cehennemden çıkmış gibi gelmiştir bana. Sebep olduğu tedirginlik arttıkça böyle olmuştur. Konunun ne olduğunu öğrenmenin baştan ilham ettiği kafa düzenini dağıtır bu tür konuşmalar. Takdir etmek diye bir hâl var; değil mi? Takdir duygusu, eleştiriye teşvikte hem niyet olarak hem de ehliyet olarak mevcut olmalıdır. Takdir etme niyetinden yola çıkmayan ve takdir edebilmek için gerekli donanımdan yoksun eleştirilerin yararı olduğunu hiç görmedim. Bunu söylemek zorunda kaldığıma göre, yirminci yüzyıl boyunca şiiri düşünmede ve şiir üzerine düşünmede ilerlemeye katkısı olan bütün metinlerin temelinde takdir etme duygusu, tutumu ve ehliyeti gördüğümü belirtmeliyim.** 

*Yazının tamamı Hece Aralık 2015 sayısında yer alıyor. 
** Söyleşinin tamamı Hece Aralık 2015 sayısında yer alıyor. 

15 Kasım 2015 Pazar

13 Kasım 2015, Bursa Şiir Kıraathanesi

Sevgili Devrim Tülay’ın gayretiyle başlayan Bursa Şiir Kıraathanesi’nde şiir ve eleştiri
konuştuk. Bilinçli sorulara muhatap oldum. Sempatik ve gerçek bir ilgiyle karşılandım.

Kültür A.Ş.’den Metin Önal Mengüşoğlu ile hurafesiz bir İslam anlayışı hakkında ön sohbet, Cevat Akkanat, Ihlamur dergisinden Mehmet Akif Ertaş, genç şair Muharrem Kaplan, Uludağ Üniversitesi felsefe öğrencilerinin incelikli soruları… özetle Bursa’dan güzel bir hisle ayrıldım. 


Eski konaklar ve hanların restorasyonuyla elde edilmiş çok hoş mekânların konuğu oldum; sevgili Emre Söylemez’in gönüllü rehberliğinde gerçekleşen mini şehir turu yeni bir enerji kaynağı oldu. Kayda geçsin.  

27 Ekim 2015 Salı

ŞAİR ŞAİR OLUNCA NE DEĞİŞİR DÜNYADA?

Bu yıl genç şair oturumunun dördüncüsünü yaptık. Her yıl farklı isimlerle başka başka konular konuştuk. Sevindirici bir gözlemim oldu: genç şairlerin 2012’ye göre baskı hissetmeleri azalmıştı. Sadece bu gösterge değil elbette ama genç şairin giderek daha rahat kabul gördüğü söylenebilir. Bu sevindirici olduğu kadar genç şair adına kaygı verici de. Her kabul, kabul edileni uslanmaya sevk eder. İlginç biçimde şiire dair umutsuzluğun ise dikkat çekici biçimde arttığını görüyoruz.   
Sevindirici olan başka bir şey, ilk yıldan bugüne genç şair oturumuna katılan şairlerin çoğunun editör olacak yetkinliğe ulaşması, ilk kitaplarının peşpeşe çıkması. Cengizhan Sakarya’dan, Sabri Konya’dan, Hasan Batman’dan, Hasan Bozdaş Kayseri’den, Melike İstanbul’dan geldi. Ankara’da toplandık. Okura güzel bir haberim var: genç şair oturumları kitaplaşacak. Beşincisi de gerçekleştikten sonra genç kuşağa dair açık seçik bir fotoğraf ortaya çıkmış olacak. 

Süleyman Sabri: Bir şeyleri terk edebilmeyle problemliyim. Kastettiğim nesneden, dünyadan kurtulmak değil onu karşısına alıp itibarsızlaştırabilmek, onunla, ona rağmen, ona meydan okuyarak devam edebilmek. Bu akışta psişenin muhatap olduğu dili nesneyle, bu dünyayla eşleştirirsek “Elahora”nın dili terk etmesi yine “uydurulan”ı, dilin bizatihi bir üretimi olması sebebiyle kendisine cebrettirir. Birtakım imgelerden geçerek son kıtada ulaştığı şair tarafından uçağa toplatılıp beraberinde “yere çakılma” imgesi de bu paradoksu ortaya koyuyor yani “object petit a”.

Hasan Bozdaş: Bugün sırf yazınsal olduğu ve şiire benzediği halde şiir kategorisine alınmayan eserler dururken, türlerin bu şekilde ortadan kaldırılması postmodern sanatı çok da içime sindirmiyor. Eğer her şeye şiir diyebiliyorsak en iyi şair hiç şiir yazmamış olmasına rağmen Marina Abramović’tir. 

Melike Kılıç: Tefekkür eksikliğinden kaynaklanan tekerrür fazlalığı. Sadece şiirin değil, dâhil olduğumuz ya da olmaya çalıştığımız medeniyetlerle alakalı tüm sosyal ve siyasi araçların sorunu bu.




Hamza Günerigök: Edebiyat bir mücadele alanı olsa da edebiyatın hep ruhları teskin eden bir yanı olduğunu düşünmüşümdür. En çetin savaş dönemlerinde bile ortaya konan edebi metinlerde insanı umutlandıran kırıntılar vardır. Vercors’un “Susan Deniz”ini hep böyle bir umut duyumsayarak okumuştum. Keşke bu dönemi de edebi metinler üzerinden konuşsak ama yok. İnsanlar edebi ürünler üzerinden değil; bireysel saplantılar, politik hırslar üzerinden saldırıyor birbirine.

Cengizhan Genç: İfade araçları geliştikçe şiirin değerini kaybettiğini düşünmüyorum. Neden kaybetsin ki? Gerçekten iyi olan yüzyıl sonra bile olsa hak ettiği değeri muhakkak bulacaktır. Bunun edebiyatımızda da örnekleri var. Hakan Şarkdemir Kahramanın Dönüşü adlı eserinde şöyle der: “…modern epik şairin, sürekli bir biçimde, ‘hakikat’e doğru ya da ‘hakikat’ten doğru ilerleyen bir leitmotifi kolladığını fark ederiz.” Bu leitmotif şiirdeki yerini koruduğu sürece şiirin hangi şartlar altında olursa olsun değerini kaybedeceğine inanmıyorum. Sosyal medyanın ve gelişen teknolojinin şiire şöyle bir kötülüğü olduğunu söyleyebilmek mümkün ama vasat ve vasat altı şiirler yazılıyor ve yazılacak ve dergilerde kendilerine yer bulmaya devam edecekler. Çünkü sıradan okuyucu için içinde edebî söz oyunlarının olmadığı, tek seferde anlaşılabilir mısraların olduğu şiirler okumak daima cazip olarak kalacak. 

Hasan Özlen: Gençler teşvik edileceğine tevkif edilmektedir. Kitabı çıkan birinin şiiri üzerine doğru dürüst bir yazı yazılmamaktadır. Gerekçe kesindir: Şiir ondan önce yazılmış, bitirilmiştir. Söylenmemiş söz kalmamıştır. Umutsuz ve karamsar bir hava hakim. Böyle bir atmosferde dayanmak ve azmetmek çok zor. Peygamber sabrı istiyor bu iş. Kaçıp çok uzaklara gitmek birçok kişinin aklından geçmiyor değil. Ama öyle bir yer yok.

Ahmet Sezikli: Adına Kürdistan dedikleri bir yerde doğmuş olmam (Elaziz) ve doğup büyüdüğüm yerle bağımın olması da beni oraya sürüklemektedir. Kürd meselesinin hâlâ çözülememiş olması canımı sıkan değil, canımı yakan bir durum. Kürdistan Tartışması’nı yazdığımda güzel günlerdeydik. Bugünlerde ise her şey kötüye gidiyor. Bu ülkeye barış yakın bir zamanda gelecektir. Barış geldiğinde bu söylediklerim daha anlamlı ya da daha anlamsız olabilir o gün. Varsın olsun. 

(Bu oturum Hece dergisinin Kasım 2015 sayısında yer alacak)

İRONİ / H.Ü.

