29 Eylül 2015 Salı

AVCIYA / Hayriye Ünal

(...)
minnetsiz teşekkürsüz huzurdan bihaber 
Haşim bilseydi orada olacağımı 
bir gün geleceğimi toprağı eşeleyeceğimi 
bir kalıntı yaratmak için çubuklar dikeceğimi 
nasıl sevdiğimi bilseydin nasıl istediğimi nasıl direndiğimi 
zor oluyor bir ava dönüşmeden sevmek avcıyı






















(Şiir Türk Dili, Ekim 2015 sayısında yer alacak)
(Resim: Hannah Wilke)

HECE'DE EFEMERA HAKKINDA BİR DOSYA

Bize hep büyük hikâyeler anlatıldı, kahramanlık öyküleri. Kurtarılan şehirler, yüz kişiyi tek başına deviren savaşçılar, devlere meydan okuyan cengâverler… Bu kahramanların iç dünyalarını ve çelişkilerini hiç öğrenmedik. Onlar belki utanılacak şeyler olarak şiirlere kaydedilmekteydi. Çoğu yok edilmiştir; el içine çıkması uygunsuz şeyler olarak. Kurtarıcıların, büyük adamların, destansı ve kusursuz dünyalara atıfta bulunan model adamların, gösterilmesinde fayda telakki edilen taraflarına muhatabız. Böylece önemlilik takıntısı toplumu sarıyor. Narsisizmi besleyen ve hayattaki detayları sıfırlayan, küçük güzellikleri kaçırtan bir salgın olarak…
Şeytanın ayrıntıda gizli olduğunu ima ederek bizi bilimden, sanattan, edebiyattan uzaklaştıran, hayatî şeyleri dünyevi veya gündelik göstererek soyut ve ulaşılmaz hayaller peşinde bizi telef etmeye çalışan, bizi kuruculuktan uzaklaştırmaya çalışan zihniyete karşı ayrıntıları inatla önemsiyoruz. Yani edebiyatı ve sanatı önemsiyoruz. Her şeyi önüne katıp süpüren, yok eden, çeşit çeşit ideolojiyle beslenen ama bireyi ve estetik değerleri zalimce yok eden o homojen bulamaç sele karışmayacağız.
Bu selin kendine katıp kullandığı değerlerden biri de yücelik. Yüce duygusuna dahil edilebilen her türden “iyi”, tüm olumlu verili değerler; tersini “kötü” yani zelil olarak işaretler. Artık hastalık, zayıflık, ölümü anımsatan her şey hayattan defedilmesi gereken şeylerdir. Sonsuzluk hissini baltalayan bir sonlulukla maluldür atılması gereken nesneler. Deleuze: “Soyut sanatın elleri temizdir, ama elleri yoktur” der. Ömrünü tamamlamış somut nesnede gözle görülür olan sonluluk, insanın müşterek olarak en tiksindiği şeydir: Böylece boş kutular, işe yaramayan kırık eşyalar, deforme oyuncaklar, çürük sebzeler, eski mektuplar… hepsi evden hızlıca uzaklaştırılır. 
Hece'deki dosyada daha çok kâğıt atık konusunu içine alan efemeraya yöneldik. Üstünde yazıyı taşıyan her kâğıt parçası çöpü boylamadan önce bir amaca hizmet etmiştir. Taşıdığı gerçek parçalarıyla hayatın bazı kritik anlarına tanık olmuştur o; şahit olduklarını, siz onu unutmuşken “başka bir dünyadan haber taşıyormuş gibi” apansız sunuverir.
Dosyada yazılar dışında, iki güzel röportaj gerçekleştirdik. Dokuz ciltlik Ivır Zıvır Tarihi’nin yazarı Gökhan Akçura ile Merve Koçak Kurt; Hüsrev Hatemi ile Halil İbrahim Gürel konuştu. 


