1 Haziran 2015 Pazartesi

ELEŞTİRİ, EYLEME SEKTE VURUR MU?

(Dinçer Eşitgin, Türk Dili dergisinin Haziran sayısı için bana şiir ve eleştiri konusunda sorular yöneltti. Eşikteki Özgürlük’ten bir cümleyi alıntıladıktan sonra (“Ortaya poetik bir söylem çıkabilmesinin gerek şartı mümkün ve mevcut söyleyişi bir yönüyle ters çevirip silkelemektir.”s.89). Tahlil Tahrip İnşa’nın ‘tahrip’inin bu ‘silkeleme’yi imleyip imlemediğini sordu.) 

Elbette tahrip tam böyle bir amaçla kullanıldı, yani ‘iyi bildiğinizde iyi bilmiyorsunuz’ veya ‘bu şair bildiğiniz gibi değil’ demektir. Şiiri tahrip ne mümkün; tahrip yaygınlaşmış ve ‘laubali’ addedebileceğimiz edebî, sözde eleştirel söyleme yöneliktir kitabımda. Ben bir metinde edebîliği oluşturan koşullarla çıplak şekilde karşılaştırmaya çalışıyorum okuru. Bunu yaparken edebîlik sanılan bir şeyin zırva olduğunu söylemek de bu işin bir kısmıdır. Esasen yerine gelmiş her eleştiri, tahlil, tahrip ve inşa içerir. Eleştiri, özellikle tahribe dair kısmı nedeniyle sevilmez. Tahrip, inşayı baltalıyor sanılır. Oysa bilakis inşa, tahrip sayesindedir. Eleştiri, der Jacques Ellul, "eyleme sekte vurarak engellediği için insanlara bütünüyle verimsiz gibi görünür. Onlar, eleştiriyi, her şeyi peşinen kabul etmediği için negatif, gerçekliğin bütününe otomatik şekilde onay damgası vurmadığı için pesimistik bulurlar.” 

(Röportajın tamamı Türk Dili dergisi, 2015 Haziran)

KİTAPTAN DÜNYALARIM / H.Ü.

(...)
öykü faslında:
Öyküyü bana sevdiren öykücüler romancılardı. Bilhassa Oğuz Atay ve Kafka. Adalet Ağaoğlu ve tüm öyküleriyle beni fetheden Füruzan’dan sonra Cihan Aktaş’ı sevdim. Uzun ve üşenmeden yazılmış, yazana da zevk vermiş öyküleri seviyorum. Kadınların iyi öyküleri bilmediğiniz sırlı detaylarla doludur. Rasim Özdenören’in Hışırtı kitabı unutulmaz öykülerden oluşur. Borges’in birkaç öyküsü aklıma kazınmıştır. Öykücü olarak bilinen Bilge Karasu bende Gece romanıyla kalmıştır. Ömer Seyfettin ve Memduh Şevket’i görev olarak okudum, etkilendiğimi söyleyemem. Züppelik konulu çalışmalarım esnasında Ömer Seyfettin’in tiplemelerini inceledim, Efruz Bey şayanı dikkattir.  İzzet Yasar yarı fantastik öyküleriyle, dile hâkimiyetiyle çok iyi bir öykücü; ülkemizdeki sözde öykü eşrafı, monoton klişelerle aşırı meşgul olduğundan farkında bile değil Yasar’ın, ne yazık! Sevim Burak’ı sıradışı bulur beğenirim. Tek öyküsüyle kara mizahıyla aklımda kalmış bir isim: Şiir Erkök Yılmaz. 
(...)

(Bu yazının diğer türlere de değinen tamamı, editörlüğünü Osman Özbahçe'nin yaptığı bir kitapta yer alacak, kitabın künye bilgileri henüz bana ulaşmadı.)

KURT GÖDEL ZEHİRLENECEĞİ FİKRİNE NEDEN KAPILMIŞTI? / H.Ü.

(İstanbul dergisinin çıkmak üzere olan sayısı "Bir Entelektüel Olarak Öğretmen" sayısı olarak çıkacak. Bu sayı için "matematikten anahtarlar"ı kaleme aldım.) 

