31 Ocak 2015 Cumartesi

SOLGUN ATEŞ'ten / Vladimir Nabokov

“Ben şairi şaşkınlık ve hayranlıkla seyrederken, yüksek bir dağda dinlenmeye çekilmişim duygusuna kapılırdım. Başka, yani aşağı düzeyden insanlarla birlikte olduğumuzda, ona baktığımda, büyük bir şaşkınlığa düşerdim. Hele bu insanların, benim hissettiğim şeyleri hissetmediklerini, benim gördüğüm şeyleri görmediklerini ve Shade’in, diyelim, destanlaşmış kişiliğine tüm sinirlerini daldıracakları yerde onu hemen öylece kabul ettiklerini farkettiğimde, bu şaşkınlığım daha da büyürdü. İşte karşımda, derdim kendi kendime, onun kafası ki taşıdığı beyin, çevresinde toplanmış şu kafataslarındaki peltelere hiç mi hiç benzemiyor. Taraçada durmuş,  bakıyor (Prof. C’nin evinde, bir Mart akşamı) uzaktaki göle. Onu seyrediyorum. Benzerine rastlanmayacak bir fizyoloji olayına tanık olmaktayım: John Shade evreni algılıyor ve dönüştürüyor; önce içine alıyor onu, parçalarına ayırıyor, bu parçaları değişik biçimlerde birleştiriyor, depoluyor; ileride, belirsiz bir zamanda organları, doğaüstü bir şey üretecek, imgeyle müziğin bileşimi, bir şiir dizesi. Onu seyrederken kapıldığım heyecanı, çocukluğumda amcamın şatosunda bir hokkabazı seyrederken de duymuştum; beni şaşkınlığa düşüren hokkabazlıklarını bitirdikten sonra gelip masaya, karşıma oturmuş, sessizce vanilyalı dondurma yiyordu.”

Vladimir Nabokov, Solgun Ateş, çev., Yaşar Günenç, (Ankara: Yaba Yayınları, 1994), s. 24.

30 Ocak 2015 Cuma

YAŞAM BAŞKA YERDE / Zeynep Arkan

(...) Kadınlar Jaromil için var oluşuna meydan okuyan canlılar gibidir. Utanma duygusunu arttıran, Jaromil’in hiçbir şeyden emin olamamasını besleyen varlıklar olarak kadınlar, hem çok yakınında hem de çok uzağındadır. Şairler ve ailelerindeki kadınlarla ilişkileri baba figüründen çok daha güçlü çizen Kundera, yine geçmişteki birçok şair ve yazara atıfta bulunur: “Şairlerin gözlerini dünyaya açtıkları büyük evlerde kadınlar hüküm sürer: Essenine ve Mayakovski’nin kız kardeşleri, Blok’un teyzeleri, Hölderlin ve Lermontov’un büyükannesi, Puşkin’in sütannesi ve özellikle de anneler, babanın gölgesini örten şair anneleri.”[i]
Jaromil annesinin koruma altına aldığı dünyada kendini gösterebildiği ve alkışlandığı anlar hariç,  kendi sesine hiç sahip olamamış gibidir. Eleştirilme korkusu, alay edilme, aşağılanma endişesi yüzünden şair, âşık, hatta aktif bir devrim sevdalısı olma süreci gecikmiştir. 1948 Prag devrimine dair sevinci aile içinde, eniştesi ile yaşadığı tartışma esnasında bir şairden çok,  komünist yayın organlarının basmakalıp, bayağı kelimeleri ile açığa çıkar: “Her zaman, önce şair olduğunu düşünmüştü ve bu nedenle de devrimci konuşmalar yapıyorsa da, kendi diliyle konuşmaktan vazgeçmek istemiyordu. Ama şimdi şu söylediğine bakın: işçi sınıfı senin kafanı koparacak. Evet, bu dikkate değer bir şey: bir kızgınlık anında (yani kişinin kendiliğinden davrandığı ve beninin kendini dolaysız ifade ettiği bir anda) Jaromil kendi dilinden vazgeçiyor başka birinin aracısı olma olasılığını seçmeyi tercih ediyordu.”[ii]  Jaromil’in bu beklenmedik söylemi iktidarın kültürel kimlikleri kuşatan etkisine de işaret eder.
(...)