(...)
Sanatın dilinde yıkıcı hareketler, mesela Dadaizm ve Fluxus oldukça ironiktir. “Rastlantı yasaları”[i]na tabi sanatsal hareketlerin kanlı dünya savaşlarının ardından gelişi hiç de rastlantı değildi. Dünya savaşları, insanların o çok inandıkları değerlerden çıkmıştı. Dadaizmin bütünü, paylaşılamayan kimbilir hangi değerler uğrunda dünyanın birbirine girmesinin çirkin ciddiliğinin karşısında ironisiyle -kayıtlara geçmek suretiyle- politik ve ahlaki üstünlüğü de ele geçiriyordu. Ağır bedeller ödeyen birçok Dadaist vardı. Böylece Dadaizm sadece gülerek bakmıyordu, satirik tutumuyla nesnesini gülünçleştiriyordu da. 1920’de Köln Dada Fuarı’nda insanlar sergiye birahanenin tuvaletinden giriş yapıyorlardı. Serginin açılışında komünyon kıyafeti giymiş bir kadın müstehcen şiir okumuştu. Sergide yer alan Max Ernst’in bir heykeline balta asılmıştı, heykel parçalanabilsin diye. Buradaki mesaj açıktır.[ii]
Bir ironistin canlılık duygusunun şiddetiyle davrandığını ileri sürüyor Randolp Bourne[iii]. Canlılık herhangi bir tezle reddedilemeyecek bir “var”, ortada ve kesin. İngilizce ve Fransızcada sözcük anlamı iğrenç, sefil, alçaltıcı olan “abject” ile her daim estetik yüceliği simgelemiş “art” bir araya gelebiliyor. Alçaltıcı sanatın ilginç örneklerinin sıklıkla kadın oluşu ve tarihte sahneye çıkma zamanlaması da ironik bir tablo oluşturuyor. 1940 doğumlu Hannah Wilke örneğinde canlılık ve alçaltıcı olanın olağandışı bireşimini görebiliyoruz. Tam da feminist söylemler yükselirken kendi bedenini âdeta bir heykel gibi sergileyen heykeltraş Wilke’nin yaptığı, erkek egemen sanat galerilerine saldırgan bir eleştiri getirmek için kendi imajını odağa yerleştirmek.[iv] Eleştirmenler onu narsisizmle, iyi bir feminist olmamakla ve güzel bir kadın olduğu için kendini nesneleştirmekte cüretkâr olmakla itham ettiler. Wilke’nin son hareketi o dehşet ironinin altını çizer: Kanser olur ve kemoterapiden perişan olmuş bedeninin sansürsüz görüntüleriyle bir sergi açar. Güzellik ithamı da böylece çökmüştür.

(...)



[i] İbare Zürih Dadasının önemli sanatçılarından Hans Arp’a ait. Arp rastgele yere serpiştirdiği kâğıt parçalarını düştükleri yerde sabitlemiştir, bu rastgele kolaj bugün New York Modern Sanatlar Müzesinde bulunmaktadır. 
[ii] Bu örneğin aynı zamanda aşağıda geçecek olan Hz. İbrahim kıssasıyla göstergesel benzerliğine dikkat çekmek isterim.
[iii] Akt. Knox.

(Bu yazının tamamı Türk Dili dergisinin 2015 Kasım-Aralık sayısı olan "Dilin Perdeleri Özel Sayısı"nda "İroni" başlığıyla yer alacaktır)

29 Eylül 2015 Salı

AVCIYA / Hayriye Ünal

(...)
minnetsiz teşekkürsüz huzurdan bihaber 
Haşim bilseydi orada olacağımı 
bir gün geleceğimi toprağı eşeleyeceğimi 
bir kalıntı yaratmak için çubuklar dikeceğimi 
nasıl sevdiğimi bilseydin nasıl istediğimi nasıl direndiğimi 
zor oluyor bir ava dönüşmeden sevmek avcıyı






















(Şiir Türk Dili, Ekim 2015 sayısında yer alacak)
(Resim: Hannah Wilke)

HECE'DE EFEMERA HAKKINDA BİR DOSYA

Bize hep büyük hikâyeler anlatıldı, kahramanlık öyküleri. Kurtarılan şehirler, yüz kişiyi tek başına deviren savaşçılar, devlere meydan okuyan cengâverler… Bu kahramanların iç dünyalarını ve çelişkilerini hiç öğrenmedik. Onlar belki utanılacak şeyler olarak şiirlere kaydedilmekteydi. Çoğu yok edilmiştir; el içine çıkması uygunsuz şeyler olarak. Kurtarıcıların, büyük adamların, destansı ve kusursuz dünyalara atıfta bulunan model adamların, gösterilmesinde fayda telakki edilen taraflarına muhatabız. Böylece önemlilik takıntısı toplumu sarıyor. Narsisizmi besleyen ve hayattaki detayları sıfırlayan, küçük güzellikleri kaçırtan bir salgın olarak…
Şeytanın ayrıntıda gizli olduğunu ima ederek bizi bilimden, sanattan, edebiyattan uzaklaştıran, hayatî şeyleri dünyevi veya gündelik göstererek soyut ve ulaşılmaz hayaller peşinde bizi telef etmeye çalışan, bizi kuruculuktan uzaklaştırmaya çalışan zihniyete karşı ayrıntıları inatla önemsiyoruz. Yani edebiyatı ve sanatı önemsiyoruz. Her şeyi önüne katıp süpüren, yok eden, çeşit çeşit ideolojiyle beslenen ama bireyi ve estetik değerleri zalimce yok eden o homojen bulamaç sele karışmayacağız.
Bu selin kendine katıp kullandığı değerlerden biri de yücelik. Yüce duygusuna dahil edilebilen her türden “iyi”, tüm olumlu verili değerler; tersini “kötü” yani zelil olarak işaretler. Artık hastalık, zayıflık, ölümü anımsatan her şey hayattan defedilmesi gereken şeylerdir. Sonsuzluk hissini baltalayan bir sonlulukla maluldür atılması gereken nesneler. Deleuze: “Soyut sanatın elleri temizdir, ama elleri yoktur” der. Ömrünü tamamlamış somut nesnede gözle görülür olan sonluluk, insanın müşterek olarak en tiksindiği şeydir: Böylece boş kutular, işe yaramayan kırık eşyalar, deforme oyuncaklar, çürük sebzeler, eski mektuplar… hepsi evden hızlıca uzaklaştırılır. 
Hece'deki dosyada daha çok kâğıt atık konusunu içine alan efemeraya yöneldik. Üstünde yazıyı taşıyan her kâğıt parçası çöpü boylamadan önce bir amaca hizmet etmiştir. Taşıdığı gerçek parçalarıyla hayatın bazı kritik anlarına tanık olmuştur o; şahit olduklarını, siz onu unutmuşken “başka bir dünyadan haber taşıyormuş gibi” apansız sunuverir.
Dosyada yazılar dışında, iki güzel röportaj gerçekleştirdik. Dokuz ciltlik Ivır Zıvır Tarihi’nin yazarı Gökhan Akçura ile Merve Koçak Kurt; Hüsrev Hatemi ile Halil İbrahim Gürel konuştu. 


Efemeristin temel hareket noktası: Tarihin yarısı kütüphane raflarındaysa diğer yarısı çöp kutusundadır. Hece Ekim sayısında.

KADINLARIN ŞEHİRLERİ

Bir kitap hazırlanıyor: Kadınların Şehirleri. Kitabın editörü Fatma Çolak'ın sorularını yanıtladım. Cevaplardan bazı satırbaşlarını buraya alayım. 



