18 Temmuz 2016 Pazartesi

15 TEMMUZ-18 TEMMUZ 2016 NOTU / Hayriye Ünal

DARBE GİRİŞİMİ HAKKINDA DÜŞÜNCELERİM
-İlaveten 2004 Tarihli Bir Yazımdan Alıntı-

Kızılay’da coşkulu kalabalık arasında ve evde kesintisiz TV başında olmak dışında yaşamı hissedemediğimiz üç gün geçirdik. İlk gece evim her patlamada temelinden sarsılıyordu. Yeğenimin okul arkadaşı Külliye önünde ayağına ve göğsüne denk gelen şarapnel yüzünden önce hastaneye kaldırıldı, sonra yazık ki kurtarılamayarak şehit oldu. Arkadaşlarının tesellisi delikanlının hiç fiziksel acı hissetmediğini söylemesi olmuş.
Ankara’da ölümle bir yıldır temas ve karşılıklı kur yapar hâldeyiz. Gardaki patlama olmadan hemen yirmi dakika evvel ordan geçmiştim küçük kızımla birlikte. Son patlama, Güvenpark’ta, Hece’den 200 metre ileride, bir önceki patlama Anıttepe’deki ofisimden 600 metre ileride oldu. Mesaime, çalışmama ara vermedim, yas içinde üretmeye çalıştım. Üzülmedim mi, çok üzüldüm. Dehşete kapıldım. Kaygı duydum. Yaşamı çalışarak sürdürmeye inandım. Annesinin bedeninin bir torbaya konan parçaları babası tarafından günlerce aranan, sonra bir araya getirilip adli tıpça yakınlarına teslim edilen kızımın arkadaşı, tüm okulun katıldığı cenaze töreninde bayılıp durmuş. Bunları duyup üzüntüyü derinden hissetmemek nasıl mümkün olabilir? Bu yıl Ankara’da sokakta herhangi birini durdursanız o bir yakınını kaybetmiştir, bir şiddet öyküsü vardır tanık olduğu.  
Korkuyor muyum? Hayır. Korkmam beklenir, ama korkuyu hissetmiyorum. Sadece o an doğruyu yapmak istiyorum. Sinmek, yılmak, tembelleşmek, ümitsizliğe kapılmak istemiyorum. Saatlerce yürüyorum veya o an elimden bir şey gelmiyorsa daha önce yarım bıraktığım bir iş varsa onu tamamlıyorum.     
80 darbesinde sürgün edilmiş bir babanın çocuğuyum. Hayatımdaki ilk büyük korkuyu 6 yaşını bitirip 7 yaşıma girmek üzere olduğum günlerde annem telaşla eşyalarımızı toplarken, babam ev aramaya önden gittiği için panik hâlde ve ağlayan anneme ben “ağlama” derken, sırf kızlardan oluşan bir ailede birinin korkmaması gerektiği için korkmamış görünerek yaşadım. O zaman bizi ordan oraya sürükleyen, sonraki günlerde hep korku içinde tutan 80 darbesiydi. Babamın dövülmüş olarak eve geldiği ve bunu bizden saklamaya çalıştığı günleri unutmadım.

Kötülük, yoksulluk, hastalık, tekinsizlik… darbe sonrasında o kadar görünürleşir ki küçük ve saf bir çocuk bile onları kolayca görebilir. Kötülük, elle tutulur bir katılığa ulaşır.

Evet, darbelere karşıyım. Bu kadar gözü dönmüş olmayı anlayamıyorum, lanetliyorum. Örneğin Turgut Uyar’ın pek yücelttiği o 27 Mayıs darbesi dâhil buna.

15 Temmuz gecesi TRT’de korkudan heykel gibi taşlaşarak korsan bildiriyi okuyan mavi ceketli kadını gördüğümde ve onun ağzından “sıkıyönetim ilan edilmiştir”, “sokağa çıkma yasağı başlamıştır” ibarelerini duyduğumda bir yıldır mayın tarlasına dönmüş Ankara’da korkmayan ben, 6 yaşımdaki o korkuyu (kaybolma, çekip alınma, yersiz yurtsuz kalma, evinden sürülme, babadan ayrılma, vatanında yabancı olma… gibi birçok şeyi aynı anda içeren korkuyu) derinden hissettim. Sanki Domuz Napolyon’un ele geçirdiği Hayvan Çiftliği’ndeymişiz gibi keskin gübre kokusu geldi burnuma. 