[i] Kundera, a.g.e., s.101.
[ii] A.g.e., s.131.

(Bu yazının tamamı Hece dergisi Şubat sayısında yer alan "Romanda Şair Karakter Çalışması" dosyasında yer alıyor.)

YAŞAM BAŞKA YERDE'den / Milan Kundera

Modern şiir kokuşmuş burjuvazinin bir ürünü olarak, bütünüyle reddedilmişti ve serbest nazım şiirsel kokuşmanın en bariz belirtisiydi. Muzaffer devrimin kâfiyeye duyduğu bu aşk, raslantısal bir hayranlık mıydı? Kuşkusuz değil. Kâfiye ve ahengin büyüsel bir gücü var: ölçülü dizelerden oluşan bir şiirin içine sokulan şekilsiz dünya orada, bir çırpıda berrak, düzenli, aydınlık ve güzel bir hale gelir. Bir şiirde, ölüm kelimesi, bir önceki dizede kudümün sesinin yankılandığı doğru yerde bulunursa, ölüm, düzenin kulağa hoş gelen bir öğesine dönüşür. Şiirin ölüme karşı çıkması halinde dahi, ölüm en azından güzel bir karşı çıkış teması olarak kendiliğinden doğrulanmıştır. Kemikler, çiçekler, tabutlar, darbeler, her şey şiirde baleye dönüşür. Şiir ve okuyucu da bu balenin dansçılarıdır. Tabii ki, dans edenlerin dansı tasvip etmemeleri söz konusu olamaz. Şiir sayesinde insan, varlıkla uyumunu gerçekleştirir. Kâfiyeyle ahenk de bu uyumun en hoyrat araçlarıdır. Zafere henüz ulaşmış olan devrimin de, yeni düzenin hoyratça ifade edilmesine dolayısıyla kâfiyelerle dolu bir şiire ihtiyacı yok mudur? "Benimle birlikte çıldırın?" diye haykırıyordu Vitezslav Nezval okuyucusuna. "Hep sarhoş gezmeli... şarapla, şiirle ya da erdemle... hangisiyle isterseniz..." diyordu Baudelaire. Lirizm bir sarhoşluktur ve insan evrenle daha kolay kaynaşmak için sarhoş olur. Devrim araştırılmak ve incelenmek istemez, kendisiyle bütünleşilmesini ister; bu anlamda liriktir ve lirizme ihtiyacı vardır. Tabii ki devrimin kafasında, Jaromil'in geçmişte yazdığı şiirden farklı bir şiir var, o zamanlar ben'inin huzurlu maceralarını ve güzel garipliklerini kendinden geçerek izlerdi. Oysa şimdi, dünyanın gürültülü savaş havalarına yer açmak için ruhunu bir hangar gibi boşaltmıştı. Herkesin anlayabileceği bayağılıkların güzelliği için, yalnızca kendisinin anlayabildiği benzersizliklerin güzelliğini budamıştı. Sanatın (münkir gururuyla), karşısında dudak büktüğü eski güzellikleri yeniden canlandırmayı çılgınca arzuluyordu:




Milan Kundera, Yaşam Başka Yerde, çev., Levent Kayalp, İletişim Yayınları, 193-194

29 Ocak 2015 Perşembe

ŞAİR ÖLDÜ'den / Sibel K. Türker

Ben ikinci yolu seçmiş bir aptalım. İşaret arıyorum. Ve bunu yapan herkes ölüme mahkûm, kitabî olana yazgılı. Metinler, metinler… Ne bulduk onlarda, ya da ne bulamadık? Şair anlaşılmadı, tükendi. Toptan deliliği küçümsüyor ve her zaman insan tekinin aklını kaçırmışlığıyla ilgileniyorum. Bu yüzden şair üzerine düşündüm, yoğunlaştım. Kimdir Şair? Sorum buydu, yola bununla çıktım. Şair tek bir kişidir ve şiiri de, yalnızlığı da, ölümü de taşır. Şair sözlerle sevap ilişkisi kuran biridir. İyiyi abartır, biriktirir. Dünyayı anlamaz ve bu yüzden saftır, maruz kalandır. Dış görünüşüme gelince… Yas tutmayı sevmem. Şairin ölümü yüce ve görkemlidir ve mor saçlarım bu görkem için az bile…


Sibel K.Türker, Şair Öldü (İstanbul: Doğan Kitap, 2006), s. 252.