İhtiyaçlarımın giderek azaldığını söyleyemem, bilakis giderek beğenmezleştim, her geçen yıl bir kişinin, bir mekânın bana yetmesi azaldı. Ancak şu da var ki, zaman geçtikçe merkeze dönüştüğümü hissettim. Kendim için diyeyim de yanlış anlaşılmasın. Şu dizeleri yazdığımda artık şehrin kendisi ben olmuştum:
“ıssız ve çorak toprağımdan kaçış bitti…/ Kendimin tadında kendimin göbeğinde kendimin ortasındayım/ dünyanın da tam göbeği burası/ buradan başlıyor şehir de şiir de şaibeler de” 

Kurtarılmaya ve kurtarmaya inanan biri değilim, kitaplığımdaki eserlerle konuşmayı yeğlerim çoğu zaman. Gizil güçlerimi karanlıkta kalmaya borçluyum. 

Âdeta bir yayla bağlısınızdır şehre. Hem iter hem çeker sizi. Işıkları, imgeleri, kuytuları, yıkıntıları ile zamana göre değişen göstergelerle doludur. Büyük bir laboratuvardır şehir, çöpler patlayabilir, atıklar sızar, duvar yazıları bilinçaltını açığa vurur. Ketum zengin semtlerinde sırlar taşlardan taşlara fısıldanır. 

Burada başıma gelen belaların hiçbiri şehrin emniyetsiz oluşuyla ilgili değildi. Hep güvenlik alanımda sayılan insanlar elinden zarar gördüm. Diyelim ki insanlar yerine şehri suçlamak isterdim. 

Ama ben Ölü Deniz’e de benziyorum. Ankara Vüs’at O. Bener’e benzer, Hasan Ali Toptaş’a, Sezai Karakoç’a, İkinci Yeni’ye, Bilge Karasu’ya, Rasim Özdenören’e. Madene benzetsem nikel olur Ankara. Hayvanlardan zebraya benzer. Dayanıklı ama süsü püsü az bir gemi gibi Ankara. 

Şahsî imkânlarımla yarattığım “yuva”larımda, çekildiğim kabuğun içinde Joyce’un Dublin’ine, Dickens’ın Londra’sına, Hugo’nun Paris’ine, Ballard’ın Cannes’ına, Auster’ın New York’una, Kundera’nın Prag’ına, Freud’un Viyana’sına yolculuklar yaparım.  

"PARODİ"YE DAİR GÜZEL BİR HABER





Krizin göbeğinde Nietzsche incipit parodia (şimdi parodi başlıyor) demişti. Bu, anlamlıdır. Sanatın acı çekenlere bir şifa olduğunu düşünen bir filozoftu o. Ne acı azaldı ne de sanattan vazgeçtik. Fakat bir şeyi öğretildiği şekilde yapmanın insanı yeni dünyalara götürmediği apaçık.
Margaret A. Rose “yaygın bir düşünce tarzının eleştirisi olarak parodi, yumuşatıcı olmayı değil, önyargıları rahatsız etmeyi amaçlar.” der. Parodinin ülkemizde niçin göz ardı edildiğini de açıklıyor bu alıntı.
Türkçede çeşitli başlıkların altında kısım kısım incelenmiş parodi. Ancak bu konuda müstakil eser yok. Buna bir katkımız olması için Margaret A. Rose’un Parody: Ancient, Modern, and Post-Modern eserini yayınevimiz Türkçeye kazandırıyor. Telif haklarını aldık, çevirisi yarılandı. 2016'da Hece Yayınlarından basılacak. 






"PARODİ"YE DAİR BİR SÖYLEŞİ

Daha önce orada olmayan bir şeyi oraya koymak istiyorsak edebiyatı sürdürebiliriz. Tam oraya ve bu biçimde. Dostoyevski, Balzac’ın Eugénie Grandet eserini Rusçaya çevirirken bazı unsurları değiştirir ve kendi istediği biçimde yeniden şekil verir kitaba.
Parodi çemberin en dışından bakabilenin açısını gösterir. Keskin farkındalık durumudur. Yapılmışları bilmenin getirdiği ağır yükle yüzleşmektir. Külliyatın altına kaldıraç sokmaktır. Tarihsel geniş açıyı kavrayan bir tekniktir. Eşzamanlı çalışmalarda çoğunlukla parodist, parodisi yapılanın fevkine çıkar. Okuryazar ise çoğu zaman Allan Megill’in de belirttiği gibi, büyük bir duyarlılık sahibi değilse ve bilgi birikimi yoksa olanı biteni ıskalar. 
Hece'nin "parodi" konulu sayısında yer alan Hakan Şarkdemir söyleşisini bulacaksınız aşağıda.  
İmgeyle gerçek arasındaki mesafeye dikkat çeken Magritte’in birçok eseri doğrusal parodiye dayalıdır. Özellikle “Perspektif” serisinde çeşitli ressamların resimlerinde insanların yerine tabut ikame eder. Ancak bugün anlamayı istediğimiz parodi, daha bütünsel olarak kültüre yönelik “bozma”yı da içeriyor. Hakan Şarkdemir ile bu konuda söyleştik. Şarkdemir hem şiirde hem de resimde parodist tavrı olan bir sanatçı. Şarkdemir gibi bir “çevre”nin değil kendi-zemini üstünde var olan sanatçıların eleştirel parodik tavırları önemli.  

H.Ünal: Parodinin gülünçleştirici veya olumlayıcı yanının sıkça vurgulandığını; fakat birleştirici gücünün askıda kaldığını yazdın Karagöz dergisinde yayımladığın "Tekil Poetikalardan Heteropoetikaya" yazında (10. sayı). Yazıdan birkaç alıntı yapacağım izninle:
"Heteropoetikanın yakıtı parodidir."
"Parodi sahte kahramanın kibrini kıracak sanattır."
"Heteropoetika, aklın kavramlaştırma yetisini zorlar."
Yazının açıklayıcı bir devamı olmalıymış hissi uyandı bende. Ayrıca "Dilin parodisini yapmak imkânsızdır; ancak dilde parodi yapılabilir." diyorsun. Klâsik tanımlarından ayırdığın parodiyi bu cümleler etrafında biraz açmanı rica ediyorum. Farklı ve yeni bir bakış açısı bu.

H.Şarkdemir: Aristo'dan günümüze dek şiir için belirleyici sayılan poetik anlayışların bugün için işlevsizleştiğini söyleyebilirim. Klâsik, modern, postmodern bakış açılarının günümüz insanını ve dünyayı okumakta yetersiz kaldığını düşünüyorum. Heteropoetikayla ilgili yazıda bu çıkmazın tarihî arka plânını gerek dünya şiiri, gerekse kendi şiirimiz üzerinden etraflıca tartışmıştım. Heteropoetika, bir bakıma, bu güçlükleri aşmaya yönelik bir teklif olarak ele alınabilir. Teorik ve düşünsel açıdan Alain Badiou'nün "bir başka estetik" dediği şeye az / çok denk gelen bir bakış açısı bu. Ben bu sonuca Badiou dolayısıyla varmadım. Burada benim için önemli olan bir başkasının da teorik / felsefi düşünümü sonuna dek kat ettiğinde aynı sonuca varmış olması. Ne var ki Badiou, didaktik, klâsik ve romantik şeklinde sınıfladığı şiir teorilerine karşı -çıkış yolu- olarak sunduğu şeyin altını pek doldurmuyor. Şiir ve hakikat ilişkisi bağlamında bir başka yazıda, "Poetik Hikem", buna kısaca değindim. "Ev" örneği, yalnızca felsefi düşünüme dair bir örnek değil, aynı zamanda şiirin pratiğine dair somut bir örnek. Yani bir şekilde "Ben bugün nasıl şiir üretebilirim?" sorusuna cevap veriyor. Parodi dediğimiz şeyin şiirsel süreçte nasıl çalıştığını betimliyor. Özetle şunu söyleyebilirim: Parodi, şiire dair mevcut önyargılarımızı terk etmeyi başarırsak eğer ki bu önyargıların başında şiirin bir söz sanatı olduğuna dair inancımız geliyor, bize daha önce göz kırptığı hâlde sırtımızı döndüğümüz şiirsel tekniklerle iş yapabilme imkânı sunuyor. Bunu parodi dışında hemen hemen hiçbir sanat ya da teknikle başarmamız mümkün görünmüyor. Zira parodinin, farklı estetik yaklaşımları ve şiirsel teknikleri bir araya getirme özelliği var. Söz gelimi Lâleli'den yola çıktığında yalnızca Sirkeci'ye varmıyorsun, dünyaya varmakla kalmıyorsun, bütün bir var oluşun Lâleli'de attığını, orada o anda belki de hakikatin bütün veçheleriyle kendini sana açtığını, bunu bir türlü kavrayamadığını, insan olarak bunu ifadedeki aczini fark ediyorsun. Bu düşüncenin ya da duygunun gündelik hayatın belirtileriyle ansızın tuzla buz oluşuna şahit oluyorsun. İfade edemeyeceğini biliyorsun; ama bir şekilde ifade etmen gerek. Hiçbir vezin, bu düşünceye ya da duyguya ait yükü tek başına tartamaz. Ne aruz, ne hece, ne serbest vezin bununla başa çıkmakta sana kâfi gelebilir. Dil içinde mukim olsan da bunu mükemmel bir şekilde dile getiremezsin. Bu tasvir edilebilir bir şey de değil ki resmedesin. Hiçbir şekilde anlatamıyorsun. Ama bir şekilde anlatmak zorundasın. İşte bu yüzden bütün estetik duyuş tarzlarını, şiirsel teknikleri bilmek ve devreye sokabilecek bir yeteneğe sahip olmak gerek. Ben işte bunu parodiyle başarabileceğimizi düşünüyorum.

