27 Ekim 2015 Salı

ŞAİR ŞAİR OLUNCA NE DEĞİŞİR DÜNYADA?

Bu yıl genç şair oturumunun dördüncüsünü yaptık. Her yıl farklı isimlerle başka başka konular konuştuk. Sevindirici bir gözlemim oldu: genç şairlerin 2012’ye göre baskı hissetmeleri azalmıştı. Sadece bu gösterge değil elbette ama genç şairin giderek daha rahat kabul gördüğü söylenebilir. Bu sevindirici olduğu kadar genç şair adına kaygı verici de. Her kabul, kabul edileni uslanmaya sevk eder. İlginç biçimde şiire dair umutsuzluğun ise dikkat çekici biçimde arttığını görüyoruz.   
Sevindirici olan başka bir şey, ilk yıldan bugüne genç şair oturumuna katılan şairlerin çoğunun editör olacak yetkinliğe ulaşması, ilk kitaplarının peşpeşe çıkması. Cengizhan Sakarya’dan, Sabri Konya’dan, Hasan Batman’dan, Hasan Bozdaş Kayseri’den, Melike İstanbul’dan geldi. Ankara’da toplandık. Okura güzel bir haberim var: genç şair oturumları kitaplaşacak. Beşincisi de gerçekleştikten sonra genç kuşağa dair açık seçik bir fotoğraf ortaya çıkmış olacak. 

Süleyman Sabri: Bir şeyleri terk edebilmeyle problemliyim. Kastettiğim nesneden, dünyadan kurtulmak değil onu karşısına alıp itibarsızlaştırabilmek, onunla, ona rağmen, ona meydan okuyarak devam edebilmek. Bu akışta psişenin muhatap olduğu dili nesneyle, bu dünyayla eşleştirirsek “Elahora”nın dili terk etmesi yine “uydurulan”ı, dilin bizatihi bir üretimi olması sebebiyle kendisine cebrettirir. Birtakım imgelerden geçerek son kıtada ulaştığı şair tarafından uçağa toplatılıp beraberinde “yere çakılma” imgesi de bu paradoksu ortaya koyuyor yani “object petit a”.

Hasan Bozdaş: Bugün sırf yazınsal olduğu ve şiire benzediği halde şiir kategorisine alınmayan eserler dururken, türlerin bu şekilde ortadan kaldırılması postmodern sanatı çok da içime sindirmiyor. Eğer her şeye şiir diyebiliyorsak en iyi şair hiç şiir yazmamış olmasına rağmen Marina Abramović’tir. 

Melike Kılıç: Tefekkür eksikliğinden kaynaklanan tekerrür fazlalığı. Sadece şiirin değil, dâhil olduğumuz ya da olmaya çalıştığımız medeniyetlerle alakalı tüm sosyal ve siyasi araçların sorunu bu.




Hamza Günerigök: Edebiyat bir mücadele alanı olsa da edebiyatın hep ruhları teskin eden bir yanı olduğunu düşünmüşümdür. En çetin savaş dönemlerinde bile ortaya konan edebi metinlerde insanı umutlandıran kırıntılar vardır. Vercors’un “Susan Deniz”ini hep böyle bir umut duyumsayarak okumuştum. Keşke bu dönemi de edebi metinler üzerinden konuşsak ama yok. İnsanlar edebi ürünler üzerinden değil; bireysel saplantılar, politik hırslar üzerinden saldırıyor birbirine.

Cengizhan Genç: İfade araçları geliştikçe şiirin değerini kaybettiğini düşünmüyorum. Neden kaybetsin ki? Gerçekten iyi olan yüzyıl sonra bile olsa hak ettiği değeri muhakkak bulacaktır. Bunun edebiyatımızda da örnekleri var. Hakan Şarkdemir Kahramanın Dönüşü adlı eserinde şöyle der: “…modern epik şairin, sürekli bir biçimde, ‘hakikat’e doğru ya da ‘hakikat’ten doğru ilerleyen bir leitmotifi kolladığını fark ederiz.” Bu leitmotif şiirdeki yerini koruduğu sürece şiirin hangi şartlar altında olursa olsun değerini kaybedeceğine inanmıyorum. Sosyal medyanın ve gelişen teknolojinin şiire şöyle bir kötülüğü olduğunu söyleyebilmek mümkün ama vasat ve vasat altı şiirler yazılıyor ve yazılacak ve dergilerde kendilerine yer bulmaya devam edecekler. Çünkü sıradan okuyucu için içinde edebî söz oyunlarının olmadığı, tek seferde anlaşılabilir mısraların olduğu şiirler okumak daima cazip olarak kalacak. 