28 Ocak 2015 Çarşamba

TOM JONES'tan / Henry Fielding

(Hece’de yayımlanacak “romanda şair karakter çalışması” dosyam sayesinde sadece okumaya değer kitaplarla hemhalim bir-iki aydır. Edebiyatın sağaltıcı yanını açıklıkla gördüm. Dokuz yazarın birer romanı bir şair atölyesi olarak ele aldığı dosyadan paylaşımlarım da olacak burada. Bu süreçte okuduğum kitaplardan şiire dair müşterek bir şey çıkabildi mi? Evet. Şiire dair böyle kuvvetli bir müşterek olmasını beklemiyordum. Ece Ayhan’ın o meşhur sözünü bir kere daha kavradım. “Derisi yüzülerek öldürülen şairler, eklemleri kırılarak kazanda kaynatılan şairler”. Sadece şiiriyle var olmaya çalışan şaire dünyada cehennemin yaşatıldığına dair kanaatim pekişti böylelikle. Edebiyata, eleştirmene dair görüş belirten farklı kitaplar da geçti elimden. Tom Jones bunlardan biri. Yüzde yüz samimiyetle dürüstlükle yürümeyen eleştirel mekanizma, kurmacanın maskelemesiyle cesaret kazanıp bir biçimde ortaya çıkıyor. Tuttuğum hiçbir gizli notun da boşa gitmeyeceğini anlıyorum böylece. H.Ü.)

“Ahlâksızlığa tutsaklığı huy edinenler arasında en alçak saydığım adam, başkalarına karaçalandır. Toplum, bu adamdan daha iğrenç bir bit üretemez. Şeytanın en çok sevdiği, en çok bağrına bastığı adamdır karaçalan adam. Ne yazık ki insanlar gereğince nefret etmiyorlar bu canavardan. Karaçalan adama gösterilen bu alçakça hoşgörünün nedenlerini kurcalamaktan çekiniyorum . (…)


“Bir kitabın kusurları olabilir elbette. Gelgelelim bu kusurlar önemli yerlerde değilse, yapıtta bu kusurlardan çok daha ağır basan güzellikler varsa; biçimsiz birkaç parça yüzünden, yapıtın tümünü mahkûm etmek, gerçek bir eleştirmene değil, kötü niyetli bir karaçalana yakışır. Horatius bu konuda der ki:

Verum ubi plura nitent in carmine, non ego paucis
Offendor maculis, quas aut incuria fudit,
Aut humana parum cavit natura.

Mr. Francis şöyle çevirir bu dizeleri:

Güzellikler ağır basıp ışıl ışıl parlarken,
Bir dikkatsizlik ya da insanlara özgü bir güçsüzlük gösteren,
Sıradan ya da biçimsiz bir satırla karşılaşınca, kızmak aklıma gelmez.”



Henry Fielding, Tom Jones, çev. Mîna Urgan, İletişim Yayınları, cilt 2, s. 6, 8-9.

25 Ocak 2015 Pazar

KIRK HADİS'ten / Selçuk Orhan

(Selçuk Orhan'ın kitabı şiirle dolu bir kuşağın nasıl ve neyle kuşatıldığını da anlatıyor.)  