İnsanda korkuyu gideren tek şey, bir şeyler yapabilme imkânıdır. Medyadan ve kulaktan kulağa gelen fısıltılardan başka bilgi sahibi olmasak da Türkiye’ye yönelik tehdidin ağırlaşarak süreceği açık. Uyanık durmaya devam. 

Yürümeyi, koşmayı, daha önce olduğu gibi yazmayı sürdüreceğim. Ve her zamankinden fazla sokakta olacağım, sivil iradenin yanında. Hem belki susayan birine su veririm, bir düşeni kaldırırım.

Ancak sokaklardan sonrasını, bir adım ötesini, sivil olmanın anlamını geliştirmeyi, örgütlü ve toplumla el ele sivilliği edimselleştirmeyi, üretkenliğin anlamını, özgür irade olmanın kültür ve sanatla birlikte kalıcı değer kazanacağını düşünmeye başlamamız ve hazırlık yapılması gerektiğine inanıyorum. (Sözgelimi, "sanatçılar nerede, niye susuyor" diye sormak yerine kendi sanatçılarını yaratmak). Bir toplumun silahlı darbeye direnci, şiddete dayalı darbeyi püskürtme gücü birkaç günle değil uzun süreli şekilde sınanabilir, ancak ve ancak kalıcılaştığı zaman anlamlı olur. 

*
Aşağıdaki yazı bölümü, 2004 yılında yazılmış ve Hece’nin Hayat-Edebiyat-Siyaset sayısında yayımlanmıştır. Yazım küresel iktidara oyuncak olan kimseler ve bu tür gruplardan edebiyat sanatın niçin çıkmadığına dairdi. Giriş kısmında hükmetme hırsının, Gülen cemaati örneğinde,  Müslümanlığın arkasına sığınarak iş çevirdiğini çıkarsamıştım. Bugün Fetö/PDY habis urunu doğuran kafayı, bu kadar ileri gideceklerini sanmasam da, görebiliyordum.
Yazım yayımlandığında yazarçizer takımından birçok çokbilirkişi “Hocaefendi”ye [o zaman öyle diyorlardı] o kadar kızmamın yanlış olduğunu filan söyledi. Güya haksızlık ediyormuşum. Bugün gördüklerim o zaman da apaçık gördüğüme denk düşüyor. Filistin için yaptığı karaçalmalar da hatırlansın istediğim için aşağıda yazının küçük bir kısmını paylaşıyorum.

*   
2004 tarihli yazıdan kesit (köşeli parantez içindeki notlar, ilaveler bugün eklenmiştir)