Hasan Özlen: Gençler teşvik edileceğine tevkif edilmektedir. Kitabı çıkan birinin şiiri üzerine doğru dürüst bir yazı yazılmamaktadır. Gerekçe kesindir: Şiir ondan önce yazılmış, bitirilmiştir. Söylenmemiş söz kalmamıştır. Umutsuz ve karamsar bir hava hakim. Böyle bir atmosferde dayanmak ve azmetmek çok zor. Peygamber sabrı istiyor bu iş. Kaçıp çok uzaklara gitmek birçok kişinin aklından geçmiyor değil. Ama öyle bir yer yok.

Ahmet Sezikli: Adına Kürdistan dedikleri bir yerde doğmuş olmam (Elaziz) ve doğup büyüdüğüm yerle bağımın olması da beni oraya sürüklemektedir. Kürd meselesinin hâlâ çözülememiş olması canımı sıkan değil, canımı yakan bir durum. Kürdistan Tartışması’nı yazdığımda güzel günlerdeydik. Bugünlerde ise her şey kötüye gidiyor. Bu ülkeye barış yakın bir zamanda gelecektir. Barış geldiğinde bu söylediklerim daha anlamlı ya da daha anlamsız olabilir o gün. Varsın olsun. 

(Bu oturum Hece dergisinin Kasım 2015 sayısında yer alacak)

İRONİ / H.Ü.

(...)
Sanatın dilinde yıkıcı hareketler, mesela Dadaizm ve Fluxus oldukça ironiktir. “Rastlantı yasaları”[i]na tabi sanatsal hareketlerin kanlı dünya savaşlarının ardından gelişi hiç de rastlantı değildi. Dünya savaşları, insanların o çok inandıkları değerlerden çıkmıştı. Dadaizmin bütünü, paylaşılamayan kimbilir hangi değerler uğrunda dünyanın birbirine girmesinin çirkin ciddiliğinin karşısında ironisiyle -kayıtlara geçmek suretiyle- politik ve ahlaki üstünlüğü de ele geçiriyordu. Ağır bedeller ödeyen birçok Dadaist vardı. Böylece Dadaizm sadece gülerek bakmıyordu, satirik tutumuyla nesnesini gülünçleştiriyordu da. 1920’de Köln Dada Fuarı’nda insanlar sergiye birahanenin tuvaletinden giriş yapıyorlardı. Serginin açılışında komünyon kıyafeti giymiş bir kadın müstehcen şiir okumuştu. Sergide yer alan Max Ernst’in bir heykeline balta asılmıştı, heykel parçalanabilsin diye. Buradaki mesaj açıktır.[ii]
Bir ironistin canlılık duygusunun şiddetiyle davrandığını ileri sürüyor Randolp Bourne[iii]. Canlılık herhangi bir tezle reddedilemeyecek bir “var”, ortada ve kesin. İngilizce ve Fransızcada sözcük anlamı iğrenç, sefil, alçaltıcı olan “abject” ile her daim estetik yüceliği simgelemiş “art” bir araya gelebiliyor. Alçaltıcı sanatın ilginç örneklerinin sıklıkla kadın oluşu ve tarihte sahneye çıkma zamanlaması da ironik bir tablo oluşturuyor. 1940 doğumlu Hannah Wilke örneğinde canlılık ve alçaltıcı olanın olağandışı bireşimini görebiliyoruz. Tam da feminist söylemler yükselirken kendi bedenini âdeta bir heykel gibi sergileyen heykeltraş Wilke’nin yaptığı, erkek egemen sanat galerilerine saldırgan bir eleştiri getirmek için kendi imajını odağa yerleştirmek.[iv] Eleştirmenler onu narsisizmle, iyi bir feminist olmamakla ve güzel bir kadın olduğu için kendini nesneleştirmekte cüretkâr olmakla itham ettiler. Wilke’nin son hareketi o dehşet ironinin altını çizer: Kanser olur ve kemoterapiden perişan olmuş bedeninin sansürsüz görüntüleriyle bir sergi açar. Güzellik ithamı da böylece çökmüştür.

(...)



[i] İbare Zürih Dadasının önemli sanatçılarından Hans Arp’a ait. Arp rastgele yere serpiştirdiği kâğıt parçalarını düştükleri yerde sabitlemiştir, bu rastgele kolaj bugün New York Modern Sanatlar Müzesinde bulunmaktadır. 
[ii] Bu örneğin aynı zamanda aşağıda geçecek olan Hz. İbrahim kıssasıyla göstergesel benzerliğine dikkat çekmek isterim.
[iii] Akt. Knox.

(Bu yazının tamamı Türk Dili dergisinin 2015 Kasım-Aralık sayısı olan "Dilin Perdeleri Özel Sayısı"nda "İroni" başlığıyla yer alacaktır)