"Kimileri baş tacı edilmiş, kimileri mesleklerine ya da borç harç çıkardıkları edebiyat dergilerine yapışıp hayata tutunmaya çalışmıştı; gerçekten de edebiyatla uğraşan insanların çoğu aslında başarısızdı, yazmaktan en çok haz aldıkları şey de haliyle kendi yenilgileriydi. Aralarında önyargılı, sabit fikirli, ödünsüz, hastalık hastası ya da tahammül edilmeyecek ölçüde alıngan olanların sayısı çok fazlaydı: İki ihtimal vardı Nazan’a göre; ya edebiyat gerçekten Yeni Dünya’da yaşamayacaktı; böyle döküntü, başka bir yöne yüzünü çevirememiş, kıyıda köşede kalmış insanların mutsuzlukları içinde tükenecekti. Tıpkı takunyacılık ya da bastonculuk gibi, şu TRT’de hüzünle anılan yitik sanatlar arasında anılacaktı. Ya da insanlığı dönüştürecek şiddetli elektrik, bu arızalı insanların içinden geçtiği için hepsi böylesine tükenmiş, böylesine umutsuz, mutsuz görünüyordu."

"Bayram bey’i de şürekasını da ciddiye almıyordu, ancak 'ciddiye almama' tutumu başına başka işler açtı: Nazan’ın yazısında sözümona dil hatalarını ortaya döken, Nazan’ı üstelik sözü punduna getirip iffetsizlikle itham eden zehir zemberek bir yazıyla karşılık aldı. (…) Nazan’sa kendisine bu derece kin duyulmasına akıl erdiremiyordu."



Selçuk Orhan, Kırk Hadis, Kırmızı Yayınları (s. 146, 191)
görsel: Bunuel'in yönettiği "Un Chien Andalou" filminden kare.

24 Ocak 2015 Cumartesi

VAHŞİ HAFİYELER'den / Roberto Bolaño

Hani kuşlarla ilgili belgeseller vardır; bahçeler, kuleler yapar, ağaçlardan arınmış mekânlar düzenler, orada baştan çıkarma danslarını gerçekleştirirler, siz hiç bu belgesellerden birini gördünüz mü? Yalnızca en güzel bahçeyi, en güzel kuleyi, en güzel pisti yapan, en iyi dans edenlerin eş bulduğunu biliyor muydunuz? Dişisini fethetmek için gücünü yitirene dek dans eden kuşlar görmediniz mi hiç? Arturo Belano böyle işte, kendini beğenmiş ve aptal bir tavus kuşuydu. Ve damardan gerçekçilik benim için tükenene dek yaptığı bir aşk dansı. Ama ben zaten onu seviyordum. Bir kız bir şiirle tavlanabilir, ama ilişki şiirle sürdürülemez. Hatta bütün bir şiir akımı bile yeterli değildir ilişkinin devamı için. (176) 




Daha geç bir saatte başka şairler de geldi, bazıları damardan gerçekçi, bazıları değil, gürültü patırtı çekilmez oldu. Bir ara, masamıza yaklaşan her tuhaf yaratıkla çene çalan Belano ve Lima’nın beni unuttuklarını düşündüm, ama sabaha karşı çeteye katılmak isteyip istemediğimi sordular. “Grup” ya da “hareket” demediler, çete dediler, bu da hoşuma gitti. Elbette isterim, dedim. Çok kolay oldu. İçlerinden biri, Belano, elimi sıktı, artık onlardan biri olduğumu söyledi, sonra da rençber şarkısını söyledik. Hepsi bu kadar. Şarkının sözleri kuzeyde kayıplara karışmış köylerden ve bir kadının gözlerinden bahsediyordu. Sokakta kusmaya başlamadan önce şarkıdaki kadının Cesàrea Tinajero mu diye sordum. Belano ve Lima yüzüme baktılar, artık damardan gerçekçi olduğumdan hiç kuşkuları kalmadığını, hep beraber Latin Amerika şiirini değiştireceğimizi söylediler. Saat altıda bir taksiye binip Lindavista mahallesindeki evime geldim. Bugün üniversiteye gitmedim. Bütün gün odama kapanıp şiir yazdım. (16)

Roberto Bolaño, Vahşi Hafiyeler, çev., Peral Bayaz (İstanbul: Metis Yayınları)