H.Ünal: Ebabil Yayınlarının kapaklarını senin resimlerin süslüyor. Bunlar ve diğer görebildiğim görsel çalışmaların üzerine senle sohbet ederken sıklıkla parodiden bahsettin. Görsel sanatlarda söz konusu olan parodinin de heteropoetikayla ilgisini kurmamız söz konusu mu? Görsel işlerinde herhangi bir görsel poetikaya teslim olmamayı, kastım senin deyiminle "kendini terk etmeyiş", nasıl başarıyorsun? Kendini terk etmeme refleksi taşıyor musun çizerken, boyarken? Neyi bozmakla yükümlü hissediyorsun kendini?

"PARODİ"YE DAİR BİR YAZI / Hasan Bozdaş

Seri üretim ve popüler sanatın bile parodiye yaslanıverdiği, böylelikle gelişkin kültürün yozlaşmış bir uzantısı olduğu ileri sürülebilir. Parodinin “hakiki”nin kadim yerini sorgulatmayı başardığı gibi hakikiye hakikatle yaklaşması da dikkat çekici. Bunu en çok şiirle sınarız. Bergson, kendinden bir başkası gibi bahsetmenin rüyalara benzediğini ve komiği doğurduğunu söyler Gülme adlı eserinde. Şiirde öz-parodinin bir yönüdür bu. Dramla birleşen öz-parodi komik vasfını kısmen yitirir ve gerçekle aramızdaki perdeyi şeffaflaştırır. Hasan Bozdaş Batıda parodinin izini sürdü ve ipuçlarını serimledi aşağıdaki yazıda. 


BATI SANATINDA KISA BİR PARODİ ÖNİZLEMESİ

Parodi, modern ve postmodern sanatı birbirine bağlamıştır, James Joyce’u Salman Rushdie’ye, Pablo Picasso’yu Cindy Sherman’a, Sergei Prokofiev’i Luciano Berio’ya… Parodi, bir taklit biçimidir, fakat ironik çevirme ile karakterize edilir. Örnek olarak Max Ernst’in Pietd’si, Michelangelo’nun heykelinin ödipal çevrimidir. Taştan bir baba figürü, hayatta olan oğlunu kollarında taşımaktadır. Michelangelo’da ise annenin kollarında ölü bir çocuk vardır, Meryem ve İsa figürize edilmiştir.[1]

Dünya Sinemasında Parodi
Sinemada parodi, daha önce çekilmiş kült sahnelerin veya diyalogların tekrar edilmesiyle uygulama alanı bulmaktadır. Bu, metinlerarasılıktan filmlerarasılığa bir geçiş oluşturmakta ve yapıcı bir sinema sanatının oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Filmlerarasılık ve yeniden çevrim, sinemada defalarca gerçekleştirilmiştir. 1977 yapımı Yükseklik Korkusu, Hitchcock’un başyapıtı Physco’nun banyo sahnelerini adeta kopyalayarak ironik bir dille yeniden çekilmiştir. 1923 yapımı Safety Life’ın ikonlaşmış saat kulesi sahnesi, 1980 yapımı The Young Master’da Jackie Chan tarafından tekrarlanmıştır.[2]
Rus teorisyen Mikhail Bakhtin, edebiyat tarihinde parodik ikizi olmayan bir tür olmadığını belirtmektedir. Bunun sinemada da karşılığı olduğunu söylemek mümkündür. Sinema tarihinde etkileşim içinde olmayan yapım sayısı yok denecek kadar azdır.

Romanda Parodi
İlk modern roman kabul edilen Don Kişot, dönemin şövalye romanlarına tepki olarak doğmuştur. Dönemi iyi anlamak bakımından feodal yapının ve özellikle soylu kesimi temsilen şövalyelerin halk üzerinde mutlak baskısını hatırlatmak yardımcı olacaktır. Don Kişot, şövalye iğnelemesi olduğu kadar şövalye övücü öykü/romanların da parodisidir. Bu parodi, şövalye sınıfını halk nazarında itibarsızlaştıracak hatta yıkıma götürecek kadar başarılı da olmuştur. Bununla birlikte saldırdığı türün özelliklerini taşıdığı da teknik bir konu olarak gözden kaçmamalıdır. Don Kişot, en az tepkili olduğu şövalye romanları kadar bir şövalye romanıdır. O halde, tez ve antitezin yakın akrabalar olacağı gözden kaçmaması gereken bir ayrıntıdır.
Laurence Sterne’nin, Tristram Shandy Beyefendi'nin Hayatı ve Görüşleri isimli üst mizah anlayışı olan romanı da bir Don Kişot dönüşümüdür. Bakhtin’e göre, Don Kişot bir parodik eser olduğu gibi roman kahramanlarından Sancho Panza da aynı zamanda Don Kişot karakterinin bir parodisidir. Saygıdeğer ile bayağının yani sınıfsal uçların çatışmasını ifade etmektedir.[3]
“Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” diyen Dostoyevski’nin 1846’da yayımlanan novellası Öteki, bir Gogol parodisi olarak kaynaklarda yerini almıştır. Üstelik Öteki, Gogol’un tek bir eserinin parodisi olarak da sınıflandırılmamış, eserin Ölü Canlar, Palto, Burun, Petersburg Öyküleri isimli eserlerle ilişkili olduğu farklı yazarlar tarafından dile getirilmiştir.

1 Haziran 2015 Pazartesi

ELEŞTİRİ, EYLEME SEKTE VURUR MU?

(Dinçer Eşitgin, Türk Dili dergisinin Haziran sayısı için bana şiir ve eleştiri konusunda sorular yöneltti. Eşikteki Özgürlük’ten bir cümleyi alıntıladıktan sonra (“Ortaya poetik bir söylem çıkabilmesinin gerek şartı mümkün ve mevcut söyleyişi bir yönüyle ters çevirip silkelemektir.”s.89). Tahlil Tahrip İnşa’nın ‘tahrip’inin bu ‘silkeleme’yi imleyip imlemediğini sordu.) 

