27 Şubat 2015 Cuma

RILKE, DEVRİM, SAVAŞ, ŞİİR...

(Aşağıda yer alan, Rilke hakkındaki kesit, Funda Kızıler'in kitabından alıntıdır.)  

Rilke 10.10.1915’te Ellen Delp’e yazdığı bir mektupta, ağıtları kaleme almaya başlamasından iki yıl sonra dünya savaşının çıkmasıyla, dünyanın içine girdiği sosyo-ekonomik ve tinsel kriz olgusuyla ırasallaşan bu sancılı sürecin kendisini nasıl etkilediğini şöyle anlatıyor:
İnsanlığın felakete, anlamsızlığa atılmak için her gün biraz daha sabırsızlandığını, ulu şeyler için çabalamak varken, insan gücünün, insan varlığının bilinçli biçimde, zorla kabul ettirilmiş, abartılmış anlamlar uğruna harcandığını görerek acı duyduğum bir süreç. Tüm bunlar geçtikten sonra, (bir zamanlar) inançla kabul ettiğimiz anlamlar, oturtuldukları yüksek yerlerden indirildiği için, ayakta kalmış olanlar, iç dünyamızın bir yana ittiği yasalarını nasıl yeniden kavrayıp da benimseyecekler? Kimse bunu durduramayacak, engelleyemeyecek mi? (…) Olanlara dayanamayan bir tek kişi yok mu ki, çıksın, bayraklarla süslenmiş bu gerçek dışı kentin göbeğinde sabahlara dek haykırsın ve çağrıya (askerlik çağrısına) aldırmasın![1]
Bilindiği gibi I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, Rusya’da başarıyla sonuçlanan Ekim 1917
Devrimi’ne koşut olarak Kasım 1918’de Almanya’da da Enternasyonal Grup öncülüğünde bir devrim başlar. Ancak Karl Liebknecht, Rosa Lüxemburg ve Kurt Eisner gibi birçok aydının kurban gittiği bu devrim başarısızlıkla sonuçlanır. Dünya savaşı ve art arda gelen devrim hareketleri gibi büyük toplumsal ve siyasal değişimlerin gerçekleştiği bu çağda yaşayan Rilke, kimilerine göre siyasetten tümüyle uzak, kimilerine göre de faşizme eğilim duyan bir sanatçı olarak görülmekteydi. Örneğin Marxist eleştirmen Georg Lukács onu hem “tümüyle siyaset dışı, katışıksız olarak hassas bir sezgiselliğe yönelmiş” bir şair olarak nitelendiriyor hem de onun Der König von Münster (1908) gibi şiirleriyle “devrim karşıtı barbar düşüncelere hizmet ettiğini” belirtiyordu. Haehnel ise şairin, “kendi düşünsel tasarımında ütopik bir şekilde yapılandırılmış tanrısal yasayla uyum halindeki belli toplumsal ve sosyal grupların, ölçülü ve öznel savaşımıyla gerçek bir dönüşümün” elde edilebileceğine inandığını savunur. Kendisi hakkında bu konularda yapılan türlü yorumlardan rahatsız olan Rilke, baskı ve sömürü düzenine karşı yürütüldüğüne inandığı Ekim ve Kasım Devrimleri’yle yakından ilgilendiğini açıklamıştır.[2]