Efemeristin temel hareket noktası: Tarihin yarısı kütüphane raflarındaysa diğer yarısı çöp kutusundadır. Hece Ekim sayısında.

KADINLARIN ŞEHİRLERİ

Bir kitap hazırlanıyor: Kadınların Şehirleri. Kitabın editörü Fatma Çolak'ın sorularını yanıtladım. Cevaplardan bazı satırbaşlarını buraya alayım. 



İhtiyaçlarımın giderek azaldığını söyleyemem, bilakis giderek beğenmezleştim, her geçen yıl bir kişinin, bir mekânın bana yetmesi azaldı. Ancak şu da var ki, zaman geçtikçe merkeze dönüştüğümü hissettim. Kendim için diyeyim de yanlış anlaşılmasın. Şu dizeleri yazdığımda artık şehrin kendisi ben olmuştum:
“ıssız ve çorak toprağımdan kaçış bitti…/ Kendimin tadında kendimin göbeğinde kendimin ortasındayım/ dünyanın da tam göbeği burası/ buradan başlıyor şehir de şiir de şaibeler de” 

Kurtarılmaya ve kurtarmaya inanan biri değilim, kitaplığımdaki eserlerle konuşmayı yeğlerim çoğu zaman. Gizil güçlerimi karanlıkta kalmaya borçluyum. 

Âdeta bir yayla bağlısınızdır şehre. Hem iter hem çeker sizi. Işıkları, imgeleri, kuytuları, yıkıntıları ile zamana göre değişen göstergelerle doludur. Büyük bir laboratuvardır şehir, çöpler patlayabilir, atıklar sızar, duvar yazıları bilinçaltını açığa vurur. Ketum zengin semtlerinde sırlar taşlardan taşlara fısıldanır. 

Burada başıma gelen belaların hiçbiri şehrin emniyetsiz oluşuyla ilgili değildi. Hep güvenlik alanımda sayılan insanlar elinden zarar gördüm. Diyelim ki insanlar yerine şehri suçlamak isterdim. 

Ama ben Ölü Deniz’e de benziyorum. Ankara Vüs’at O. Bener’e benzer, Hasan Ali Toptaş’a, Sezai Karakoç’a, İkinci Yeni’ye, Bilge Karasu’ya, Rasim Özdenören’e. Madene benzetsem nikel olur Ankara. Hayvanlardan zebraya benzer. Dayanıklı ama süsü püsü az bir gemi gibi Ankara. 

Şahsî imkânlarımla yarattığım “yuva”larımda, çekildiğim kabuğun içinde Joyce’un Dublin’ine, Dickens’ın Londra’sına, Hugo’nun Paris’ine, Ballard’ın Cannes’ına, Auster’ın New York’una, Kundera’nın Prag’ına, Freud’un Viyana’sına yolculuklar yaparım.  

"PARODİ"YE DAİR GÜZEL BİR HABER





Krizin göbeğinde Nietzsche incipit parodia (şimdi parodi başlıyor) demişti. Bu, anlamlıdır. Sanatın acı çekenlere bir şifa olduğunu düşünen bir filozoftu o. Ne acı azaldı ne de sanattan vazgeçtik. Fakat bir şeyi öğretildiği şekilde yapmanın insanı yeni dünyalara götürmediği apaçık.
Margaret A. Rose “yaygın bir düşünce tarzının eleştirisi olarak parodi, yumuşatıcı olmayı değil, önyargıları rahatsız etmeyi amaçlar.” der. Parodinin ülkemizde niçin göz ardı edildiğini de açıklıyor bu alıntı.
Türkçede çeşitli başlıkların altında kısım kısım incelenmiş parodi. Ancak bu konuda müstakil eser yok. Buna bir katkımız olması için Margaret A. Rose’un Parody: Ancient, Modern, and Post-Modern eserini yayınevimiz Türkçeye kazandırıyor. Telif haklarını aldık, çevirisi yarılandı. 2016'da Hece Yayınlarından basılacak. 