Elbette tahrip tam böyle bir amaçla kullanıldı, yani ‘iyi bildiğinizde iyi bilmiyorsunuz’ veya ‘bu şair bildiğiniz gibi değil’ demektir. Şiiri tahrip ne mümkün; tahrip yaygınlaşmış ve ‘laubali’ addedebileceğimiz edebî, sözde eleştirel söyleme yöneliktir kitabımda. Ben bir metinde edebîliği oluşturan koşullarla çıplak şekilde karşılaştırmaya çalışıyorum okuru. Bunu yaparken edebîlik sanılan bir şeyin zırva olduğunu söylemek de bu işin bir kısmıdır. Esasen yerine gelmiş her eleştiri, tahlil, tahrip ve inşa içerir. Eleştiri, özellikle tahribe dair kısmı nedeniyle sevilmez. Tahrip, inşayı baltalıyor sanılır. Oysa bilakis inşa, tahrip sayesindedir. Eleştiri, der Jacques Ellul, "eyleme sekte vurarak engellediği için insanlara bütünüyle verimsiz gibi görünür. Onlar, eleştiriyi, her şeyi peşinen kabul etmediği için negatif, gerçekliğin bütününe otomatik şekilde onay damgası vurmadığı için pesimistik bulurlar.” 

(Röportajın tamamı Türk Dili dergisi, 2015 Haziran)

KİTAPTAN DÜNYALARIM / H.Ü.

(...)
öykü faslında:
Öyküyü bana sevdiren öykücüler romancılardı. Bilhassa Oğuz Atay ve Kafka. Adalet Ağaoğlu ve tüm öyküleriyle beni fetheden Füruzan’dan sonra Cihan Aktaş’ı sevdim. Uzun ve üşenmeden yazılmış, yazana da zevk vermiş öyküleri seviyorum. Kadınların iyi öyküleri bilmediğiniz sırlı detaylarla doludur. Rasim Özdenören’in Hışırtı kitabı unutulmaz öykülerden oluşur. Borges’in birkaç öyküsü aklıma kazınmıştır. Öykücü olarak bilinen Bilge Karasu bende Gece romanıyla kalmıştır. Ömer Seyfettin ve Memduh Şevket’i görev olarak okudum, etkilendiğimi söyleyemem. Züppelik konulu çalışmalarım esnasında Ömer Seyfettin’in tiplemelerini inceledim, Efruz Bey şayanı dikkattir.  İzzet Yasar yarı fantastik öyküleriyle, dile hâkimiyetiyle çok iyi bir öykücü; ülkemizdeki sözde öykü eşrafı, monoton klişelerle aşırı meşgul olduğundan farkında bile değil Yasar’ın, ne yazık! Sevim Burak’ı sıradışı bulur beğenirim. Tek öyküsüyle kara mizahıyla aklımda kalmış bir isim: Şiir Erkök Yılmaz. 
(...)

(Bu yazının diğer türlere de değinen tamamı, editörlüğünü Osman Özbahçe'nin yaptığı bir kitapta yer alacak, kitabın künye bilgileri henüz bana ulaşmadı.)

KURT GÖDEL ZEHİRLENECEĞİ FİKRİNE NEDEN KAPILMIŞTI? / H.Ü.

(İstanbul dergisinin çıkmak üzere olan sayısı "Bir Entelektüel Olarak Öğretmen" sayısı olarak çıkacak. Bu sayı için "matematikten anahtarlar"ı kaleme aldım.) 

(...)
Böylece matematik etiktir de. Matematikle insanın arasında güven ilişkisi vardır. İnsanlarla aramda her güven kırılması yaşadığımda birkaç diferansiyel denklemi çözerdim veya nümerik analiz çalışırdım. Hiç şaşmaz, bana hep doğruyu söyleyen şeydir matematik. Doğruluk; matematikte görünen, saklanmayan, sağ gösterip sol vurmayan bir şeydir.
Japon asıllı matematikçi Gündüz İkeda, Türkiye’ye yerleşmek istediğinde ona denmiş ki: “Türkiye matematik alanında bir köydür, gitme!” Zehir gibi gerçek. İnce iPod’da attığı twitte iki cümle Türkçeyi hatasız yazamayan veya sosyal medyaya kendi fotoğrafını, kedinin, çayının, bebeğinin, kanepesinin fotoğrafını koyabilen, elindeki aleti bunun için yapılmış sanan "yazarlarımız" bunu düşünsünler isterdim. Kullandıkları ürünün oluş hikâyesi ve çapıyla yaptıkları "iş"in çapı arasındaki uçurum derin. Soru şu: Özne misin nesne mi? Ünlü olmaya üşenen -dış dünyanın bakışını kaale almayan demek daha doğru- Fermat’yı da ansınlar isterim. Sırf üşendiği için eşsiz ispatlarını kitapların kenar boşluklarına yazması ve birçok ispatın yer darlığından anlaşılamaması nedeniyle analitik geometriyi daha evvel düşündüğü hâlde önceliği Descartes’a kaptıran Pierre de Fermat’yı. 

MİMARLAR İÇİN DÖRT FANTEZİ / Ali Ayçil

I
Bitişik Kent

Kentin en iyi mimarına, yapımı tamı tamına bir yıl sürecek penceresiz bir ev inşa ettirip, sonra da onu bahar kutlamalarında yıkmak Lerziyalıların âdetidir. Niçin böyle yaptıkları sorulduğunda, kuşaktan kuşağa aktarılan bir hikâye anlatırlar: Göç yollarından toplanarak getirilmiş kentin ilk sakinleri, kapalı mekânlarda cinnet geçirdiklerini söyleyince, kraliyet mimarları onlar için ilkine bitişik, hafif malzemeden, tavanları olmayan bir kent daha kurdular. Ama duvarlarla ayrılmış yıldızlı gök Lerziyalıları daha da sarstı; mimarlar çaresizce, ikincisinin sınırına da sadece temelleri atılmış bir üçüncüyü eklediler. Şimdi durum kötünün de kötüsüydü, eksik olanı göz tamamlıyor, bir türlü içeriden dışarıya çıkamıyorlardı. Her yerinden rüzgâr alan bir evleri vardı ve bu sinirlerini ayrıca bozuyordu. Aralarından biri, dışarıya çıkmak için içeriye girmeleri gerektiğini söylemese, temelleri atılmış boşlukta hapsolup kalacaklardı. İşi bir düzene koydular: İlk kentte oturuyor, bunalınca ikincisine, ondan da bunalınca üçüncüsüne taşınıyorlardı. Sonra yavaş yavaş yoruldular; ilkin üçüncü ardından da ikinci kenti otlar kaplamaya başladı. Lerziyalılar da cinnet geçirmemek için daha kolay bir çözüm buldular kendilerine. Kentin en iyi mimarına, inşası tam bir yıl süren penceresiz bir ev yaptırıp baharda törenle yıkmayı adet edindiler...

II
Taslak Ev

Mimar Faris, bütün evlerin özeti olabilecek ideal bir ev yapmaya karar verdiğinde yirmi yedi yaşındaydı. İstediğini yalnızca yaşadığı kentin ve ona komşu olanların binalarına bakarak başaramazdı. Başka ülkelere gitmeli, başka evleri görmeli, başka odalarda konaklamalı, başka pencerelerden de bakmalıydı. Söylendiğine göre çok uzun sürdü Faris'in yolculuğu; heybelerine istiflediği taslaklarla birlikte, bir şehirden ötekine, bir ülkeden diğerine dolaşıp durdu. Bir menzilde büyük çizdiği kapıyı bir başka menzilde küçültüyor; çatılar, saçaklar, çıkmalar, kavisler şekilden şekile giriyor; bir evden esinlenip diğerine uyarlanan biçimler iğretilikleri yüzünden can sıkıyordu. Mimar, yolculuğunun onuncu yılında gerçeği kabullenmek zorunda kaldı: Her bir taslak bir öncekinden daha karmaşıktı ve onu yola çıkaran amaçtan adım adım uzaklaşıyordu. Sonunda geri dönmeye, geri dönerken de belli bir sıraya göre dizdiği taslaklardan iğretilikleri ayıklamaya karar verdi. Bunu yaparken çok da yorulmadığını gördü: Düzelttiği her taslak, bir önce yaptığının ikizi çıkıyordu çünkü. Evine vardığında, elinde yalnızca başlangıçta yaptığı ham taslak kalmıştı. Bu, Faris'in çocukluk evinin planıydı!..   

3 Nisan 2015 Cuma

ORİJİNAL Mİ?