[1] Rilke, Seçme Mektuplar, (orijinali: Briefe aus den Jahren 1897 bis 1914, s.49). Bu konuda ayrıca bkz. Rilke Rainer M., Rainer Maria Rilke. Chronik seines Lebens und Werkes 1875-1926, Schnack Ingeborg und Scharffenberg Renate (Hg.) Insel Ver., Frankfurt am Main, Leipzig, 2009, s.474-534.
[2] Hatta başlangıçta bu devrimlerin sıkı bir yandaşı olan Rilke’nin Ainmiller Caddesi’ndeki evi, Ernst Toller ve Alfred Kurella gibi öncü devrimcilerin sıkça toplanıp hararetli tartışmalar yaptığı mekânlardan biri olmuştur. Oskar M.Graf, halk toplantılarına katılıp Eisner ve Toller’le yakından irtibat kuran Rilke’den polisin bile şüphelendiğini belirtiyor. Ona göre, evinde hararetli tartışmalar yapan sanatçılar, şairin kendilerini daha çok dinlemesini, savaştan tiksinti derecesinde nefret etmesine, politik bilgisizliğine ya da idealizmine bağlasalar da, o içten içe devrimden çok iyi şeyler umuyordu. Bkz. Graf Oskar Maria, “Rainer Maria Rilke und die Frauen” (şairin 25. ölüm günü için New York’ta yaptığı konuşmadan), An manchen Tagen. Reden. Gedanken und Zeitbetrachtungen, Frankfurt am Main, 1961,s.177-194. (İçinde: Haehnel Klaus-Dieter, Rainer Maria Rilke, s.162). Ancak şair, sonradan devrimcilerin de statükonun insani güçleri kötüye kullanan şiddetini devralmasından, sonuçta yine burjuvanın sahneye çıkmasından dolayı düşkırıklığına uğramıştır. 

(Kaynak: Duino Ağıtları ile Bir Meleğin Yakarışı - Dualar adlı yapıtlarda Melek İmgesi, 2014, Çizgi Kitabevi,  s.162-163)

LİRİZM, RILKE, HERTHA KRÄFTNER...

Funda Kızıler Emer, Rilke ve yirmi üç yaşında yaşamına son vermiş olan Hertha Kräftner şiirlerinde melek imgesini çalıştı. Bu çalışmanın ilk cildi geçtiğimiz aylarda Çizgi Kitabevi’nden çıktı. Kızıler, şimdi ikinci cilt üzerinde çalışıyor. Büyük bir emek ürünü olan 720 sayfalık ilk cilt elimizde: Duino Ağıtları (Rainer M. Rilke) ile Bir Meleğin Yakarışı – DualarAdlı Yapıtlarda Melek İmgesi. Ayrıca Kızıler'in Kräftner’e ait “Kafa” öyküsünü çevirdiğini ve “Kafa” öyküsüne dair bir çalışmasını biliyoruz. Fakat Kräftner’in şiirlerini bilmiyoruz. Funda Kızıler ile lirizm, Rilke, Kräftner hakkında söyleştim. Şairin lirik şiirleri üzerine okurlarımız için bilgi istedim. Kräftner özellikle kritik bir dönemde yaşıyor, savaşların yarattığı yıkımın ortasında yaşamını sonlandırıyor, bu ortamın ondaki lirizmi ne şekilde biçimlendirdiğine dair Kızıler'in yorumları:

Evet, Hertha Kräftner Türkiye’de hiç tanınmıyor, onun hakkında çalışan ilk kişiyim. (Ülkemizde Rilke’nin on ağıdını birden yorumlamaya cesaret eden ilk benim
Hertha Kräftner
aslında). Peter Härtling’in, önem açısından Ingeborg Bachmann’ın yanına yerleştirdiği Kräftner, yaşarken ün kazanmış ender şairlerdendir. (Gerçi ölümünden sonra, uzun bir süre boyunca unutulmaya terk edilen şair, 70’lerde feminist eleştirmenler tarafından adeta yeniden keşfedilir). İlk kez 1948’de bir şiiri yayımlanan Kräftner, kısa sürede Viyana yazın çevresinde kendisinden söz ettirmeyi başarır. Şair kimliğiyle tanınan Kräftner’in düz yazıları ihmal edilmiştir. Ama beni hem lirik hem düzyazı metinleri aynı derecede çekti kendisine. On sekiz yaşında yazmaya başlayıp yirmi üç yaşında intihar eden bir şairden söz ediyoruz. Şairin bu beş yıllık süreçteki yazınsal açınımını Altmann şöyle biçimlendiriyor: İlk evre: 1946-1948 arası Rilke eğilimli “genç kız duyarlığı” şiirleri, orta yaratım evresi: 1948-1950 arası “bağımsızlaşmaya başlama.” Olgunluk evresi: 1950’nin ortalarından ölümüne dek süren evre. Benim de katıldığım bir düşüncedir bu. Şair aslında şiirlerinde savaştan doğrudan doğruya söz etmez, savaş art alandadır; kimileyin ürkünç bir “sis”, kimileyin bir “toz kokusu” biçiminde varlığını gösterir. Ama onun şiirlerinde en çok ölüm’den söz etmesi de bunun başka bir göstergesidir aslında. İkinci evreden itibaren, şairin lirik metinlerinde duyusallık daha çok ön plana çıkmaya başlar. Ölüm bile rengine, hatta kokusuna dek betimlenir bu şiirlerde. Onun şiirlerindeki ana motifler; ölüm ve ölmek arzusu, aşk, melankoli, ayrılık ve yalnızlık olarak sıralanabilir. Lirik ve düzyazı metinleri, Eros ve Thanatos’un savaşım alanı gibidirler, ama kazanan, tıpkı gerçek dünyadaki savaş alanlarında olduğu gibi maalesef hep ölüm’dür.