"PARODİ"YE DAİR BİR SÖYLEŞİ

Daha önce orada olmayan bir şeyi oraya koymak istiyorsak edebiyatı sürdürebiliriz. Tam oraya ve bu biçimde. Dostoyevski, Balzac’ın Eugénie Grandet eserini Rusçaya çevirirken bazı unsurları değiştirir ve kendi istediği biçimde yeniden şekil verir kitaba.
Parodi çemberin en dışından bakabilenin açısını gösterir. Keskin farkındalık durumudur. Yapılmışları bilmenin getirdiği ağır yükle yüzleşmektir. Külliyatın altına kaldıraç sokmaktır. Tarihsel geniş açıyı kavrayan bir tekniktir. Eşzamanlı çalışmalarda çoğunlukla parodist, parodisi yapılanın fevkine çıkar. Okuryazar ise çoğu zaman Allan Megill’in de belirttiği gibi, büyük bir duyarlılık sahibi değilse ve bilgi birikimi yoksa olanı biteni ıskalar. 
Hece'nin "parodi" konulu sayısında yer alan Hakan Şarkdemir söyleşisini bulacaksınız aşağıda.  
İmgeyle gerçek arasındaki mesafeye dikkat çeken Magritte’in birçok eseri doğrusal parodiye dayalıdır. Özellikle “Perspektif” serisinde çeşitli ressamların resimlerinde insanların yerine tabut ikame eder. Ancak bugün anlamayı istediğimiz parodi, daha bütünsel olarak kültüre yönelik “bozma”yı da içeriyor. Hakan Şarkdemir ile bu konuda söyleştik. Şarkdemir hem şiirde hem de resimde parodist tavrı olan bir sanatçı. Şarkdemir gibi bir “çevre”nin değil kendi-zemini üstünde var olan sanatçıların eleştirel parodik tavırları önemli.  

H.Ünal: Parodinin gülünçleştirici veya olumlayıcı yanının sıkça vurgulandığını; fakat birleştirici gücünün askıda kaldığını yazdın Karagöz dergisinde yayımladığın "Tekil Poetikalardan Heteropoetikaya" yazında (10. sayı). Yazıdan birkaç alıntı yapacağım izninle:
"Heteropoetikanın yakıtı parodidir."
"Parodi sahte kahramanın kibrini kıracak sanattır."
"Heteropoetika, aklın kavramlaştırma yetisini zorlar."
Yazının açıklayıcı bir devamı olmalıymış hissi uyandı bende. Ayrıca "Dilin parodisini yapmak imkânsızdır; ancak dilde parodi yapılabilir." diyorsun. Klâsik tanımlarından ayırdığın parodiyi bu cümleler etrafında biraz açmanı rica ediyorum. Farklı ve yeni bir bakış açısı bu.