(Parodi dosyası için Hakan Şarkdemir'le söyleştik. "D=M=O" şiirinde "Orijinal değil" ifadesini kullanıyor. Görsel şiirleri, resimleri ve şiirleri ile bir bütün olarak algılamak lazım Hakan'ı. Belirsiz veya belirli bir orijine atıfta bulunmak istiyor mu? Kendisinden bahsedilirken "kaçan" bir şey var sanki ve onun ne olmadığına dair konuşarak etrafı çevrilebilirmiş gibi. Bunu da sordum ona)

Hakan Şarkdemir: Birkaç aydır baskı resme kafa yoruyorum. Güzel sanatlarda özel öğrenci olarak baskı resim dersi alıyorum. Yüksek baskıyla ve çukur baskıyla ilgili kitaplar okuyorum. Baskı resim söz konusu olduğunda orijinal ve kopya aynı şey. Baskı resimci, bir kalıptan sınırlı sayıda kopya üretir. Baskı, kalıbın ayna görüntüsüdür. Bir anlamda her kopya, bir birinden farklıdır, orijinaldir. Ama bana kalırsa burada bütünüyle orijinal kalan şey, bizzat estetik düşüncedir. "D=M=O" şiirinde geçen "Orijinal değil" ifadesi, bir yazılıma gönderme yapıyor. Bilgisayarımızdaki yazılımın hiçbir şekilde orijinal olmadığını biliyoruz. Sahte yazılım, orijinal yazılım olmadığını itiraf ediyor. Orijinal yazılım ise herhangi bir kopya olduğunu gizliyor. Parodi meselesine geri dönebiliriz burada: Birileri taklit ettiğini düşünüyorlar. Oysa taklit edilemez bir şekilde taklit ediyorsun. Düşünce orijinal, bir araya getirme şekli orijinal. Taklit ettiğine dair herhangi bir kanıt yok. Taklit ettiğini söylediklerinden daha nitelikli bir şekilde iş çıkarmışsın. Yani onların yapmaya heveslendiği şeyi becermişsin, hevesleri kursaklarında kalmış. İşte bu, çok can sıkıcı, yıkıcı bir şey onlar için. Orijinal olduklarını iddia ediyorlar; oysa bir kopya kadar bile değerleri yok.

(Mülakatın tamamı Hece dergisi Nisan sayısında, 2015) 

23 Mart 2015 Pazartesi

BİR SÖYLEŞİ, BİR YENİ DERGİ

Mehmet Emin Resulzade Anadolu Lisesi öğrencileri bir dergi çıkarmaya hazırlanıyor. İsmi henüz açıklanmadı. Biraz da öğretmenleri Sayın İnci Şahin'in güzel ufku sayesinde, yaşayan edebiyattan haberdar öğrenciler. Beni şiir, edebiyat, eleştiri konuşmak üzere okula davet ettiler. Gençlerle olmak hep güzel, onlarla konuşurken ümitsiz konuşmalar yapmaksa zor, tersi ise imkânsız. Fakat elden ne gelir, neyi ümit edebiliriz edebiyat namına? Son üç söyleşimden sonra şunun idrakine varıyorum: Türk edebiyatının ve şiirin gidişatıyla ilgili ümitsizim ve bu ümitsizliğime yol açan öngörülerim bir bir gerçekleşiyor. Şiir fikrinin etrafındaki çember daralıyor, şiire dair hep bir yanlış yaygınlaşıyor. Şiir hakkında gerçek bir fikre sahip kişiler susma, çekilme ihtiyacı duyuyor. Ne yapmalı?  


Konuşmanın kaydı derginin ilk sayısında yayımlanacak.   

LÖPÇÜK FANZİN

Löpçük sadece internette okunabilen avangard bir çalışma. İlk sayısı Şubat 2014’te yayımlanan Löpçük’ün 6. sayısı yayıma hazırlanıyor. (Löpçük 6 ve 7 de bu arada çıktı. Şu bağlantıda tamamı görülebilir: http://lopcuk.tumblr.com) İsmine Karagöz dergisinden aşina olduğumuz Erman Akçay hazırlıyor fanzini. Akçay, 1982 İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi Grafik Sanatlar Bölümü mezunu. Grafik, illüstrasyon ve resim alanında çalışıyor. Görsel kültürün, elektronik kültürün ve şiirselliğin tuhaf şekilde birleştiği ilginç, çekici bir çalışma Löpçük. Hem klasik hem de popüler sanatla uslanmaz ve yaşlanmaz bir ilginiz varsa Löpçük’te size göre bir sayfa mutlaka vardır. Klişe şiir kültürünün parçasıysanız ve hazır bilgiyi hazır kalıplarla sunan dizeleri hazza yakın tembellikle okuyorsanız hâlâ, hiç açmayın bu dergiyi.
Derginin sayfaları arasında, özellikle görsellerde şiddet göz kırpıyor. Taşkın olmanın sanatla (sanatın baş döndürücü derecede derin ayrıntısıyla) dengelenen diyalektiği, net tanımım bu. Örneğin 5. sayı “şehir işsizlerindir” mottosuyla yayımlanıyor. 
Posta sanatı, görsel şiir, grafiti, resim, kavramsal sanat, basit malzemeden heykeller yapıyorsanız, iddialıysanız, ASCII sanatçısı, sokak sanatçısı, sıradışı bir fotoğrafçı, illustratör, çizer hatta müzisyen iseniz Löpçük kapınızı çalabilir. Size amacınızı, yaptıklarınızı niçin yaptığınızı sorabilir.
İllustrator Lucy Ferra: “Tek amacım var: İnsanları rahatsız etmek” derken Ted Kaczynski “Yaralanacağı Yerden Vur” diyor.
İlk sayının ilk şiiri Hakim Bey/TAZ çevirisinden tanıdığımız İnan Mayıs Aru’ya ait ve bir tür kişisel mistik anarşizmin manifestosu gibi:

Bismillahirrahmanirrahim

Kara ve kızıl kanatlarıyla bir tepeden bir vadiye
ve sonra bir vadiden bir tepeye uçan,
özgürlüğe imanlı bir kuştur anarşi dediğim benim

(Bu yazı Hece dergisinin 2015 Mart sayısında yayımlanmıştır.)

2 Mart 2015 Pazartesi

ŞİİR DÜNYASINA DAİR BİRKAÇ SÖZ

Turan Karataş, Edebiyat Ortamı yıllığında yayımlamak üzere şiir dünyasına dair bana bazı sorular yöneltti. Sorulardan biri, 2010’lar sonrasında şiire dair genel bir tanım yapmak mümkün olup olmadığına dair. Kısaca şöyle yanıtladım:

2010’lar esasen 2000 sonrasının hasadını toplayabilirdi, 2000 sonrasında şiirde verimli bir saha açılmıştı; fakat hem birliktelik söz konusu değil hem de tek tek şiir çalışması konusunda zaafiyet var. Dolayısıyla elde ettiklerimizin kısmen kaybedildiği bir dönemi yaşıyoruz. Şiirde kaydettiğimiz kazanımlar kitaplarda gömülü kaldı. Onların okunması, tartışılması ve onlara ilaveler yapılması gerekirdi. Modern şiirin motivasyonu olan icat tutkusu bugün bastırılıyor, deneycilik veya cüretkâr çıkışlar hor görülüyor, farklılıklar hızla budanıyor. Bugün şiirin yaratıcı bir uğraşı olmaktan ziyade bir atasözü, özlü söz kalıbı ve erdemli olmaya çağrı türünde bir tebliğ metni olmaya tahavvül ettiği söylenmelidir. Bu, şiirin tanımında değişikliği getirebilir çünkü edebiyat dergileri de bu yöne (uygun koşullar gereği) dümen kırdı. Bu, her şey bir yana konformizmdir. Birçok alanda yaşanan yozlaşma şiirde de yaşanıyor. Yozlaşmayı ahlâkî bir kategoride tanımlamak şart değil, hatta özellikle değil zira yozlaşma tam da ahlâkî terimler eşliğinde yaşanıyor. Şiirin misyonu gibi ortaya gelen bir yığın “kişisel gelişim klişeleri”ne bakarak şiirin şiir olma yapısına yapılan dokubozucu müdahaleyi görürüz. 