5 Şubat 2015 Perşembe

ROMANDA ŞAİR KARAKTER ÇALIŞMALARINA DAİR

Kayıp olan bir şeyi, kayıp bir şairi, kayıp bir metni bulma tutkusu, umursamaz bir şekilde ölüme yakın yaşarken bir taraftan hayatta kalma tutkusu. Şiir tutkusu. Bu tutkulu şairleri işten anlayan birileri anlatıyor. Romancının tayin ettiği ve o sistemin içinden birileri şair, şiir ve başarı grafiğini anlamlandırmaya çalışıyor. Kıymetli ve doğurgan bir çaba. Ben Bolaño’nun yöntemlerine bakarken Kröger’in de iç dünyasına ışık tutmaya çalıştım. Zeynep Arkan, Kundera’nın Jaromil’iyle şair varoluşundaki kırılgan çemberi çizdi. Mehmet Yıldırım, Bellow’un derin ironisini keşfetti. Balzac’ın Sönmüş Hayaller’inde bir taşra şairinin hayalleri ve oradan ölüme uzanan yolu anlatılır. Suzan Nur Başarslan bu macerayı yorumluyor. 
"Lucien, Balzac’ın samimi bir iç döküşüdür, onu anlamayan, ona hak ettiği değeri vermeyen, kendileştiren, dönüştüren toplumuna, kendisi kadar toplumunu da eleştiren realist bakışın cevabıdır." (Başarslan)  
Bu dosyanın konusuyla ilgilenirken romancılar “başarısız şairleri anlatıyor” düşüncesi uyandığını fark ettim zihinlerde. “Başarısız” neyin ölçüsüydü? İstediklerini elde edememiş bir şair, bazen ne istediğini bile saptayamamış bir şair başarısız mıydı? Bugün başarılı sayacağımız bir şairi bir roman karakteri olarak düşündüğümde, onun acı ve olmamışlıkla dolu yaşamının roman seyrinde anlatıldığında “başarısız” etiketini hemen şairin üstüne koydurabileceğini fark ettim. Şairin Romanı bunun istisnası sayılabilir. Hamza Günerigök “Mungan’ın bir romancıdan ziyade bir şair olduğunun itirafı” şeklinde yorumluyor kitabı. Emine Işınsu’nun Bukağı’da anlattığı Niyazi-i Mısrî gibi şiirden ziyade tasavvuf boyutu da olan türde oluşlara da girmedik şimdilik. Bir başka şey yaptık: Selçuk Orhan hem deneysel hem postmodern kapsamına girebilecek Solgun Ateş’i Tutunamayanlar ile birlikte okudu, yorumladı. 
Cihad Şahinoğlu’nun yazısı Mai ve Siyah üzerine. "Ahmet Cemil; kendi dünyasında yaşayan, günlük hayatta kendini ifade edemeyen, şiiri ile çığır açma ümidi taşıdığı için yapması gerekenleri öteleyen bir kişi. Şair olarak fazlasıyla edilgen bir kişilik. Kimi zaman edebiyatın arkasına saklanıyor hayattan kaçmak için…" (Şahinoğlu)
Yusuf Turan Günaydın, Kırk Hadis’i yorumlarken Ümit Güçlü, Şair Öldü’nün poetik mesajını ortaya çıkardı. "Ersin, bu aidiyetsizlik duygusunu avantaja çevirip şiir yazma sürecine dahil edemiyor. Oysa yersiz yurtsuzluk edebiyat için müthiş bir imkândır. Yahudi bir aileden gelip Almanca yazan Kafka, Romanya’dan Almanya’ya göçmek zorunda kalan Herta Müller, 1966 Nobel’inin iki sahibinden biri olan Nelly Sachs’ın izlekleri hatırlanabilir." (Güçlü) 