H.Şarkdemir: Aristo'dan günümüze dek şiir için belirleyici sayılan poetik anlayışların bugün için işlevsizleştiğini söyleyebilirim. Klâsik, modern, postmodern bakış açılarının günümüz insanını ve dünyayı okumakta yetersiz kaldığını düşünüyorum. Heteropoetikayla ilgili yazıda bu çıkmazın tarihî arka plânını gerek dünya şiiri, gerekse kendi şiirimiz üzerinden etraflıca tartışmıştım. Heteropoetika, bir bakıma, bu güçlükleri aşmaya yönelik bir teklif olarak ele alınabilir. Teorik ve düşünsel açıdan Alain Badiou'nün "bir başka estetik" dediği şeye az / çok denk gelen bir bakış açısı bu. Ben bu sonuca Badiou dolayısıyla varmadım. Burada benim için önemli olan bir başkasının da teorik / felsefi düşünümü sonuna dek kat ettiğinde aynı sonuca varmış olması. Ne var ki Badiou, didaktik, klâsik ve romantik şeklinde sınıfladığı şiir teorilerine karşı -çıkış yolu- olarak sunduğu şeyin altını pek doldurmuyor. Şiir ve hakikat ilişkisi bağlamında bir başka yazıda, "Poetik Hikem", buna kısaca değindim. "Ev" örneği, yalnızca felsefi düşünüme dair bir örnek değil, aynı zamanda şiirin pratiğine dair somut bir örnek. Yani bir şekilde "Ben bugün nasıl şiir üretebilirim?" sorusuna cevap veriyor. Parodi dediğimiz şeyin şiirsel süreçte nasıl çalıştığını betimliyor. Özetle şunu söyleyebilirim: Parodi, şiire dair mevcut önyargılarımızı terk etmeyi başarırsak eğer ki bu önyargıların başında şiirin bir söz sanatı olduğuna dair inancımız geliyor, bize daha önce göz kırptığı hâlde sırtımızı döndüğümüz şiirsel tekniklerle iş yapabilme imkânı sunuyor. Bunu parodi dışında hemen hemen hiçbir sanat ya da teknikle başarmamız mümkün görünmüyor. Zira parodinin, farklı estetik yaklaşımları ve şiirsel teknikleri bir araya getirme özelliği var. Söz gelimi Lâleli'den yola çıktığında yalnızca Sirkeci'ye varmıyorsun, dünyaya varmakla kalmıyorsun, bütün bir var oluşun Lâleli'de attığını, orada o anda belki de hakikatin bütün veçheleriyle kendini sana açtığını, bunu bir türlü kavrayamadığını, insan olarak bunu ifadedeki aczini fark ediyorsun. Bu düşüncenin ya da duygunun gündelik hayatın belirtileriyle ansızın tuzla buz oluşuna şahit oluyorsun. İfade edemeyeceğini biliyorsun; ama bir şekilde ifade etmen gerek. Hiçbir vezin, bu düşünceye ya da duyguya ait yükü tek başına tartamaz. Ne aruz, ne hece, ne serbest vezin bununla başa çıkmakta sana kâfi gelebilir. Dil içinde mukim olsan da bunu mükemmel bir şekilde dile getiremezsin. Bu tasvir edilebilir bir şey de değil ki resmedesin. Hiçbir şekilde anlatamıyorsun. Ama bir şekilde anlatmak zorundasın. İşte bu yüzden bütün estetik duyuş tarzlarını, şiirsel teknikleri bilmek ve devreye sokabilecek bir yeteneğe sahip olmak gerek. Ben işte bunu parodiyle başarabileceğimizi düşünüyorum.

H.Ünal: Ebabil Yayınlarının kapaklarını senin resimlerin süslüyor. Bunlar ve diğer görebildiğim görsel çalışmaların üzerine senle sohbet ederken sıklıkla parodiden bahsettin. Görsel sanatlarda söz konusu olan parodinin de heteropoetikayla ilgisini kurmamız söz konusu mu? Görsel işlerinde herhangi bir görsel poetikaya teslim olmamayı, kastım senin deyiminle "kendini terk etmeyiş", nasıl başarıyorsun? Kendini terk etmeme refleksi taşıyor musun çizerken, boyarken? Neyi bozmakla yükümlü hissediyorsun kendini?

"PARODİ"YE DAİR BİR YAZI / Hasan Bozdaş

Seri üretim ve popüler sanatın bile parodiye yaslanıverdiği, böylelikle gelişkin kültürün yozlaşmış bir uzantısı olduğu ileri sürülebilir. Parodinin “hakiki”nin kadim yerini sorgulatmayı başardığı gibi hakikiye hakikatle yaklaşması da dikkat çekici. Bunu en çok şiirle sınarız. Bergson, kendinden bir başkası gibi bahsetmenin rüyalara benzediğini ve komiği doğurduğunu söyler Gülme adlı eserinde. Şiirde öz-parodinin bir yönüdür bu. Dramla birleşen öz-parodi komik vasfını kısmen yitirir ve gerçekle aramızdaki perdeyi şeffaflaştırır. Hasan Bozdaş Batıda parodinin izini sürdü ve ipuçlarını serimledi aşağıdaki yazıda. 