İmparatorluk kitabı, dünya üzerinde egemenliğin aldığı biçimlerle ilgili bir dizi tezi, tezlerin içerdiği umutsuzluğa rağmen, heyecanlı bir umutla sunar. Kitabın yazarları Hardt ve Negri’ye göre, egemenliğin son biçimi olan İmparatorluk, hükmetme mantığına göre birleşmiş bir dizi ulusal ve ulus-üstü organdan oluşmuştur. Karma bir kuruluş yapısı olan bu yeni egemenlik biçimi, iktidar merkezinin yokluğuyla ve bir dışarısının olmayışıyla tanımlanır. Temel niteliği şu hâlde, sınırların yokluğudur. Bu niteliğin sonucu olarak, İmparatorluk kavramı, dünyayı bir mekân olarak aşmış bir rejimi kasteder. Fetihlerle ele geçirilen topraklar değil, bir başka deyişle mekâna hâkimiyet değil; tarihi kuşatmak, zamana hâkimiyet söz konusu olacaktır İmparatorluğun hükümranlığında. Toprak temelli bir iktidar merkezi olmadığı için, sınırları ve engelleri tanımıyordur İmparatorluk. Oysa emperyalizm, Avrupa merkezli ve toprak temelli bir egemenliğin kendi sınırlarının ötesine taşmasıydı. “Modern egemenlik kök saldığı her yerde, toplumsal alanı baştan sona kuşatan ve hem kendi kimliğinin arılığını korumak hem de öteki olan herkesi dışlamak için hiyerarşik toprak sınırları dayatan bir Leviathan dayattı.” (Hardt & Negri, 19) İmparatorluksa, “değişken komuta ağları yoluyla melez kimlikleri, esnek hiyerarşileri ve çoklu mübadeleyi idare ediyor.” (Hardt & Negri, 19)
Bu, tahakkümü dünyanın her yerinde iyice hissedilir olan yönetim mantığının Avrupa ve ABD kaynaklı oluşundan ötürü, Hardt ve Negri, modernlikle koşut gittiğine inandıkları emperyalizmden, postmodern bir sınırsızlığa koşut olan İmparatorluğa geçişi, bu kavramın önce Avrupalı sonra da Avro-Amerikan soykütüğünü izlemek suretiyle analiz ederler. Analiz boyunca, yazarların Marksist bakış açılarından dolayı (revizyonistlikle ve gericilikle suçlansalar da, sonuçta Marksist bakış eksenini muhafaza ederler) hep şu hissedilir: Sisteminde aşkınlık bulunan her felsefe -muhtemelen idealizmle malul görüldüğünden ötürü-, egemenliğe yer açıyor, en azından tolerans tanıyordur. Yazarların Hegel’den “Tanrının dünyaya ayak basması için devletin varlığı esastır” cümlesini alıntılamaları boşuna değildir. “Kendi için ve kendinde devlet etik bir bütündür” demişti Hegel ve etik bu yeni İmparatorluğun hiç de ihmal edeceği bir şey değildi. O, kisvesi barış olsa da, ‘evrensel’ doğrular oluşturup tedavüle koysa da, kendi pratiğini yaparken, Negri’nin iddiasının aksine,  kansız değildi. Atatürk’ün söylediği, “hiçbir devrim kansız yapılmaz” cümlesinde somutlaşan, kanın değişme pratiğinin değişmez öğesi oluşu, burada da yürürlüktedir. Dünya üzerindeki her ülkenin bir kanlı çarşafı vardır, İmparatorluğa “namus” teslim ettiğini gösterir. Teslim edilmediği durumlarda zorbalıkla yine kanlıdır süreç. Irak en güncel örnektir. Tam bu satırları yazarken ben, gazetelerin dış haber sayfalarındaki, Iraklı askerlere yapılan işkence resimleri halka ulaşmıştı. [2004 yılından söz ediyorum]
Kitabın yazarları, betimledikleri, bu yerküreyi kaplayan dışsız, merkezsiz ve neredeyse zaafsız güce karşı oldukça şiirsel ve biraz da küllerden doğmayı anımsatan beylik bir umutla karşılık verecekler: “İmparatorluğun içinde oluş gerçeğimiz umutsuzluğa neden olmamalıdır. İmparatorluğun hem içinde hem de karşısında olabiliriz ve aslında en güçlü muhalif hareketler ve en verimli alternatifler, eskinin kabuğu altında yeni bir toplum yaratarak, içerden doğacaktır.” (Hardt & Negri, 14) Elbette, Hz. Muhammed de Kureyşlilerin içinden çıkmıştı, o zamandan bugüne değişen toplam sermaye birikiminin aşırı artışı değil sadece, ihtirasların sınırları yok artık.
Ben İmparatorluk’u okuduğum günlerde, Zaman gazetesinde bir röportaj dizisi yayımlanmaya başladı. Beş yıldır Amerika’da ikamet eden bir cemaat lideriyle konuşmuştu Nuriye Akman. Aslında tekil bir örnek olarak neden özellikle bunu seçtiğimi açıklamam gerekir. Peşinden binlerce insanı manevi bir güçle sürükleyebilen birinin bence kritik bir zamanda politik bir konudaki açıklaması kesinlikle tesadüfi değildir.
“Üsame Bin Ladin’den nefret ediyorum” diyor “Hoca” bahsi geçen röportajda; çünkü hakiki bir Müslüman’ın terörist olması düşünülemezdi ona göre, Bin Ladin’se hevesine göre davranıyordur.[i]
İsrail devleti, Hamas’ın lideri Şeyh Ahmet Yasin’i 22 Mart 2004 tarihinde, suikastla şehit etti. -Bu suikastların ardı gelecekti üstelik-. Cemaat lideri 23 Mart 2004 tarihli gazetede [yani Şeyh Yasin’in şehit edilmesinin ertesi günü ve muhtemelen Müslümanlarda oluşan infial duygusunu bastırmak için] bir anısını aktarıyor: “Bir arkadaşımız İsrail’e gitmişti. Biraz Filistin’de de kaldı. Orada doktora yapan çok akıllı bir arkadaş. ‘Beş altı ay kaldım İsrail’de. Bir barış organizasyonunun yönetim kuruluna girmem için bana teklifte bulundular’ dedi. ‘İsrailliler tarafından teklif edildim’ diyor. ‘Orda bir Filistinli mani oldu buna. Gördüm ki o Filistinli bir silah tüccarı. Bu kavganın devamını istiyor. Alış verişi var bu işte. Belki başa yakın çok insanlar da aynı şeyi düşünüyorlar.’ dedi. Dolayısıyla birileri bu türlü hadiseleri hep canlı tutmak suretiyle bir yere varmak istiyor.” 23 Mart tarihli Zaman gazetesinin ilk sayfasının en üstünde cemaat liderinin ağzından “Bin Ladin İslamiyet’in aydınlık çehresini karartmıştır” manşeti var. Hemen altındaki manşet şu: “İsrail Yasin’i vurdu dünya ayağa kalktı”. Muhafazakârlığın artık nesnesini bu derece şaşırmış oluşu, neyin muhafaza edilip edilmeyeceğiyle ilgili bir sorun olmayı aşmış, insanın kendi fıtratına [bugün de kendi insanına] yeniden ve yeniden ihanetine dönüşmüştür.
Bu cemaat liderinin, Filistinlilerin sırf silahtan kazanacakları para yüzünden savaşı sürdürdüklerine inandığını sanmıyorum. Bu tarz ticaret her savaşın kaçınılmaz sonucudur. Büyük makine, ne de olsa, toprak için savaşmıyor. Ama İsrail halkının genlerine işlemiş olan tutuculuk, burada emperyalizme kadar geriliyor ve İmparatorluğun kanlı pratiğini, ona kansız kısmını armağan ederek devralıyor. Bana ilgiye değer gelen, bir cemaat liderinin ağır hastayken, üstelik kendisine hiç de sorulmamış bir soruyu, bu kadar sıcak bir gündem öncesinde neden bu şekilde yanıtladığı. [Niçin İsrail korunurken Filistin feda ediliyor? İsrail’i barış sevdalısı gösterme aşkı nereden ileri geliyor?]
Bu defa, nicelik bakımından gittikçe büyüyen cemaate çevirmek gerekiyor gözlerimizi. Yeni bir birey tipi yaratmış bu cemaat; büyümeye inanan, parasal özveriler konusunda aşırı, kendisine hiyerarşinin bir üst basamağından yöneltilen talebi asla sorgulamayan bir birey. Bu bireyler, dergi ve gazeteleri yaygınlaştırmak için tutkuyla çalışıyorlar. [Olası hastalıkları bakımından] incelemeye değer bir toplumsal birim, bir prototip.
Bir merkeze doğru toplanan oluşumun direkt büyük makineye bağlandığını seziyorum.