(Bahsi geçen yazıların hepsi Hece Şubat 2015 dosyasında okunabilir)

SOLUK BİR ATEŞ GİBİ / Selçuk Orhan

1962’de Solgun Ateş çıktığında muhtemelen Türkiye’de bu yapıtı okuyan / okumuş olanların sayısı bir elin parmağını geçmiyordu; açıkçası günümüzde bile Solgun Ateş’in Türkiye’de geniş bir okur kesimine hitap ettiğini söyleyemeyiz. 1962’de, yakın bir gelecekte ilk romanını yazacak olan edebiyat meraklısı genç bir mühendis bir arkadaşıyla ortak olarak Betonar adındaki müteaahhitlik şirketini kurmuştu. Neyse ki bu ticari girişimde başarılı olamadı. Şirketi kapattı, eşinden ayrıldı, 60’ların sonuna doğru ilk roman dosyasını oluşturmaya başladı. Dosyasını tamamladığında maalesef yayınevlerinden umduğu ilgiyi bulamadı; 1971’deki TRT Roman Ödülü’nü almasından sonra küçük bir yayınevi bu romanı iki cilt olarak okura sundu. Romanın çıkmasından sonraki ilk aylar romanla ilgili sadece tek bir yazı göründü; yaklaşık bir yıl sonra birkaç yazı daha yazıldı ama roman, yazarının 1977’deki erken ölümüne kadar ikinci baskı görmemişti. Hatta yeniden okurla buluşması için 1984’ü beklemek gerekecekti.(…)

Solgun Ateş’te şairin bir karakter olarak ortaya çıktığını söyleyemeyiz; şair de aslında şiirin kendisi gibi bir metindir. Başka bir karakterin açıklamalarında görünmektedir. Tutunamayanlar’ın Selim Işık’ı – şair sayamasak da – romanın bütününde tıpkı John Shade gibi artık orada olmayan bir karakterdir; ancak onu çok daha derinlikli tanımaya elveren izler bırakmıştır. Selim Işık, okurun doğrudan bağ kurabileceği bir karakterdir. Selim Işık, bir şair, romancı, müzisyen ya da örneğin ressam değildir; yani bir sanatçı olmamıştır. Tutunamayanlar’ın başkalığının temellerinden birini bu oluşturur. Oğuz Atay’ın bu büyük yapıtı aslında bir Bildungsroman, yani gelişim romanı olarak kurgulanmış gibidir; işlediği karakter, Selim Işık, duyarlıkları ve yaptıklarıyla sanatçı olma yolunda bir gence benzer- oysa roman boyunca bu yönde hiçbir atılımına rastlamayız. Kendi çevresine sakladığı birtakım oyunlar ve bu oyunlara bağlı doğan metinlerle yetinmiştir. Yaşadığı ortamın içinde sanatçı olarak varolmaya çabalamamıştır; böyle bir sıfat taşımadan özgürce kendi oyunlarının dünyasında kalmanın yolunu aramıştır. 