23 Ocak 2015 Cuma

TONIO KRÖGER'den / Thomas Mann

“Derken bilmelerin o çile ve gururuyla yalnızlık denen şey de çıkagelmişti; çünkü Tonio, neşeyle dolup taşan karanlık duyumsamalarıyla herşeyden habersiz kişilerin arasında yaşayamaz duruma gelmiş, beri yandan kendi alnında taşıdığı nişan bu kişilerin aklını karıştırmıştı. Ama sözcüklerden ve biçim denilen şeyden duyduğu haz giderek büyümüştü.” (163)


"En son ve en derin hayranlık konusunu açıkgözlülüğün, eksantrikliğin ve şeytansallığın oluşturmadığı, masum, basit ve canlı olana karşı özlem duymayan, biraz dostluğun, teslimiyetin, senli benliliğin, biraz insan mutluluğunun özlemini çekmeyen, sıradanlığın hazlarına karşı o yakıp kavurucu özlemi içten içe hissetmeyen sanatçıya, sevgili Lisaweta, sanatçı demek için bin şahit ister.

Bir insan dost! İnsanlar arasında bir dostum olmasının göğsümü kabartıp beni mutlu kılacağını söylersem inanır mısın? Ne var ki, şimdiye kadar şeytanlar, cinler, azılı gulyabaniler, bilgeliklerinden susan hayaletler, yani edebiyatçı dostlar arasında yaşadım hep.” 


(Tonio Kröger, Thomas Mann, Seçme Öyküler içinde, çev., Kâmuran Şipal, İstanbul: Cem Yayınevi 1990, 179)

22 Ocak 2015 Perşembe

DOKTOR JİVAGO'dan / Boris Pasternak

Şiir, dışarının ışığını, havasını, bütün obje ve varlığıyla yaşamın gürültüsünü odaya taşıyan pencere gibi tıpkı. Dış dünyadaki nesneler, günlük yaşamı oluşturan parçalar, canlı-cansız bütün varlıklar, tümcenin bazı örneklerini kullanmaya gerek olmadan, bir şekilde sıkışıp bütünleşerek dizelerin içine giriyor. (331)

Rus edebiyatında artık en çok Puşkin ve Çehov’un çocuksu yanlarını seviyorum. İnsanlığın inancını kaybedişi ve bundan kurtulmak gibi konular karşısındaki ürkek ilgisizlikleri etkiliyor beni. Elbette üstesinden rahatlıkla gelebilecekleri konulardı bunlar ama hiçbir biçimde tevazularını elden bırakmak istemediler, böyle bir görev için sınırlarını aşmayı uygun görmediler! Gogol, Tolstoy, Dostoyevski ise bu sorunun çözümü için ölmeye hazırdılar, sürekli arayış içindeydiler, sonuçlar çıkartmakla uğraştılar. Bu ideallerin peşinde hayatın nasıl geçtiğini fark edemediler. Kendi yaşamları aktı gitti… Şimdi ise bu özel konular herkesin bildiği ortak konuya dönüşüp olgunlaşmış elmaların ağaçtan toplanması gibi insanlığa mal olmuş. (332)




Boris Pasternak, Doktor Jivago, çev. Hülya Arslan (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2014)