(Söyleşinin tamamı Edebiyat Ortamı Yıllığı 2015'te yayımlanacak)

27 Şubat 2015 Cuma

RILKE, DEVRİM, SAVAŞ, ŞİİR...

(Aşağıda yer alan, Rilke hakkındaki kesit, Funda Kızıler'in kitabından alıntıdır.)  

Rilke 10.10.1915’te Ellen Delp’e yazdığı bir mektupta, ağıtları kaleme almaya başlamasından iki yıl sonra dünya savaşının çıkmasıyla, dünyanın içine girdiği sosyo-ekonomik ve tinsel kriz olgusuyla ırasallaşan bu sancılı sürecin kendisini nasıl etkilediğini şöyle anlatıyor:
İnsanlığın felakete, anlamsızlığa atılmak için her gün biraz daha sabırsızlandığını, ulu şeyler için çabalamak varken, insan gücünün, insan varlığının bilinçli biçimde, zorla kabul ettirilmiş, abartılmış anlamlar uğruna harcandığını görerek acı duyduğum bir süreç. Tüm bunlar geçtikten sonra, (bir zamanlar) inançla kabul ettiğimiz anlamlar, oturtuldukları yüksek yerlerden indirildiği için, ayakta kalmış olanlar, iç dünyamızın bir yana ittiği yasalarını nasıl yeniden kavrayıp da benimseyecekler? Kimse bunu durduramayacak, engelleyemeyecek mi? (…) Olanlara dayanamayan bir tek kişi yok mu ki, çıksın, bayraklarla süslenmiş bu gerçek dışı kentin göbeğinde sabahlara dek haykırsın ve çağrıya (askerlik çağrısına) aldırmasın![1]
Bilindiği gibi I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, Rusya’da başarıyla sonuçlanan Ekim 1917
Devrimi’ne koşut olarak Kasım 1918’de Almanya’da da Enternasyonal Grup öncülüğünde bir devrim başlar. Ancak Karl Liebknecht, Rosa Lüxemburg ve Kurt Eisner gibi birçok aydının kurban gittiği bu devrim başarısızlıkla sonuçlanır. Dünya savaşı ve art arda gelen devrim hareketleri gibi büyük toplumsal ve siyasal değişimlerin gerçekleştiği bu çağda yaşayan Rilke, kimilerine göre siyasetten tümüyle uzak, kimilerine göre de faşizme eğilim duyan bir sanatçı olarak görülmekteydi. Örneğin Marxist eleştirmen Georg Lukács onu hem “tümüyle siyaset dışı, katışıksız olarak hassas bir sezgiselliğe yönelmiş” bir şair olarak nitelendiriyor hem de onun Der König von Münster (1908) gibi şiirleriyle “devrim karşıtı barbar düşüncelere hizmet ettiğini” belirtiyordu. Haehnel ise şairin, “kendi düşünsel tasarımında ütopik bir şekilde yapılandırılmış tanrısal yasayla uyum halindeki belli toplumsal ve sosyal grupların, ölçülü ve öznel savaşımıyla gerçek bir dönüşümün” elde edilebileceğine inandığını savunur. Kendisi hakkında bu konularda yapılan türlü yorumlardan rahatsız olan Rilke, baskı ve sömürü düzenine karşı yürütüldüğüne inandığı Ekim ve Kasım Devrimleri’yle yakından ilgilendiğini açıklamıştır.[2]





[1] Rilke, Seçme Mektuplar, (orijinali: Briefe aus den Jahren 1897 bis 1914, s.49). Bu konuda ayrıca bkz. Rilke Rainer M., Rainer Maria Rilke. Chronik seines Lebens und Werkes 1875-1926, Schnack Ingeborg und Scharffenberg Renate (Hg.) Insel Ver., Frankfurt am Main, Leipzig, 2009, s.474-534.
[2] Hatta başlangıçta bu devrimlerin sıkı bir yandaşı olan Rilke’nin Ainmiller Caddesi’ndeki evi, Ernst Toller ve Alfred Kurella gibi öncü devrimcilerin sıkça toplanıp hararetli tartışmalar yaptığı mekânlardan biri olmuştur. Oskar M.Graf, halk toplantılarına katılıp Eisner ve Toller’le yakından irtibat kuran Rilke’den polisin bile şüphelendiğini belirtiyor. Ona göre, evinde hararetli tartışmalar yapan sanatçılar, şairin kendilerini daha çok dinlemesini, savaştan tiksinti derecesinde nefret etmesine, politik bilgisizliğine ya da idealizmine bağlasalar da, o içten içe devrimden çok iyi şeyler umuyordu. Bkz. Graf Oskar Maria, “Rainer Maria Rilke und die Frauen” (şairin 25. ölüm günü için New York’ta yaptığı konuşmadan), An manchen Tagen. Reden. Gedanken und Zeitbetrachtungen, Frankfurt am Main, 1961,s.177-194. (İçinde: Haehnel Klaus-Dieter, Rainer Maria Rilke, s.162). Ancak şair, sonradan devrimcilerin de statükonun insani güçleri kötüye kullanan şiddetini devralmasından, sonuçta yine burjuvanın sahneye çıkmasından dolayı düşkırıklığına uğramıştır. 

(Kaynak: Duino Ağıtları ile Bir Meleğin Yakarışı - Dualar adlı yapıtlarda Melek İmgesi, 2014, Çizgi Kitabevi,  s.162-163)

LİRİZM, RILKE, HERTHA KRÄFTNER...

Funda Kızıler Emer, Rilke ve yirmi üç yaşında yaşamına son vermiş olan Hertha Kräftner şiirlerinde melek imgesini çalıştı. Bu çalışmanın ilk cildi geçtiğimiz aylarda Çizgi Kitabevi’nden çıktı. Kızıler, şimdi ikinci cilt üzerinde çalışıyor. Büyük bir emek ürünü olan 720 sayfalık ilk cilt elimizde: Duino Ağıtları (Rainer M. Rilke) ile Bir Meleğin Yakarışı – DualarAdlı Yapıtlarda Melek İmgesi. Ayrıca Kızıler'in Kräftner’e ait “Kafa” öyküsünü çevirdiğini ve “Kafa” öyküsüne dair bir çalışmasını biliyoruz. Fakat Kräftner’in şiirlerini bilmiyoruz. Funda Kızıler ile lirizm, Rilke, Kräftner hakkında söyleştim. Şairin lirik şiirleri üzerine okurlarımız için bilgi istedim. Kräftner özellikle kritik bir dönemde yaşıyor, savaşların yarattığı yıkımın ortasında yaşamını sonlandırıyor, bu ortamın ondaki lirizmi ne şekilde biçimlendirdiğine dair Kızıler'in yorumları:

Evet, Hertha Kräftner Türkiye’de hiç tanınmıyor, onun hakkında çalışan ilk kişiyim. (Ülkemizde Rilke’nin on ağıdını birden yorumlamaya cesaret eden ilk benim
Hertha Kräftner
aslında). Peter Härtling’in, önem açısından Ingeborg Bachmann’ın yanına yerleştirdiği Kräftner, yaşarken ün kazanmış ender şairlerdendir. (Gerçi ölümünden sonra, uzun bir süre boyunca unutulmaya terk edilen şair, 70’lerde feminist eleştirmenler tarafından adeta yeniden keşfedilir). İlk kez 1948’de bir şiiri yayımlanan Kräftner, kısa sürede Viyana yazın çevresinde kendisinden söz ettirmeyi başarır. Şair kimliğiyle tanınan Kräftner’in düz yazıları ihmal edilmiştir. Ama beni hem lirik hem düzyazı metinleri aynı derecede çekti kendisine. On sekiz yaşında yazmaya başlayıp yirmi üç yaşında intihar eden bir şairden söz ediyoruz. Şairin bu beş yıllık süreçteki yazınsal açınımını Altmann şöyle biçimlendiriyor: İlk evre: 1946-1948 arası Rilke eğilimli “genç kız duyarlığı” şiirleri, orta yaratım evresi: 1948-1950 arası “bağımsızlaşmaya başlama.” Olgunluk evresi: 1950’nin ortalarından ölümüne dek süren evre. Benim de katıldığım bir düşüncedir bu. Şair aslında şiirlerinde savaştan doğrudan doğruya söz etmez, savaş art alandadır; kimileyin ürkünç bir “sis”, kimileyin bir “toz kokusu” biçiminde varlığını gösterir. Ama onun şiirlerinde en çok ölüm’den söz etmesi de bunun başka bir göstergesidir aslında. İkinci evreden itibaren, şairin lirik metinlerinde duyusallık daha çok ön plana çıkmaya başlar. Ölüm bile rengine, hatta kokusuna dek betimlenir bu şiirlerde. Onun şiirlerindeki ana motifler; ölüm ve ölmek arzusu, aşk, melankoli, ayrılık ve yalnızlık olarak sıralanabilir. Lirik ve düzyazı metinleri, Eros ve Thanatos’un savaşım alanı gibidirler, ama kazanan, tıpkı gerçek dünyadaki savaş alanlarında olduğu gibi maalesef hep ölüm’dür.

5 Şubat 2015 Perşembe

ROMANDA ŞAİR KARAKTER ÇALIŞMALARINA DAİR

Kayıp olan bir şeyi, kayıp bir şairi, kayıp bir metni bulma tutkusu, umursamaz bir şekilde ölüme yakın yaşarken bir taraftan hayatta kalma tutkusu. Şiir tutkusu. Bu tutkulu şairleri işten anlayan birileri anlatıyor. Romancının tayin ettiği ve o sistemin içinden birileri şair, şiir ve başarı grafiğini anlamlandırmaya çalışıyor. Kıymetli ve doğurgan bir çaba. Ben Bolaño’nun yöntemlerine bakarken Kröger’in de iç dünyasına ışık tutmaya çalıştım. Zeynep Arkan, Kundera’nın Jaromil’iyle şair varoluşundaki kırılgan çemberi çizdi. Mehmet Yıldırım, Bellow’un derin ironisini keşfetti. Balzac’ın Sönmüş Hayaller’inde bir taşra şairinin hayalleri ve oradan ölüme uzanan yolu anlatılır. Suzan Nur Başarslan bu macerayı yorumluyor. 
"Lucien, Balzac’ın samimi bir iç döküşüdür, onu anlamayan, ona hak ettiği değeri vermeyen, kendileştiren, dönüştüren toplumuna, kendisi kadar toplumunu da eleştiren realist bakışın cevabıdır." (Başarslan)  
Bu dosyanın konusuyla ilgilenirken romancılar “başarısız şairleri anlatıyor” düşüncesi uyandığını fark ettim zihinlerde. “Başarısız” neyin ölçüsüydü? İstediklerini elde edememiş bir şair, bazen ne istediğini bile saptayamamış bir şair başarısız mıydı? Bugün başarılı sayacağımız bir şairi bir roman karakteri olarak düşündüğümde, onun acı ve olmamışlıkla dolu yaşamının roman seyrinde anlatıldığında “başarısız” etiketini hemen şairin üstüne koydurabileceğini fark ettim. Şairin Romanı bunun istisnası sayılabilir. Hamza Günerigök “Mungan’ın bir romancıdan ziyade bir şair olduğunun itirafı” şeklinde yorumluyor kitabı. Emine Işınsu’nun Bukağı’da anlattığı Niyazi-i Mısrî gibi şiirden ziyade tasavvuf boyutu da olan türde oluşlara da girmedik şimdilik. Bir başka şey yaptık: Selçuk Orhan hem deneysel hem postmodern kapsamına girebilecek Solgun Ateş’i Tutunamayanlar ile birlikte okudu, yorumladı. 
Cihad Şahinoğlu’nun yazısı Mai ve Siyah üzerine. "Ahmet Cemil; kendi dünyasında yaşayan, günlük hayatta kendini ifade edemeyen, şiiri ile çığır açma ümidi taşıdığı için yapması gerekenleri öteleyen bir kişi. Şair olarak fazlasıyla edilgen bir kişilik. Kimi zaman edebiyatın arkasına saklanıyor hayattan kaçmak için…" (Şahinoğlu)
Yusuf Turan Günaydın, Kırk Hadis’i yorumlarken Ümit Güçlü, Şair Öldü’nün poetik mesajını ortaya çıkardı. "Ersin, bu aidiyetsizlik duygusunu avantaja çevirip şiir yazma sürecine dahil edemiyor. Oysa yersiz yurtsuzluk edebiyat için müthiş bir imkândır. Yahudi bir aileden gelip Almanca yazan Kafka, Romanya’dan Almanya’ya göçmek zorunda kalan Herta Müller, 1966 Nobel’inin iki sahibinden biri olan Nelly Sachs’ın izlekleri hatırlanabilir." (Güçlü) 


(Bahsi geçen yazıların hepsi Hece Şubat 2015 dosyasında okunabilir)

SOLUK BİR ATEŞ GİBİ / Selçuk Orhan

1962’de Solgun Ateş çıktığında muhtemelen Türkiye’de bu yapıtı okuyan / okumuş olanların sayısı bir elin parmağını geçmiyordu; açıkçası günümüzde bile Solgun Ateş’in Türkiye’de geniş bir okur kesimine hitap ettiğini söyleyemeyiz. 1962’de, yakın bir gelecekte ilk romanını yazacak olan edebiyat meraklısı genç bir mühendis bir arkadaşıyla ortak olarak Betonar adındaki müteaahhitlik şirketini kurmuştu. Neyse ki bu ticari girişimde başarılı olamadı. Şirketi kapattı, eşinden ayrıldı, 60’ların sonuna doğru ilk roman dosyasını oluşturmaya başladı. Dosyasını tamamladığında maalesef yayınevlerinden umduğu ilgiyi bulamadı; 1971’deki TRT Roman Ödülü’nü almasından sonra küçük bir yayınevi bu romanı iki cilt olarak okura sundu. Romanın çıkmasından sonraki ilk aylar romanla ilgili sadece tek bir yazı göründü; yaklaşık bir yıl sonra birkaç yazı daha yazıldı ama roman, yazarının 1977’deki erken ölümüne kadar ikinci baskı görmemişti. Hatta yeniden okurla buluşması için 1984’ü beklemek gerekecekti.(…)

Solgun Ateş’te şairin bir karakter olarak ortaya çıktığını söyleyemeyiz; şair de aslında şiirin kendisi gibi bir metindir. Başka bir karakterin açıklamalarında görünmektedir. Tutunamayanlar’ın Selim Işık’ı – şair sayamasak da – romanın bütününde tıpkı John Shade gibi artık orada olmayan bir karakterdir; ancak onu çok daha derinlikli tanımaya elveren izler bırakmıştır. Selim Işık, okurun doğrudan bağ kurabileceği bir karakterdir. Selim Işık, bir şair, romancı, müzisyen ya da örneğin ressam değildir; yani bir sanatçı olmamıştır. Tutunamayanlar’ın başkalığının temellerinden birini bu oluşturur. Oğuz Atay’ın bu büyük yapıtı aslında bir Bildungsroman, yani gelişim romanı olarak kurgulanmış gibidir; işlediği karakter, Selim Işık, duyarlıkları ve yaptıklarıyla sanatçı olma yolunda bir gence benzer- oysa roman boyunca bu yönde hiçbir atılımına rastlamayız. Kendi çevresine sakladığı birtakım oyunlar ve bu oyunlara bağlı doğan metinlerle yetinmiştir. Yaşadığı ortamın içinde sanatçı olarak varolmaya çabalamamıştır; böyle bir sıfat taşımadan özgürce kendi oyunlarının dünyasında kalmanın yolunu aramıştır. 



(Selçuk Orhan'ın yazısının tamamı Hece Şubat 2015 dosyasında okunabilir)