(Selçuk Orhan'ın yazısının tamamı Hece Şubat 2015 dosyasında okunabilir)

2 Şubat 2015 Pazartesi

KAYIP KİŞİLER VE MUTLU MADUNLAR: ŞAİRLER VE OLMAYANLAR / Hayriye Ünal

Kröger “yaşam”ı kıskanıyor. Onu es geçerek, Kröger’e dokunmaksızın iki yanından akmakta olan bir ırmak gibi yaşam. O, yaşam’ı umursuyor. Yaşam dediği şey, onun elde edemediği her ne varsa ve o sarışın kafayı taşıyan, belirsiz, tanımlanmamış her hazza yatkın beden, onun doğuştan yoksun olduğu şey. Milan Kundera’nın Jaromil karakterinde yakaladığı üzere “yaşam başka yerde”dir. Kröger’in mahrumiyeti ile kavrulduğu yaşamın bir kesitinin yazınsal ve kışkırtıcı bir imgeye dönüşmesini şu parça çok iyi anlatır: “Bizzat katılmadığı şenlik, sarhoş etmişti kendisini, kıskançlıktan yorgun düşmüştü. Eskisi gibi olmuştu yine, çok eskiden olduğu gibi olmuştu! Yüzü ateşler içinde yanarak karanlık bir köşede, sizlerin uğrunda, siz sarışınlar, siz yaşam dolu kişiler, mutlu kişiler uğrunda acılar içinde kıvranarak dikilmiş, ardından yapayalnız çekip gitmişti. Biri gelmeliydi! Ingeborg gelmeli, onun salondan ayrıldığını farketmeli, kimseye belli etmeden peşinden çıkıp gelmeli, elini omzuna koyup şöyle demeliydi: ‘Haydi dön salona, aramıza katıl, üzülme, seni seviyorum!’ Ama Ingeborg gelmedi asla, buna benzer bir şey olmadı. Evet, bir zamanki gibiydi yine, bir zamanki gibi mutluydu. Çünkü diriydi kalbi, henüz yaşıyordu. Peki ama, şimdiki durumuna gelinceye kadar geçen bütün zaman içinde neler olmuştu? – Taşlaşma, çölleşme, buzullaşma; ve us! Ve sanat!...”[i]



[i] Thomas Mann,  Seçme Öyküler içinde “Tonio Kröger”, çev., Kâmuran Şipal (İstanbul: Cem Yayınevi, 1990), 219-220.

(Hece dergisi Şubat sayısında yazının tamamı okunabilir)

ŞAİR VON HUMBOLDT FLEISHER’İN YIKIMI / Mehmet Yıldırım

Citrine, Humboldt ile geçirdiği günlerin hatırasını zihninde canlandırarak, her olayı amaçlı
bir şekilde tekrar tekrar hatırlayıp yorumlar, ince ince düşünür. Humboldt ile arasındaki konuşmaları, olayları, kendi şahsi hatıralarını, birer tohum gibi kullanır. Onları gizemin anahtarlarına çevirir. Şairden ona bulaşan peri tozu gerçek bir mucizedir. Citrine, ölüm ve ötesi, insan hayatının ontolojik yorumu, mutlak bilincin canlılıkla zorunlu olarak bağlı olup olmadığı, âlemin peçesinin kalkıp kalkmayacağı gibi konulara yoğunlaşır. Kendi kendine, okuduğu mistik broşürlere bakarak, ödevler icra eder, teknikler uygular, giderek ruhçu deneyler yapar. Ölüler ile ve bu arada Humboldt ile konuşmaya çalışır. Olağanüstü bir şairi böylece ancak yıllar içinde tam olarak anladığını düşünür. Düşünceyi ve şiiri de. Peri tozu bulaşığı, anlama ile birlikte yeni güçlü etkiler ve hayat kurtarıcı manevralar salgılamaktadır. Olayları her hatırlayışta farklı ve daha yüksek bir bakış açısı yakalar. Ancak Citrine ne yaparsa yapsın, bir Amerikalıdır. Bu da her şeyi müthiş komik hale getirmektedir. Kitabı okurken onlarca kez güçlü kahkahalarla sarsıldım. Alttan alta, sanki ağlarken bile, yüzünü kapattığı ellerinin arasından, alık alık bir şeyi süzmekte, hatta bir insan olarak kurtulamayacağı riyakârlığını göz önüne serecek şekilde gizlice gülümsemektedir. (...)



(Mehmet Yıldırım'ın Hece dosyası için yazısından kesit, tamamı Şubat 2015 sayısında)