BATI SANATINDA KISA BİR PARODİ ÖNİZLEMESİ

Parodi, modern ve postmodern sanatı birbirine bağlamıştır, James Joyce’u Salman Rushdie’ye, Pablo Picasso’yu Cindy Sherman’a, Sergei Prokofiev’i Luciano Berio’ya… Parodi, bir taklit biçimidir, fakat ironik çevirme ile karakterize edilir. Örnek olarak Max Ernst’in Pietd’si, Michelangelo’nun heykelinin ödipal çevrimidir. Taştan bir baba figürü, hayatta olan oğlunu kollarında taşımaktadır. Michelangelo’da ise annenin kollarında ölü bir çocuk vardır, Meryem ve İsa figürize edilmiştir.[1]

Dünya Sinemasında Parodi
Sinemada parodi, daha önce çekilmiş kült sahnelerin veya diyalogların tekrar edilmesiyle uygulama alanı bulmaktadır. Bu, metinlerarasılıktan filmlerarasılığa bir geçiş oluşturmakta ve yapıcı bir sinema sanatının oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Filmlerarasılık ve yeniden çevrim, sinemada defalarca gerçekleştirilmiştir. 1977 yapımı Yükseklik Korkusu, Hitchcock’un başyapıtı Physco’nun banyo sahnelerini adeta kopyalayarak ironik bir dille yeniden çekilmiştir. 1923 yapımı Safety Life’ın ikonlaşmış saat kulesi sahnesi, 1980 yapımı The Young Master’da Jackie Chan tarafından tekrarlanmıştır.[2]
Rus teorisyen Mikhail Bakhtin, edebiyat tarihinde parodik ikizi olmayan bir tür olmadığını belirtmektedir. Bunun sinemada da karşılığı olduğunu söylemek mümkündür. Sinema tarihinde etkileşim içinde olmayan yapım sayısı yok denecek kadar azdır.

Romanda Parodi
İlk modern roman kabul edilen Don Kişot, dönemin şövalye romanlarına tepki olarak doğmuştur. Dönemi iyi anlamak bakımından feodal yapının ve özellikle soylu kesimi temsilen şövalyelerin halk üzerinde mutlak baskısını hatırlatmak yardımcı olacaktır. Don Kişot, şövalye iğnelemesi olduğu kadar şövalye övücü öykü/romanların da parodisidir. Bu parodi, şövalye sınıfını halk nazarında itibarsızlaştıracak hatta yıkıma götürecek kadar başarılı da olmuştur. Bununla birlikte saldırdığı türün özelliklerini taşıdığı da teknik bir konu olarak gözden kaçmamalıdır. Don Kişot, en az tepkili olduğu şövalye romanları kadar bir şövalye romanıdır. O halde, tez ve antitezin yakın akrabalar olacağı gözden kaçmaması gereken bir ayrıntıdır.
Laurence Sterne’nin, Tristram Shandy Beyefendi'nin Hayatı ve Görüşleri isimli üst mizah anlayışı olan romanı da bir Don Kişot dönüşümüdür. Bakhtin’e göre, Don Kişot bir parodik eser olduğu gibi roman kahramanlarından Sancho Panza da aynı zamanda Don Kişot karakterinin bir parodisidir. Saygıdeğer ile bayağının yani sınıfsal uçların çatışmasını ifade etmektedir.[3]
“Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” diyen Dostoyevski’nin 1846’da yayımlanan novellası Öteki, bir Gogol parodisi olarak kaynaklarda yerini almıştır. Üstelik Öteki, Gogol’un tek bir eserinin parodisi olarak da sınıflandırılmamış, eserin Ölü Canlar, Palto, Burun, Petersburg Öyküleri isimli eserlerle ilişkili olduğu farklı yazarlar tarafından dile getirilmiştir.