1 Ocak 2015 Perşembe

ŞİİRE YAKINDAN BAKMAK - Tahlil Tahrip İnşa*/ Atakan Yavuz

Leibniz, bir yaprağın üzerinden aldığı böceği mikroskop altında inceledikten sonra ona kıyamayacağını anlamış, aldığından daha büyük bir saygı ve itinayla aynı yaprağın üzerine koymuştur. Çünkü diyor Kant, “ona bakmakla bir şeyler öğrenmiş, ondan adeta bir iyilik görmüştür.” Yaşadığımız bu hız çağında, şöyle bir göz atıp geçtiğimiz nesnelerin barındırdıkları iyiliği ve bilgiyi bize vermekten imtina ettikleri, bu iyilik yokluğunun ve iletişim kopukluğunun bıraktığı boşluğu ise tedirgin edici pek çok duygunun doldurduğunu biliyoruz. Mutasavvıfların gayb âlemi dediği bu gizli âlemin atom dediğimiz bir parçasına yakından bakan bir Türk fizikçisi, orada gördüğü dalgalanma karşısında, Nesimi’nin “deryâ-i muhît cûşa geldi, kevn ile mekân hurûşa geldi, sırr-ı ebed oldu aşikâre” dizelerini hatırlamıştır. Küllük’ün müdavimi, Asaf Hâlet’in yakın dostu olan –şiiri de Çelebi’den dinleyen- Feza Gürsey, Cumhuriyet’in düşünen her zihne yük olan yapay ve sığ meselelerinin mağduru olduğu için onca yaklaştığı ve hak ettiği Nobel Fizik Ödülü’nü alamamıştır. Modern bilimi “dedelerimizin Mevlâna ve Yunus Emre’den Şeyh Galib’e kadar en çok sevdikleri hayal ve düşünce dünyasına bağlama” teşebbüsünün akamete uğraması, aynı zamanda hayata şiir üzerinden yapılan tekliflerin de geri çekilmesi sonucunu doğurmuştur. Başarı, ölçüsünü dünyaya şiirsiz ve uzaktan bakanların belirlediği Batı merkezli ve hesap edilebilir bir kavram olarak kalmıştır.**
Bir eleştiri kitabını değerlendirmek için masaya oturduğumda, eşyaya şiirinden arınmış bir şekilde bakılan bir dünyada yaşamanın, şiirle bilim disiplinleri arasındaki köprünün atılmasının o kadar da basit olmayan neticeleri olduğunu hatırlatma gereğini duydum.
Eleştirmen şair ve filozoftan farklı şekilde yakından baktığı metnin durması gerektiği yeri de işaret eder. Bu yönüyle biraz da adalet savaşçısıdır. Şairin hayranlık duygusunu, filozofun saygı gösterisini askıya alır; sıfır noktasına iner, içinde sadece “ahlak yasasını” bırakır.  
Şair Hayriye Ünal, Modern Şiir Eleştirileri alt başlığı ile yayımladığı Tahlil Tahrip İnşa kitabında da benzer bir duyguyla şiire dair eleştirilerini kaleme almış, yakından baktığı şair ve şiirlerin ondaki yankılarını paylaşmış okurla. Hayriye Ünal, bir şair kadın kimliğiyle “Türkçenin erkek kalbine saplanarak” bir yanıyla Mihri Hatun’un sesine komşu olurken, diğer yandan hemcinsi bütün şairleri de sesine buyur ediyor. Tahlil ettiği şiirlere yönelik egemen algıyı tahrip ederken de her inşa öncesinde yapılması gereken şey konusunda okurları tetikte durmaya davet ediyor.  Kitap hem artık bütün edebi iktidarlara kendini kabul ettirmiş hem de uçlarda kalmış otuz dört şairin belli şiirleri üzerinden yapılan bir yakın okuma teşebbüsü aslında. Teşebbüs, çünkü Hayriye Ünal, ele aldığı metinlerde son noktayı koymaktan, metin üzerinde iktidar kurmaktan kasten kaçınarak bir takım boşluklar bırakıyor. Bu yönüyle de “tasvir, açıklama, özet ve şiirin gündelik dile tercümesini” içeren mevcut eleştirilerin eleştirisi diye okunabilir Tahlil Tahrip İnşa kitabı. Söz konusu kaygıyı seçilen kimi şairlerin kültür politikalarının ve var olan şablonların dışında belirlenmesinden, büyütecini minör şairlere de yöneltmesinden anlayabiliriz: Faruk Ergöktaş, Seyhan Erözçelik, Didem Madak, Sami Baydar, Osman Çakmakçı, Tarık Günersel, Mustafa Irgat… Tüm bu şablonların ötesinde sadece kendi cephesinden değerli olana odaklanmış Ünal. Bu bakımdan çağdaş bir şairin şiirini kurarken uğradığı zorunlu ve ihtiyari duraklar ve “örnek okur”un şiiri ararken ayak bastığı kara parçaları konusunda da fikir sahibi oluyoruz.