[i] Bu hevesin ardında hevesten daha derin, daha rahatsız edici duygular bulunduğu kesin. Hevesten çok, intikam hırsının sözü edilebilir. Bu, zayıf olan açısından çok anlaşılır bir şeydir. Scheler “intikamın özü her zaman ‘kısasa kısas’ bilinci içermesidir; bu yüzden intikam asla bir duygusal tepkiden ibaret değildir.” der (Scheler, 8). Scheler’in, S. R. Steinmetz’in intikamın soy kütüğüne dair yaptığı çalışmalardan esinle yaptığı açıklama, Ladin’in sivillere de yönelen bir eylem içinde oluşunu açıklar: “Tahrip edilen nesne intikam nesnesiyle gerçek ya da farazi bir mülkiyet ilişkisi içinde olabilir ya da o nesneyle geçici olabilen ve daimî olması da gerekmeyen simgesel bir işlevle bağlantılı olabilir (…) Ya da intikam belli tikel bir nesneye değil, haksızlığın yapıldığı bütün bir bölgeye –bir mahalle, bir kent ya da hatta bütün ‘ötekiliğiyle’ dünyaya yöneltilmiş olabilir.” (Scheler, 126) Gerçekte çok az bulunur olan nefret duygularını Üsame bin Ladin’e yöneltmek, tam bir hedef saptırmadır.