(...)
Böylece matematik etiktir de. Matematikle insanın arasında güven ilişkisi vardır. İnsanlarla aramda her güven kırılması yaşadığımda birkaç diferansiyel denklemi çözerdim veya nümerik analiz çalışırdım. Hiç şaşmaz, bana hep doğruyu söyleyen şeydir matematik. Doğruluk; matematikte görünen, saklanmayan, sağ gösterip sol vurmayan bir şeydir.
Japon asıllı matematikçi Gündüz İkeda, Türkiye’ye yerleşmek istediğinde ona denmiş ki: “Türkiye matematik alanında bir köydür, gitme!” Zehir gibi gerçek. İnce iPod’da attığı twitte iki cümle Türkçeyi hatasız yazamayan veya sosyal medyaya kendi fotoğrafını, kedinin, çayının, bebeğinin, kanepesinin fotoğrafını koyabilen, elindeki aleti bunun için yapılmış sanan "yazarlarımız" bunu düşünsünler isterdim. Kullandıkları ürünün oluş hikâyesi ve çapıyla yaptıkları "iş"in çapı arasındaki uçurum derin. Soru şu: Özne misin nesne mi? Ünlü olmaya üşenen -dış dünyanın bakışını kaale almayan demek daha doğru- Fermat’yı da ansınlar isterim. Sırf üşendiği için eşsiz ispatlarını kitapların kenar boşluklarına yazması ve birçok ispatın yer darlığından anlaşılamaması nedeniyle analitik geometriyi daha evvel düşündüğü hâlde önceliği Descartes’a kaptıran Pierre de Fermat’yı. 

MİMARLAR İÇİN DÖRT FANTEZİ / Ali Ayçil

I
Bitişik Kent

Kentin en iyi mimarına, yapımı tamı tamına bir yıl sürecek penceresiz bir ev inşa ettirip, sonra da onu bahar kutlamalarında yıkmak Lerziyalıların âdetidir. Niçin böyle yaptıkları sorulduğunda, kuşaktan kuşağa aktarılan bir hikâye anlatırlar: Göç yollarından toplanarak getirilmiş kentin ilk sakinleri, kapalı mekânlarda cinnet geçirdiklerini söyleyince, kraliyet mimarları onlar için ilkine bitişik, hafif malzemeden, tavanları olmayan bir kent daha kurdular. Ama duvarlarla ayrılmış yıldızlı gök Lerziyalıları daha da sarstı; mimarlar çaresizce, ikincisinin sınırına da sadece temelleri atılmış bir üçüncüyü eklediler. Şimdi durum kötünün de kötüsüydü, eksik olanı göz tamamlıyor, bir türlü içeriden dışarıya çıkamıyorlardı. Her yerinden rüzgâr alan bir evleri vardı ve bu sinirlerini ayrıca bozuyordu. Aralarından biri, dışarıya çıkmak için içeriye girmeleri gerektiğini söylemese, temelleri atılmış boşlukta hapsolup kalacaklardı. İşi bir düzene koydular: İlk kentte oturuyor, bunalınca ikincisine, ondan da bunalınca üçüncüsüne taşınıyorlardı. Sonra yavaş yavaş yoruldular; ilkin üçüncü ardından da ikinci kenti otlar kaplamaya başladı. Lerziyalılar da cinnet geçirmemek için daha kolay bir çözüm buldular kendilerine. Kentin en iyi mimarına, inşası tam bir yıl süren penceresiz bir ev yaptırıp baharda törenle yıkmayı adet edindiler...

II
Taslak Ev

Mimar Faris, bütün evlerin özeti olabilecek ideal bir ev yapmaya karar verdiğinde yirmi yedi yaşındaydı. İstediğini yalnızca yaşadığı kentin ve ona komşu olanların binalarına bakarak başaramazdı. Başka ülkelere gitmeli, başka evleri görmeli, başka odalarda konaklamalı, başka pencerelerden de bakmalıydı. Söylendiğine göre çok uzun sürdü Faris'in yolculuğu; heybelerine istiflediği taslaklarla birlikte, bir şehirden ötekine, bir ülkeden diğerine dolaşıp durdu. Bir menzilde büyük çizdiği kapıyı bir başka menzilde küçültüyor; çatılar, saçaklar, çıkmalar, kavisler şekilden şekile giriyor; bir evden esinlenip diğerine uyarlanan biçimler iğretilikleri yüzünden can sıkıyordu. Mimar, yolculuğunun onuncu yılında gerçeği kabullenmek zorunda kaldı: Her bir taslak bir öncekinden daha karmaşıktı ve onu yola çıkaran amaçtan adım adım uzaklaşıyordu. Sonunda geri dönmeye, geri dönerken de belli bir sıraya göre dizdiği taslaklardan iğretilikleri ayıklamaya karar verdi. Bunu yaparken çok da yorulmadığını gördü: Düzelttiği her taslak, bir önce yaptığının ikizi çıkıyordu çünkü. Evine vardığında, elinde yalnızca başlangıçta yaptığı ham taslak kalmıştı. Bu, Faris'in çocukluk evinin planıydı!..